Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

25 Ekim 2007

Mehmet Akif Ersoy

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Umumi

 


Sınır Ötesi Operasyon mu, Sinir Ötesi Operasyon mu?


-Nimetullah Sucu-


Bilindiği üzere Türkiye’nin Kuzey Irak’a yönelik bir sınır ötesi harekâtta bulunma girişimi uzunca bir süre gündemde yer alıyor. Ancak, ne yazık bu sınır ötesi operasyondan çok böyle bir operasyon bahsinin hangi zeminler üzerinde tartışıldığı bugün daha önemli hale gelmiştir. Zira medyanın kamuoyunun belleğine döşediği psikolojik mayınlar bugün sınır ötesi harekât üzerine geliştirilen düşüncelerin sağlıksız ve verimsiz bir zeminde işletilmesine yol açmıştır. Milletin önüne sunulan her olayda olduğu gibi medya bu hususa yönelik tartışmaları da bahis havasında işleterek olayın asli boyutunu ört bas etmeye hizmet edecek şekilde tartışmanın “Girelim mi? Girmeyelim mi?”  meselesine odaklanmasına neden olmuştur. Bu körleştirici bakış açısıyla, yazgıcı bir anlayışla millet kapanmacı, savunmacı ve refleksif bir durağanlığa hapsedilmeye çalışılmıştır. Oysa asıl mesele şartlı refleks halinden sıyrılarak bağımsız bir düzlemde eylem ortaya koyma teşebbüsüne haiz olma hürriyetinde saklıdır.

 

Milletimizin her hususta önüne çıkarılan psikolojik engellerden birisi de, ülkemizde kurumlar arasında mevcut bulunan çatışmaları fırsat bilen odakların her olayı bu kurumlar arasındaki hesaplaşmanın bir unsuru olarak değerlendirilmesine hizmet edecek söylentilerden ibarettir. Bu bakımdan günümüzde artık postmodern savaş usulü doğrultusunda psikolojik harbin bütün mekanizmaları işlerliğe konulmaya başlanmıştır. Postmodern bir dünyada savaşlar artık belirli cephelerde konumlanan kesimlerin yürüttüğü faaliyetler kapsamında yürütülmüyor. Günümüzde artık hareketli bir zemin üzerinde örtmece ve aldatmaca üzerinden mümkün olan en kısa zamanda en fazla etkiyi doğurma hedefi savaşın asıl unsuru haline gelmiştir. Bu etkiyi doğuracak mekanizmaların olabildiğince örtülü bir düzlemde yürütülmesi için değişik protezler de yeni savaş yönteminin asli mekanizmaları haline gelmiştir. Bugün sınır ötesi operasyona ilişkin sağlıklı tezlerin ileri sürülebilmesi için ilkin bu protezlerin nerelere uzandığının hesabını yapmalıyız. Bu sosyo-psikolojik göstergelerden hareketle gözlerden kaçırılmaya çalışılan asıl kaynağın tespit edilmesi operasyonun sonuç vermesi açısından olmazsa olmazımızdır. Aksi halde tıpkı “Girelim mi? Girmeyelim mi? şeklindeki düz mantıktan hareketle sadece sivrisinekleri avlamakla vakit kaybedeceğiz.

 

Şimdi bu yazımızda sizlerle uzun zamandır ülkemizde gerçekleri örtecek bir mekanizma olarak kullanılan protezleri ve pro-tez’leri birer birer aydınlatmaya çalışacağım. Bir kere küresel dünya düzeni içerisinde bugün artık siyasal iktidarlar devletin elinde birer cıvaya dönüşmüş durumdadır. Ülkemizdeki mevcut siyasi iktidar da bu bağlamda ele avuca sığmaz haliyle yabancı güç odaklarının birer siyasi taşeronu haline dönüşmüştür. Temel dayanağını ve meşruiyet kaynağını milletinin değil, yabancı güç odaklarının vesayetinde arayan her siyasi iktidar icazetin acizliği içerisinde iktidarsız kalmaya ve protez bir siyasi unsur biçiminde değerlendirilmeye mahkumdur. Sözün özü şudur: Ülkemizde mevcut siyasi iktidar belirli türde yapısal reformları yürürlüğe geçirerek devletin değişim ve dönüşüm sürecini farklı alanlara kanalize ederek onun bölünmesine kaynaklık etmektedir. Bilinmelidir ki, yapısal bölünme küresel dünya düzeni doğrultusunda milli devletlerin egemenliğinin üstten ve alttan oyulması sürecinin hâkim unsurudur. Hepsinden daha önemlisi, demokrasiyi devletin yapısal anlamda zafiyete düşürülmesi yolunda bir protez olarak kullanmak ve milleti de bu protezin fiziki dayanağı olacak şekilde basite indirgemek büyük bir samimiyetsizliğin en açık ifadesidir. Mevcut siyasi iktidarın bu uğurda milletin manevi değerlerini sömürmesi dini takiyyeci bir siyasi güruhla karşı karşıya bulunduğumuzun açık resmidir.

 

İkincisi, medya daha düne kadar bu milletin en hassas değerleriyle alay etmeyi kendisine yayın ilkesi olarak belirlerken bugün başka bir takım hesaplar uğruna milli ve manevi değerlerin sömürülmesine yardım ve yataklık eden bir unsur haline gelmiştir. Bugün medya ülkemizde mevcut bulunan ciddi tehlikeler karşısında millete aşıladığı aşırı dozlarla onun direncini soğurmanın yollarını aramaktadır. Milliyetçilik medya eliyle istenildiği zaman tırmandırılan istenildiği zaman buruşturulup çöpe atılan bir müsveddelik haline getirilmeye çalışılmaktadır. Bugün şehitlerine saygı gerekçesiyle magazin programlarına ara veren medya magazin içerikli siyasal tartışma platformlarıyla devletin mahremiyetini gün ışığına çıkarmaya hizmet etmektedir. Medya ülkemizde bir olay vuku bulduğunda o olayı soruşturacak savcı, yargılayacak yargıç gibi davranarak adeta bağımsız bir yargı organı işleviyle kendisini yükümlü hissediyor. Sınır ötesi harekâta ilişkin herkes televizyon ekranlarında kendisini bir stratejist ve psikolojik harp uzmanı ilan ederek durumdan vazife çıkarmanın yollarını aramaktadır. Devlet olmanın getirdiği vakar ve ağırlığın bir gereği olarak bir an evvel her kafadan ayrı bir sesin çıktığı bu körler sağırlar diyaloğunun sona erdirilmesi gerekmektedir.

 

 

ÜÇ TARZ-I SİYASETİN PROTEZ YORUMU ve SOSYO-POLİTİK KANSERLEŞMENİN ÜÇ BOYUTU

 

Kanser, insan vücudunda bir hücrenin diğer hücrelere karşı otonomisini ilan ederek bedenin bütünlüğü aleyhine emperyal bir ur biçiminde yayılmayı ifade eder. Vücudun savunma mekanizması bu kanserli hücreyi tayin ve tespit etmekte güçlük çektiğinden sinsi bir şekilde bedende yayılması kaçınılmaz hale gelir. Sosyo-politik mecraya baktığımızda tıpkı bedenin kansere yenik düşmesi gibi toplumsal ve siyasal alanın da kanserli hücrelerce sarıldığı gerçeğiyle yüzleşiriz. Şöyle ki, bugün ülkenin savunma mekanizmalarını alt üst edecek şekilde ve teşhis edilmesi güç trans-vestier ideolojiler türemiştir. Her seferinde farklı kılıklarla ortaya çıkan bu ideolojik soysuzlaşma karşısında fikri teşhisi koyamayan kesimler serseri mayın edasıyla yalpalayıp durmaktadırlar.

 

1-ULUSALCILIK: Kendi pro-tez’leri için başka fikirleri bir protez olarak kullanan kesimlerin ipini elinde tutan aktörler ülkede oluşan Amerikan karşıtlığını bir fırsat bilerek değişik kılıklarda farklı yollarla sahneye çıkmış durumdadır. Bu grubu milli takiyyeciler olarak adlandırmamız mümkündür. Bilindiği üzere, 12 Eylül öncesinde sağ ve sol cenahtan insanlar birbirleriyle kavga ederken Amerika yeşil kuşak projesinin hayata geçirilmesinin yollarını arıyordu. Bugün de Rusya kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda Alman patentli bir Sovyet faşizmini bu topraklarda canlı kılmanın yollarını aramaktadır. Dün Amerika kendi çıkarlarının bir ifadesi olarak Yeşil Turan’ı kurmaya çabalarken, bugün Rusya da kendi çıkarları gereği bir Kızıl Turan hayalini yürürlüğe koymaya çalışmaktadır. Elbette Türkiye jeopolitik bakımdan yeni türde şekillenmeleri yakından takip ederek kendi milli menfaatleri doğrultusunda uluslar arası platformda kendini konumlandırma yolları arayacaktır. Ancak ülkemizi bir bağımlılığın eşiğinden çıkarıp başka bağımlılıklar zincirinin bir halkası kılmaya dönük girişimler asla kabul edilemez. Hele de bu girişimler milliyetçilik kılıfı altında saklı tutulmaya çalışılıyorsa bunun vebali büyüktür ve Türk milliyetçileri bu girişimleri daha kaynağında boğacaktır. Zira içimizdeki Turan’ın bizdeki mahiyeti bellidir ve onu allı yeşilli basmalarla süsleyip pazarlamaya çalışan ideolojik tüccarlara karşı tavrımız nettir. Biz ülkümüzle aramızda resmi prosedürlerle örülmüş girift bir sözleşme kurmadık, onunla gönül nikâhı kıydık. Ülkümüzle kurduğumuz her türlü yakınlık fikir mahremiyetimizin doğasında saklıdır. O yüzden yabancı retoriğin mürekkebiyle doldurduğunuz kalemleriniz bu milletin fikir ve gönül sayfasına tek bir çizgi dahi çizemeyecektir. Bu milletin serseri mayın gibi eylemde ve düşüncede farklı profiller sergilemesinin gerçek nedeni bu şer cephesinin örmeye çalıştığı tuzaklara karşı sezgisel bir akılla direniş göstermelerinden kaynaklanıyor. Türk milleti bu sezgiselliği bilgiyle birleştirdiğinde büyük bir bilinç abidesi inşa edilecektir ve bu abidenin karşısında kurulmaya çalışılan her türden şer ittifakı eriyip yok olacaktır.

 

Bu bilincin yeşertilmesi adına milletimizin tıkanmaya çalışılan düşünce kanallarının açılmasına her fırsatta hizmet edeceğiz. Kimdir bu Çin çaşıtları gibi dili ipek kadar yumuşak ama ruhu bir türlü milletimize sıcak gelmeyen şer cephesi? Bu cephenin ilk ayağı bürokratik oligarşi olarak adlandırabileceğimiz, kendi sağlam koltuklarının sallanmaması adına devlet gibi derin bir yapıyı bürokrasi kabına akıtma cüretinde bulunarak, devletçiliği bürokratik faşizmle karıştıran zihniyetin idamesine çalışan seçkinci güruhtur. Bu güruha göre, devlet onu oluşturan asli unsur olan insandan soyutlanmış mekanik bir çark olarak görülür ve bu çarkı işletecek bir mekanizma olarak seçkinci bir zümrenin sür git devam eden egemenliği devletin istenilen zeminde işletilebilmesi için esas kılınır. Sınır ötesi operasyona ilişkin tartışmaların yoğun bürokratik süreçler dâhilinde yürütülmesi bu seçkinci anlayışın öngördüğü klasik devlet yönetme usullerinin bir parçasıdır. Bu anlayış neticesindedir ki, devlet hantal bir bürokratik yekuna indirgenerek, onun saygınlığı ve geleceği belirli bir zümrenin varlığıyla organik bir bütün oluşturacak şekilde organize edilmiştir. Oysa devlet belirli bir zümrenin egemen çıkarlarının sözcüsü değil, onu oluşturan insan unsurunun hiç kimseyi boşta bırakmayacak şekilde içerildiği siyasal ve toplumsal bir yapıdır. Bu kesimin ideolojik menşeine göz attığımızda genelde bazı Ortodoks solcularla kendilerini Türk milliyetçisi olarak sunan düzen severlerden oluştuğuna tanık oluruz.

 

Bu şer cephesinin ikinci ayağı kendi öncelikli tezleri olan sosyalizmi her fırsatta doğrulatma saplantısının bir aracı olarak değişik türde toplumsal grupları ya da ideolojileri protez olarak kullananlardır. Bu grup dün Kürt kardeşlerimizi sosyalizme giden yolda bir ara basamak olarak kullanırken, bir Kürt burjuvazisinin oluşturulmasının gerekliliğine her fırsatta dikkat çekiyorlardı. Milletimiz dün Apo’yla resim çektirip, kol kola kucak kucağa nutuk atan bu güruhun bugün karnaval havasında milliyetçilik nümayişleri yapmalarının altında yatan unsurları gayet iyi bilmektedir. Zira çoğunluğu eski tüfek Marksistlerden oluşan bu güruh emperyalizme karşı yürütülen ulusal kurtuluş savaşlarının sosyalist bir düzene kapı aralayabileceği umuduna olan inançları dolayısıyla dün Kürt milliyetçiliğini tahrik etmeye çalışırken bugün de etnik bir Türk Milliyetçiliğini sinsi biçimde tırmandırmanın arayışı içerisindedirler. Kuzey Irak’a yönelik sınır ötesi operasyona ilişkin Amerikan yetkililerinin yaptıkları açıklamalar, sosyalizme giden yolda bir araç olarak gördükleri ulusal kurtuluş savaşının başlatılması bakımından bu laboratuar solcularının iştahını kabartmıştır. Zira bu güruh toplum kalite yönetimi olarak ifade edebileceğimiz bir totaliter anlayış doğrultusunda toplumun hangi kalite koşullarında sosyalizme ulaşabileceğine yönelik uzun erimli ve süreçlere adanmış bir ideolojik denemeler zincirini yürürlüğe sokmuş durumdadır. Ulusalcılık kavramı da bu zincirin halkalarından biridir. Her toplumun kendi özgün gerçekliğini ortaya koyan toplumsal formasyonu dışlayarak toplumsal formulasyonlar dâhilinde sosyal denklemler oluşturarak, milletin belirli bir kesimini ve belirli ideolojileri bu çok bilinmeyenli denkleme dâhil etme düşüncesi her devir bu güruh eliyle hortlatılmaya çalışılan bir zihinsel obsesyondur.

 

Peki sosyalizme giden yolda protez olarak kullanılan ve ülkemizi daha büyük jeopolitik denklemlerin içerisine dahil etmeye çalışan bu ulusalcılık fikri nedir? Bir kere, ulusalcılık öteki üzerinden kendi eylem ve düşünme projesini yürürlüğe geçirmeyi temel alan bir düşünce sistemi olarak henüz başlangıçta bölücü bir içerik taşır. Zira milliyetçilik kendi sosyal argümanlarını ve eylem sahasını bir öteki üzerinden genişletmenin yollarını hiçbir zaman aramaz ve bu anlamda bölücü değil birleştiricidir. Dolayısıyla, milliyetçilik bir milletin kendine referansla oluşturduğu fikir silsilesinin özgün ve özgür bir tasarımı olarak belleklerde canlı kılınır. Ulusalcılık ise, başkasına referansla kendi esaslarını oluşturduğu için savunmacı, kapanmacı ve refleksif türde bir ideolojidir. Bu bakımdan ulusalcılık başkası üzerinden kendi fikir zeminini oluşturduğundan ideolojik konumlanma açısından empoze bir düşünsel zemin üzerinde yeşerir. Ulus-al-cılık kavramı ulusa içkin olanı değil, değgin olanı ifade eden bir kavram olarak ulusun kendisine değil, ulusal olana gönderimde bulunur. Bu bakımdan ulusalcılık sulandırılmış bir milliyetçiliktir ve pragmatik biçimde milliyetçiliğin kendine yarar unsurlarını kullanmaya açık bir ideolojidir. Bu da ulusalcılık fikrinin konjonktürel bir milliyetçiliğe tekabül ettiğinin en açık göstergesidir. Türk milliyetçiliği konjonktürel ve havada uçuşan bir ideoloji olmadığından, emperyalizmin her türlüsünü milletimizin geleceği açısından tehlikeli bulur. Oysa ulusalcılık köklü bir millet düşüncesinden ve o milletin tarihsel mirasından yoksun toy bir ideoloji olarak emperyalizmi salt Amerika’yla mündemiç bir unsur olarak görmektedir.

 

Dün kendi siyasi emelleri doğrultusunda Kürtçülüğe prim veren bu güruhun eliyle bu ülkede sosyalizm adı altında ırkçılık yapan insanlar türemiştir. Yani tezlerine protez arayanlar bumerang etkisinden nasiplenerek kendileri protez durumuna düşmüşlerdir. Bugün de ülkenin bunalımlı durumunu fırsat bilen aynı güruh bu topraklarda hiçbir zaman boy vermemiş ırkçılık tohumlarını serpiştirmeye çalışmaktadır. Avrupa’nın düşünsel hastalıklarını bu millete enjekte ederek ona deli gömleği biçenlerle bir iç savaş ortamına sürükleyerek ona kefen biçenlerin sonu korkunç olacaktır. Zira Türkiye sürprizler ülkesidir, bu ülke insanını ancak onunla aynı çanaktan su içenler, aynı kaptan yemek yiyenler, mezar kadar yatakta sırtını sınayanlar anlayabilir. Dolayısıyla herkesin bir hesabının olduğu şu dünyada bu milletin hesabını ancak onu hesapsız sevenler bilebilir. Bugün etnopolitik ve teopolitik ayrımcılığın tetikçiliğine soyunanlar yarın bir bumerang etkisiyle daha karşılaşırlarsa hiç şaşırmamalıdırlar.

 

2-YENİ OSMANLICILIK: Bürokratik ve siyasal mecrada canlandırılmaya çalışılan faşizmden söz ettikten sonra şimdi de bir başka protezin varlığına dikkat çekmekte fayda var. Bugün belirli türden cemaatlerin yoğun biçimde canlandırmaya çalıştıkları bir Yeni Osmanlıcılık akımıyla karşı karşıyayız. Bu akım Osmanlı’nın çürümeye yüz tuttuğu dönemlerine atıfta bulunarak yeni bir hasta adam yaratmanın azmi içerisindedir. Şöyle ki, bu çevreler Osmanlı’nın eyalet sistemiyle yönetilen bir devlet olduğu ve bu referansla federatif yapının günümüzde de meşru görülebileceği yanılsaması içerisindedirler. Bu fikrin savunucuları nostaljik bir gaflet uykusunun sayıklamaları içerisinde Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesi ve asli yapısı konusunda uyuşuk bir tavır içerisindedirler. Bu şekilde halk nezdinde muhtemel bir yapısal bölünmenin meşru bir zemine oturtulması tarihsel referanslar eşliğinde gerçeklik kazandırılmaya çalışılmaktadır. Ayrıca öngörülen federatif yapı dâhilinde etnik ve dinsel farklılıkların daha barışçıl bir zeminde yaşatılabileceği yanılsaması oluşturulmaktadır. Gerçekte, fiziksel fay hatları oluşturularak bu fay hatları üzerinden gerçekleşmesi muhtemel bir toplumsal depremin oluşmaması için yapısal devrimin şart olduğu yanılsaması uyandırılmaya çalışılmaktadır. Türk milliyetçiliği devletin milletiyle bir ve bölünmez bir nitelik taşıdığı düşüncesine dayanmaktadır. Bu bakımdan devletin ya da milletin bölünmesine prim verilecek her türlü davranış ihanete ödün vermekle eşdeğerdir.

 

3-NEO-İSLAMCILIK :12 Eylül süreciyle birlikte ideolojilerin kendilerini transvestier kimlikler biçiminde ortaya koyma geleneğinden 28 Şubat’la birlikte İslamcılık da nasibini aldı. Dış dünyaya dönük sosyal argümanların dinsel bir zeminde ele alınması alışkanlığını bırakan neo-İslamcılar bu argümanları değerlendirirken artık seküler dünyanın dinsel olana dayanak olabilecek kavramlarına yöneldiler. Ayrıca devletle hesaplaşmanın araçlarını da dinsel bir zemin üzerinden değil, sosyal saha üzerinden geliştirmenin yollarını aradılar. Böylece, Kürt meselesi, sözde Ermeni soykırımı vs. toplumsal hadiseler üzerinden devlete karşı cephe açarak meşruiyet kılıfı içerisinde asıl hesaplarını gizleme imkânını yakaladılar. Hırant Dink’in cenaze töreninde “Hepimiz Hırant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” yazılı dövizleri bu şekilde okumamız icap eder. Zira o dövizlerin arkasında belirli kesimlerin Ermeni sorununa kanalize ettikleri ve bu şekilde saklı tuttukları kirli hesapları saklı duruyordu.

 

SONUÇ

 

Zamanında Osmanlı devletinin kurtuluşu için ortaya konulan tezler bugün ideolojik bir kanserleşmeye tabi tutularak belirli odakların elinde birer proteze dönüşmüştür. Bu protezler aracılığıyla yoğun bir psikolojik harekat yürütülmektedir.

 

Bugün sınır ötesine yönelik bir operasyondan evvel sinir uçlarımıza dokunan psikolojik harekât mekanizmalarını iyi teşhis etmeliyiz. Aksi halde ufuk çizgisine saplanmış halde çizginin ötesini göremeyecek duruma düşebiliriz. Günümüzde yürütülen psikolojik savaşın tüm mekanizmalarını tayin ve tespit ettikten sonra at izinin it izine karıştığı bu topraklarda dost ile düşmanı ayırmada güçlük çekmeyeceğiz.

 

Ülkemizde kirli bir siyaset bütün işlerliğiyle yürürlüğe konulmuş durumdadır. Peki, ne yapmalıyız? Medyanın ve daha çoklarının yürüttükleri siyasete göre konumlanma çabası bu milleti başka çıkar odaklarının uydusu haline getirebilir. Bu yüzden bize sunulmaya çalışılan “ya bu, ya şu” türünden dayatmacı ve kutuplaştırıcı siyaseti elimizin tersiyle bir yana itmeliyiz. Düşmanımın düşmanı benim dostumdur düsturuyla hareket etmek bu millete uzun vadede çok şey kaybettirir. Bu gerçekten hareketle, katıksız Türk Milliyetçileri savunmacı, kapanmacı ve refleksif durağanlıktan sıyrılarak hak ve hakikatten yana aktif şekilde taraf olmak zorundadır.

 

Ülkemizde bugün bazı kesimler gizli veya açık biçimde ülkenin doğusunu gözden çıkaracak bir projeyi yürürlüğe koymanın arayışı içerisindedirler. Bu şekilde Avrupa Birliği’ne alınmış bir Batı Türkiye içerisinde mutlu ve müreffeh bir halde yaşanabileceği yönünde düşünceler sergileyerek gaflet ve delalet ve hatta ihanet içerisinde bulunmaktadırlar. Bu kesimler hain projelerini yürürlüğe koyacakları meşru bir zemin oluşturma gayreti içerisindedirler. Bugün birbirleriyle çatışıyor gibi görünen kesimler arasındaki kayıkçı kavgası her boyutuyla samimiyetten yoksundur. Bütün bu soysuzluklara karşı millet olarak taraf olmakla mükellefiz. Ülkemizde cereyan eden bu ikiyüzlü siyasetin iki yüzü de birdir. Şunu bütün şer odakları bir kez daha aklına koymalı: ne verilecek tek karış toprağımız var ne de feda edilecek bir tek Kürt kardeşimiz. Emperyalizmin yerli ve yabancı bütün işbirlikçilerine karşı mücadelemiz her zeminde, her koşulda ve zamanda devam edecektir.

 

 

Nimetullah Sucu

Araştırma Görevlisi,

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı

25 Ekim 2007


 



Toplumsal İlişkilerin Simülasyonlar Aracılığıyla Bürokratik Bağlamda Yeniden Tasarımı ve Kapitalizmin Teslis Yorumu -Nimetullah Sucu-


“Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.” Buradan hareketle simülasyon denildiğinde bir hakikatten çok hakikat(li)lik payı taşıyan bir modelden söz edilebileceğini söyleyebiliriz. Şöyle ki, hakikat olma vasfına haiz bir şeyin işlevsel boyutu hakikati ifade etmesidir. Oysa simülasyonda işlevsellikten işlemselliğe geçiş söz konusudur. Başka bir deyişle, simülasyon denilince gerçeğin tüm göstergelerine sahip ve bir gerçekliğin oluşması için gerekli tüm aşamalardan geçirilmiş işlemsel bir ikizleme durumu kastedilir. Dolayısıyla simülasyon hakikatin nihai biçimde oluştuğu ana dek tezahür eden göstergelerin inşası sürecidir.



Milliyetçi Türk Gençliğine Hitabe -Nimetullah Sucu-


Ülken bir yıkım projesine tabi tutulduğunda ilk hesaplar senin üzerinden oynandı, ilk tezgâhlar senin Tanrı Dağı kadar aşılmaz yüreğinin üzerine kuruldu, namlular ilkin sana doğruldu, en sinsi tuzaklar senin için kuruldu. Bugün de öyle oldu. Dini takiyyeciler inanç namına kutsallık izafe edilebilecek ne kadar değerin varsa pazara çıkarırken, milli takiyyeciler kendi siyasi ihtiraslarının ve sosyo-ekonomik çıkarlarının muhafaza edilmesi uğruna milletin bütün mahremiyetini gün ışığına çıkardı. Sen bu yol ayrımında ne din bezirgânlarının ne de milli hamaset sevdalılarının peşinden gideceksin.



Güntürk'ün Destanı -Nimetullah Sucu-


Kara kışta ak saçlı doğmuştu ama,
Yordular hayra, sordular Kam'a,
Umur görmüş ihtiyar bile yaşınca,
Çocuklaştı birden, tuhaflaşınca.
Dedi:'Bu ne biçim bir keramettir?
Bebek olmak demek, pür zarafettir,
Atın da bunu, aç kurtlar yesin,
Soyunuza sopunuza şeytan girmesin! '


 

Nimetullah Sucu


1979 yılının Ocak ayında Adıyaman ilinin Besni ilçesinde doğdu. Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Yüksek Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'nda tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'nda doktora öğrenimine devam etmektedir.


 Milliyetçilik



Biyo-Psişik Milliyetçilik


Biyo-psişik milliyetçilik, toplumsal ve tarihsel üretim noktasında sıfıra tekabül eden ve insanın sahip olması bakımından üzerinde hiçbir iradi etkisi söz konusu olmayan özelliklerine atıfta bulunarak, ırk, kafatası, deri rengi gibi somut dışsal özellikler üzerinden insan varlığının bir ya da birkaç parçasını en değerli mülk ve değişmez bir değer kılan ilkel türde bir milliyetçilik ideolojisidir.


 Siyaset



Milletin Oluşumu


Bir milletin oluşması için ortak bir toplumsal ve tarihsel üretimin söz konusu olması gerekir. Bu anlamda, günümüzde etnik aidiyet bakımından ayrı toplulukların kendilerine millet payesi biçilmesiyle millet olma yolundaki gayretleri hem bir empozenin ürünüdür hem de beyhude bir çabadır. Milletleri organizmacı bir yaklaşımla ele alıp, etnik aidiyetleri onların küçük çocukları olarak görmek ve büyüdüklerinde millet olabilecekleri yolundaki düşünüş tarzı teorik ve pratik temelde asılsızdır.


 Kavram



Türk Milliyetçiliği


Bizim milliyetçilik anlayışımız batıdan mülhem şekilde gökten zembille indiği düşünülen bir ırkın soy kavgası ve aynileştirme çabası değil, tarihsel ve toplumsal üretim ilişkileri içerisinde üretilen ortak değerler manzumesini işleyerek oluşturduğumuz bir millet kompozisyonunu (satırları uzayıp değişen, başlığı hiç değişmeyen) sürdürme misyonudur. Türk milleti empoze biçiminde değil, kompoze şeklinde bu ülkede yaşayan insanların ortak çabasıyla vücuda getirilmiş bir sosyal özgünlüğü ifade eder.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar