Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

Eylül 2007

Niyazi Akıncıoğlu

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Edebiyat


Bir Düşperest Göçebe: Cemal Süreya'nın Düzyazıları


-Haluk Güriz-


Cemal Süreya yazınımızın en önemli şair ve denemecilerinden biri şüphesiz. Asıl adı Cemalettin Seber olan yazar 1931 doğumlu. Siyasal Bilgiler Fakültesi Maliye ve İktisat bölümü mezunu 1965-1982 yılları arasında aralıklı olarak maliye müfettişi olarak çalışmıştır. İkinci yeni hareketinin önde gelen şairi ve kuramcılarından biri olması yanında Fransızcadan yaptığı çevirilerle ve hazırladığı şiir antolojileriyle de yazın dünyasına katkıda bulunmuştur. Ancak düz yazıları şair kimliğinin gölgesinde kalmış görünüyor bir ölçüde. “Sevda sözleri” adı altında yayınlanan şiir toplamında özellikle “Üvercinka” adlı şiir kitabı Türk yazınının en önemli şiir kitaplarından biri kanımızca. Bu yazıda Cemal Süreya’nın pırıltılı zekası, eşsiz ironisiyle harmanlanmış düzyazıları, günlükleri, mektupları ve belki de yazınımızda benzeri olmayan “portreleri” değerlendirilecektir.

 

Genel olarak bakınca Cemal Süreya’yı değerli kılan önemli unsurlardan biri geniş kültürü, merakı ve bunları kaleme alırken kullandığı üsluptur. Yazıldığı yıllar göz önüne alınınca  zamanının oldukça önünde yer alan sezgisi ve saptamaları bunların uzantısıdır. Asıl ilgi alanı yazın ve özellikle şiir gibi görünse de birbirinden bağımsız görünen birçok alanda kalem oynatmıştır. Aydını aydın yapan o bütün kavrayışını ve bunun çabasını hemen tüm yapıtlarında görmekteyiz.  Düzyazı ve denemeleri deyince bunları 1) Portreler 2) Mektup ve günlükler 3) Konuşmalar ve soruşturma yanıtları 4) Yazın ve şiir üzerine denemeler 5) Politik-güncel değerlendirmeler alt başlıklarıyla değerlendirebiliriz.

 

Portreler bölümünde “99-Yüz”;  Mektup ve günlüklerde “Onüçgünün Mektupları, 999. Gün”; konuşma ve soruşturmalarda “Güvercin Curnatası”; yazın ve şiir üstüne yazılarda “Şapkam Dolu Çiçekle- Günübirlikler - Folklor Şiire Düşman - Papirüs’tan Baş Yazılar”’dır. Sonrasında ‘Şapkam Dolu Çiçekle ve  Günübirlikler’ Toplu Yazılar I-II’nin içinde yer almıştır. Politik- güncel değerlendirmeler başlığı altında da “Aydınlık Yazıları Paçal”  yer almaktadır. Bunların dışında daha önce andığımız “Sevda Sözleri” adıyla yayımlanmış toplu şiirleri ve F. Perinçek ile N. Duruel’in Süreya’nın yaşamı üzerine değerli çalışması “Cemal Süreya - Şairin Hayatı da Şiire Dahil” yer almaktadır.

 

 

I ) 99-Yüz, İzdüşümler, Söz Senaryosu

 

1986 yılında “2000’e Doğru” dergisinde yayınlanmış portrelerin Semih Poroy’un karikatürleriyle birlikte kitap haline getirilmiş, daha doğrusu kitap halinde tasarlanmış biçimidir. Bu dönemde Türk siyasetinde, sosyal yaşamında ve popüler kültürün içinde boy göstermiş birçok ‘önemli’ kişinin, bir dergi köşesine sığacak biçimde ama hacmiyle kıyaslanmayacak  derinlikte izdüşümleridir bunlar. “Siyaset yazmak benim gizli kalmış yeteneğim” derken bu yetenek bu kitapla açığa çıkmış hatta Türk siyasal hayatının baş köşesine oturmuştur. Bu kitap kanımızca C. Süreya düzyazılarının  en önemlisidir. Demirel’den, Özal’a, Sabancı’dan Doğramacı’ya , Erdal İnönü’den İsmail Cem’e, İlhan Selçuk’tan Uğur Mumcu’ya, Erbakan’dan İbrahim Tatlıses’e ve Nazlı Ilıcak’a birer mizah başyapıtı yazılar toplamı.

 

Birkaç örnekle, sözcük ekonomisiyle ortaya çıkarılmış eşsiz ironinin adeta bir resim çizen ressam titizliğiyle, dokundurulmuş küçük darbelerle ortaya çıkan sanat yapıtlarına değinelim.

 

Doğramacı portresi; Mamak Askeri Cezaevi talimatı ile YÖK yönetmelikleri arasında tarihsel planda gerçek içerik yönünden pek ayrım yoktur. Tutsaklığın rektörü, sakal yorumcusu. Üniversite öğrencisini hatta öğretim görevlisini kendi yapıtının adıyla görmek ve göstermek istedi. “Prematüre çocuk”. Atatürkçü olmaktan çok Atatürkiyeci, Yurtsever elbet ama daha çok da yurtsevici. Hacettepe Üniversitesinin çocuk hastanesi olarak kurulduğu yıllar ne yazık ki Ankara’nın hava kirliliğinin de başladığı yıllar olmuştu. Elbette, bir rastlantı olarak.

 

Güleryüzlülüğü zorbalığın maskesi olarak kullanmakta usta, gerçekte işlevi, oligarşiyi töhmetsiz göstermek.

 

Deniz Baykal için yazdığı “Kızamığını henüz geçirmedi, üç kişinin içinde ahbap, yüz kişinin içinde yol gösterici, bin kişinin içinde hiç. Reel politika ona görünmeden de varolma olanağı sağladı. Bir  ‘eda’ olarak kalmadı ‘tavır olarak boy göstermeyi bildi’.  Karizması yok, bilinçli biçimde sloganı da yok. Saç büklümü alınyazısını bugün yine özenle gizlemekte. Eskisi kadar güvenli biçimde olmasa da”

 

Aybar için yazdığı yazıda “Kalın sosyalist, taktikleri yok, taktikleri küçük görür, hayatı bir stratejiye dönüştürmüş. Özgüveni tam, fraksiyonların üstünde, demokrat aydın niteliğini, baştan sona tutarlı çizgisini hiç yitirmedi. Jestleri oldu, cesaret adamı. Uzun koştu. Uzun koşunun bir aşamasında haksız olduğuna karar verdiler. Yüksünmedi, çabasını sürdürdü. Öylesine temizdi ki  dostun kurşunu değmedi ona. Bir an bile yara almadı. Bugün bir mitostur. Şemsiyesi Nuh’un gemisi gibi dopdolu. Düzensi sularda çalkalanır durur.

Bu kitapta yer alan “Turgut Özal’la birlikte intihar önerisi” şiiri de ayrıca dikkate değer. Fellini’nin Amarcord’undaki gibi küçük kalem vuruşlarıyla oluşturulmuş son derece nitelikli, derinlikli portreler.

 

 

2) Mektup ve günlükler:

 

‘Onüçgünün Mektupları’ ve ‘999. Gün’ bu bölümde yer alan iki kitap. Onüçgünün Mektupları 1972 yılında yazılmış, o zaman hastanede yatan eşi Zuhal Tekkanat’a. Başka mektuplar da eklenmiş daha sonra. “Mektup niye yazılır?” diye başlayıp aşka, sevmeye, kıskançlığa, yaşama, ölüme değin birçok konunun irdelendiği mektuplar. “Sevmek ne uzun kelime” der bir yerinde. Sonra da Aragon’dan alıntı yapar: “Göğsüne bastırırken kırar her şeyi”  “Aşıklar da bakım istiyor öğrenemedin”  gitti dedikten sonra, aşkın tam güven istediğinden ama kendine güvenilmediğinden dem vurur.   Bir yandan iyi ve güzel olanın yaşayacağına inancını taşırken bir yandan da “öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim”  diyecek bir çoşkuyu da taşır.

 

 “Biz gözyaşımızı gizleyen insanlarız.

  Biz kahkahamızı da gizleriz.

  Biz koşuyu kaybettikten sonra da koşan atlarız.

  Seni seviyorum”

 

Sol taraftaki sayfalarda mektupların el yazısıyla yazılmış biçimde verildiği kitapta C. Süreya’nın özel yaşantısını irdeleyen, gel-gitlerini, inançsızlıklarını, kırgınlıklarını içiçe veren satırlara rastlarız. Bir ömrün mektupları gibidir Onüçgünün Mektupları.

 

“999.Gün” ise Milliyet Sanat ve Hürriyet Gösteri’deki günlüklerinin tümüdür. Günlükler gündelik ve alışılagelmişi aşan, yaşama ve Türkiye’nin o dönemdeki sosyal hayatına aynadır. Kimi üç beş satır kimi birkaç sayfa olan bu güncede yer alan birkaç hoş ayrıntıyı alıntılayalım. “Elimde olsa, bir yasa çıkarırdım: Sevgiler ertelenmeden , geciktirilmeden söylenecektir… Sevgilerini söylemeyenler, saklayanlar, biriktirenler şu şu şu cezalara çarptırılacaktır”. “Bedeli çok yüksek bir cesaret . Yaptığı hem insan olmaya razı olmak hem de insanın sınırlarını genişletmek” “Mahpushane duvarları yasa taşlarıyla örülmüştür. Genelevlerinki ise din tuğlalarıyla”.  Çocuk romanlarına karşı çıkar: “Niye çocuk romanı olsun ? Çocuk politikası var mı ? Çocuk belediyesi ? Kahramanı çocuk olan romanlar vardır.” “999.Gün”, ‘Üstü kalsın’ ile kapanır:

 

“Ölüyorum Tanrım

Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür. Biliyorum Tanrım

Ama ayrıca aldığın şu hayat

Fena değildir

Üstü kalsın”

 

 

3) Konuşmalar ve soruşturma yanıtları:

 

“Güvercin Curnatası” isimli kitapta değişik yazarların Cemal Süreya ile yaptığı söyleşiler, soruşturma yanıtları ve çeşitli toplantı metinleri yer almaktadır. Burada birbirinden çok farklı konularda yöneten-sanatçı ilişkisi, aşk, evlilik, yazarın yaşam karşısındaki tutumuna değin en az şiir poetikası kadar derinlikli, bütünlüklü yazılar söz konusudur “Üvercinka Dedi ki” isimli Asım Bezirci’nin yaptığı röportajda Türk şiirinin efsanevi şiir kitaplarından ‘’ Üvercinka’’ nın adının kökeniyle ilgili  şöyle diyor: Üvercinka, anılması güvercinle karışık bir ad. Bir kadın adı. Barışa, aşka, dayatmaya dönük bir kavram. Bu adı seçmemde günümüz şiiri ve benim şiirimin kelimeyi zorlayan bir şiir olması önemli bir faktördür. Aynı zamanda şiirimden ufak ama anlamlı bir kesit vermiş oluyorum galiba, ikinci neden ise son derece özel, salt günlük yaşama ilişkin bir şey. Daha sonraki bir röportajında az gelişmiş ülkelerde başka sanat türlerinin de doğrudan doğruya şiirden kaynak aldığını söyler ve Yaşar Kemal, Asturias, Juan Perez’i örnek gösterir.

 

 “Yönetenler ve Sanatçılar” başlıklı söyleşi ise birçok kafa karışıklığının bulunduğu bir konuda berrak, yalın ve çarpıcı bir tanımlama getirmektedir. Aydın, uzun süre kafa çalışması yapan biri olarak tanımlanmıştır. Onu ekmeğini kafa çalışmasından çıkaran biri olarak tanımlamak isteyenlerde çıkmıştır. Burada Sartre’ın tanımına dönmeliyiz: ‘Yüksek memurlar, özel girişim sahipleri, mühendisler, atom bilginleri, hekimler ve öğretmenler de kafa çalışması içindedir ama bundan dolayı aydın sayılmazlar, olsa olsa pratik bilgi teknisyenleridirler’.  Aydın kişinin işlevinde temelde siyasal sayılabilecek çok zaman da yüzde yüz siyasal bir tavır, başkalarının, toplumun yazgısıyla ilgilenen bir tavır  vardır. Ve çarpıcı sonuç “Aydın kişi çabası egemen sınıfça suç sayılan kimsedir, yani eleştiren kimsedir. Buradan alırsak bir profesörle bir işçinin aydın olma olanağı aşağı yukarı eşittir. Bir görme ayrıcalığı olan, temel işlevi, kışkırtıcı etkilere karşı koyarak gerçeği olduğu gibi hatta olduğundan daha gerçek, daha tam, daha güzel, daha çirkin, daha karışık, daha yalın göstermektedir aydının işlevi”

 

Soruşturma yanıtları arasında en ilginci aşka dair olanı gibi görünmektedir. Aşkı “Açıklanamayan tek şey, en büyük sayrılık ve en büyük sağlık” olarak tanımlar. “Aşk meşru bir şey olamaz, o da şiir gibi meşrulaşınca ölür” der Zeynep Oral ile söyleşisinde. Aşk iki insanın birbirini ya da bir insanın birini önüne geçilmez biçimde istemesidir ve bunun sevilme gereksinimiyle birleşmesidir. “Aşk meşru bir şey olmaz, tıpkı şiir gibi” der bir başka söyleşide.

 

Evlilik ise ona göre ilişkiyi kurumlaştırmak demektir. Evlilik hakkında söyledikleri de ne kadar çarpıcı, sert görünse de o ölçüde gerçek ve yalındır. “İki kişi önce dostturlar, sevgilidirler, sonra evlenmeye karar verirler ve evlenirler; ama evlenme anından itibaren erkek toplumdaki ortalama kocanın ( bin yıllık) kadın da toplumdaki ortalama kadının ( bin yıllık)davranışlarını ediniverir. Oysa biz başka insanlardık. Oysa başta nasıl temiz duygularımız vardı. Ben bununla birleşmedim ki.” “Kapitalizmin geliştiği kentlerde evlilik iyice yozlaştı, büyük bunalıma uğradı. Köylerde durum biraz başka. Doğu Anadolu’da bir köyde oturuyorduk. Yaşlı bir adam çocuğun annesini sorunca ayrıldığımızı söyledim. Nedenini sordu, anlaşamadık dedim. Karşılığını hiç unutamam,  insan nasıl anlaşamaz?”. C Süreya’ya göre evlilik Türkiye’de kötü işleyen bir müessese. Bir insan arkadaşınızken, karşılıklı davranışınız çok saf, katıksız ve doğaldır. Evlendiğiniz zaman hatta evlenebilir duruma geldiğiniz zaman iki yönden de davranışlar değişiyor. Toplumdan gelen bir şey bu, insan eşine yalan söylemek zorunda kalıyor. “Benim bütün evliliklerim aşk evliliği oldu. Evliliğin aşkı öldürdüğü kanısındayım.. Uzlaşıcı olunca ölür. Genel olarak sanat böyledir, masallar da çobanın prensese kavuştuğu an bitmiyor mu?”

 

Dostlukların da gevşeyip,yüzeyselleştiğini, her şeye karşın dostluğun insanlığın onuru olduğunu, çıkarın üstüne yükselmiş, sınamalardan sonra gerçekleşmiş bir onaylama olduğunu söyler.

 

Ali Koçman ile yaptığı şiir üzerine söyleşide şiiri bir karşı çıkma sanatı olarak tanımlar. ‘Büyük Şair’ sözü yerine ‘Cins Şair’ sözünü önerir ve hayatı, dünyayı kendi imbiklerinden geçirmiş şairler diye tanımlar bu şairleri. Nazım’ı ve Yahya Kemal’i örnek gösterir cins şairlere. Kendisinin de yirmidört saat şiir düşünse de çok az şiir yazdığından dem vurur. Kendi şiirinin Türk şiirine katkısını tanımlarken eşsiz bir benzetme yapar. ‘Güneşten yırtılmış caz sesi ve kavaldan akan gökyüzü!’ şiirimi buna benzetebilirim” der,  “şiir dil işidir, dilde yangınlar yaratmak sanatıdır” diye noktalar.

 

 

4) Yazın, şiir üzerine denemeler ile politik-güncel yazılar:

 

Bu bölümde Toplu Yazılar I-II, Folklor Şiire Düşman, Aydınlık Yazıları Paçal, Papirus’tan Başyazılar isimli kitaplar yer almaktadır. Daha önce “Şapkam Dolu Çiçekle” adıyla kitaplaştırılan yazılar Toplu Yazılar I’‘de yer alırken, gene önce “Günübirlik ve Uzat Saçlarını Frigya” adıyla yayınlanmış kitaplar yeni eklerle Toplu Yazılar II’nin içinde yer aldığından ayrıca değinilmeyecektir.

 

“Folklor Şiire Düşman” isimli kitapta topladığı denemeler ‘Türkçe Bilenin İşi Rast Gider’ ve ‘Onüç Onbeş Yaşında’ alt başlıklı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümdeki yazılardan özellikle ilk ikisi en çok gürültü koparan ve eleştirilen derinlikli yazılar. Birincisi  “Folklor şiire düşman” ikincisi “Şiir Anayasaya Aykırıdır”. İkinci bölümde Dağlarca, A.Arif, O. Rıfat, M.C. Anday, C. Yücel, G. Akın gibi şairler üzerine değerlendirmeleri var. Ve tabii şairin çok önem verdiği Yahya Kemal üzerine “Üç Yahya Kemal” başlıklı bir yazı. “Folklör şiire düşman”  yazısında C. Süreya ‘nın şiir poetikasının, şiir hakkındaki düşüncesinin temelleri bütünüyle mevcut. “Çağdaş şiir kelimeye dayandı” diye başlayan yazı da şairin işinin kelimelerle değil kelime bloklarıyla olduğu, şiirin aslında hikaye etmek değil kelimeler arasında kurulacak şiirsel yük olduğunu dile getiriyor. Folklorün neden şiire düşman olduğunun açıklamasında halk deyimlerinde yerleşmiş, birbirine bağlanmış kelimeler arasında yeni bir yük, bağıntı kurulamayacağını, bunların kıpırdamaz şekilde bağlandığını öne sürüyor. Çok güzel de olsa iki şiir yazmanın yazanı şair kılmaya yetmeyeceğini, dil bir açıdan işlendikçe o alanda elde edilen verimlerin azaldığını ve bir bunalıma yol açtığını söylüyor. Bu da dilin daha iç, daha derin imkanlarıyla baş başa kalmasını engelliyor. Kelimeler yerlerinden yarı  yarıya koparılıp, anlamlarından saptırılıp yeni yükler yükleniyor. Bu da bir kavramın değişik görüntü ve izlenimlerini elde ederek yeni imajlar ve mısralara olanak tanıyor. Sonuç olarak Folklor ve klişelerin karşısında öbür kutbu meydana getiren bir duruma, bir evrime getiriyor şiiri. İkinci önemli deneme ‘Şiir Anayasaya Aykırıdır’ da “şiir alışkanlıklara karşı yaylım ateşidir, bu ateş şiirin konusunda olduğu kadar diyalektiğindedir” der. Kurulu düzene aykırılık estetik içinde daha çok güzel-çirkin, iyi-kötü kavgası şeklinde kendini sunuyor. Şiirin bir ucu toplumsal planda insan haklarını korurken zorunlu olarak buna karşı olan kurulu düzenle de çatışma halinde. Bir toplumdaki ahlak ve hukuk düzeninin insanın tabiatına uygun olmayışından bu çatışma. Ahlak tabiata ne kadar aykırıysa sözü edilen çatışma da onca şiddetli. Şiirin gelişimi yeni açılar yaratarak belirli yönde gelişiyor. Başkaldırma yönünde. Bu biçimler, bu sokaklar, bu labirentler uygarlığın kendisiyse, şiir barbarlığın ta kendisi oluyor. Onun için ahlakı kovuyor. Şiir, onun için bütün çağlarda var.

 

Aydınlık Yazıları Paçal isimli kitap 1980’lerde Aydınlık gazetesindeki elliye yakın köşe yazısının bir toplamı. Bunların önemi Cemal Süreyya’nın günlük köşe yazılarında bile sezgisini, ironisini, gündeliği aşıp bütüne yönelen kavrayışını barındırmalarıdır. Özellikle “Ödüller” ve “Best Seller” yazıları kurulu düzenin değerlerinin üzerindeki şalı çekip atan ve yaşayan yazılar. Bir kısım yazılar ise o günün tartışmaları, olayları üzerine güncellikten dolayı önemi biraz azalmış olanlar. 

 

“Papirüs’ten başyazılar” isimli kitap ise ilk kez 1960’ta çıkan, dört sayı sürüp kapanan daha sonra 1966-1970 ‘e kadar 47 sayıda noktalanan on yıl sonra ise iki sayı daha çıkaran Papirüs dergisi serüveninin tanıklıkları. C. Süreya inişli çıkışlı yaşamında onlarca dergi serüvenine imza atmış bir yazar. Bu kitapta yer alan “Değişim” yazısında burjuva devletinin temelinde toplumsal sözleşmenin olmadığı, halkın örgütlenmiş bir bileşkesi değil, hakim sınıfların kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen ve yalnız onların çıkarları yörüngesinde hareket eden bir kurum olduğunu irdeler. Ahlak da, geleneklerde o yönde billurlaşır. Burada Duguit’in “Hiçbir tüzel-kişiyle bir masada oturup yemek yemedim” deyişiyle devletin tüzel kişiliğini yadsıyışı açıklanır. “Yazarın devletle ilişkisi” de bağımsız aydın tavrının egemen güçlerle mesafesinin zorunluluğunu ortaya koyar. “Atatürkiye” adlı yazısında Atatürk’ü tarihsel bağlamı içinde ele alma zorunluluğunu belirttikten sonra herkesin eleştirebileceğini ama tarihsel bütünlüğün ve düşünce tarihi içindeki yerinin irdelenmesinin bunun ön koşulu olduğunu anlatır. Bunu tamamlayıcı bir başka yazıda laikliği kabul ettikten sonra Cumhuriyet aydınının düşünce planında genel bir rasyonalizm aşamasına girmesi gerektiği halde, Atatürkçü aydının dar bir skolastik içine sıkıştığı, tartışmaz, hoşgörmez, incelemez, kestirip atar bir tavrı olduğunu söyleyerek eleştirir.  Kültürü değil, yüzeydeki köpüğü temsil eden sözde aydınların trajedisidir bu. Ona göre Gramsci’nin dediği gibi, insan “kendi hayatının ve kaderinin demircisi, kendi kendisinin yapıcısı ve nihayet kendi eylemlerinin ürünü” olmalıdır. Bunun olmayışı bizdeki okuryazar kesiminin temel eksikliğidir. C. Süreya aydının tavrının, her yöndeki bağnazlığın bin yıllık buzlarını kırma iradesi taşımaktan geçtiğini ifade eder. 

 

Geriye kalan son iki kitap genişletilmiş biçimleriyle Toplu Yazılar I-II üst başlıklarıyla yayımlanmış kitaplar. Toplu Yazılar I, Şapkam Dolu Çiçekle ve Şiir Üzerine Yazılar’dan oluşuyor. 1956-1989 arası yazıların yer aldığı bu kitap, edebiyat özellikle şiir ağırlıklı denemelerden oluşuyor. Giriş denemesi “Ataç’ın Yazarları” isimli uzun deneme. Burada Ataç’ın yazın beğenisi, önemsediği yazarlar, çevirileri ve eleştiri anlayışına değiniliyor. “Sonuna Kadar” denemesinde Türk şiirinin Nazım Hikmet’e kadar düşünce içeriğinin CHP tüzüğünün ve Mustafa Kemal’in “Nutuk”unun kısa yorumları olmaktan ileri gitmediği irdeleniyor. Nazım Hikmet’in ise “şiirinde kullandığı imgeler ve dil tutumundaki düşüncesi ile kendi hayatının, varoluşunun karşılığını bulduğunu” öne sürer. Düşünce, bazı şairlerdeki gibi süs ve biçim değil bir takım anlam oyunlarından ibaret değildir. Yapısal olarak yerleşir. Hayatın verilerinden yola çıkar ve bereketli bir ırmak gibi çoğala çoğala büyür. C. Süreya’ya göre şiirin en büyük deneyimlerinden biridir Nazım. Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı Türk şiirinin içindeki yeri ve diğer şairlerle mukayesesini yaparak inceler. “Tevfik Fikret Üzerine” adlı denemesinde Fikret’in sloganın ve ana fikrin büyüsünde olduğunu öne sürer, ‘çıkış noktasını sevinçle geliştireceği yerde, melankolik ve yitik mısraların sonuna bağladığı kuru öğütlerle tamamlama, bir bakıma harcama eğilimindedir’ diye ekler. Sorunlarla değil, kişisel değerlerle, olgularla değil olaylarla ilgilenmiştir. Umutsuzluk hakimdir şiirine ve belki en önemlisi batı kültürüyle ilişkilerini geliştirecek olanaklara sahip olsa da dönemdaşı Batılı düşünürlerin yapıtlarına yabancıdır. Siyasal tavrının altında devrimci bir ağıntı yoktur, Türk şiirini reddederken batı şiir geleneğinin ölçütlerinden de yoksundur. Hayattan değil fikirden yaptığı çıkışı bir süre sonra kurumuş pörsümüştür, zaman aşımına uğraması da bundandır. Oktay Rıfat’da  üzerinde önemle durduğu ve birkaç denemesinde şiirinin değişik aşamalarını irdelediği, önem verdiği şairlerden biridir, Süreya’nın.

 

Ahmed Arif şiirini de geniş biçimde değerlendirir. Onun kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiş olduğunu, şiirini imgenin tutsağı haline getirmediğini belirtir. Ona göre imge çıplaklığın çarpıklığını taşıyan bir ögedir. Düşünce vurucu özelliğini ilk anda kullanır. Ahmet Arif ritmi Mayakovski’nin  tersine seste değil sözde arar.

 

“Can Yücel Şiirindeki İroni” denemesinde  Can Yücel’in “zekası bir yerde duyguya dönüşecek gibidir. Çıkış önerisinden itibaren bir devrim isteğiyle bir moral önerisiyle yüklüdür. Tavrı bir yergi olarak görünse de güzelleme olarak belirir. En yalın, en ilkel yaşamayı bile şu içinde yaşadığımız düzene yeğ tutmaktadır. ‘Sevgi duvarında’ önerdiği rezillik kötü koku değildir elbet. Bu bir ironidir. Şiir hayatı çok hızlı bir şekilde anlatmaktadır, tabii daha iyi bir dünyanın kurulması amacıyla diye tanımlar şiir görüşünü Yücel.” “Eleştirmenler” denemesinde 1970’lerin eleştirmenlerini ne kadar yakından izlediğinin ipuçları vardır. Ayrıca dünya şiiri üzerine özellikle Neruda, Mayakovski, Baudelaire olmak üzere birçok değerlendirme yapmıştır. Şiir çevirisi yapar, bu işin üzerine de düşünür yazılar kaleme alır. 1969’da kaleme aldığı yazısı “İmgenin Kökleri”nde o dönem için ne kadar ileri bir entellektüel seviyede olduğu ve şiir üzerine ne kadar ayrıntılı, ince düşündüğünün izlerini görürüz. İyi bir okur oluşunun avantajıdır bu.

 

Toplu Yazılar’ın ikinci cildi ilk olarak “Uzat Saçlarını Frigya” adıyla basılan sonrasında “Günübirlik” adını alan 1975-1976 yıllarında “Politika” gazetesinde yazılan yazıların genişletilmiş baskısıdır. Bu denemeler toplamının içinde bazıları şiirle ilgili olsa da genelde şiir dışı denemeler yer alır. Öykü, roman, dil, cinsellik, antoloji gibi başlıklarda toplanmış denemeler. Burada ilginç olan Cemal Süreya’nın esas kafa yorduğu alan olan şiir kuramı ve şairler üzerine düşünceleri dışında başka birçok konuda geniş merakı, kültürü ve ironisiyle oluşturduğu derinlikli yazıların bulunmasıdır. Örneğin “Öykü, Çehov, Mansfield” yazısında Katherine Mansfield gibi az tanınan ve değerli bir öykücüyü Çehov’la karşılaştırarak yerli yerine oturtma çabası övgüye değer. “Şairin Donatımı”nda sanatın çok boyutluluğu, diğer alanlarla etkileşimi ve oralardan beslenme zorunluluğu irdelenir. Bu bağlamda 1950 kuşağının edebiyattan siyasaya, 1960 kuşağının siyasadan edebiyata köprü atmakta zorlanması dile getirilir. “İç Monolog ve Bilinç Akımı” yazısında roman teknikleri üzerine düşüncelerini ortaya koyar. Bu yazının bitiş cümlesi yazının içeriğinin ilginçliğini gösteren zeka dolu bir çıkarımdır: “Bilinç akımı, iç monologun klinik vakalarda kullanılmasıdır”. “Çeviri, Çevirmen” yazısında da çevirinin hem bağlılık hem özgürlük olduğunu belirtir, “çevirmen hem asıl metne tam bağlılığını yitirmemeli, hem de o metinden kendi çeviri yaptığı dil nedeniyle ayrılmalı, bağımlı olmamalı” der. O dönemin gözde Marksist eleştirmeni Lukacs üzerine kaleme aldığı yazıda da onun bir tür kutsallaşmasına karşı çıkar ve Lukacs’ın sınırlılıkları, tarihsel yanılgıları üzerinde durur. Günübirlik’lerde son sözünü edeceğimiz “Kan” isimli yazıda yaptığı başarılı faşizm tanımlamasıdır. Thomas Mann’ın başka yerlerde de alıntıladığı “Faşizm bir ideoloji değil kötülüktür” sözünden yola çıkar. Mannheim’in “us dışı güçlerin siyasa sahnesini basması” ve Marcuse’nin “yeni tekelci temelle eski liberal ideoloji arasıdaki çelişkinin belirtisidir” sözüyle sürdürür yazısını. Son olarak faşizm’in siyasal propagandayı reklam ilkelerine göre ayarlamış, tarihi, nesnel gerçeği yalnız kendisine elverişli gelecek biçiminde bozmuş bir kötülük olduğunu irdeleyerek bitirir. 

 

Bu yazıda son sözünü etmek istediğimiz kitap Feyza Perinçek, Nursel Duruel’in “Cemal Süreya-Şairin Hayatı da Şiire Dahil” kitabı. Bu kitap Cemal Süreya’nın yaşantısını, çalkantılarını, dostlarının, ailesinin tanıklıkları, kendi yazdıkları üzerinden kapsamlı biçimde inceleyen büyük emek ürünü bir kitap. Babasını erken yaşta kaybeden amcasının yanında büyüyen, etnik kökeni nedeniyle sürgüne uğrayan, birçok olanaksızlık ve acının içinden hümanist bir duyarlılık çıkan Cemal Süreya’nın biyografisi gibi. Aşkları, evlilikleri, yaşama bakışındaki derinlik ve zenginlik ile yaşamındaki tutarsızlıkların bütünlüğü okura ‘insan Cemal Süreya’ portresi çiziyor. İş yaşamı da aynı gel-gitlerden payını alıyor. Kısa sayılabilecek bir ömür içine yerleşmiş yaratıcı ve değerli bir aydının ürünlerinin oluşum sürecini gözlemleyebiliyorsunuz bu kitapta.

Sonuç olarak geniş ve birçok alana yayılmış merakı, bütünlüğü kavramaya yönelik çabası, keskin zekasının ürünü olarak ortaya çıkan ironik üslubu, yaşadığı dönemde birçok yazarın farkında olmadığı estetik, şiir oluşum süreci, yazınla diğer disiplinlerin ilişkisi konusunda yazdıklarıyla tekrar dikkatle okunmayı hak eden önemli bir aydın ve deneme yazarı Cemal Süreya’yı yeniden değerlendirmeli ve okumalıyız. Şairliğinin gölgesinde kalmaması gereken düzyazıları da bu okumanın içinde olmalı mutlak. Çünkü Cemal Süreya’yı yalnızca yol açıcı, özgün ve cins bir şair olarak görmek, bütün bu yazdıklarına haksızlık sanırım. Bu tür aydınlara günümüzde daha çok ihtiyaç var ve bunların ortaya çıkması geçmişin iyi değerlendirilmesiyle olanaklı olacak.

 

Haluk Güriz

Eylül 2007


Kaynaklar:

 

1)      Sevda Sözleri- Şiirler- YAPI KREDİ YAYINLARI, 1995.

2)      Toplu Yazılar I-Şapkam dolu çiçekle, şiir üzerine yazılar- YAPI KREDİ YAYINLARI, 2000.

3)      Toplu Yazılar II-Günübirlik’ler- YAPI KREDİ YAYINLARI, 2005.

4)      Onüçgünün mektupları- YAPI KREDİ YAYINLARI, 1998.

5)      Güvercin curnatası- YAPI KREDİ YAYINLARI, 1997.

6)      999.Gün, Üstü kalsın-BROY yayınları, 1991.

7)      Folklor şiire düşman- CAN yayınları, 1992.

8)      Aydınlık Yazıları Paçal- KAYNAK yayınları, 1992.

9)      Papirüs’ten başyazıları- CEM yayınları baskı tarihi yok.

10)   99 Yüz izdüşümler/ Söz senaryosu-KAYNAK yayınları, 1991.

11)   Cemal Süreya Şairin hayatı şiire dahil- Feyza Perinçek/ Nursel Duruel- KAYNAK yayınları, 1995.



Okuma ve Kitap Üzerine -Haluk Güriz-


Türk  toplumu  gibi  okumayı  gündelik  modalar çerçevesinde algılayan toplumlarda  kavramların  netleşmesi  adeta  olanaksızdır. İnsanlar  savundukları  ilkelere  bile  yabancıdır. Toplumumuzda  son  dönemde  çok  yoğun  bir  biçimde  tartışılan  ifade  özgürlüğünün  önemi  yadsınamaz  ancak  bundan  daha  önemlisi  düşünme  özgürlüğüdür. Düşünme  özgürlüğü  için  ise  ön  şart  bilgidir. Aksi  halde  ifade  özgürlüğü  serbestisinde  demagoji  ile  bireylerin  sürüklenip  totaliter  rejimlere  yol  açılması  ve  düşünme  özgürlüğünün  yitip  gitmesi  olanaklıdır. Toplumumuzu  ufak  tefek  istisnalar  dışında  kendi  çıkarları dışında  sıradan  insana  hiçbir  üstünlüğü  olmayan  entelektüel  donanımdan  yoksun, duyarlılıkları  gelişmemiş  yöneticilerin  yönetmesinin  altında da  bu  gerçek  gizlidir. Hayatında  hiçbir  zaman  düşünme, kendisini  ve  toplumsal  yasaları  kavrama  gereksinimi  duymamış  insanların  yönettiği  toplumlarda düşünen  insanların  ya  sesleri  bastırılmakta  ya  da  ortadan  kaldırılmaktadır. Aydınlarına  bu  ölçüde  düşman  olan  toplumların  tek  seçeneği  ilkellik, tekdüzelik  ve  hamasetle  sürdürülen  gündelik  politikalardır.



Karl Kraus- Deyişler, Karşı Deyişler- -Haluk Güriz-


Karl Kraus'un Telos Yayınları tarafından basılan Deyişler, Karşı Deyişler adlı kitabından derlenen, ona ait görüşler aşağıda özetlenmiştir. Kadının kişiliği, bilinçsizlik aracılığıyla soylulaştırılmış öz-yoksunluğudur. Erkeğin beş duyusu vardır, kadının ise yalnızca bir. Hiçbir şey kadının yüzeyselliğinden daha kavranılmaz değildir. Kadın, ne denli güçlü bir kişilikse o denli kolay taşır kendi yaşantılarının yükünü. Kibir, düşüşten sonra gelir. Bir sadakat eylemi sırasında basılan kadın ne denli az güvenilirdir! O, bugün sana, yarın bir başkasına sadık olur.



La Rochefoucauld- Özdeyişler -Haluk Güriz-


Ömrümüzün uzunluğuna olduğu gibi, tutkularımızın devamına da bizim hükmümüz geçmez.  İnsan kalbinde bitmez tükenmez bir tutkular silsilesi vardır. Öyle ki bunlardan birinin tükenmesi hemen her zaman bir başkasının oraya yerleşmesi demektir. Hepimizde başkalarının dertlerine katlanacak güç vardır. Yaptığımız kötülüklerden çok üstün niteliklerimiz başkalarının kin ve şerrini üstümüze çeker.


 

Haluk Güriz


1989 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni bitirdi. Mkrobiyoloji Uzmanı oldu. Çeşitli dergilerde yazıları yayınlandı


 Siyasi Portre



Bir Uzun Mesafe Koşucusunun Yalnızlığı -Haluk Güriz-


Mehmet Ali Aybar bütün yaşamını toplumcu mücadeleye adamış, aynı zamanda özlediği dünyanın kurulması için engel olarak gördüğü bürokratik, dar kalıpçı yalın kat, ithal bir toplumcu modeli de eleştirmekten geri durmamış bir uzun mesafe koşucusu. Mücadelesi kesintiye uğramışsa da inancını yaşamıyla bütünleştirmiş somut yaşam pratiğinde uygulamış gözüpek bir aydın. Onu böylesine güncel ve değerli kılan özelliklerden belki de en önemlisi kendi toplumunun, halkının içinden çıkacak bir modeli ön planda tutması olmuştur. Yirmi – otuz yıl öncesinin kapalı ümmet ahlakı tutumuyla yok sayılan Aybar düşüncesi bugünün dünyasında “sosyalizm asıl şimdi” diyenler için giderek yaşamsal hale gelecek gibi görünmektedir.


 Felsefe



Çağının Tanığı Bir Aydın Sanatçının Portresi: Afşar Timuçin -Haluk Güriz-


Afşar Timuçin yıllardır felsefeden estetiğe, şiirden roman ve öyküye, edebiyat eleştirisinden denemeye bir çok alanda onlarca yapıt vermiş bir aydın. Kitaplarının çoğu kendi alanında tek olacak yetkinlikte. Böylesi aydınlık bir bilincin ve insan üstü çalışkanlığın birleşimi olarak ortaya çıkan yapıtlar yaşamı bütün boyutlarıyla kavramamızı sağlayacak derinliğe sahip bir bütünlük sunuyor. Afşar Timuçin’in tüm ürünlerinin Bulut Yayınlarınca özenli bir biçimde toplu halde basılışı kültür hayatımız için çok önemli bir aşamayı gösteriyor. Büyük emek ürünü bu yapıtları tek tek tanıtmak çok kapsamlı bir çalışmayla olabilirdi ancak. Biz burada bu yapıtların türlere göre ayrımı ve genel bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.


 Aydın Kavramı



"Aydın'ın Kimliği ve İşlevi -Haluk Güriz-


Aydın çağının tanığıdır. Yaşadığı dönemdeki olumsuz koşulları ezilen geniş halk yığınları  lehine değiştirme çabasındadır. Bunun için çağların içinden süzülüp gelen bilgilerle oluşturulmuş bir bilinçle işlek bir düşünsel sistematik ve insan sevgisini önde tutan bir duyarlılığın birleşimidir. Aydının olmazsa olmaz özelliklerinin, bilgilerini, düşünme sistematiğini sürekli sorgulayabilme ve varolan düzene muhalefet etme olduğu söylenebilir. Aydının bir inanç adamına veya düzenle ittifak halinde bir seçkine dönüşmesi, kendi sonunu hazırlamasıdır. Bu durum onu egemen düzenin teknik uzmanına, sömürü ve baskı ilişkileri teorisyenine dönüştürür. Çoğu üniversite mezunu, meslek gelişimini tamamlamış uzmanlar, hatta öğretim üyeleri; bu kategorinin içindedir.  Bunlar, gerçek çarpıtma mekanizmasının teknokrat kılıklı destekçileridir ve sınıflarının bakış açısıyla uyumlu olarak işleyen çarkı destekler bir tutum almışlardır.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar