Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

24 Mart 2006

Yusuf Akçura

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Edebiyat

 

 

 


Kızılelma'yı Isıran Orhan Pamuk'da Türkçülük İzleri -III-


-Atila Demirkasımoğlu-


Aşk harmanında savruldum

Hem elendim hem yoğruldum

Kazana girdim kavruldum

Meydana yenmeğe geldim

Şah İsmail Hatayi

 

Orhan Pamuk'un Türkçülüğü, eski İstanbul gravürlerinde büyüteçle aradığı ve siyah beyaz eski İstanbul resimlerde kısmen görebildiği Osmanlı'nın içindeki Türklüğün günden güne silinip gitmesi gibi giderek kaybolan belirsizleşen bir Türkçülük. Ama Orhan Pamuk'un tanımadığı Anadolu Türklüğü İstanbul'a akıyor. Orhan Pamuk onlarda, geçmiş de onların İstanbul'a kattığı ve Orhan Pamuk'un ancak büyüteçle bakıp da görmeye çalıştığı gravür ayrıntılarında görülen pitoresk (rastlantısal kurgu güzellik)liği bu yeni akında gelenlerin ruhlarında göremiyor. Gelenler de pitoresk olduklarının ya da olabilecekleri gücünün farkında değil zaten. Ama Orhan Pamuk bu pitoreskliği gördüğü için biz onda Türkçülük izleri görüyoruz. Oysa bu izi taşımayan ve hiçbir güzelliğini göremediği için de peşine düşemeyen pek çok kişi milliyetçilikden dem vuruyor Türkiye'de... Akıllar karışırken düşünceler de böyle karışıyor Türkiye'de. Üstelik Orhan Pamuk, en başda kendi aklını karıştırıp, bu akıl karışıklığını içeriye ihraç da ediyor. İhraç diyoruz çünkü "ötekilere" satılıyor... Peki pitoreskliğin Türkçülük olduğunu da nereden çıkardığımız sorulabilir. İlk başvuracakları adres Alev Alatlı'nın Schrodinger’in Kedisi kitabı.

Orhan Pamuk, dışındaki dünyaya baktığında, yani Türkiye'ye düşüncelerini duygularını çevirdiğinde, yapıları ve alanı  görmeyi öğrenebilmiş ya da seçebilmiş. Onlarla ilişkilenebilmiş. İnsanları ise görememiş. İnsanları bu alanda ancak alanın bir unsuru olarak değerlendirebilmiş. Yapıyı veya mekânı tamamlayanlar olarak. Bir cansız gibi, bir donatı gibi! Theophile Gautier'in gravür ayrıntılarını gösteren bir büyütecin gösterebildiği insan kadarını... Yapılarda aradığı gördüğü ayrıntıları, insanlarda aramayı, görmeyi belki istememiş, belki becerememiş. Kimbilir belki de ailesinden, arkadaşlarından yani içselleşme dershanesi olarak çevresinden bunu öğrenememiş.

 

Oysa Türk insanına bakabilseydi, onlardaki ayrıntıları farkedip güzellikleri ayırt edebilseydi farklı, belki tam bir Türkler algısına sahip olabilirdi. Belki o zaman eski İstanbul fotoğraflarından esinlenip yaptığı resimlerdeki evlere panjur çizmenin Türkleşebilmeye yetmediğini görebilir ve Türklere dair bir söz söyleme hakkını aramaya çıkar ve belki de elde edebilirdi. Belki ressam da olurdu, hatta güncel olmakla yetinmeyip gelecek nesillere kalacak bir yazar da olabilirdi. Ama aslında kendisinin tesbit etdiği bir eksiklik olan "yarım İstanbul, yarım Osmanlı"ya, farkına vardığı bir gerçek olarak teslim olmazdı..."Yarım kaldığını" tesbit edebildiği güzelliklere bile severek, onaylayarak ki bunu Türkçülük izi olarak görüyorum, bakan Orhan Pamuk Türk insanında hep "tamamlanmayana" bakmayı, bunu resmetmeyi ve eksikliklerini tamamlamayı başarabilirdi. Çünkü yarım kalan, yarım bıraktıklarını öyle bırakan Türk insanı idi. Ama o Türk insanının yarısına geldiğini bile, özellikle Türk insanı sözkonusu olduğunda, görmezden gelmeyi seçdi. Bunu adalet duygusuyla nasıl bağdaştırıyor bilemiyorum. Belki de böyle bir bağdaştırma gerektiği noktasına henüz varamadı.

 

Oryantalistlerin Doğu anılarından bir örnek gibi "Kar"ın "Lacivert"i bu nedenle mi karşımıza çıkıyor. Maviyi, Gök'ü karaya bulayıp lacivert yapma haksızlığı, bu "yarım kalma"ya teslimiyet değil mi? Bir teslimiyetden nasıl büyüklük çıkabilir? Yenilgi "aşıldığında" belki Orhan Pamuk "izlerini" patika yapma uğraşına yol bulabilir...

Orhan Pamuk, İstanbul'a, belki Türkiye'ye de diyebiliriz, kar yağdığında, sisli-bulutlu bir hava etrafı kapladığında ya da Ara Güler'in siyah beyaz İstanbul resimleriyle başbaşa kaldığında, tamamlanmayanın; "yarım kalan"dan gayrının yani yapılmayanın üstünün örtüldüğünü, bayağılıkların, arkası getirilmeyenlerin saklandığını düşündüğü İstanbul'a özlemini dile getirirken Türkçülüğünü itiraf etmiyor mu? Aslında resmettiği tabloda, yarım yamalak temenni edilip iş yapmaya gelince vazgeçmeye yönelen siyasetimizi, kültürümüzü de göstermiyor mu? O zaman bu gerçeğe işaret eden parmağın Türkçülüğe de işaret ettiğini söyleyemez miyiz? Yoksa o parmağı da mı kesmeliyiz. Gerekçemiz zaten hazır; bizim tamamlamadığımız ve Orhan Pamuk'un da tamamlamadığı "yarım"lık. Onun doğruyu işaret eden parmağını, eksiğini gerekçe gösterip kestiğimizde, kendi suçlarımızın idamını gerçekleştirdiğimizi sandığımız için vicdanlarımız rahatlayacak mı? Ve; hiç değilse bir bozukluğa, Türk'e benzetmek için Fransız da olsa bir "cumba" çizmeyi akıl edemeyenlerin gündelikçiliğine mi sarılacağız. Kemalizm, 1900’lerden günümüze İslamcılık, "Fransız cumbası" çizmeyi modern ve helal saymışken ki onların çoğu bunu bile bilmezken, ikisine de yoldaş milliyetçilik orada yarım ya da çeyrek dururken her üçüne de düşman,  aynı yolda rakip -siz liberalizm, solculuk, kapitalizm olarak alabilirsiniz,- batıcılığa mı Cennet Senedi imzalayacağız?
 


Kimi
olumsuz yanlarını da dile getirsem Orhan Pamuk’da Türkçülük izi gördüğümü ifade etmemin temel nedenlerinden biri de onun suya düşkünlüğüdür. Orhan Pamuk bu yanını görmüş ama doğru anlamlandıramamış –ki bu anlamlandıramama Türk Aydınları’nın ortak bir hastalığı- bir kişidir.  Orhan Pamuk, İstanbul orta sınıfının, yani ezici çoğunluğunu Türklerin yarattığı Boğaz’ı dile getirir. Deniz değil de Boğaz olması daha bir düşündürücüdür aslında. Çünkü o Boğaz’da Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ‘Nehirler’i bıkmadan seyredilir. Türk, su ile yan yana, iç içedir. Boğaziçi’nde ahşap yalılar ve su dışında bir medeniyet olmasa da Orhan Pamuk gerçek yüksek kültürün derinliklerini, adlandırmasa da, yanlış adlandırsa da seçer ve der ki; "Hayat o kadar da berbat olamaz," diye düşünürüm bazen” ve "Ne de olsa, sonunda insan Boğaz'da bir yürüyüşe çıkabilir." Ama Orhan Pamuk Boğaz yürüyüşünü de başka köklere bağlar. Oysa su ve yeşil, klasik bir Türk Dokusu’dur. Anadolu’da bir yerleşim yerinin Türk olup olmadığı su ve yeşil ağaçlardan ayırt edilir. Ama Orhan Pamuk, Gök’ü değil Lacivert’i göndermiştir Kars’a ve Lacivert yalanlarıyla dönmüştür İstanbul’a… Çünkü Lacivert daha da siyaha bulanıp Ortadoğulu bir melez oluvermişdir.

 

Lacivert’in Orhan Pamuk’u teselli edemediği de bellidir aslında. Ve Orhan Pamuk yaratamadığı gelecekten, Türk Ataların şahane geçmişinde teselli arar ve Melling Gravürlerine döner:

"Hiç olmazsa geçmişin şahane olduğuna kendimi inandırmak istediğim zamanlarda -ki Batı edebiyat ve sanatının gücün fazla açık olmak insanı bazan böyle bir İstanbul Milliyetçiliğine itebilir- Melling gravürlerine bakmak tesellidir."

 

Oysa Türkiye’de Faruk Nafiz’in Han Duvarları vardır, Hasan Hüseyin’in ‘Nehirler’ini anlama yolunda…

 

Ve sonra başlayıp dirilir, Nihal Atsız’da “Varlıktan sıyrılıp ruh olmak…”

 

Şah İsmail'in Gazan'ına girip kavrulmadan ruh olmak da mümkün değildir. Orhan Pamuk'un, -o da savrulmaya devam etmezse- daha çok uzun bir yolu var.

 

Yenmek için meydana çıkmadan yarım kalan da tamamlanmıyor.

 

Atila Demirkasımoğlu

24 Mart 2006



Kızılelma'yı Isıran Orhan Pamuk'da Türkçülük İzleri -II- -Atila Demirkasımoğlu-


Orhan Pamuk'un Türkçülüğü yenilmiş bir Türkçülük! Orhan Pamuk bu yenilgiye kızıyor, bağırıyor, çağırıyor ve küfrediyor. Ama yenilgisini kendini ötekileştirerek hafifletirken ve yenilginin üzerini saklamak için örterken Türkçülüğe yükleniyor. Oysa aslında Orhan Pamuk gibi pek çok Türk aydınının, olan birikime bir şey koyamayıp da sürekli tükettikleri ve gücü yitip giden bir miras gibi azalan Türkçülüğün yenilgisi, onu da yenilgiyle baş başa bırakan… Dedesinin mirası gibi tıpkı..



Kızılelma'yı Isıran Orhan Pamuk'da Türkçülük İzleri -I- -Atila Demirkasımoğlu-


Türk aydını bu mücadelede hac yolculuğuna varacağına inanmadan ama her zaman çıkmış fakat kâbesini bulamadan ölmüşdür. Yolcular yolda kalmışdır. Aşık Mahsuni "katil Amerika" demekle yetinmiş-yetindirilmiş, Abdurrahim Karakoç Vakit'de yazar olmuş, Şevket Süreyya Kemalizm'le yetinmiş, Sultan Galiyev Stalin'e kendi ensesine girecek kurşunu teslim etmiş, Mehmet Akif Türkçesini henüz yazamadığı Kur'an'ın yazabildiği mealini yakmak ya da saklamak zorunda kalmışdır. Orhan Pamuk adlı çocuk ise, şimdilik, bizim başlığımıza savrulmaları nedeniyle girmişdir.



Türkçülük ve Küreselleşme 4 -Açılabilir Kapılar-  -Atila Demirkasımoğlu-


Sermayenin sonuçlarını, onun etkileri olarak görmek, giden trenin son vagonlarına binme ve onunla geçip gitmektir. Gelen bilgi treninden bilet alacak birikimi olmayanları bekleyen yazgı da budur. Bu yazgının en büyük mahkûmu, sermaye trenine binecek birikimi bile olmayanlardır. Ülkemizin gelecek perspektifinde bu bilgi, temel unsurlardan biri olmalıdır. Bugün olanlara odaklılıkta sabitlilik göstermek, (fiksasyon) yanlış yöne bakanların doğruyu görememesi gibidir. Ne yazık ki, henüz, ülkemizde doğru yöne bakanlar azdır. Zaten kazananlar da hep azdır. Tam da bu nedenle, Türkiye’ye has olmayan bu zaaf, aynı zamanda bir fırsattır.


 

Atila Demirkasımoğlu


Atila Demirkasımoğlu, 27 Mart 1966 Niksar doğumludur. Baba tarafı 1475'li yıllarda Trabzon İli Of İlçesi'ne Karaman'dan gelip yerleşmiş bir aileden gelmektedir. Anne tarafı Tokat İli Niksar İlçesi'ndendir. İlkokulu İstanbul, Patnos ve Ağrı'da, Ortaokulu Ağrı, Bartın-Ulus ilçesi, Lise'yi Ankara Deneme Lisesi'nde, Üniversiteyi A.Ü. Tıp Fakültesinde okumuşdur. Radyasyon Onkolojisi İhtisası yapmış ve uzman hekim olmuşdur.


 Dünyada Neler Oluyor



Açılabilir Kapılar


Yani etkileri anlayarak değil etkilerin dinamiğini kavrayarak geleceğe dair olguları resmedebiliriz.


 Etkileşim Yönetimi



Başarma 'Know-How'ı


Bu etkileşmeleri gözlemlemenin nedeni belirsizliği azaltmak kadar, verilerden elde edilen çıktılara dayalı politikaları test etmek ve yönetme ve başarma ‘know-how’ı edinmektir.


 Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulmak


Yeni bir düşünüş tarzı arayışına girmemiz ve bunu bulmamız gerekiyor.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
 Sosyal Psikoloji, J.L. Freedman
 Güç Merkezli Yönetim, Jeffrey Pfeffer
 Güç İstenci, Nietzsche
 Siyasetin Temel Sorunarı Leslie Lipson
 Safahat, M.Akif Ersoy
 Hunlar L.N. Gumuliev
 Bir Acıya Kiracı, Metin Altıok
 Mutezile ve Siyaset, Mahmut Ay
 Kesinliklerin Sonu, İlya Prigogine
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
 Hz. Muhammed'in Hayatı Martin Lings
 Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı, Soner Yalçın
 İşinizi Yeniden Yaratın, Tom Peters
 Hedef Seçmen, Cihat Polat
 Efendi, Soner Yalçın
 Haray, Samir Kazımoğlu
 Hilafetin Arka Planının İlgası, Mustafa Sabri Efendi
 Araplar ve Yahudiler, Ahmed Susa
 Geleceğin Toplumunda Yönetim, Peter Drucker
 Siyon Türk Zelda, Cengiz Özakıncı
 Benjamin Dar Geçitteki Aydın, Jay Parini
 Hazar Tarihi, M.İ. Artamanov
 Eski Türkler L.N.Gumuliev
 Oğuzlar, S.G. Agacanov
 Atlas Vazgeçti 1-2-3, Ayn Rand
 Hayatın Kaynağı Ayn Rand
 Kapitalizm Bilinmeyen İdeal Ayn Rand
 Yaşamak İstiyorum Ayn Rand
 İskitlerin Tarihi, Ekrem Memiş
 Türk Ulusçuluğunun Temelleri Uriel Heyd
 İran ve Bölge Jeopolitiği İzzetullah İzzeti
 Pentagonun Yeni Haritası, Thomas Barnett
 Şu Çılgın Türkler, Turgut Özakman
 Son Denize Kadar W. Yan
 Putları Yıkıyorum, Yalçın Küçük
 Kapitalizm ve Yahudiler, Werner Sombart
 Stratejik Derinlik Ahmet Davutoğlu
 Dünya Nöbeti, Alev Alatlı
 Alevilerin Etnik Kökeni, Cemal Şener
 Ömrümün İlk 65 Yılı Yağmur Atsız
 Kurtların Kardeşliği, Hakan Akpınar
 İsyan 2, Yalçın Küçük
 Etnogenez, L.N. Gumuliev
 Yaban, Y.K Karaosmanoğlu
 Küçük Anılarda Büyük Sırlar, Nurten Arslan
 Nuh Tufanı, William Ryan
 Ezop Masalları
 Kızılbaş Türkler, Nihat Çetinkaya
 Bir İdam Mahkumunun Son Günü, Victor Hugo
 Hazarlar ve Musevilik, Peter Golden
 Cengiz Han'a Küsen Bulut Cengiz Aytmatov
 Sultan Murat, Cengiz Aytmatov
 Ulusların Etnik Kökeni Anthony Smith