Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

24 Mayıs 2007

Ekber Şah

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Umumi

 


Terörizm ve Terörizmin Yeni Paradigmaları


-Nimetullah Sucu ve -Hakan Topateş-


I.TERÖRÜN TEMEL PARADİGMALARI

 

I.I. TERÖR KAVRAMININ TARİFİ VE TAHRİFİ

 

Terör sözcüğü, Latince kökenli olup (terrere) anlamı “korkutmak, dehşete düşürmek, korkutup kaçırmak, caydırmak, tedhiştir.”[1] Siyasi Terimler ve Örgütler Sözlüğünde “Kamu otoritesini veya toplum yapısını yıkmak için girişilen korku ve yılgınlık saçan şiddet hareketleri” olarak tanımlanmıştır. [2] Terör olgusunun üzerinde uzlaşılmış ortak bir tanımı bulunmamaktadır. Şöyle ki, bugüne değin yapılmış 140 farklı terör tanımı mevcuttur. Meydan Larousse’da terörizm “ihtilalci grupların giriştiği şiddet eylemlerinin tümü, tedhişçilik, bir hükümet tarafından uygulanan şiddet rejimi”[3],  Ana Britannica’da “siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma”[4]  biçiminde tanımlanmıştır. Ama şimdiye değin yapılmış olan en kapsamlı terörizm tanımı şudur: “Terörizm, saldırılan veya korkutulan sivil ve masum kurbanlar aracılığıyla, hedeflenenden daha büyük bir kitleyi yıldırıp, korkutarak yasadışı stratejik ve siyasal amaçlarını gerçekleştirmek için bir grubun veya bir devletin, bilinçli, planlı biçimde şiddet kullanması veya şiddet kullanma tehdidinde bulunmasıdır.”[5]  Böylece “tehdit” “kişi”, “amaç” ve “hukuk dışı kullanım”, “şiddet” öğelerinin birleşimiyle terörizm ortaya çıkmaktadır.

 

Bilindiği üzere, günümüzde terörün tanımlanması üzerinde genel bir uzlaşım sağlanması noktasında büyük bir sıkıntı yaşanmaktadır. İlk olarak; bir toplumda terörün ortaya çıkmasının nedenlerini ve kökenlerini açıklarken, onun  “aşağıdan terör” ve “yukarıdan terör” diye ayrılması gerçek toplumsal ilişkilerin bütüncül kavrayışının göz ardı edilmesi sonucunu doğurur. Bu bakımdan, devletlerden çok devletleri terör eylemlerinin birer taşeronu haline getiren mevcut egemen toplumsal sistemin sorgulanması gerekmektedir. Aksi halde, yönetenlerin ve yönetilenlerin potansiyel tehlike olarak görüldüğü ve bu anlamda devletin ulusu için bir tehlike taşıdığı, ulusun da devleti için aynı biçimde algılandığı bir paronoid toplum yapısı inşa edilmiş olur. “Devlet terörü” kavramıyla korkuyu kendi elimizle kurumsallaştırmış oluruz. Böylece; küreselleşmenin “böl-parçala ve yönet” politikasının işlerlik kazanmasına hizmet etmiş oluruz.

 

Bugün terörist tarifi yapılırken, en çok kullanılan açıklamalardan birisi şudur: “Teröristin dini, milliyeti, dili olmaz. Onun bütün hedefi korku salmaktır. Bu bakımdan tümüyle amoraldir, hiçbir etik kaide taşımaz”. Aslında bu terörist tarifi günümüzde serbest pazar mekanizması içerisinde azgın rekabet koşulları altında hiçbir ilke tanımaksızın acımasız bir yarışa girişen ve bu haliyle “gözü pek, girişimci, atılgan” olduğu dile getirilen neoliberal ideal insan modeline ne kadar benziyor, değil mi? Görüldüğü gibi kapitalist sistem, pazarda yarattığı ve mükemmellik atfettiği insan modeline benzer davranışlar sergileyenleri pazar ortamı dışında “terörist” olarak nitelendiriyor. Bu da, “Hangi terör?” sorusuyla birlikte “Hangi terörist?” sorusunu akla getiriyor.

 

Terör konusunda vurgulamamız gereken bir diğer önemli husus küreselleşmeyle birlikte savaşın da bireyselleşmeye başlaması, terörizmin bu bireyselleş(tir)mede aracı bir rol üstlendiği gerçeğidir. 1975 yılında Avusturya Viyana’da Çakal Carlos 3. Dünya Savaşı’nın başladığını ilan etmişti. Bu, terörizmle ilgili araştırmalarda bulunan bazı araştırmacılarca sadece dikkat çekmek isteyen huysuz bir çocuğun histerik bir mesajı olarak nitelendiriliyor. Ancak, bizce bu değerlendirme toplumsal ilişkilerin bütüncül kavrayışının gene göz ardı edildiğinin bir göstergesidir. Carlos’un savaş ilan ettiği dönem küreselleştirici hegemonyanın tarih sahnesine çıktığı döneme rastlıyor. Bu durum, savaşın artık bireyselleştiğinin ilanıdır. Terör eylemlerini ve terörist faaliyetleri salt psikolojik mekanizmalardan hareketle bir dikkat çekme durumu olarak adlandırmak olayı basite indirgemek ve sadece bize yansıyan kısmıyla ilgilenmek olur. Oysa terörizm olgusu, salt bireylerin davranış biçimlerine indirgenecek bir durum değildir. Carlos’un ifade tarzını bu şekilde nitelendirmek, 19. yy.’da baş gösteren toplumsal ayaklanmalara katılan herkesi akıl hastası olarak nitelendiren Auguste Comte’un yaklaşımına benzer şekilde, temelde sosyal olan olguları bireysel bir zemine çekmekle  eşdeğer bir yanılgıya götürür bizi. Elbette, ‘panik yaratmak, korku salmak, mağduriyet durumu’ olarak ifade edilen herhangi bir duruma dikkat çekmeye çalışmak terörizmin amaçları arasındadır. Ama terörizmin tek amacının bu olduğunu söylemek ve daha da ileri giderek sorunu toplumsal sahadan çekip psikopatolojik bir alana hapsetmek kimseye bir yarar sağlamaz.

 

Günümüzde terörizmi ele alan araştırmacıların insanın toplumdaki sosyo-ekonomik durumundan büyük ölçüde etkilenerek biçimlenen ruhsal yapısını tam tersi biçimde veri kabul etmeleri bazı insanların doğuştan ruhsal bakımdan teröre meyilli oldukları gibi yanlış tespitlerde bulunmalarına neden olmuştur. Oysa terörün eğer en büyük amacı korku salmak ise, bu korkunun dahi toplumsal ilişkiler içerisinde üretildiğini düşünürsek, korkunun kaynağının bireylerde değil, bu bireyleri birer korku deposuna dönüştüren toplumsal sistemde aramamız gerektiği gerçeğiyle yüzleşiriz. “Korku kişiyi suça eğilimli kılar. Korkaklardan korkunç cinayet şebekeleri kurabilirsiniz. Korkak kişi bütünleştiği topluluk içinde gözü pektir.”[6] Bugün, neoliberal sistem yaydığı belirsizlik havasıyla korkuyu ve akabinde suç örgütlerini beslemektedir. Üstelik bireylerin psikolojik durumları onları tek bir sonucu gerçekleştirmeye yöneltmez. Örneğin; şizofren bir hasta sanata yönelip anlamlı eserlere imza atabileceği gibi şiddete yönelip acımasız bir terörist de olabilir. Bu durum sadece ruh sağlığı yerinde olmayan bireyler için değil, sağlıklı insanlar için de söz konusudur. Toplumda psikolojik rahatsızlıklar geçiren insanları anormal olarak nitelendirip, bu kişilerin suça meyilli ve teröre yatkın oldukları yönünde bir sav ileri sürmek ve hepsinden önemlisi bunu bilimsellik adına yaptığını iddia etmek çok sakıncalıdır. Çünkü böyle bir açıklama, toplumda bir suç endüstrisinin oluşmasına neden olur. Potansiyel suçlu kabul edilen insanların meyilli oldukları düşünüldüğü yola itilmeleriyle suçluluk bu şekilde sürekli kendini yeniden üretir. Önemli olan, insanların psikolojik durumlarının biçimlenmesinde büyük etkisi olan sosyo-ekonomik sorunlara yönelip sorunu kaynağında çözmektir.

 

Gene, toplumda sıkça dillendirilen hatta bir yasanın kendisine de adını vermiş olan “topluma kazandırma” sözünü terminolojimize kazandıranların neler kaybettirdiklerini irdelemek istiyoruz. Birincisi, bu sözü kullanmak toplumsal normlara uymayan ya da toplumun düzenini bozucu bir fiilde bulunan insanın toplum dışına itildiğinin ve bunun meşru olduğunun savunulmasının resmidir. Bu iddia faydacı bir düşünüşün ürünüdür. “Topluma kazandırma” sözünün, toplumun dışına itilmiş, suç endüstrisi içerisinde bir meta haline getirilmiş insanların kazanç kaynağı olduğu yönünde bir düşünce doğrultusunda biçimlendiğini düşünüyoruz. Suç endüstrisi içerisinde üretilen metalarda bir arz fazlası meydana geldiğinde, bu fazlalık (tıpkı önceleri mal üretiminde fazlalık söz konusu olduğunda bu fazlalığın depolarda bekletilerek çürütülmesi olayında olduğu gibi) topluma kazandırılarak ürün fazlası, zaten suç endüstrisinin beslendiği kaynak haline dönüşmüş bir toplumda çürümeye yüz tutar. Böyle bir ortamda harcanması en kolay varlık salt nesne yanına indirgenmiş insandır. Zira bir tüketim toplumunda yaşıyoruz: “Tüketim toplumu var olmak için nesnelerine ihtiyaç duyar, daha doğrusu onları yok etmeye ihtiyaç duyar. Nesnelerin “kullanımı” sadece nesnelerin yavaş yavaş kaybolmasına götürür. Nesnelerin şiddetle yitirilmesinde yaratılan değer çok daha yoğundur.”[7]

 

Topluma kazandırma yasası kapsamında yer alan insanların bu bakımdan toplumdaki sosyo-ekonomik duruma katlanamayıp, yeniden bir suçlu haline gelmesi şaşılacak bir durum değildir. “Mesaj basittir: Herkes potansiyel olarak gereksiz ya da değiştirilebilirdir; dolayısıyla herkes saldırıya açıktır ve her toplumsal konum şimdiki halde ne kadar yüksek ve güçlü görünürse görünsün, daha uzun dönemde güvenilmezdir; ayrıcalıklar bile kırılgandır ve tehdit altındadır.”[8]

 

Bugün, gözlerimizin önünde cereyan eden sosyal meseleleri salt kamu güvenliği üzerinden açıklamaya çalışırsak, kimilerinin güvenlik tehdidi yüzünden özgürlüğünden, canından, malından ödün vermek zorunda kaldığı bir ortamda, kimilerinin de tersi biçimde yüceltilen kamu güvenliği kavramı üzerinden astronomik rantlar elde ettiği bir durumu anlamakta güçlük çekeriz. Aslında bu düşünüş biçimi, bize dayatılan bireyci düşünüşün ürünüdür. Zira ihtiyaçlar hiyerarşisi içerisinde güvenliğin baş sıraya oturtulduğu bir dünyada, artık herkes kendi bireysel güvenliğini düşünür hale geliyor. Birileri de bu güvenlik açlığını gidermek amacıyla kamu güvenliği çığırtkanlığıyla sosyal güvenliği hiçe sayacak uygulamalarda bulunabiliyor. Hatta güvenlik ihtiyacı öyle önemli bir hale geliyor ki, artık bireyler kamu güvenliği yanında bir de özel güvenlik sistemine ihtiyaç duyuyor. Görüldüğü gibi, bir yandan sosyal güvenlik hiçe sayılıp kamu güvenliği yüceltilirken, diğer yandan artan güvenlik ihtiyacının bir neticesi olarak özel güvenlik harcamalarında artış gözleniyor.

 

Günümüzde, ülkemizde meydana gelen terör olaylarını suç endüstrisi kavramından yalıtılmış biçimde, salt bir kamu güvenliği meselesi olarak ele alırsak yanılgıya düşeriz. Küreselleşme ile birlikte suç bireysel olmaktan çıkıp, organize suç haline dönüşürken, buna yönelik geliştirilen tedbirleri içeren güvenliğin giderek bireyselleştiğini görüyoruz. Bu durum, kapitalist sistem içerisinde bedenini kiralayarak çalışan bodyguardlık, özel koruma vb. kişilerin yaygınlaşmasına neden oluyor. İnsanın varlıksal özelliklerinin dahi bu şekilde piyasaya sürüldüğü bir kapitalist sistem çıkıyor karşımıza. Marx, proleteri tanımlarken “zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyi olmayan” ifadesini kullanıyordu. Kapitalist sistemin bu yeni tür çalışanlarını ise “bedeninden başka pazara sunacak hiçbir şeyi olmayan” şeklinde nitelendirmek mümkündür. Böylece, insanın bir diğerinin varlığını korumak adına varlıksal özelliklerinin bir parçasını araçsallaştırması aynı zamanda kendisini şeyleştirmesi yaygınlık kazanıyor.

 

Aslında insanın kendisini salt varlıksal özelliklerine indirgeyip, yegâne anlamını bu varlıksal özelliklerinin bir ya da birkaç parçası üzerinde bulmasının tek sonucu onun metalaştırılması değildir. Aynı zamanda özneliği sıfıra inmiş, salt ontik (varlık) yanına tekabül eden özellikleri üzerinden ifade edilen insan için kutsal özellikler atfettiği parçası onun için her şeyidir. Günümüzde, terör eylemleri sahasında intihar eylemlerinin yaygınlaşmasının asıl nedenleri burada aranmalıdır. Birey, kendisini özne olmak bakımından en zayıf hissettiği bir anda varlıksal özelliklerinin bir ya da birkaç parçası üzerinden kendisini dünyanın kurtarıcısı gibi göstermeye çalışır. Dışarıdan algılanan düşünce bu bireyin kendinden emin olduğu yönünde iken, birey gerçekte bu dünyadaki anlamını kendisinin üzerinde hiçbir etkide bulunamayacağı, bu anlamda öznelik payının sıfır olduğu varlıksal özelliklerinde bulmaktadır. Bireyin dışa karşı kendisini her şey olarak yansıtırken, özünde aslında kendisini bir hiç olarak algılamaya başlaması ve bu ikircikli ruh halinin giderek kendisini değersiz ve anlamsız bulmasına yol açtığı için birey elinde bulunan tek değer olarak gördüğü varlıksal özelliklerini inandığı değerler için feda ederek özneliğini son nefeste de olsa bu şekilde duyumsamaya çalışır. Bu durum, aslında bireyin özneleşme çabası doğrultusundaki çaresizliği ve bu çaresizliği sonucu ortaya çıkan çırpınışlarının son kertesidir.

 

Günümüzde, intihar oranlarında artış görülmesinin yegâne sebebi insanların kendilerini özne olarak hissetmemeleri değildir. İnsanların böyle hissetmelerine neden olan nedensel güç ve mekanizmaları irdelediğimizde,  ontik montaj hattı olarak adlandırdığımız toplumsal üretim merkezlerinde insanların varlıksal özelliklerinin suç endüstrisinde kullanılmaya hazır ve elverişli ürünler haline getirildiği gözlenir. Daha sonra üzerlerine “suçlu” etiketi yapıştırılarak, toplumdan yalıtılmış gibi gösterilen bir ekonomik saha içerisine hapsedilirler. Bireyler bu suç dünyası içerisinde artık zaten toplum dışına itilmiş olduklarından amoral şekilde düşünmeye başlarlar. Bu dünya içerisinde artık her şey mubah kılınmıştır. Birey hayatta kalmak ya da başkaca bir amacına ulaşmak için her yolu dener hale hazırdır. Bugün, tarihin sonunun geldiğini ilan ederek, gerçekte öznenin sonunun geldiğini ifade etmeye çalışan postmodern düşünüş biçimi bu ontik montaj hattının ve özne tüketiminin en büyük düşünsel katalizörüdür.

 

Hobbes, “insan, insanın kurdudur” diyordu. Bu düşünüşe katılmamakla birlikte katıldığımızı varsayalım; insan rasyonel hesaplar yapan bir varlık olarak kurttan daha tehlikeli olurdu. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, insan bazı kurtlardan kurtulmak amacıyla, kurtların bazılarına para ödeyerek kendilerini korumalarını sağlıyor. Demek ki, artık Leviathan’ın işlevini para ikame ediyor. İnsanın bu şekilde metalaştırılarak pazara sürüldüğü ve bu anlamda değersizleştirildiği bir ortamda insanların başkasının canına kast etmekte hiçbir etik kısıtlama hissetmedikleri bir saldırı serbestisi durumunun ortaya çıkacağını söyleyebiliriz. Adam Smith’in “bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler” sözünün bırakınız ezsinler, bırakınız geçsinlere dönüştüğü, serbest piyasa ortamına benzer bir  rekabetin her türlüsünün kendini acımasızca hissettirdiği bir toplumsal alan oluşuyor. Bir diğerini öldürmek bakımından herkesin eşitlendiği, bu eşitliğinse sadece parası olanlar lehine bozulduğu (özel güvenlik tedbirleri) bir düzensizlik, belirsizlik ve korku atmosferi canlandırılıyor. İşte, asıl terörizm buradadır.

 

Savaşın ve diğer çoğu toplumsal sorunların bireyselmiş gibi yansıtılması bahsinde başka bir noktaya daha değinmek gerekirse bugün hepimiz bir imaj çağında yaşıyoruz. Bize gösterilenler üzerinden düşünmeye ve tepki geliştirmeye koşullanır hale geliyoruz. Bu doğrultuda, bir ülkenin tüm halkının zararına bir sonuç doğurması kesin olan savaş, bir simge yaratılarak, salt bu simge üzerinden işletileceği yanılsaması zihinlerde oluşturuluyor. Örneğin; Irak savaşında, herkes ABD askerlerinin kendilerine özgürlük-demokrasi getirecekleri ve dertlerinin Saddamla onun rejimi olduğu yanılsaması içerisindeydiler. Halkın bu şekilde düşünmesinin nedeni simgesel düşünüş biçiminin empoze edilmesi ve bu düşünüş biçimini benimsemeleriydi. Bu etkileşim tarzını daha iyi anlamamız için etkileyici iletişimden söz etmenin yararlı olacağını düşünüyoruz. Bilindiği gibi etkileyici iletişim bir kaynaktan bir hedefe yöneltilen ve tutum-davranışı değiştirme amacı taşıyan tek yönlü bir haberleşme tarzıdır. Bu bakımdan, propaganda kavramından daha geniş bir içeriğe sahiptir ve her türlü etki amacını içerir. Propaganda ise günlük konuşmalarımızda daha ziyade olumsuz bir anlam taşımakta, adeta “kandırmak” şeklinde kullanılmaktadır. Propagandayı, kişi ya da grupların fikir, tutum ve davranışlarını etkileme amacına yönelik tek yönlü iletişim olarak tanımlayabiliriz. Küreselleşen dünyada bilgi teknolojilerinin de etkisiyle günümüzde artık klasik propaganda tekniklerinden ziyade etkileyici iletişim tekniklerine başvurularak bir ülkedeki insanların savaş gibi toplumsal dayanışmanın doruğa çıkması beklenen durumlarda görüş birliği sağlamalarının önü alınmaktadır.

 

Bu etkileyici iletişimde çoğu kez biyo-psikolojik öncüllerden yola çıkılarak, egemen düşün tarafından damgalanan insanın gerçekten lekeli olduğuna insanların inanmasını sağlamak için bilimsel izah tarzına başvurulabilmektedir. Aslında bilimin toplumdan sapma olarak nitelendirilen bir davranış biçimini zaptu rapt altına almada bir araç olarak kullanılması durumu 1960’ların sonunda Chicago’daki öğrenci ve öğrencilere katılanların protestoları sırasında sosyologlar ve sosyal psikologların bu başkaldırıyı “tedavisi gerekli psikolojik hastalık” olarak nitelendirdikleri tarihsel duruma benziyor. Hatta Chicago’daki öğrenci hareketlerini bastırmak için lobodomi denen beyin ameliyatıyla bireyin işlevsizleştirilerek sisteme entegre olmasını sağlamak gibi bir yöntemden de söz ediliyordu. Toplumsal ilişkileri bu şekilde bireysel bir alana hapsederek yapılacak her türlü açıklama bizi yanlış sonuca götürür ve sadece baskıyı kurumsallaştırır. Örneğin, şiddet davranışlarını dengeleyen serotonin maddesinin seviyesindeki bir azalma ile bir toplumsal grubun ayaklanmaya yöneldiği yolundaki bir açıklama toplumsal meseleleri görmezden gelmemize neden olur.

 

Sosyal olayları psikoloji merkezli bir çerçevede izah etmeye dönük her girişim o sosyal olayların daha da büyümesine neden olacaktır. Zira toplumsal hadiselerin içerisinde yer alan insanların hasta olarak nitelendirilmesi, onları böyle davranmaya iten sosyo-ekonomik sebeplerin irdelenmesini engelleyecektir. Böylece toplumsal bir sorunun kaynağı hep bireysel davranışlarda aranarak, olayın gerçek nedenlerinin çığ gibi büyümesinin önü açılmış olacaktır. Fransa yıllardır kendi bağrında yeşeren göçmenlik sorununu görmezden geldiği için bugün alev alev yanmanın eşiğine geldi.

 

Terörizmi değerlendirirken göze çarpan bu metodolojik yanılgının yanında, terörist tarifi oluşturulurken izlenen yöntemde de temel bazı yanlışlıklar yapılmaktadır. Örneğin; Charles Russell ve Bowman Miller’a göre tipik terörist: ”Erkek, yirmili yaşların başlangıcında, bekar, orta veya üst sınıf aileden, iyi eğitim görmüş, üniversite eğitimi alan, üniversiteyi bırakmış olabilirse de üniversitede bir grupla bağlantılı olan ya da onlara katılan biri” olarak açıklanmıştır. Ancak; terör eylemlerinde bulunan insanların sosyo-ekonomik özelliklerinin bir dökümünün yapılarak, bunların istatistik dahilinde sayısallaştırılarak, buradan genel bir terörist profili oluşturmanın doğru bir yöntem olmadığı kanısındayız. Böyle bir terörist tanımlaması oluşturulmadan evvel incelenmesi gerekli asıl mesele “Bu toplumsal özelliklere mensup insanları bu tür eylemlere iten sosyo-ekonomik etmenler nelerdir?” sorusudur. Yoksa günümüzde çocukların dahi terör eylemlerinde yoğun biçimde kullanıldığı bir dünyada genel bir terörist profili çizme çabası bizi bir sonuca ulaştırmaz. Bilindiği gibi, çocuklar henüz bir sosyal kimlik oluşturamadıkları için, kendilerini ontik hatları üzerinden tanımlamaya çok daha yatkındırlar. Bu bakımdan, çocuklar bugün terörizme kaynak sağlamaya hazır kitleler olarak görülmektedir. Böyle bir ortamda, terörizmin ve terörist kelimesinin yeni bir tanımlamasının yapılmasının gerekliliğine inanıyoruz.

 

Terör ve terörizm kavramları birbirlerinden farklıdır. Terör, uzun süreli şiddet ve korku durumunu ifade ederken, terörizm bu durumun ortaya çıkarılmasını amaçlayan stratejiyi anlatır. Bu bakımdan, günümüzde dünyada ve ülkemizde de sıkça dillendirilen terörle mücadele edildiği iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Zira günümüzde kapitalist sistem eliyle insanların geleceğe dair beklentileri hususundaki belirsizlik daha da derinleşmeye ve bu derinliklerde insanların korku dünyasının genişlediğine tanık oluyoruz. Yarının değil, bir saniye sonrasının dahi ne getireceğinden emin olamayan, sürekli bir risk tehdidi altında yaşayan günümüz insanının bu sosyo-psikolojik durumu ne yazık ki göz ardı edilmektedir. Serbest piyasa ya da neo-liberal sistem eliyle örgütlenen terörizmin sosyal güvenlik politikalarını ve ulus devlet yapısını tarumar ettiği bir yeni dünya düzensizliği içerisinde kamu güvenliği kavramının abartılı biçimde öne çıkarılması, gerçek terörü ve onun asıl kaynağını gizliyor. Terörizmle mücadele etmek iddiasında olan bir sistemin ilkin terörün kaynağına inmesi gerekir. Aksi halde göreceliliğin kutsal bir mertebeye oturtulduğu postmodern bir dünyada herkes kendi terörünü zihninde oluşturacak ve bu doğrultuda bir tanım sunma çabası içerisinde olacaktır.

 

Oysa toplumsal görüngüler gerçek toplumsal ilişkiler içerisindeki yapı ve mekanizmalardan yalıtılmış bir şekilde ele alınamaz. Yani, kapitalist sistemin pazar mekanizması ve onun öngördüğü yapılar detaylı olarak incelenmeksizin ele alınacak her toplumsal ilişki eksik bırakılmış sayılır. Bu gerçeğin ışığında bugün kendimize sormamız gereken çok önemli birkaç soru var. Birincisi, ulus devletlerin bugünkü şekliyle parçalanmanın eşiğine gelmesinden kim sorumludur? A ya da B terör örgütü mü? Yoksa kendi öngördüğü serbest piyasa mekanizmasının istediği doğrultuda işlemesini sağlamak için karşısında engel olarak gördüğü yapıları bozuma uğratmaya çalışan kapitalist sistem mi? İkincisi, mademki, terör denilince uzun süreli korku ve şiddet durumu aklımıza geliyor, o halde terörü doğuran A ya da B terör örgütü müdür? Yoksa bunun ötesinde bir korku endüstrisi yaratarak bu vasıtayla belirsizlik ve korku üreten kapitalist sistem midir? Üçüncüsü, terörizm bir kamu güveliği meselesi midir sadece? Yoksa içerisinde sosyal güvenliğin de tehdit altında olduğu daha geniş bir sorun mudur? Dördüncüsü, bugün bölücü terör olarak adlandırdığımız etnik farklılıkları parçalanmaya götürecek biçimde yücelten ve bir şiddet aracına dönüştüren, bu anlamda terörizmin oluşmasına neden olan bu bölünmeleri körükleyen acaba sadece A ya da B terör örgütü müdür? Peki, bu terör örgütleri bağımsız bir zeminde mi konuçlanmaktadır yoksa küresel suç endüstrisinde ihale edilen eylemleri gerçekleştiren taşeron örgütler midir? Yoksa toplumda gerçek sosyal ve ekonomik eşitsizlikler üzerinden ortaya çıkan asıl ayrımları perdeleyerek sistemini sürdürmeyi ve meşru göstermeyi hedefleyen kapitalizm midir? İşte tüm bu soruların gerçek yanıtını verebilmemiz için terörizmi irdelerken salt güncel terör olaylarını göz önünde bulundurarak sunacağımız her açıklamanın yetersiz olacağı bilincinden hareketle, toplumsal üretim ilişkilerini bütüncül bir kavrayışla incelememiz gerekir. Aksi halde terör ve teröristle savaşımın terörizmle mücadele etme anlamına gelebileceği gibi dar bir bakış açısıyla toplumun eğitimi, sosyal refahın paylaşımı vb. durumları da içeren uzun bir terörizmle mücadele sürecini göz ardı etmiş olacağız. Ne yazık, günümüzde bilimsel araştırmalarda bir sözcüğün tarifine ulaşmak yerine tahrifine neden olunduğu içindir ki, söz konusu sosyolojik olgular üzerindeki her türden tartışma kısır kalmaya mahkum olmaktadır.

 

Kavramlar, gökten zembille inmiş, tarih dışı kategoriler olmayıp toplumsal ilişkilere içkindirler. Bu bakımdan, kavramları ele alırken onların biçimlenmesinde etkide bulunan tarihsel süreç ve tabii ki bugünkü formuna kavuşmasına neden olan egemen düşün tarzı göz ardı edilmemelidir. Kavramları her türlü ideolojiden yalıtılmış biçimde düşünürsek toplumsal görüngülerin arkasındaki asıl toplumsal ilişkileri irdeleyemeyiz. Bu da bizi indirgemeci, dar bir bakış açısına hapseder. Örneğin; Naziler’de terör üstün ırkın korunması için bir araç olarak görülürken, S.S.C.B.’de proletaryanın savunması, Fransız Devrimi’nin “terör” döneminde krallara karşı halkın iktidarı olarak yorumlanmıştır. Günümüzde ise terörizm kapitalizmin küresel işleyişi doğrultusunda önündeki engelleri kaldırmada meşrulaştırıcı bir mekanizma olarak kullanılmaktadır.

Küresel hegemonya savaşın bireyselleşmesi yolunda terörizmi bir araç olarak kullanırken, bir yandan da terörü toplumsallaştırmaktadır. Örneğin; bugün ABD terörist Ladin üzerinden savaşı bireysel bir sahaya çekerek, diğer yandan bazı devletleri terörist olarak nitelendiriyor. Bu sayede ortaya çıkabilecek muhtemel bir savaşta halkın direncini kırmış oluyor ve kendi sistemini serbestçe dayatabileceği bir zemin yaratmış oluyor. Gene bir devlete savaş açmayı düşündüğünde ilkin dışsallandırıcı mekanizmalar olarak adlandırdığımız bir takım yanılsama teknikleri ile toplumu ve devleti birbirlerinden ayrı olgular olarak bireylerin zihninde parçalayarak, savaş ilan ettiği ülkelerin halkının potansiyel direncini kırmış oluyor. Ancak bu savaşı meşru ve haklı kılmak için o ülkenin toplumuna kendi devletini hafızalarında haksız bir zemine oturtacakları bir nitelendirmeye gereksinim duyuyor. İşte, tam da bu sırada “terörist” yakıştırması bir yapıştırmaya dönüştürülerek istenen devletin alnına kara bir leke olarak yapıştırılır. “Terörist” damgası yiyen devletlerin halkları üzerindeki egemenlik yetkilerini ellerinden almak için bu insanlara mevcut devlet yapısı içerisinde özgür olmadıkları propagandası yayılır. Böyle bir devlet karşısında kendilerinin de birer “kurtarıcı” sıfatıyla dünya üzerinde belli evrensel değerleri (özgürlük, demokrasi, eşitlik, adalet) yaymakla görevlendirilmiş evrensel değerler savunucuları oldukları yanılsaması ile gerçekte küresel değerleri iyice yerleştirebilecekleri bir ortam kurmak için gerekli meşruiyeti kazanmış oluyorlar. Böylece bazen sırf bir teröristin konuçlandığı gerekçesiyle, bazen de yöneticilerinin terörist ilan edilmesi nedeniyle bir ülkeye savaş açılabiliyor. Uluslararası ilişkilerde bir savaşı doğuracak nedenlerin henüz ortaya çıkmadığı böyle bir durum içerisinde bir savaşın ortaya çıkmasında terörizm tek başına ve yeterli bir delil sayılabiliyor. Bu şekilde ilkeler ve değerler adına uluslararası camiada insan başta olmak üzere her şeyin değersizleştirildiği ve doğa durumundakine benzer biçimde güçlünün hakkı ilkesinin geçerlilik kazandığı bir dünya yaratılıyor. Böyle bir ortamda devletler, devletlerin kurdu olarak görülüyor. Her devletin potansiyel terör üretebilecek bir mekanizma olarak görülmesiyle birlikte, devletlerin her biri bir diğeri için potansiyel tehlike olarak algılanıyor.

 

Bilindiği gibi Hobbes “İnsan, insanın kurdudur” sözüyle her insanın bir diğerini alt etme düşüncesiyle doğuştan kötü niyetli olduğu yargısını dile getirmeye çalışıyordu. Sonra, herkesin herkes için birer düşman olmasıyla ortaya çıkan doğa durumunda bir tek büyük canavarın bu kurtların dişlerini sökerek iktidar olmasının daha iyi olacağı düşüncesini vurguluyordu ki Leviathan olarak adlandırdığı bu güç devletti. Görüldüğü gibi, Hobbes devletin ortaya çıkışını niyetten yola çıkarak açıklıyor. Herkesin kötü niyetli olduğu bir ortamda diğerlerinden daha güçlü ve aynı şekilde kötü niyetli bir tek gücün iktidar olmasının ehveni şer olduğu iddiası içerisindeydi. Bu bakımdan günümüzde uluslararası ilişkiler çerçevesinde bir devletin “terörist” sıfatıyla yaftalanmasına pek şaşmamak gerekir. Zira zaten liberal sistemin özünde devletin de tıpkı insan gibi kötü niyetli olduğu iddiası yer alır. Devleti bu şekilde korkunun bastırılmasını sağlayan daha büyük korku aracı olarak gören ve üreten bir sistemin uluslararası camiada birbirinin kurdu haline gelmiş devletleri zapt-ü rapt altına alacak yeni bir Leviathan öngörmesi muhtemeldir. Hatta küreselleşmenin bu amaca hizmet ettiğini söylememiz mümkündür. Küreselleşme ile ulus devletler parçalanıp bu devletlerin sınırları pazar doğrultusunda yeniden çizilmeye çalışılırken, aynı zamanda küreselleşmenin Bizans devlet geleneğindekine benzer biçimde küresel sistemin uç beyliği işlevini görecek yeni devletçikler yaratmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Başka bir deyişle küreselleştirici mekanizmalar eliyle uluslararası camiada doğa durumuna benzer bir ortam yaratılarak, bu savaş haline son verecek yeni bir Leviathan’ın yaratılmasına meşru ve haklı bir zemin inşa ediliyor. Böyle bir ortamda küresel şirketler ulus devletlerin yerine ikame edilerek, düzenin bu şekilde ilelebet meşru hale getirilmesine çalışılıyor. Tüm bunları gerçekleştirmede terör bir araç olarak görülüyor. Gene günümüzde Şemdinli’deki olaylarla birlikte her yerde sıkça bir “devlet terörü” kavramından söz edilmektedir. Aslında, “devlet” ve “terör” kavramlarının yan yana getirilmesinin devletin meşruiyet kaynağını da yok ettiğini düşünüyoruz. Devletin ortaya çıkışını kötü niyetle izah eden liberal kuram çerçevesinde bu yakıştırmanın doğal olduğunu belirtmekte fayda görüyoruz. Devleti baştan kötü niyetli bir tüzel varlık olarak açıklarsak, “İnsan insanın kurdudur” sözünü meşru hale getirmiş oluruz. Oysa tarih kanımızca insanların bir diğerinin kurdu olmasıyla değil, bu insanlar arasındaki eşitsiz özgürleşmenin bir neticesi olarak ortaya çıkıyor. Ancak burada bizi ilgilendiren asıl husus, günümüzde terörizm araştırmalarında araştırmacıların terörizmi köken itibariyle “aşağıdan terör” ve “yukarıdan terör(devlet terörü)” olmak üzere ayırmalarının altında yatan metodolojik yanılgıdır. Bu ayrım doğrultusunda devlet terörü şu şekilde ifade ediliyor: Devlet terörü, totaliter rejimlerin veya iç siyasal, etnik, dinsel sorunların, karışıklıkların mevcut bulunduğu rejimlerin kullandığı, yönettiği araçtır. Görüldüğü üzere, “devlet terörü” ifadesini kabullenmek, totaliter bir rejim içerisinde yaşandığının kabulü anlamına geliyor.

 

Günümüzde küreselleştirme totalleştirme değil, totaliterleştirme ile daha yakından ilişkilidir. Zira bir ülkede devlet terörü olarak nitelendirilen bir terör kaynağının ortaya çıkmasının nedeni olarak öne sürülen etnik, dinsel vb. karşıtlıkları kimlik çoğulculuğu ve özgürleşme yaftası altında sunan küreselleştirme politikalarının kendisidir. Zira “Terörizmin amacı devletin baskıcı yanını ortaya çıkartmak değildir. (İşin bu yanı daha çok kitlelerin gözünde son bir temsil edilme şansını bulan kışkırtıcı küçük grupların olumsuzluklarında yatmaktadır). Temsil edilebilme (canavarlaşma ya da bilinçlenme anlamında değil) olanağından yoksun olan terörizm yarattığı zincirleme tepkilerle iktidarların da temsil edici olamayacaklarını göstermektedir. İşte onun yıkıcılığı da buradadır. Amaç temsil edilememe olayını çok küçük dozlarda ancak çok somut bir şekilde iktidarlara enjekte ederek onların sonunu çabuklaştırmaktır.”[9] Bugün, neoliberal sistem ulus devletlerde iktidarın halkı temsil etme özelliğini bu şekilde zaafa uğratarak, iktidarı siyasete ve halka dışsalmış gibi gösteriyor. “Devlet terörü” kavramının türemesine kaynaklık eden yapı ve mekanizmalar burada aranmalıdır. Aksi halde, terörizm aracılığıyla yürütülen küreselleştirici politikalara evrensel değerlerin yeşertilmesi adına hizmet etmiş olacağız.

 

 

I.II. KAMU GÜVENLİĞİ FETİŞİZMİ İÇERİSİNDE ERİTİLEN SOSYAL GÜVENLİK

 

Sosyal hizmet tanımı gereği toplumda fiziksel, sosyal ya da başka sebeplerden ötürü toplum dışına itilmiş kesimlerin içinde bulundukları durumlarının giderilmesini hedefleyen, dayanışmaya yönelik hizmetler bütününü ifade eder. Küreselleşmeyle birlikte bireyci düşünüşün her yerde kök saldığı, sosyal düşünmenin önemini yitirdiği ve hatta irrasyonel bir zemine hapsedildiği bir toplumsal duyarsızlık durumu ortaya çıktı. Artık, insanlar sosyal yardımlaşma ve dayanışma duygusunu salt sırlar dünyası, sır kapısı, gizemli dünyalar gibi metafizik temelli televizyon programları üzerinden sanal biçimde yaşamaya başladılar. Sosyal hizmet konusunda duyarlılıkları bulunduğu iddiasına sahip kesimlerse bu alandaki temel sorunları incelemek ve sağlıklı çözüm önerilerinde bulunmak yerine, sosyal hizmetler alanında ortaya çıkan sorunları bireysel davranış biçimlerine indirgeyip, olayların sansasyonel yanıyla ilgilenmeyi yeğler hale geldiler. Örneğin, Malatya’da Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yaşanan insanlık dışı olaylar, sosyal hizmet kavramını ve bu kavram etrafında şekillenen sosyal hizmet çalışanlarının durumunu yeniden gündeme getirdi. Ancak medya bu sorunu topluma, salt kişiler arası ilişkilerden kaynaklanan aksaklıklar bazında aktardı. Bu şekilde perde arkasındaki asıl toplumsal yapı ve mekanizmalar saklı kaldı.

 

Toplumsal alana ilişkin olaylar bireyler arası davranış biçimlerinin pratikteki yansımalarının aritmetik toplamından ibaret olmayıp, toplumsal yapı ve mekanizmalar doğrultusunda ortaya çıkan belirlenmişlikler ekseninde biçimlenen insan ilişkilerini bütüncül biçimde kavrayan bir sürecin ürünüdür. Bu bakımdan sosyal alana ilişkin bir durumu irdelerken, onu özgül, bireysel ve yerel bir çerçeve içerisine hapsetmemiz bütünü gözden kaçırmamıza neden olur. Aslında buna neden olan kapitalist sistemin yarattığı yanılsama mekanizmalarıdır. Bugün, artık kapitalist sistemin ontik bölücülük mekanizması neticesinde her birimiz ekonomiyi orada kendi yasalılıkları- düzenlilikleri çerçevesinde işleyen ve sanki siyasetle ve toplumla hiçbir ilintisi olmayan bir alan olarak zihnimizde canlandırmaya koşullanıyoruz. Bu mistifikasyon süreci zihnimizde ekonomik olana ilişkin bir dokunulmazlıklar silsilesi yaratmamıza neden oluyor. Bu şekilde bu alana yönelik her hangi bir toplumsal ve siyasal müdahalenin her şeyi alt üst edebileceği gibi bir saplantıya sürükleniyoruz. Halbuki insan doğal akışa bir set koyduğu ölçüde/sürece özneleşir. Ekonomiyi toplumsal alandan yalıtılmış, kendi yasalılıkları doğrultusunda işleyen bir doğal mekanizma olarak gördüğümüzde ve bu alana yönelik her türlü müdahalenin büyüyü bozabileceği yönünde irrasyonel düşünceler geliştirdiğimizde insanın toplum içerisindeki özneliğini hiçe sayarak bu şekilde toplumu da doğaya benzer yasalılıkların yer aldığı bir ortam haline getirmiş oluruz. Ontik bölücülük olarak adlandırdığımız bu yanılsama mekanizması yüzünden birbirlerine gerçekte içsel olan olguların dışsallarmış gibi düşünülmesiyle toplumsal olayları açıklamada dar bir bakış açısının içerisine hapsoluruz. Böyle bir tutsaklık içerisinde insan çevresinde cereyan eden toplumsal hadiseleri salt bireylerin davranış biçimlerine bağlayarak bireysel düşünüş biçimini benimsemiş olacaktır.

 

Bu düşünüş tarzı sosyal güvenlik kapsamında yer alan sorunların “sosyal” içeriğinden yalıtılarak salt “güvenlik” biçiminde algılandığı bir düzen yaratacaktır. Böyle bir düzen içerisinde artık sosyal güvenlik kapsamında yer alan insanların salt güvenlik ihtiyaçları üzerinde durularak, onların asıl ihtiyaç duydukları duygulanım mekanizmaları görmezden gelinecektir. Örneğin, Malatya’da yaşanan hadiselerden sonra, sosyal güvenlik kapsamında yer alan kurum ve kuruluşların kamera sistemiyle donatılması gündeme geldi. Güya bu şekilde sorunun kaynağı olarak görülen kötü niyetli insanlar zapt-ü rapt altına alınmış olacaktı. Ancak böyle bir durumun toplumun diğer alanlarında ortaya çıkarabileceği huzursuzluk halini kimse hesaba katmıyor. Hep bir kamera karşısında olmanın verdiği tedirginlik içerisinde doğal davranma yetisinden giderek uzaklaşan bir sosyal hizmet çalışanı, sonunda kendi olanı doğal biçimde dışa vurabileceği, kameraların ve gözetimin olmadığı bir alan belirleyecektir kafasında. Bu yer kuvvetle ihtimaldir ki evi olacaktır. Böylelikle bir yerde şiddet öznesi olarak görülen ve gözetleme-denetleme mekanizmaları ile olumsuz davranışları önlendiği düşünülen kişi, başka bir alanda daha büyük bir şiddet öznesine dönüşebilecektir. Demek ki önemli olan şiddetin kurumsallıklardan sürgün edilmesi değil, bu şiddeti ortaya çıkaran yapı ve mekanizmaları ele alarak sorunu kaynağında çözmektir. Aksi halde sosyal güvenliği sağlamak adına getirdiğimiz düzenlemelerle başka toplumsal sahalarda ciddi güvenlik sorunlarına neden olacağız.

 

Terörü uzun süreli korku üretmek temelli bir faaliyet alanı olarak ele alırsak gözetmekten çok gözetlemek üzerine kurulu böyle bir sosyal güvenlik sisteminin uzun vadede çalışanlarda korku üreten bir belirsizlik kaynağına dönüşebileceği gerçeğinden hareketle bir terör mekanizması oluşturabileceğini söyleyebiliriz. Bu durum bugünlerde sıkça dillendirilen “devlet terörü” değil, “terörün kurumsallaşması” anlamına gelir. Örneğin günümüzün sosyo-ekonomik koşullarında yarına dair belirsizliğin ve korkunun esir aldığı aile örgütlenmeleri bu anlamda terörün kurumsallaştığı yapılar olarak karşımıza çıkabilir. Ancak bu kurumsallaşmayı yaratan aile yapısı değil, bu yapının gelişimine etkide bulunan pazar mekanizmasıdır. Başka bir deyişle mevcut egemen toplumsal üretim sistemi devlet, aile gibi yapılar eliyle bugün toplumu terörize etmektedir. İnsanlar da bu terör havasının mevcut kurumsallıklar tarafından üretildiği yanılsamasına kapılarak, bu süreci engelleyecek bir mekanizma olarak gördükleri anarşizme yönelebilmektedirler. Gerçekte terörü kurumsallaştıran ve onu belli kurumsallıklar aracılığıyla görünür kılan, bu şekilde kendi varlığını perdeleyen kapitalist sistemdir.

 

Kapitalist sistemin toplumu atomize ederek, bireyi biyo-psişik bir topak olarak savunmasız kılmaya dönük çabaları günümüzde yaygınlık kazanıyor. Tanrı’nın “Habil nerede?” sorusuna karşılık, Kabil’in vermiş olduğu yanıt aslında sosyal bakımdan bugün geldiğimiz noktayı açıklamak için tek başına yeterlidir. Bilindiği gibi Kabil Tanrı’nın bu sorusuna karşılık “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” şeklinde cevap vermişti. Bugün de herkesin kendi benliğinin duvarları arasına sığındığı, bir diğerinin çığlığına kulaklarını tıkadığı, duyarsızlık kanallarının başka alanlara kanalize olduğu bir toplum gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Aslında herkesin bir diğerinin kurdu olarak görüldüğü ve bu görüş açısının zihinlere iyice kazındığı bir liberal düzende insanlarda bir diğerini korumaya ve gözetmeye dönük bir zorlanım mekanizmasının olmayışı pek şaşırtıcı bir durum olmasa gerek. Hobbes’un bir Latin şairinden alıntıyla dillendirdiği “İnsan, insanın kurdudur” sözünün temelinde her türlü baskıyı meşru ve mubah sayan bir marazi düşünüş biçimi saklıdır. Bu bakımdan, Mussolini’nin “Doktrinimiz eylemimizdir” sözüyle Hobbes’un bu sözü arasında bir paralellik bulunur. Zira Hobbes bununla da yetinmeyip, “her iktidarın yegane meşruluk temeli iktidarda olmasıdır” diyerek her tür etik ilkeden bağımsız biçimde var olan bir egemen yapı ön görüyor.

 

Toplumun ve devletin ortaya çıkışını kötü niyetten yola çıkarak ortaya koymak, korkunun korku aracılığıyla içselleştirilip kurumsallaşmasının meşru olduğu düşüncesinin benimsenmesidir. Zira herkes bir diğerinin kurdu olarak görüldüğü için böyle bir toplumda herkesin bir diğerine duyduğu korkuyu bastıracak güçlü bir yapıya ihtiyaç duyulur. Ancak bu yapı toplumdaki doğa haline benzer bir anarşik durumu gidermek için daha büyük korkuların merkezi olarak karşımıza çıkar. Başka bir deyişle liberal düşünüşün bu savında toplumda her bireyin bir diğerine duyduğu korkunun devlete kanalize edilmesiyle oluşmuş bir korkunun merkezileşmesi durumu söz konusudur. Hobbes devletin ortaya çıkışını bu şekilde açıkladığında toplumda böyle bir merkezi yapının oluşturulması ile özgürleştikleri yanılsamasına kapılanlar aldanırlar. Çünkü özgürlük tarih içerisinde üretilen bir değerdir. Bazılarının güçlü olmak bakımından bir diğerinin efendisi olması halinde devletin ortaya çıkmasıyla özgürleştiğini düşünenlerin gerçekte sadece efendileri değişmiş olur ki bu da yeni bir efendi-köle ilişkisidir. Bu bakımdan devletin ortaya çıkışını insanların birbirleriyle olan mücadelesine bağlamanın doğru olmadığı kanaatindeyiz. Aksi halde devleti özgür yurttaşlar üzerinde hükmetme yetkisini elinde bulunduran bir siyasal yapı olarak değil, köleler üzerinde salt onların çaresizliğinden faydalanarak iktidarını sürdüren bir efendi olarak düşünmek zorunda kalacağız. Oysa devlet eşitsiz özgürleşmenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Devletin oluşumunu niyet itibariyle baştan kötü bir yapının ortaya çıkışı olarak ele almak büyük tarihsel yanılgı olur. Bireylerin başka çareleri olmadığından kendilerini boyun sunmak zorunda hissettikleri böyle bir devlet algısı toplumu daha başlangıcında bir kabus ortamına dönüştürür.

 

Hobbes’un iddia ettiği gibi insan insanın kurdu ise bu doğuştan gelen bir özellik değil, tarihsel süreç içerisinde ortaya çıkan bir durumdur. Başka bir deyişle insanların kurt olması, onların temel değişmesi için üzerinde tasarruf yetkilerinin olmadığı varlıksal özelliklerine değil sonradan ortaya çıkan, tarihsel, var oluşsal özelliklerine tekabül eder ki bu da mevcut toplumsal üretim ilişkileri içerisinde oluşan bir özelliktir. Bugün eğer toplumda insanlar bir diğerinin kurdu haline gelmişse, bu Hobbes’un doğru söylediğine değil, liberal düşünüş doğrultusunda insanların bu hale geldikleri gerçeğine delalet eder. Zira liberal düşünce içerisinde ekonomi devletten ayrı, onun müdahalesinin yadsındığı bir kurtarılmış bölge olarak ele alınırken, birey bu ekonomik saha içerisinde başı boş bırakılıyor. Bu da bireylerin bir diğerini alt etmesi için elverişli koşullar sağlıyor. Böyle bir ortam içerisinde hırs, rekabet, girişimcilik gibi özellikler yüceltilerek doğa durumundakine benzer bir kıyasıya mücadele ortamı yaratılıyor. Sonra böylelikle her insan bir diğerinin kurdu haline gelince de Hobbes’un o meşhur sözü hatırlatılıp bu durumun insanın doğasında zaten saklı bulunduğunun altı çiziliyor. Bunun yanında liberal düşüncenin serbest piyasa olarak adlandırdığı ve hiçbir müdahaleye gerek kalmadan doğal biçimde kendi yasalılıkları doğrultusunda işleyen bir mekanizma olarak ileri sürdüğü ortam, gerçekte liberalizmin kendi kurallarının geçerli olduğu, bu anlamda belirlenmişliğin kendi elinde olduğu bir düzen içerisinde serbestçe hareket etmenin meşru görüldüğü bir zemindir. Başka bir deyişle liberalizm, kurallarını kendisinin koyduğu bir oyunda insanlara belli roller sunarak bu oyunun kendi akışında devam ettiği ve bir belirlenmişlik niteliğine sahip olmadığı yanılsamasını zihinlere pompalıyor. Demek ki güvenlik gereksiniminin günümüzde ciddi kaygılar oluşturacak düzeylerde artmasının asıl sebeplerini bireylerin davranış biçimlerinden ya da onların doğal durumlarından yola çıkarak açıklama çabası toplumsal üretim ilişkileri içerisindeki belli yapı ve mekanizmalar eliyle üretilen bir durumun tarih dışı bir olgu olarak ortaya çıktığı yanılsamasına kapılmamıza neden oluyor. Oysa korku ve güvenlik ihtiyacının artışı ve bu artışa görünürde neden olan davranış biçimleri, pazar mekanizmasının dışında değil, bizatihi onun bağrında ortaya çıkıyor. “Gerçekten, küreselleşme hem belirsizlikleri artırıcı nitelik taşımaktadır, hem de ekonomik ve mesleki güvencesizlikleri gün yüzüne çıkarmaktadır. Piyasalar küreselleştikçe en güçlü işletmeler bile tehlikeyle karşı karşıya kalabilmektedir.”[10] Artık günümüzde kapitalist sistemin pazarı, sadece somut meta üretiminde bulunan değil, korku gibi duygulanım biçimlerinin de metalaştırılıp üretildiği ve bunun üzerinden bir güvenlik ihtiyacı oluşturularak korkunun yeniden üretildiği bir mekâna dönüşüyor. Dün bacalarından kara kara dumanlar yükselen fabrikalar bugün puslu bir havada çoğalan korku tanecikleri yayıyor.

 

Kapitalist sistem piyasaya bir ürün sunuyor, sonra da bu ürünün içerdiği risklere dikkat çekip ürettiklerini korku paketlerine sarılı biçimde insanlara teslim ediyor. Ancak spekülatif bilginin her yerde rasyonel olanın önüne geçtiği günümüzde, bu ürünler üzerinde sağlıklı bilimsel araştırmalarda bulunup, kesin bir çözüm önerisi getirileceği yerde türlü söylentilerle insanlarda tükettikleri nesnelere yönelik güvensizlik ve korku hissinin gelişmesine neden olunuyor.

 

Bir yandan korku üretilirken, bir yandan da bu korkunun kaynağı olarak gösterilen ürünlerin zorunlu tüketim malzemeleri olarak görülmesi yolunda yoğun bir etkileyici iletişim mekanizmalarına başvuruluyor. Örneğin, cep telefonu piyasaya yeni çıkmaya başladığında, çoğu tüketici bu aracın lüks tüketim mamulleri arasında yer aldığını düşünüyordu. Ancak zamanla pazar mekanizmasının tüketiciyi koşullandırması ile lüks olarak nitelenen bu araç temel gereksinim nesnesi haline getirildi. Zaman geçtikçe cep telefonları iyice yaygınlaşıp, insanlarda bu yönde bir bağımlılık üretildikten sonradır ki bu aracın beyne zarar verdiği üzerinde yoğun şekilde durulmaya başlandı. Bu yöndeki söylentiler tüm topluma yayıldı. Serbest piyasa mekanizması içerisinde tüketicilerin bir ürüne olan yöneliminin ne türden koşullandırmalar üzerinden işlediğini görebilmemiz için bu örnek üzerinde biraz daha duralım. Zira bu şekilde serbest piyasa mekanizmasının iddia edildiği gibi kendi düzenlilikleri ve yasalılıkları içerisinde, doğal bir biçimde işlemediğini daha iyi görebiliriz. Bu cep telefonlarının beyne zarar verdiğine yönelik söylenti bilimsel dayanaklarla desteklenip, sigarada olduğu gibi üzerine “sağlığa zararlıdır” yazısı yazılmıyor. Bunun yerine bu malın sağlıklı biçimde kullanımına yönelik yeni ürünler üretiliyor. Böylece bir taşla iki kuş vurulmuş olunuyor. Artık, alıcı bir cep telefonu almak için gittiği dükkândan, bunun yanında bir de kulaklık talep ediyor. Zira cep telefonu kullanımının çağımızda artık zaruri hale geldiğine yönelik söylence sağlam bir zemine oturmuştur. Görüldüğü gibi bir yerde korku temelinde işleyen bir söylenti oluşturuluyor ve bu toplumun tüm kesimlerine sistemli biçimde pompalanıyor. Diğer yandan bir ürünün tüketiminin zorunlu olduğuna yönelik söylence yaratılıyor ve bu da aynı şekilde toplumun bütününe nüfuz edecek şekilde enjekte ediliyor.

 

Pazar söylenceleri ve söylentileri üzerinden işleyen böyle bir yapı içerisinde neredeyse herkesin zihninde sahip olmak ve sahip olmak güvencesi diye iki kategori oluşmuş durumdadır. Bilindiği gibi, kapitalist sistemin mülkiyet ilişkileri içerisinde her birey kendini olmaklığı üzerinden değil, daha çok sahip oldukları üzerinden tanımlamaya ve dış dünyayı bu şekilde anlamlandırmaya yöneliyor. Böyle bir düşünüş çabası bireylerin içsel yoksunluk duygusunu ikame edecek belirli türden maddi araçlara gereksinim duymalarının bir ürünüdür. Bu durumu bireyin özne arayışında başarısızlığa uğrayıp, kendisini varlıksal özellikleri üzerinden tanımlamaya yönelmesi ve zamanla kendisini bu şekilde nesneleştirmesi, sonunda bunu da yeterli bulmayarak özneliğini kurmak adına daha fazla nesneye yönelip onlar üzerinde hâkimiyet kurarak bu şekilde nesneliğini bir kat daha artırdığından habersiz bir özne sanrılığı olarak da değerlendirmemiz mümkündür. Diğer yandan nesneler insanların bir diğeri üzerinde hakimiyet kurmalarının aracı haline dönüşebilirler. Örneğin burjuvazi toplumsal üretime karşın üretici güçleri kendi elinde bulundurarak proletarya üzerinde bir baskı unsuru olagelmiştir. Bu bakımdan insanların egemenlik ilişkilerinin egemen kesiminde konumlanmak ve bu konumlarını sürdürme isteği nesneler üzerindeki sahiplik ilişkisiyle bir diğeri üzerindeki hâkimiyetin somutlaşmasına neden olmuştur. Dolayısıyla kapitalist üretim ilişkileri içerisinde bu kadar önemli bir yere oturtulmuş sahiplik olgusunun günümüzde aşırı boyutlara ulaşarak, sahip olmak güvencesine sahip olmaya dönüşmesi sistemin kendi işleyiş mantığı içerisinde düşünüldüğünde şaşırtıcı olmasa gerekir. Ancak burada bizi ilgilendiren asıl husus, böyle bir korku batağına saplanan insanın her geçen gün toplum içerisinde yalnızlaşma anlamında daha da bireyselleşmesi ve biyopsişik bir topak biçiminde atalete sürüklenmesidir. Artık birey birinin yardımı olmaksızın sokakta yürüyemez, bu anlamda sosyal güvenliğe muhtaç, kötürüm insanlardan farksız hale gelmiştir. Görüldüğü gibi küreselleşme ile birlikte bir yerde maddi imkânsızlıklar yüzünden yoksulluğun pençesinde kıvranan, bu bakımdan sosyal güvenliğe gereksinimi olan insanların sayısında ciddi artışlar gözlenirken, başka yerde sahip olduklarını kaybetme korkusuyla kıvranan, güvenceden yoksun, güvenliğe her zamankinden çok gereksinimi olan bir kesimin varlığı göze çarpıyor. Bu şekilde toplumun bütün kesimlerinde ciddi güvenlik kaygıları üzerinden işleyen bir güvenlik fetişizmi doğuyor. Ancak güvenliğe yönelik bu kaygının toplumsal üretim ilişkileri içerisindeki yapı ve mekanizmalardan kaynaklı olduğu gerçeği saklı tutulduğundan toplumda bir yerde sosyal güvenlik gereksinimine gereksinim duyan, diğer yerdeyse sahip olduklarını muhafaza edememe korkusuyla bir güvenlik gereksinimine bağımlı hale gelen iki kesim arasında sorunu birbirlerinde aramak gibi bir yanılsama durumu ortaya çıkabiliyor. Bu da zaten yeterince zaafa uğratılmış toplumsal dayanışma duygusunun yok olma eşiğine getirilerek toplumsal çatışmayı körükleyecek bir nefret urunun yeşermesi ve yayılması için uygun bir zemin yaratmaktadır. Fransa gettolarında meydana gelen olaylar bu durumun en açık belirtisidir.

 

Küreselleşme ile birlikte sermayenin mekâna bağımlı olmaktan çıkması ve olabildiğince hareketli hale gelmesine karşın emeğin yerinde sayması, sermayenin koşulsuz iktidarına yeni açılımlar sağlamıştır. Bilindiği gibi küreselleşmenin sosyal çevreye olduğu kadar doğal çevreye de zarar verici çeşitli sonuçları olmuştur. Sanayileşmenin sınır tanımaz ölçüde doğal çevreyi de içine alacak şekilde genişlemesi sonunda bazı gelişmiş ülkelerde bunu denetim altında tutacak mekanizmaların yürürlüğe konulması sonucunu doğurmuştur. Böylece gelişmiş ülkelerde çıkarılan yasal düzenlemelerle çevreye yönelik hasar göz önünde bulundurularak belirli oranlarda vergi ödenmesi yönünde firmalara bazı yükümlülükler getirilmiştir. Gene bu ülkelerde sosyal haklar, diğer gelişmekte olan ülkelere nazaran daha köklü ve kapsamlı olduğundan, çalışanların aldıkları ücreti, çalıştıkları zamanı vb. düzenleyen bir takım yasal prosedürler oluşturulduğundan, firmalar serbest piyasa mekanizması doğrultusunda işletmelerini her türde etik ve yasal düzenlemelerden bağımsız şekilde daha fazla kara yöneltecek bir zemine daha çok ihtiyaç duyarlar. İşte bu nedenlerle sermaye kendi sınırlarını ve sınırlılıklarını aşmaya yönelik bir yol olarak çevreyle ilgili düzenlemelerin ve sosyal güvenceye ilişkin yasal prosedürün görece zayıf olduğu az gelişmiş ülkelere yönelir. Zira sermayenin buralarda ucuz, yaşamını sürdürmeden başka bir talebi olmayan bir işgücü bulması daha kolaydır. Mevcut yasal prosedürlerin istenilen ölçüde ayarlanabileceği esnek bir duruma dönüştürülmesi için sermaye mekândan bağımsızlığını da bir koz olarak öne sürerek bu az gelişmiş ülkeleri üstü örtülü bir tehdit altında tutar. “Sermaye hareketliliğinin artması ile devletin kazanç ve servete müdahale imkânı zayıflamakta ayrıca mevzi-rekabetin şiddetlenmesi, tahsil edilen milli vergi miktarını azaltmaktadır.”[11] Sermayeyi başka bölgelere aktarma tehdidi ile birlikte masrafların düşmesi gündeme gelmektedir. Sonra sermayenin kaçacağına ilişkin korkunun kâbusa dönüşmesi neticesinde azgelişmiş ülkeler, sermayeyi memnun etmeye yönelik her türlü yasal düzenlemeyi anında yerine getirmeye hazır hale gelirler. Böylece azgelişmiş ülkelerin bağrında küresel fabrikalar kurulur. Ancak sermaye gene portatif becerileri, diz üstü bilgisayarı ve konargöçer yapısıyla belli bir adrese bağımlı değildir. Bu bakımdan işçilerle sermayedarlar arasında platonik bir aşkın başladığını söyleyebiliriz. İşçiler sermayeye hiç dokunamasalar da uzaktan onları sevmek hoşlarına gidiyor. “Ne olursa olsun, yeter ki yeter ki karşımda olsun” düşüncesi hakim olmaya başlıyor. Böylece sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki temel karşıtlık ilişkisi, bilinç uyuşması neticesinde bir karşısındalığa dönüşüyor. Üstelik modern dönemde olduğu gibi bir karşılıklılık da söz konusu değildir artık. Zira işçiler kayıtsız şartsız sermayeye bağımlı hale gelmiştir. Sermaye piyasasında alabildiğine bir hareketlilik yaşanırken, bunun tam tersine emek piyasalarında durulumlu bir yapının ortaya çıkması, işçiler için bir gün terk edilebilecekleri yönündeki endişelerini korkuya dönüştürdü. Bu korku doğrultusunda işçiler artık sermayeden hiçbir hak talep edemez duruma geldiler. Aralarında işçiler aleyhine pazarlıksız bir ilişki başladı.

 

Az gelişmiş ülkelerde neticede sermayenin kaçmaması adına sosyal güvenlik hiçe sayıldığı gibi ülkenin bütünlüğü de artık fazlaca bir önem taşımaz hale gelir. ‘Her şey sermaye için, sermaye tarafından, sermayeye göre’ ayarlanır hale getirilir. Ulus devletin parçalanması tehlikesi işte böyle bir ortamda gerçekleşir. Ancak kapitalist sistem geliştirdiği yanılsama mekanizmaları ile bu tehlikeyi içe yönlendirir ve bir ülkedeki insanları varlıksal özellikleri üzerinden tanımlayıp, ayrımlara tabi tutarak gerçek bölünmeyi görünmez kılar. Bu şekilde toplumda insanların etnik, dinsel vb. özellikleri üzerinden gerçekleşen fiziki bölünme tehlike olarak gösterilerek, asıl tehlike arz eden yapısal bölünme saklı tutulur. Böylece aynı ülkenin insanları sistem eliyle fiziki bölünmeye uğratıldıklarından birbirlerine yabancılaşıp, birbirleriyle mücadele etmekten gerçek bölünmenin farkına varamazlar. Ulus devletin parçalanmasından herkes bir diğerini sorumlu tutar hale gelir.

 

Yukarıda sermayenin mekândan bağımsız hale gelerek hareket serbestisinin arttığından söz etmiştik. Ucuz iş gücü imkânı ve yasal zemindeki esneklik durumu az gelişmiş ülkeleri sermaye için cazibe odağı haline getirebilir. Ancak sermaye buralarda bugün sınıf altı olarak görülen niteliksiz işgücünü değil, nitelikli iş gücünü kullanır. Böylece yabancı sermayenin kendi ülkesinde yatırım yapmasını dört gözle bekleyen bir yığın insan işsizliğin verdiği sıkıntıdan kurtulmak için çareyi göç etmekte bulur. Bu kez gittikleri ülkede iş bulsalar da bulamasalar da artık toplum tarafından günah keçisi olarak damgalanmış birer yabancıdırlar. Zira ucuz iş gücünden faydalanmak isteyen bir firmada çalışmaya başlayan bir göçmen, o ülkenin kendi işsizlerinin gözünde, işsizliği yaratan asıl unsur olarak görülürken, diğer yanda işsiz kaldıklarında da toplumdaki huzursuzlukların kaynağı olarak değerlendirilirler. Böylece her iki halde de “yabancı” damgası ile dışlandığını hisseden kalabalıklar büyük bir nefret duygusu geliştirirler. Sınıf bilincinden yoksun oldukları için toplumdaki eşitsizlikleri diğer türden varlıksal özelliklerin bir sonucu olarak gören bu kalabalıklar yaşadıkları ülkelerde bazı şiddet eylemlerine başvururlar. Bu da bu ülkede yaşayan ve kendileriyle gerçekte aynı sosyal konuma sahip insanların tepkisine ve karşı nefretine yol açar. Nefret bu şekilde ur gibi toplumda yayılarak, sosyal güvenlikten yoksun kesimlerin iki yönlü güvenlik kaygısıyla çatışmalarına neden olur. O ülkenin yerli halkı bütün sosyal sorunların kaynağı olarak gördüğü yabancıların kendi ülkesindeki taşkınlıklarını da dikkate alarak kamu güvenliğini sosyal güvenliği dışlayacak biçimde ön plana alabilir. Böylece gerçekte sosyoekonomik temelde gerçekleşen bu çatışma durumu salt insanların psikososyolojik özellikleri üzerinden analiz edilerek, sosyal devlet düşüncesinden jandarma devlet anlayışına yönelmek için meşru bir zemin yaratılmış olur. Bu anlayış doğrultusunda devlet salt iç ve dış güvenliğin sağlanmasından sorumlu bir siyasal aygıta dönüştürülerek, serbest piyasa mekanizması içerisinde birey savunmasız bırakılır. Bu da sosyal güvenliğin her geçen gün daha fazla zaafa uğratıldığı, buna karşılık iç ve dış güvenliğin akıl almaz ölçülerde yüceltildiği bir durum yaratır. Bütün bunlar devletin savunmaya ayırdığı harcamaların astronomik rakamlara ulaşmasına neden olur. Bu bakımdan küreselleşme ile birlikte bir yandan çoğulculuk yaftası altında fiziki parçalanma körüklenerek, insanların bu şekilde daha özgür bir yapı içerisinde yaşayabilecekleri savı öne sürülürken, öte yanda güvenlik kaygısı gerekçe gösterilerek sosyal güvenliğe ayrılan harcamaların kat kat fazlasıyla bir güvenlik harcamaları kalemi oluşturulmaktadır. Bir yerde sivil toplum, özgürleşme ve çoğulculuk adına toplum parçalanırken, diğer yanda bu parçaları bir arada tutmaya yönelik militer bir yapı inşa ediliyor.

 

Dışa karşı nefretin küresel ölçekte yayılım hızı kazandığı günümüzdeki bu durumu ifade etmek için pantagonizma (nefretin küreselleşmesi anlamında) kavramının uygun düşeceğini düşünüyoruz. Yeryüzünde ülkeler güvenlik kaygısıyla silahlanma yarışını aralıksız sürdürürken etnik, dinsel vb. özellikler üzerinden içe karşı da nefretin körüklendiği bir dönemde yaşıyoruz. Nefretin bu şekilde yayılması sonucunda artık ötekilik duygusu viral iletiler üzerinden düşünülmeye başlandı. Birisi için öteki viral bir varlıkla eş değer anlama gelmeye başladı. Günümüzde öteki denilince 1300’lü yıllarda siyah pelerinli, yüzleri peçelenmiş, karanlıklarda yarasa gibi yaşayan ve toplumdan tecrit edilen vebalı insan portresi akla geliyor. Ötekinin bu ölçülerde tanımlanması, mekânın örgütlenmesinde ve bölüşülmesinde de farklılıklar yarattı. Artık, insanlar yerleşecekleri mekânları içinde bulundukları kentin kültürel dokusunun kendilerine dokunan parçalarını hesaba katarak seçmeye özen gösteriyorlar. Örneğin ülkemizde Anadolu’dan büyük kentlere göç eden insanların ortak kültürel özelliklere sahip oldukları insanlarla bir semtte yaşadıkları göze çarpar.

 

“Terörizm ideal bir düşman, çünkü görünmüyor ve bu nedenle asla ortadan kaybolmuyor. Bir düşmana sahip olmak, gerçek ve büyük bir kabulle bir ulusu bir arada tutmak için son derece etkindir. Kişisel çıkarlar üzerine kurulu baskıcı bir ideolojiyi kabul ettirmek için de biçilmiş bir kaftan.”[12] Bugün, bu durumu çok iyi değerlendiren Bush, korkuyu körükleyerek halk desteğini arkasına alıyor ve muğlâklığın karanlığında baskıcı iktidarını bu şekilde gizliyor. Bu belirsizlik ortamında herkes yarının ne getireceğini bilemeyişin verdiği telaş ve kaygı içerisinde, durumunu belirli kılmak için bir diğerini hiçe saymayı erdem haline getiriyor. Kurtlar puslu havayı sever. Hobbes’un kurtları, işte böyle bir ortamda karşımıza çıkıyor. Tarihin başlangıcından itibaren değil!

 

 

II. TERÖRÜ KÖRÜKLEYEN TEMEL ETMENLER

 

II.I.Siyasal Yabancılaşma

 

Terörizmin amacı halkı korkutmak, tedirginlik yaratmak, kurumsal devlet sistematiğine gözdağı vermek iddiasında eylemler yaparak bir “yapay kaos çemberi” oluşturmak; bundan kurtulabilmenin yegane, biricik panzehirininse kendi örgütsel hedeflerinin mevcut sisteme sunduğu alternatif ideolojik reçete olduğunu topluma benimsetebilmek ya da en azından bu doğrultuda düşünsel bir altyapı kurabilmenin yollarını keşfetmektir. Terörizmin kendisini bu biçimde sunuşu öylesine etkilidir ki belki dünyanın bugünkü kolektif gündemine gönderme yaparcasına 1975 yılında terörist Çakal Carlos 3. Dünya Savaşının başladığını söylemişti. Terör ve terörizmin asıl anlamıysa siyasal yabancılaşmanın en uç hali olmasıdır. İnsanoğlunun ilk güdüsü yaşamda kalmak olduğuna göre özellikle intihar terörizmi kendine yabancılaşmanın biricik örneği olarak değerlendirilebilir. Terörist örgütler dikkat çekmek, topluma ideolojik bir mesaj vermek amaçlı eylemlerde bulunurlarken, devletler de propaganda, psikolojik harekât konularına çok büyük çaplı bütçeler ayırmaktadırlar. Örneğin SSCB yıkılmadan önce “Sovyetler Birliği Psikolojik Harekât Teşkilatı” yıllık 3 miyar dolar bir harcama ve 500.000 kişilik bir personelle çalışmaktaydı.[13]

 

Terörizmin nedenleri incelendiğinde psikolojik ve sosyal nedenler olarak bir sınıflandırma yapılabilir:

 

A.) Terörizmin Psikolojik Nedenleri:

  • Mantıksızlık ve ruhsal bozukluklar

  • Moda (özenme ve özdeşleşme)

  • Ödip Kompleksi

  • Uyumsuzluk

  • Psikiyatrik hastalıklar

  • Bölme (yaşamın “iyi” ve karşıtı “kötü” olarak ikiye bölünmesi)

  • Düşük benlik saygısı ve risk almayı tercih etme

  • Yansıtmalı özdeşim ( kişisel mağduriyetin nedeninin başka bir kişiye, kuruma, simgeye atfedilmesi)

  • Ait olma hissi

 

B.) Terörizmin Sosyal Nedenleri:

  • Adaletsiz gelir dağılımı

  • Kırdan kente göçle oluşan sahte kentleşme

  • Kültür şoku, yabancılaşma, ötekileşme

  • Otoriter, ataerkil aile yapısı

  • Toplumun geneliyle bütünleşememenin sonucu etnik veya dinsel cemaat yapılarına aidiyet geliştirme.

 

Terörizme neden olan faktörler arasında dış siyasal müdahaleler ve ülke içi siyasal gelişmeler de etkili olmaktadır. Örneğin Suriye devletinin otokratik Hafız Esad rejimi döneminde Adana Antlaşması’na kadar Türkiye’ye karşı terör örgütlerini destekleme politikası bunun örneği olarak gösterilebilir. Ülkelerin iç siyasetlerinde oluşabilecek otorite aksamaları, siyasal yabancılaşma süreçleri de terörizme neden olabilmektedir. 1980 ihtilalinden önce Türkiye’de sağ, sol kutuplaşmasında terörizmin etkili bir erk alanı bulabilmesinde CHP ve AP’nin birbirlerine karşı uyguladıkları uyuşmaz siyasetin de etkisinin bulunduğu söylenebilir.

 

Bir terör örgütünün oluşmasında belirgin olan üç ana etmen vardır:

 

  • Yetkin ve kararlı önderler

  • Örgütün eylemleri için iç ve dış talep

  • Üyeleri motive etmek için amaca yönelik belirgin özendiriciler[14]

 

Terörizmin mayası, bileşkesi örgütlü, sürekli, sistemli bir biçimde toplumdaki mevcut mağduriyet duygusunun ideolojik saptırma vasıtasıyla ucuz işçiliğini yaparak nefret duygusu oluşturabilmektir. Nefret şiddeti üretecektir. Adaletsiz olarak adlandırılan hususun toplumsal, siyasal, dinsel, etnik, kültürel olabilecek yönlerine yapılan atıfla örgütsel amaçlar anlam kılıflarına büründürülmeye çalışılır. Terörün varoluş cevherini terör örgütlerinin umut ettikleri mevcut devlet dizgesine alternatif olarak sundukları hayali dizgeleri oluşturur. Araçsallaşan, nesneleşen örgüt üyeleri, kutsal addettikleri örgütsel amaçları doğrultusunda bombalama, suikast, kışkırtma, miting, fidye alma gibi yöntemlerle Makyavelist biçimde hedefe ulaşabilecek her yol, yöntem, süreci meşru ve mubah addederler. Bir Çin atasözünde söylendiği gibi “Birini öldür, on binini korkut” sözü burada geçerlilik kazanmaktadır.      Terörizm bir simgeler, kutsal varsayılmış amaçlar, temsiliyetler bütünüdür ki bu doğrultuda entelektüel yeteneği minimum düzeyde bulunsa bile örgüt liderleri veya yönetici kadrolarının sözleri uluhi bir anlama kavuşur, yapılacak eylem adeta mistik bir icazetle gerçekleştirilen bir mitos haline dönüşür. Erich Fromm’un dediği gibi hızla modernleşen bir toplumda insanlar özgürlükten kaçarak kolayca otoriteye sığınmaktadır. Terör bir tür tiyatro gösterisidir. Mesaj iletme kaygısı olan, kendilerine göre bir mağduriyet iddiasına dikkat çekmek isteyen terörizmin bu doğrultuda yaptığı eylemlerde basın–medyanın etkilenmeye çalışılmasını veya bizatihi kullanılmasını (örneğin El Kaide liderlerinin basın, videokasetler aracılığıyla kamuoyu yaratma ve tehdit algısı sunma çabaları) göz önüne aldığımızda terörün bir tür kitle iletişim aracı olduğunu söyleyebiliriz. Diğer kitle iletişim araçlarından terörü ayıran biricik fark şiddeti kullanması, toplumsal yaşam içerisine dehşet, tedhiş salgılamak istemesi, devlet ve devletin yönetim aygıtlarına duyulan güveni sarsıcı hisler uyandırmak çabalarıdır. Aslında burada bir gösteri, sunuş, bir sosyal nevroz yaratmak çabası bulunur. Eric Hoffer “Kesin İnançlılar” adlı kitabında şöyle demektedir: “Terör örgütleri bir kimseyi savaşmaya ve ölmeye hazır hale getirebilmek için o kimsenin kişiliğini bedeninden ayırmaktadır. Diğer bir ifadeyle onun gerçek kişiliğine sahip olmasını önlemektedirler. Bu işlemi O kimsenin kapalı kollektif bir topluluğun içinde eritilerek o topluluğa uydurulmasıyla, O’na hayali bir kişilik tanımak, şimdiki zamanın küçümsenmesini O’na aşılamak ve O’nun ilgisini henüz var olamayan şeyler üzerine kaydırmak suretiyle ve nihayet onunla gerçek arasında bir perde (doktrin) germek ve ihtiraslar enjekte ederek o kimseyle nefsi arasındaki dengeyi önlemek suretiyle yapmaktadırlar.”[15]

 

Charles Russell ve Bowman Miller’a göre tipik bir terörist profili : “Erkek, yirmili yaşların başlangıcında, bekâr, orta veya üst sınıf aileden, iyi eğitim görmüş, üniversite eğitimi alan, üniversiteyi bırakmış olabilirse de üniversitede bir grupla bağlantılı olan ya da onlara katılan biri”dir. Oysaki bu tanım sanayileşmiş ülkelerde ortaya çıkmış olan terörist örgütlerin üye profillerini tanımlaması açısından azgelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde oluşan terörist profilini bize sunmamaktadır. Azgelişmiş ülkelerde kırdan kente göç sonucu ortaya çıkan “sahte kentleşme”, “yabancılaşma”, “kültür şoku”, “ötekileşme”, “adaletsiz gelir dağılımı”, “milli hâsılanın bölüşüm ilişkilerinin patronaj ve klientalist nitelikleri” sonucunda terörist kişi ve örgüt yapısı doğal olarak daha farklı bir hususiyet arz etmektedir. Örneğin Hizbullah örgütünün bir alt kanadını oluşturan Hüseyin El Musavi önderliğindeki grubun arasında kan bağı, akrabalık ilişkileri mevcut olup bunların çoğunluğu Musavi aşiretindendirler. Güney Amerika’daki Tupamaros örgütünde evli çiftlerin ağırlığı oldukça yüksek bir miktardadır.


Guy Debord’un terörün medyanın gelişmesine koşut olarak yaygınlaşması konusunda belirttiği gibi; artık şiddetin gerçek üstünlüğü gösteri toplumunun sahne düzenini programlayanların elindedir yoksa şiddet eylemini uygulayanların değil.[16] Terörle ilgili medya haberlerinin nesnelliğini veya yanlılığını anlayabilmek için haber kanallarının mülkiyetinin kimlerde olduğunu bilmek gerekiyor. Örneğin kişisel-ticari çıkarları ABD politikalarıyla uzlaşan Robert Murdoch sahibi olduğu medya kuruluşları vasıtasıyla Başkan Bush’un Irak’a özgürlük getireceğinin propagandasını yapıyordu.

 

Terör bir negatif siyasal katılmadır. Negatif katılım bireylerin siyasal sistemi ve siyasal sistemin işleyişini kendileriyle minimal, dolaylı bir ilişkisi olan veya hiçbir ilişkisi olmayan, kendilerinin dışında var olan meşruluğu tartışılır bir yapı olarak düşünmeleridir. Kültürel gecikme durumlarında değer aşınmaları meydana gelir. Bireyler toplumsal belirlemelere, toplumsal kurallara uygun olarak davranmak yerine kendi tercihlerine göre davranırlar, toplumdan izole olarak kendi kurallarını ve cemaatlerini oluştururlar. Bu izolasyon, değişim çapı topluma değişik etkiler yapabilmektedir. Küçük çaplıysa toplumsal sistemin düzeltilmesi yönünde işler, büyük çaplıysa yerleşik sosyo-kültürel sistem çökebilir.[17] Toplumun marjinal kesitlerinde devre dışı bırakılmış olan bireyler sürekli gelişen toplumsal ve siyasal sisteme bağlılık duymazlar. Anomi en fazla tecrit, yoksunluk ve cehaletle sınırlanmış insanlar arasında yaygındır.[18] Adorno: “Yanlış yaşam doğru yaşanamaz.” diyordu.

 

Siyasal yabancılaşmanın en uç boyutu siyasal entropidir. Siyasal entropi durumunda bireylerin sisteme tepkisi devrimcilik biçiminde olabilir. Terör bir siyasal entropidir ve dolayısıyla maksimum siyasal yabancılaşmadır. Yabancılaşan kitleler kendileri gibi yabancılaşmış bir lidere yönelebilirler. Özellikle kendilerini de öldürmek suretiyle eylem yapan intihar bombacılarında kendine yabancılaşma ve siyasal sisteme, topluma yabancılaşma en üst seviyededir. İntihar bombacısı bombanın pimiyle birlikte kendi ruhunun da pimini çekerek kendisinin zaman, mekân algısını tümüyle reddetmiş olmaktadır.

 

Terör Türkiye’nin tarihi ve güncel problemlerinden birisidir. Örneğin Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasının hemen sonrasında Şeyh Sait İsyanı Cumhuriyet tarihimizin ilk terörizm vakası olarak görülebilir. Dinsel ve etnik içerikli 1925 Şeyh Sait isyanı Türkiye’nin ulus-devlet hedefinde kazanılan bağımsızlığına dış destekli bir iç tepki olarak değerlendirilmelidir. Terörün zincirleme bir silsile oluşturacak biçimde tarihsel bir başlangıç-bitiş çizgisi özelliği sergilediğini görmek gerekmektedir. Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 1806- 1912 yılları arasında 12 isyan ve Cumhuriyet döneminde 1924- 1940 yılları arasında 25 isyan çıkmıştır. Devlet ve toplum arasında bir düalizm oluştuğunda veya oluşturulduğunda ortaya siyasal yabancılaşma çıkmaktadır. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ortaya çıkan Asala terörü, Asala’nın etkisini yitirmesinin ardından beliren ve halen sürmekte olan PKK- Kadek terörü Türkiye’nin Kafkasya, Ortadoğu ve Avrupa arasında yer almasından kaynaklanan jeopolitik konumu, içinde bulunduğu enerji geçiş yolları, su yollarının ekonomik ve siyasal değerinin yarattığı uluslararası açık veya örtük mücadele, terörün sıcak çatışmaya girmeden ve diplomatik yollarla elde edilemeyecek olan uluslararası çıkar yarışmasında etkili bir aktör, diplomatik bir koz olarak kullanılmasına neden olmaktadır.

 

Türkiye’de 1980 öncesinde genel itibariyle kentsel olan terör 1980 sonrasında kırsal alanlarda kendisini göstermiştir. Günaydın gazetesinin 1978- 1979 yılları arasında 2055 adet öldürme vakasının illere dağılış oranları % 20,1 İstanbul, % 9,5 Adana, % 9,2 Ankara, % 6,5 Gaziantep, % 6,3 Kahramanmaraş, % 5,0 Şanlıurfa, % 43,4 diğer iller olarak ortaya çıkmıştı.[19] Terör 2000’li yıllarda kırlardan tekrar kentlere doğru meyillenme eğilimi göstermektedir. Kentlerde toplumsal olayların artması olasılığı mevcuttur.

 

Walter Laquer terörizmin yığınsal bir hareket olmadığını, küçük gruplar tarafından yürütüldüğünü söylemektedir. Bu bağlamda terörist organizasyonlar ve bunların eylemleriyle tüm toplumlarda, bölgelerde ve dönemlerde karşılaşılabilir. Alain Benoist farklılık hakkının bir ilke olduğunu ve yalnızca bir genelleştirme olarak değerinin bulunduğunu belirtir. Ötekinin farklılığının tanındığı ve buna saygı duyulduğu oranda kendi farklılığımızı savunabiliriz. A. Benoist’e göre farklılığı diyaloğu olanaklı kılan olarak görmek gerekmektedir, yoksa farklı olmak diyalog yollarının kapatılması demek değildir. Farklı olmayı diyaloğu engelleyici olarak algıladığımız nokta farklılığın bir mutlak olarak ortaya konmasıdır. Bu mutlak kabul “kabile ulusçuluğu”na yeniden dönmek demektir.[20]

 

Türkiye’deki Güneydoğu problemi etnik bir problem değildir. Ortadoğu’daki uluslararası güç dengelerinin belirlediği “petrol” ve “su” konularının Türkiye’nin ne belli bir gücün üzerinde ne de belli bir gücün altında kalmasının istendiği siyasetlerle bütünleşik olarak oluşturduğu sorundur. Bu sorun az ya da çok oranlarda yabancılaşma çeşitlerini de bünyesinde barındırmaktadır. Bölgenin yarı feodal üretim ilişkileri göz önüne alındığında terörün kabile ulusçuluğu paradigmasında işletildiği görülecektir. 1925 Şeyh Sait ayaklanmasındaki etnik ve dinsel içerik bugün bölgede ikiye ayrılmış bir görünüm arz etmektedir. Geri kalmışlık koşullarındaki üretim ilişkilerinin ürettiği iki farklı terör örgütü bunu gösterir. Birincisi etnik kabile milliyetçiliğine dayalı terör siyaseti sahibi PKK-Kadek örgütü diğeri de PKK-Kadek’e tepkiyle büyüyen ama bölgede her zaman artış potansiyelinin zaten bulunduğu Hizbullah terör örgütüdür. Bölgede DTP temelli etnik oylar ve siyasal İslamcı partilere verilen oylar siyasal yabancılaşma için birer göstergedir. Sorulması gereken soru şudur: Güneydoğu sorunu mu terörü oluşturmaktadır yoksa terör mü Güneydoğu sorununu oluşturmaktadır? Petrol alanlarının nabzında yer alan bölgede Musul ve Kerkük nedeniyle İngiltere devleti tarafından çıkartılmış olan Şeyh Sait ayaklanması benzeri sosyal koşullar her zaman ortaya çıkmaya eğilimlidir. Konunun başka bir yönü bölgede terörün bir üretim aracı olmasıdır. Sanayi ve ticaretle kurulması gereken ekonomik üretim, dağıtım ve bölüşüm ilişkilerinin yerinin bölgede terör ekonomisiyle örtüldüğü söylenebilir. Civar ülkelerle yürütülen akaryakıt, üretim mamulleri, silah, uyuşturucu kaçakçılığı ancak hukuk ve kurallar işleyişinin minimalize olduğu bir coğrafyada rahat olarak yürütülebilir. Bu sektörden rant sağlayan kesimler, ki bunlarla bazı aşiretler de ilişkilidir, mevcut durumun bozulmasını doğal olarak istemeyeceklerdir. Güneydoğu sorununun kalan bölümünü de bölge ülkeleri ve bölgeye ilgili ülkelerin askeri, istihbari, ekonomik faaliyetleri tamamlamaktadır. Tayyar Arı bugünün uluslararası sisteminin özelliklerinden birisi olarak çok uluslu, çok kültürlü devletlerde barış içinde yaşamış olan insanların etnik veya dinsel kimlik talep etmeye başladıklarını belirtir. Bunların ortaya çıkış biçimleri farklılıklar gösterebilmektedir. Eski SSCB ve Yugoslavya’da ulusçuluk, Hindistan’da ve Mısır’da Fundamentalizm, Almanya’da yabancı düşmanlığı, Irak’ta Kürt ayaklanması, Sri Lanka’da Tamil ayaklanması örnek olarak verilebilir.[21] Türkiye’de de 1980’lerde başlayıp 1990’lı yıllarda alevlenen Güneydoğu problemi de bu çerçeve içinde değerlendirilebilir.

 

Güneydoğu Anadolu bölgesindeki toprak mülkiyeti ilişkilerinin etnik teröre militan kazandırıcı etkisinin olduğu söylenebilir. Topraksız aile oranları Mardin’de % 40,8, Siirt’te % 42, Diyarbakır’da % 48,8, Urfa’da % 53’tür.[22] Traktörün tarıma girmesiyle birlikte diğer bölgelere göre en fazla göç veren bölge Güneydoğu Anadolu bölgesi olmuştur.[23]  Nizip civar köylerinde Tanyol’un yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre traktörün tarıma girmesinin olumlu etkileri ağa köylerinde değil halk köylerinde görülmüştür. Ağa köylerinde traktörün tarıma ve kırsal toplum yaşamına etkisi köy karakteristiğinin çiftlik karakteristiğine doğru dönüşmesi olmuştur.[24]

 

Bireyler yabancılaşmalarına panzehir olarak terör örgütlerini kendileri bulmamaktadır. Tersine terör örgütlerinin yabancılaşmış, ajitasyona uygun bireyleri bulması söz konusudur. 1003 Pkk-Kadek üyesi tutuklu terörist üzerinde yapılan bir araştırmada teröristlerin % 71’i kendilerinin örgütü değil, örgütün kendilerini bulduğunu söylemişlerdir.[25] Örgüt ayrıca batı illerinde oturan Güneydoğu Anadolu kökenli kişiler üzerinde hemşerilik propagandası vasıtasıyla, doğu illerindeyse doğrudan etnik kimliği ön plana çıkartmak suretiyle militan, destekçi, para, lojistik destek, örgüte yardım ve yataklık yapacak kişi sağlamaya,  toplamaya çalışmaktadır. KÖK Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Vakfı’nın 103 Pkk-Kadek’li militan üzerinde yaptığı araştırmada bunların büyük bir bölümü Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi kırsalından, ailesi ve kendisinin eğitim seviyesi düşük, kalabalık ve çok çocuklu ailelerden gelen, kendilerini ekonomik ve toplumsal kalkınma süreçlerinin dışında hisseden 18- 27 yaş arasındaki gençlerden oluşmaktadır. Bu hususların Hizbullah terör örgütünün militan yapısında da bulunduğu belirtilmelidir. Hizbullah örgütü camiler temelinde örgütlenmiş, Kuran Kursu, İmam Hatip Liseleri, türban gibi konuları kullanarak muhafazakar kesimleri etkilemeye çalışmıştır. Terörist organizasyonlar kitleleri korkutarak, tedirgin ederek, taraflardan birisini tutmak konusunda zorlamak isterler. İBDA-C terör örgütünün şu sloganı konuyu açıklayacıdır: “Ya tarafsın, ya bertaraf”. PKK-KADEK örgütündeyken teslim olan Sami Demirkıran “Ürperten İtiraflar” adlı kitabında örgütün nasıl üye topladığını şöyle anlatmaktadır: “Güneydoğu’da işsizlik yüzünden örgütün eleman topladığı bir dereceye kadar doğruydu. Kimi macera yaşamak, kimi gerçekten devlet kuracaklarına inandığı için PKK’ya katılıyordu. Gerilla romantizminin yükseltilmesi de özellikle büyük şehirlerde etkiliydi. Ezilmişlik ve romantizm, bayanları dağa çeken en önemli faktörlerdir. Örgüte katılanların çoğunda daha ilk günlerinde pişman oldukları gözlerinden okunabiliyordu. Çünkü kimine örgüte katıldıktan sonra iş verileceği ve ailesine maaş bağlanacağı, kimine dağdaki insanların tamamı Müslüman diye tanıtılıp bu mücadelenin vatani vazife olduğu, kimine devlet kurulunca subaylık, kaymakamlık verileceği…”[26]

 

Yabancılaşmış terörist profili gerçekten ilginç bir manzara arz eder. Terörist organizasyon içerisinde tektipleşen, atomikleşen, standartlaşan kişi biz ve öteki algısında boğulur. Militan kişiliğinin açık bir göstergesi 1996 yılının 1 Mayıs’ında Kadıköy’de elindeki sopayla çiçekleri döven genç kızın davranışlarından açıklıkla görülebilir. Bu olaylar sırasında İstanbul Valisi Rıdvan Yenişen’in açıklamalarına göre kışkırtıcı gruplar arasında Hizbullah terör örgütü bile bulunmaktaydı! Toplumsal bir kargaşa yaratabilmek amacının farklı ideolojik düşüncelerde olsalar bile terörist organizasyonların ortak besinleri olduğunu görüyoruz. Yaratılmış semboller uğrunda düşsel bir geleceği bekleyen militan kişi kendisini hiç zorlanmadan ölümle de özdeşleştirebilir. Freud’un thanatosunun- ölüm içgüdüsünün bir zaferidir bu durum. DHKP-C terör örgütünün Yaşadığımız Vatan dergisi “Feda devrimciliğin doğasındadır” diyordu. Aynı biçimde Genç Kurtuluş dergisinde “Devrimcilik bir yaşam tarzıdır” denmektedir. Şu devrimci profiliyse tümüyle yabancılaşmış, nesneleşmiş bir varlığı anlatır: “Devrimciler, halkın malıdır, onların özel hayatları yoktur. Evlenmezler, sevmezler, sevilmezler, onların bütün sevgisi ve enerjisi ve hatta hayatları halkın malıdır. Kimse halka mal olan bir şeyi tasarrufu altına alamaz. Bizim görevimiz Türkiye halklarının özlemle beklediği devrimleri gerçekleştirmektir, bu uğurda ölmektir.”[27]

 

 

II. II. BÖLÜCÜ PRATİKLER

 

II. II. I. TARİHİN SONU ÇIĞIRTKANLIĞI,  ZAMANSAL BÖLÜCÜLÜK VE MÜRTECİLİĞİN DORUK NOKTASI

 

Bugün artık tarihin sonuna geldiğimiz yönündeki iddia aslında ideolojiler de dâhil her şeyin sonunu ululayan ve bu şekilde ürettiği sonluklar üzerinden “sonların ideolojisi” olarak adlandırdığımız bir ideoloji ile yakından ilintilidir. Zira tarihin sonunun geldiğini ileri sürmek, doğal akışı içerisinde ilerleyen ve kendi doğal yasalılıkları çerçevesinde kendisini üreten bir olgu olarak görülen tarihin organizmacı yaklaşımla artık ölme vaktinin geldiğine yönelik bir iddianın doğalmış gibi gösterilmesine hizmet eder.

 

“En geniş anlamıyla ‘özne’ olmak, tabii bu arada da tarihin öznesi olmak, birey ya da kollektivite olarak insanın peşinen/önceden kendi içinde taşıdığı bir nitelik olarak değil, ancak ve ancak somut bir ‘iş’i gerçekleştirirken/gerçekleştiriyor olması süresince sahip olabileceği bir konumdur.”[28] İşte tarihin sonuna yönelik ileri sürülen bir tez sanıldığı gibi doğal bir mekanizmanın doğal seyrinin doğal biçimde ifade edilmesi değil, tümüyle tarihi yapan öznenin yok sayılmasına ve tüketilmesine dönük bir ideolojinin ürünüdür. Oysa tarih onu yapan asli unsur olan öznenin varlığıyla ve bizatihi var oluşuyla “tarih” olma vasfını hak eden bir olgudur. Tersi bir iddia öznesiz bir tarih olamayacağına göre tarihi kronolojiden farksız görmemize neden olurdu. Bugün sonların ideolojisi olarak adlandırdığımız ideolojinin temel amacı da zaten öznenin yarattığı tarihi doğal bir akışın zamansal ritmine indirgeyerek, onun özneye içkin yanını perdelemektir. Bilindiği gibi modernliğin bize evrensel olarak sunduğu çoğu değerler, olgular ve kavramlar bütünü postmodernizm eliyle küreselleşti. Tarih bu küreselleştirme çabalarından nasibini aldı. Bugün artık tarih dediğimizde belirlenimin yerine olumsallığın, ilerlemenin yerine gelişmenin geçirildiği bir kronolojik vesikalar arşivinden başka bir şey akla gelmez oldu. Üstelik geçmişe dair bu belirsizlik durumu iyice zihnimizde belirginlik kazandığı gibi artık kaos saplantısı üzerinden geleceğe dair belirsizliğin de bir kaynaktan fışkırırcasına üretildiği tarihsel bir durumla karşı karşıyayız. Tarihsel durum diyoruz; çünkü günümüzde bu kaotik düşünüş biçiminin evrende baş gösteren kaotik durumlar delil gösterilerek doğalmış gibi insanlara enjekte edildiğini görüyoruz. Bu da evreni bir cosmos’tan kaosa sürüklenmeye zorluyor. Modernizmin yarattığı rasyonel düzen inşası zihinlerden sürgün ediliyor. Her yerde yer tutar, her şeyi yer yutar bir kavram olarak kaos bugün yerli yerinde olan her düşünce ve değeri yerlerinden ediyor ve ne yazık yerlerine temelli düşünce ve değerler getirmek şöyle dursun, mevcut düşünce ve değerleri de temelsiz bırakıyor. Teknolojik gelişime koşut olarak her şeyin hızla değiştiği günümüzde her şeyin artık uçuculuk anlamına gelecek biçimde gelip geçici hale geldiği bir dünyada yaşadığımızın altı çiziliyor.

 

Toplumda geleceğe dönük sürekli bir belirsizlik durumunun bu şekilde yüceltilmesi insanları geçmişin kesinliğine sarılmaya itiyor. Sadece geçmişin kesinliğine değil, kesinlik olarak güven verebilecek her şeye doğru büyük bir yöneliş göze çarpıyor. Küreselleştirme ideolojisi ise insanların bu geçmişe dönük bir kesinlik arama çabalarını şimdiki ana sabitleyip, mükemmel ve ideal tek zaman diliminin şu an içinde yaşamakta olduğumuz an olduğu iddiasını zihinlere kazımaya çalışıyor. Ancak bir gün sonrasının ne getireceğinden habersiz olmanın verdiği endişe ile insanlar şimdiki an içerisinde eritilen güven duygusu gereksinimlerini çaresizce pazarın içerisinde aramaya başlıyorlar.

 

İnsan sürekli belirsizliğin körüklendiği ve müphemliğin terörizmi olarak adlandırdığımız böyle bir durum içerisinde özne olmanın verdiği acıya dayanamayarak, küreselleştirme eliyle kendisinin de nesneleşerek pazar için üretilen sade bir mal haline getirilmesine göz yumuyor. Zira kendini toplumda özne olarak kurması için tutunabileceği bütün dallar kesilmiş durumdadır artık. “Bugünkü kapitalist ekonomik düzen bireylerin içine doğdukları ve teklere, en azından birey olarak, içinde yaşamaları gereken ve değişmez bir barınak sağlayan uçsuz bucaksız evrendir. Tekler alış veriş ilişkileri içinde oldukları sürece, onları ticari ilişkilerin kurallarına uymaya zorlar. Kendini bu kurallara uyduramayan ya da uydurmak istemeyen işçi nasıl sokağa atılırsa, bu kurallara karşı eylemde bulunan fabrika sahibi de ekonomik yaşamın dışına itilir.”[29] Birey, sonunda sisler bulvarında bir özne olmaya çalışmak yerine, basit bir pazarlık aracı haline gelmeyi kabul edecektir. Küreselleştirmenin her şey pazar için, pazar tarafından, pazara göre sav sözü özneliğin minimal kılındığı noktada maksimum hale getirilmiş olunur. Bilindiği gibi pazarın varlık kazanabilmesi için sadece arzın tek başına bulunması yeterli olmaz aynı zamanda talebe de ihtiyaç duyulur. Tabii, bu talebin ortaya çıkması için de talepte bulunan bir öznenin bulunması şarttır. Ancak küreselleştirmenin talepte bulunan özneyi de pazarlanan bir nesne haline getirmesiyle birlikte, artık özne pazardan uzaklaştırılarak, kendini tüketen bir toplum yapısı inşa edildi. İnsanın pazarlık bir mal statüsünde görülmesi, aynı zamanda onun kendi istenci dışında dışarıdan belirlenmesi mutlak hale getirilen bir nesne düzeyine indirgenmesi anlamına gelir. Bu noktada şunu söyleyebiliriz ki “globalleşmenin maksimal sınırları, insanın kendi kendisini bir özne olarak yeniden üretmesinin minimal, dolayısıyla pazar için üretimin optimal sınırlarıyla mutlak, birebirlik bir çakışma halindedir”.[30] Demek ki, globalleşmenin önündeki en büyük engel, insanın kendisini bir özne olarak yeniden üretmesidir. Tarih, insanın hem kendi özneliğini hem de tarihin kendisini yeniden ürettiği, bu anlamda özneliğinin maksimum seviyeye ulaştığı bir üretim sahası olmasından dolayı globalleşmenin sağ salim varlığını sürdürmesinin önündeki en büyük engel olarak görülüyor.

 

“Tarihin sonu”nun geldiğine yönelik sıkça dillendirilen küresel çığırtkanlık, aslında bu şekilde öznenin sonunu ilan etmeye çalışıyor. Stent, tarihin sonu ile ilgili şunları söylüyordu: “Tarihin sona erişi bir ‘genel durgunluk dönemi’ olacaktır. Sanat, bilim ve düşünce varlığını sürdürebilir hala, ancak vakit geçirmeye ve eğlenmeye yarayacaklardır.”[31] Bu doğrultuda, insanın kendini tarihsel olarak yeniden üretimi basit yeniden üretime, tarihsel süreç içerisinde elde ettiği tüm “artılar”, pazar içerisinde “artı-değer”e ve nihayet özne de pazarda sergilenmeye hazır nesnelere dönüştürülüyor. Böyle bir dönüştürme çabası dâhilinde insanın tarih içerisinde özneliğinin üretilmesinde payı bulunan bütün artılar artı-değer içerisine hapsediliyor. Beşeri gerçekliğin bu hapishane içerisinde sadece şimdiki ana sabitlenip basit yeniden üretime kanalize edilmesiyle birlikte tarih de salt içinde yaşanılan an itibariyle artık tarih olmayacak bir gerçekliğe dönüştürülmeye çalışılıyor. Bu bakımdan günümüzde tarihin sonunun gelebileceğine yönelik bir ifade salt bir söylenti olmanın ötesinde “Tarihin sonu mutlaka getirilmelidir” anlamına gelecek biçimde bir söylence niteliğine sahiptir. Zira tarihin sonu doğal bir felaket havasında sunulsa da, gerçekte globalleşmenin sağ salim varlığını idame ettirmesi açısından elzem ve gerçekte kendisi de tarihsel olan bir söylenceden ibarettir.

 

“Tarihin Sonu” kavramı, aslında baştan sorunlu doğmuş bir terim olarak temelde bir yanılsama içerir. Bu kavramla sanki kendi doğal düzenlilikleri içerisinde işleyen, kendi dışından belirlenmişlik taşıyan bir tarih senaryosunun tarih dışı bir dille anlatılmaya çalışıldığını görüyoruz. Oysa, “tarihsel gerçeklik, insanın mevcut yapıları, yani belirli bir an itibariyle kendi öncesinden/dışından verilmiş/belirlenmiş olan yapıları kendi müdahalesi ve bilinçli çabasıyla değişikliğe uğratmasıyla varlık kazanan bir gerçekliktir. Bu durumda insan, tarihsel gerçeklik üretmekle, kendisini de içeren, ama tümüyle kendi öncesinden/dışından verilmiş/belirlenmiş bir gerçekliğe değil de, artık üzerinde kendisinin de belirleyicilik payı bulunan bir gerçekliğe hayat vermiş, dolayısıyla kendi varlığına ek(artı) bir öznelik payı katmış olur ki bu da insanın hem kendi kendisini, hem de ister istemez içinde yer aldığı beşeri gerçekliği, hazır bulmuş olduğu gibi değil, fakat genişleterek yeniden üretmesi demektir.”[32]

 

İnsanın tarih içine doğduğu haliyle, kendi dışından verilmiş/belirlenmiş varlıksal özelliklerine indirgenmesi ve kimliğine değil ontiğine tekabül edecek biçimde tanımlanması durumlarını ifade eden basit yeniden üretim onun özne yanını genişleterek yeniden üretmek anlamındaki tarih üretmesinin aksine insanı canlı bir nesne durumuna indirgeyerek onun özne yanının daraltılması anlamına gelir. İnsan, tarihin sıfır noktası itibariyle, sadece bu kendi basit yeniden üretimiyle meşgul olmuş olsaydı, doğaya emili bir canlı nesne olmaktan çıkıp, beşeri gerçekliği ve bu şekilde özne olarak kendini tarih içerisinde yeniden kurmuş olmayacaktı.

 

Günümüzde globalleşme maksimal sınırlarına ulaştığı oranda insanlar kendilerini ontik yanlarına tekabül eden özellikleri üzerinden tanımlamaya ve bu şekilde kimliklerini ontik montaj hattıyla örtmeye o denli yatkın hale geleceklerdir. Bu hattın kıyısında ezilen ve nesneleşen yanında özneliğini duyumsayamaz hale gelen birey, giderek kendi varlıksal özellikleri içerisine hapsolacak, bu da onun yalnızlaşma anlamında bireyselleşmesine neden olacaktır. Zira kendisini tarihin kronolojik seyri içerisinde sürüklenen basit bir nesne olarak kabullenen insan, bu akışkanlık içerisinde özneliğinden uzaklaştıkça üzerinde değiştirme noktasında hiçbir tasarruf etme yetkisinin var olmadığı özelliklerini mutlaklaştırarak kendisi karşısında aşkınlığa sahip bir kutsallık biçiminde gözünde canlandırdığı bu özelliklere bağımlı olacaktır.

 

İnsanın ontik özelliklerine bağımlılığı aslında tarihsel süreci bir kaotik gelişim seyri olarak ifade eden postmodern düşünüşün ürünüdür. Her an değişen bir dünyada değişmez özellikler bularak kendisini varlıksal yanının dar sınırları içerisine hapseden birey, kendini bu şekilde güvende hissediyor. Herkesin bu şekilde kendi ontik hücrelerine kapatıldığı günümüzde ben ve öteki üzerinden işletilen düşmanlık ve nefret duygusu daha da canlı kılınıyor. Bu bakımdan asıl ve tehlikeli irtica, insanları köklerine yeniden dönüşe çağıran ve bu şekilde onları ontik özellikleri üzerinden parçalayan ve çatışmaya sürükleyerek bölücü teröre davetiye çıkaran postmodern çoğulculuktur. Tarihin toplumsal biçimde el birliğiyle kurulduğunun bilincinden uzakta onu sadece yaşanan ana, kendisini de tarihten koparılmış, onun dışında aşkın bir mertebeye oturtulmuş varlıksal özelliklerine bağımlı kılan insan, bu bağımlılıklar zinciri içerisinde her geçen gün kendisini kendi türünden bir o kadar bağımsız hissediyor. Zira artık dönüp de kendine baktığında, gördüğü tek şey zoolojik varlığıdır. Sosyal varlık olduğu gerçeği bu şekilde eritilmiş birey, giderek toplumsala dair ne varsa uzaklaşacak ve sonunda bireyselliğinin dar çerçevesine yerleşecektir.

 

İnsan, tarihi toplum içerisinde üretir. Bu anlamda, onun özne haline gelmesi tarih üretmesiyle, toplumsal zeminde gerçekleşen bir durumdur. Küreselleştirme eliyle toplumun bir ontik montaj hattına dönüştürüldüğü ve tarihin de bu basit yeniden üretim doğrultusunda imha edildiği günümüzde çoğalan nesnenin yanında her geçen gün tüketilen öznenin kendisidir. Bu nesneleşme sürecinde tüketilen aslında salt insanın özneliği değil, insanın bizatihi kendisidir. Zira insan globalleşmenin aksettirmek istediğinin aksine ontiğinin kendi önündeki sözde aşkınlığıyla değil, ontiği karşısındaki kendi aşkınlığıyla insandır. Dolayısıyla insanı ontik özelliklerine bağımlı kılmak onu insan olma özelliğinden sıyırmak anlamına gelir. Kaldı ki insanın her biri arızi olan ontik özelliklerinin ona içsel biçimde ele alınması, kendi asli yanının üzerinde tasarruf etme yetkisini tekelleştirmiş bir ayrı merciinin kabullenilmesi anlamına gelecektir. Bu da toplumu bütüncül biçimde kavrayarak, hükmetme yetkisini onun üzerinde hiçbir boşluğa yer vermeyecek şekilde kullanan totaliter rejimlere kapı aralayacaktır. Tam bu noktada globalleşmenin totalleşme anlamının gerçekte bir totaliterleştirme olup olmadığı sorusu akla geliyor.

 

Küreselleşmenin yanılsamalı mekanizmaları burada da karşımıza çıkıyor. İnsan için arızi olan asliymiş gibi gösterilirken, asli olansa arızi bir konuma indirgeniyor. Bunu yaparken de modern dünyaya karşı öne sürülen ideolojik bir çarpıtmaya yer veriliyor. Bu ideolojik çarpıtma doğrultusunda modernliğin insanların kendi dışında var olan, ondan bağımsız bir rasyonellik çerçevesi içerisine, özneliklerinden yalıtılarak oturtulmaya çalıştırıldıkları bir nesneleştirici mekanizma olduğu düşüncesinin altı çiziliyor. İnsanın özneliğinin tarumar edildiği bir dünya olduğunu iddia ettikleri böyle bir modern dünya içerisinde insanın en az nesneleşmiş, dış dünya tarafından dikte ettirilen rasyonelliklere en az boyun sunan yanı olarak görülen özelliklere (duygu, inanç, kanı, zevk, tercih, eğilim, gelenekler vb) referansta bulunarak, nesneleştirici rasyonelliğe karşı insanın özneliğinin irrasyonel ucunu sivrilterek karşı koyduklarını öne sürerler. Bugün ortaya çıkan etnik, dinsel vb. çatışmalar bu irrasyonel sivriliğin bir ürünü olarak karşımıza çıkar. Aslında, bugün bize rasyonelmiş gibi gösterilenler salt kapitalist burjuvazi açısından akli bulunan irrasyonellikler silsilesidir. Aklın değil, akliliğin hâkim olduğu bir çağda ne yazık türlü irrasyonellikler burjuvazinin eliyle dönüştürülerek rasyonelmiş gibi sunulabilmektedir. Demek ki, evrensel rasyonelite kılıfı altında gerçekte bir sınıfın küresel akliliği ve bu akliliğin temelinde yer alan sınıfsal çıkarları yatıyor. Postmodernlerin insanın nesneleştirilmesinin rasyonel bir düzen oluşturma gayretinin bir sonucu olduğunu vurgulamaları aslında kapitalist sistemin bu şekilde meşru kılınmaya çalışıldığının bir göstergesidir. Oysa nesneleştirici olduğu öne sürülen bir rasyonellik inşasının irrasyonel temelde dinamitlenmesi, gerçekte insan da dahil her şeyi pazar için birer nesne haline getirme çabasının bir ifadesi olarak daha az nesneleştirici değildir. Toplumsal yeniden üretimin tümüyle pazar için üretime dönüştürülmesi bütün herkesin değil, sadece egemen sınıf olarak burjuvazinin yararına ve çıkarına olması bakımından akli olarak değerlendirilebilir.

 

Modernizmin rasyonel temelde işleyen doğal düzenlilikler yarattığı yönünde bir postmodern iddia ile eleştiriye tabi tutulması, kendi yarattığı doğal düzenlilikler saplantısı göz önünde bulundurulduğunda hiç de inandırıcı değildir. Zira küreselleşmenin pazar içinleştirme mantığı çerçevesinde insan salt doğal düzenlilik tarafından belirlenmiş nesne yanına indirgenmiş bir zoolojik varlık olmanın ötesinde anlam taşımaz. İnsanın beşeri gerçekliğinden yalıtılarak zoolojik bir varlık düzeyine indirgenmesi, onu doğal düzenliliklerin belirleyici doğası altında, rasyonellik adına kendi rasyonellik yanından uzaklaştırmak demektir. Üstelik “Erken modernite, yayımlanan, okunan ve tartışılan ütopyacı literatürün bolluğuyla ünlüdür. Modern ütopyalar, fantezilerden ya da taşkın hayal gücünün artık ürünlerinden başka şey değildi. Onlar, insan denetimindeki gelecek dünyanın tasarıları, gelecek dünyayı zorlama niyetinin deklarasyonu ve bunu gerçekleştirmek için yeterli araçlara ilişkin ciddi bir hesaplamaydı. Modern düşüncenin temel malzemelerinin karıldığı, modern hırsların çökeltildiği ve biçimlendiği test tüpleri olarak da hizmet ettiler. Modern ütopyaların dikkate değer bir özelliği, gelecek dünyaların sakinlerinin hepsinin değilse de çoğunun yaşayacağı umulan kent alanını planlayarak ve tasarlayarak, gündelik hayat ortamının çok dikkatli biçimde planlanmasına gösterilen ilgiydi.”[33] Görüldüğü üzere modern dönemde zamanın ve uzamın denetim altında tutulmasını sağlayacak geleceğe ilişkin özgün tasarımlara yer veriliyordu. O dönemin düşünürleri, gelecekte var olması muhtemel olanı bir düzen dâhilinde gerçeğin tasarımına dönüştürüyorlardı. Özetle geleceğe yön verme, doğal düzenlilikler dışında özne hükmünü geçerli kılma düşüncesi dipdiriydi. Postmodern dönemle birlikte bu istek giderek körelmeye ve ne yazık, sonunda insan istencinin sıfır noktasına indirilmesine neden olundu. Artık insanlar geleceği kendi ölçülerinde yapıcı bir temelde tasarlamanın yerine, yıkıcı bir kurgusallığa yöneliyorlar. Gelecek artık sonu gelmeyen felaketlerin habercisi olarak görülüyor. İnsanın an içindeki durumunu aşarak geleceğe dair tasarımlarda bulunması, bir düzen inşa etme düşüncesi neredeyse imkânsız görülüyor. Üstelik insanın anı aşması ve geleceğe dönük tasarımlarda bulunması bir yana, insan an içi