Bu yazı Türkiye’de sulandırılmamış bir sosyalizmi savunan insanlara karşı yazılmış değildir. Tersine fikir namusunu hiçe sayarak, fikir haysiyetsizliğini bayrak edinen, bugün böyle yarın öyle görünen turnusol solcularına atfedilmiştir. Bir insanın geçmişte savunduğu fikirlerini tarihin akışı içerisinde edindiği yeni türde bilgi sarmalı içerisinde imbikten süzerek billurlaştırması doğaldır, bir fikri tarihsel seyir içerisinde okuduklarıyla ve yaşadıklarıyla zamanla değiştirmesi de doğaldır. Ancak, belirli bir fikri laboratuar ortamında konjonktürel bir şekilde yeni denemelerle değiştirip pazara sunma arayışı düpedüz fikir namusundan yoksun insanların işidir. Namus kelimesi Eski Yunan’da söz ve yasa anlamına gelen nomos’tan türetilmiş bir kelime olarak içerik itibariyle salt kemer altında değil, akılda ve yürekte olanı ifade eder. Dolayısıyla her fikri oluşumun kendi ideolojik zeminlerini bu türlü eyyamcı güruhtan temizlemesi o fikrin sağlıklı bir zeminde işlerlik kazanması için olmazsa olmazdır. Aksi halde bugün fikir camiasında hastalıklı fikirlerini vesikasız pazarlayanlara yarın tarih hak ettikleri vesikayı verecektir.
Bugün ülkemizde milliyetçilik nutukları atanların ideolojik arka planına göz attığımızda ne tezlerinde ne de pro-tezlerinde samimi oldukları gerçeğiyle yüzleşiriz. Şöyle ki, bir zamanlar sosyalizm fikrinin halk nezdinde itibar görmeyişinin bir sonucu olarak belirli sol kesimler bu ideolojiyi Kemalizm kılıfı altında milletimizin belleğine nakşetmeye çalışmışlardır. Bu çabanın bir ürünü olarak Atatürkçü düşünce sistemi bir araç olarak kullanılarak ve içeriğinden boşaltılmış biçimde bu zümrenin elinde tekelleştirilmiştir. Strüktürel milliyetçilik olarak tarif edebileceğimiz şekliyle salt devletin yapısal anlamda muhafaza edilmesi fikri bu kesimlerce olmazsa olmaz bir unsur kılınmıştır. Zira bu kesimler devleti onu oluşturan toplumsal ilişkiler bütününden yalıtarak salt mekanik bir aygıt olarak görme eğiliminde olmuşlardır. Bu mekanik aygıtın bir fetiş halinde yüceltilmesi ve belirli bir zümrenin elinde mülk haline getirilmesiyle millete rağmen devlet düşüncesi milletimizin belleğinde derin yarılmalara ve travmalara yol açmıştır. Devletin millet nezdinde daraltıcı bir bakış açısıyla salt bürokratik bir mekanizmaya indirgenecek şekilde ele alınması ve bu yapıyı milletin varlığına yabancılaşmış bir zeminde işletme çabası bu milletin asıl unsuru olan kesimlerin dışlanmasına yol açmıştır. Zamanla devletin uzun vadede varlığını da tehdit edecek biçimde yapı taşlarının ideolojik oymacılık yordamıyla oyularak içinin Alman patentli bir Sovyet faşizmiyle doldurulması çabası bu ülkenin gerçek sahiplerinin kendi öz vatanlarında kendilerini parya konumunda hissetmelerine neden olmuştur. Milletimizin ve devletimizin ruh kökünü her fırsatta sarmaya çalışan bu kurtçukların tasallutuna mahal vermemeliyiz.
Dün kendi ideolojilerini doğrulatma saplantısının bir sonucu olarak Kemalizmi kalkan olarak kullananlar bugün de milliyetçilik fikrini gerçek içeriğinden yalıtarak yeni bir simülakr olarak ulusalcılık fikrini ileri sürmüşlerdir. Gerçekte simüle ettikleri gerçeklerin yerine yeni türde simülakrlar inşa eden bu zümre sosyo-politik ve ekonomik çıkarlarının sür git sürdürülmesinin hesabı içerisindedir. Zira bu zümre ideolojik menşeine de sadık kalmayarak ve sosyalizmi gerçek içeriğinden yalıtarak onu pozitivizmle eşdeğer biçimde ele almalarıyla ne sosyalizmde ne de milliyetçilik davasında samimidirler. Peki bu zümre ülkemizde ideolojik manüplasyonlarına elverişli bir zemin oluşturacak mekanizmaları hangi koşullar içerisinde işletmektedir ve kullandığı araçlar nelerdir? Ruh kökümüze tasallut olmuş bu kurtçuklar ülkemizde puslu bir hava yaratarak, krizden hem nemalanmakta hem de komplomental bir akıl inşasıyla herkesin bir diğerinden korktuğu paronoid ve akabinde şizoid bir toplumsal ortam içerisinde hedeflerine ulaşmak için elverişli ideolojik malzeme aramaktadırlar. Ayrıca korkunun krallığının kurulduğu böyle bir düzen içerisinde Türk milleti savunmacı, kapanmacı, refleksif bir durağanlık içerisine hapsedilmeye çalışılmaktadır. Ulusalcılık eliyle kendi yarattıkları korkuları put haline getirerek onları fetişleştiren ve sonra da ona herkesi inandıran bu çevreler, ülkemizin içinde bulunduğu asıl tehlikeleri görmemizi engellemektedir. Başka bir deyişle, ülkede çok şeyin baş aşağı görülmesine hizmet edecek bir dezenformasyona ve misenformasyona yardım ve yataklık etmektedirler.
Peki ülkemizi korkunun her gün yeniden üretildiği bir coğrafya haline getiren kimlerdir? Bir kere medya ülkemizin korkuların tazyikli bir biçimde fışkırdığı bir kaynak haline dönüşmesine aracılık eden en önemli unsurlardandır. Bunun yanında bilimsel anlamda üretme yetisinden yoksun bazı akademik çevreler toplumda korkunun yeniden üretilmesine hizmet ederek fobiyoloji diye adlandırabileceğimiz bir ayrı bilimsel sahanın oluşmasına kaynaklık etmişlerdir. Kürsüsüz bir bilim dalı olarak fobiyoloji entelektüel insanlardan çok bir bilirkişiler ordusunun türetilmesine hizmet etmiştir. Bugün ülkemizde sosyal bir olay vuku bulduğunda her kanalda aşağı yukarı aynı şahısları görmemiz bu yapay bilirkişiler ordusunun varlığından ileri gelmektedir. Bu yüzden, sosyal argümanların sağlıklı bir zeminde tartışılarak, ülkemiz açısından en makul kararın alınması gerekliliği her fırsatta sekteye uğratılmaya çalışılmaktadır. Her kafadan ayrı bir sesin çıktığı böyle bir ortamda çözüm devletin bütün kurumlarıyla işletildiğinin emaresi sayılabilecek somut adımların atılmasında saklıdır. Zira sınır ötesi operasyona ilişkin tartışmalarda sanki terörizmle mücadelenin salt ordunun görevi olduğu izlenimi ön plana çıkarılmaya çalışılmaktadır. Oysa devletin bir bütün olarak bütün kurumlarıyla birlikte terörizme karşı eşgüdümlü biçimde çalışması esas olmalıdır.
Ulusalcılık fikri toplumda sürekli yeniden üretilen korku ve kaygılar üzerinden ideolojik besinini sağladığı için toplumu bir korku merkezine dönüştürme eğilimi içerisindedir. Bu korkular üzerinden şekillenen bir ideoloji olarak ulusalcılık, ne olduğundan çok neye karşı olduğu üzerinden temellendirilmeye çalışılmaktadır. Dış dünyaya dönük her anlamda olumsuzlayıcı bakış açısı insanımızın geleceğe güvenle ve umutla bakmasını köreltecek sosyo-psikolojik mekanizmaları harekete geçirmektedir. Bu şekilde “yapacak bir şey yok, o halde yazgıcı bir biçimde hep birlikte yer aldığımız bu gemide felakete doğru yol alalım” fikri zihinlere yerleştirilir. Gemi bir felakete sürüklendiğindeyse gemiyi ilk terk eden fareler olur. İşte bugün ülkemizdeki ulusalcıların vatan sevgisi gemi bir buzdağına vurana kadardır. Gerçek Türk milliyetçilerinin vatan sevgisiyse yalınkılıç, ölüme dek sürecek ve sonsuzlukta yankısı duyulacak bir sevgidir.
Bugün ülkemizde bir kesim barış içerisinde bir kesimse kışkırtılmış bir ortamın savaşa endekslenmiş bunalımlı koşulları içerisinde ülkemizi böldürmenin arayışı içerisindedirler. Türk milliyetçilerini ne barış içerisinde ne de en ağır koşulların canlandırılmaya çalışıldığı bunalımlı dönemlerde et ve tırnak gibi tek vücut olduğu insanlardan ayırmaya kimsenin gücü yetmeyecektir. Zira bu ülkenin gerçek sahipleri arasında derin uçurumlar yaratarak, insanımızı öz vatanında parya konumunda hissettirme çabaları milletin tarihsel ve kültürel geçmişinden koparılmış ve ona yabancılaştırılmış yapay bir ulus inşası üzerinden asla hedefine ulaşamayacaktır. Köksüzleştirilen bir milletin milliyetçiliği zamanla şuursuzlaştırılan ve belleği tarumar edilen bir mankurtun yaşayan cesedine benzer. Bu gerçekten hareketle Türk gençliğinin ulusalcı mankurtlaştırma projesinin aleti olmamalarına büyük özen göstermeleri gerekmektedir.
Tarihinin hiçbir döneminde tutsak edilememiş bozkurt bugün ulusalcılık eliyle deli gömleği giydirilerek hapsedilmeye çalışılmaktadır. Toplumu bir tımarhaneye dönüştürerek yeni bir hasta adam yaratma azminde olan bu şer cephesi er geç dağılacaktır.
Bozkurt mayasıyla yoğrulan,
Mankurtluk kalıbına oturmaz,
Orhun’un kaynağında yıkanan,
Ruhunu çamura batırmaz.
Varsın deli gömleği biçsin düzenbaz,
Yarattığı hezeyan serde yer tutmaz,
Çin Seddi kurulsa Türk’e gem vurmaz,
Kürşad’ın torunları hizaya konmaz.