Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

28 Nisan 2007

Yusuf Akçura

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Umumi

 


Küreselleşmenin Çatı İdeolojisi: Kameralizm


-Nimetullah Sucu-


Giriş

 

Engels, Das Wolk gazetesinin 6 Ağustos 1859 günlü 14. sayısında şöyle der:

 

“Almanlar bilimin her dalında, öteki uluslardan hiç de geri kalmadıklarını tanıtlamışlardır. Ne var ki, ekonomi politik alanında hiçbir Alman adına rastlanmaz. Bunun nedeni, ekonomi politiğin gelişmiş burjuva şartlarını geliştirmesidir ki Almanya’da bu şartlar gerçekleşmemiştir. Alman burjuvaları, bu konuda ithal malı olan İngiliz ve Fransız ekonomi politiğinden yararlanmaya çalışmışlardır. Kısa bir süre sonra da onu Alman zekâsının şanına yaraşmayacak bir biçimde işlemişlerdir. Kitap sanayi tüccarlarının, bürokratların ve çokbilmiş geçinenlerin karmakarışık topluluğundan yavanlık ve seviyesizlik açısından ancak Alman romancılığıyla karşılaştırılabilecek olan Alman ekonomi edebiyatı böylece doğmuştur… Bu gayretlerin sonunda, hukuk öğrencilerinin memurluk sınavına girmek için bilmeleri gereken şeyler cinsinden, bulanık bir ekonomi salçasıyla sulanmış, birbirine benzemeyen bir sürü şeyi bir araya getiren bir çorba yapılmış ve buna kameralizm adı verilmiştir”.

 

Kameralizm konusu bu denli bulanık ve toplama bir düşünsel perspektif olmasının yanında yeni dünya düzeninin temel parametrelerini görmemizi sağlayacak çok önemli nüveleri içinde barındıran bir yönetsel dontrindir. Böyle olmasına karşın, ne bu boz bulanık toz bulutunu dağıtmaya dönük ne de yeni dünya düzeninin yönetsel doktrini olarak kameralizmin altında yatan gerçekler yeterince araştırma konusu olmuştur. İşte bu çalışma en başta da bu örtmece mekanizmasının niçin irdelenmediğinin ve altında neler sakladığının cevabını bulmaya adanmıştır. Dolayısıyla bu araştırma metni bir bakıma yeni dünya düzeninin arkeolojik yordamla kazılması ve saklanan tarihsel gerçekliklerin deşifre edilmesine dönüktür.

 

Aslında kameralizm üzerine yazılmış kaynakların kıtlığının fenomenolojik bir yöntem dâhilinde tarihsel gerçekliği paranteze alarak küresel sömürü düzeninin aşkın bir mertebeye oturtulmasına hizmet ettiğini savlayabiliriz. Nitekim günümüzde simülasyon kuramı fenomenolojik yöntemle birleştirilerek bu terkipten mürekkep bir immobilizm ideolojisi oluşturulmaktadır. Böyle bir ideoloji doğrultusunda tarihsel gerçeklik sıfır noktasına dek indirgenerek dünya kapitalist sisteminin adeta gökten zembille indiği yönündeki yanılsama hâkim anlayış olarak zihinlere empoze edilmektedir.

 

Bu araştırma kameralizmle ilgili sofistike bir inceleme değil, yeni dünya düzeninin çatısını oluşturan bir yönetsel örtmece mekanizmasının altındaki sömürü düzenini teşhir etmeye dönük bilimsel bir çalışmadır. Zira, serimleyici bir yaklaşımla örtünün yüzeyinde gezinmek yerine derinliğine nüfuz etmenin daha gerekli olduğu kanaatindeyim. Almanca oda anlamına gelen kammer’den türetilen bir sistemin nasıl olup da kapitalizmin hücre tipi örgütlenmesinden onun emperyal düzeninin çatısını oluşturan bir mekanizmaya dönüştüğü araştırmamızın sonunda aydınlanacak.

 

 

I. Merkantilizm

 

Kameralizmi tanımlamadan evvel onun öncülü niteliğindeki merkantilizmi tanımlamamızın araştırmamızın aydınlanması noktasında ışık tutacağı kanaatindeyim.

 

 

I.1.Tanımı, İçeriği ve Tarihçesi

 

I.1.A.Tanımı ve İçeriği

 

Merkantilizm Fransızca’da “ticari, ticarete ait, esnafça”1 anlamına gelen ve İngilizce’de commercial kelimesine tekabül eden mercantile sözcüğünden türetilmiştir. Mercantile “küçük maddi çıkarları peşinde koşan, bezirgân çıkarcı”2 manalarını ifade eder. Merkantilizm’in “ticari zihniyetle hareket etmek, menfaatçilik”3 anlamlarına gelecek şekilde de kullanıldığı görülür. Almanca’daki karşılığıyla merkantilismus “-ticari sistem, merkantilizm, İtalyan ekonomik idare sistemi; ticarette aşırı menfaat düşkünlüğü”4 anlamlarına gelir.

 

“Merkantilizm(Os. Merkantilizm, Fr. Mercantilisme, Al. Merkantilismus, İng. Mercantilism) ekonomik ulusçuluk ve devletçilik… Fransızca mercantile sözcüğü tecimsel (Os. Ticari) demektir, paragöz anlamını da dile getirir, namuslu olmayan tüccara da Fransızca mercanti denir. Merkantilizm anlamında komersiyalizm deyimi de kullanılır.”5 Merkantilizm ismi ilk kez Adam Smith tarafından kullanılmıştır. Nitekim merkantilist dönemin isim babalığını da Adam Smith yapmıştır. Ulusların Zenginliği(17776) adlı eserinde Smith korumacı dış ticaret politikalarını şiddetle eleştirirken, bu döneme merkantilizm adını vermiş ve o günden bu güne bu isim geniş kabul görmüştür. Bu döneme zaman zaman “ticari sistem” ya da “sınırlayıcı sistem” de denmektedir. Bu bakımdan merkantilizmi tek boyutlu biçimde değerlendirmek mümkün görünmemektedir. Merkantilizm genel anlamıyla ticaretle uğraşmak, bir mal satmak demektir.

 

Merkantilizmin esası devlet idaresine dayanır ve ekonomi politikası hem ekonominin ve hem de devletin birlikte büyümesini ve güçlenmesini sağlayacak temel bir araç olarak görülmüştür. Savaş’ın ifadesiyle, bu dönemde güçlü olmanın kriterlerinden birisi hazinenin dış ticaret fazlası dolayımıyla büyümesi idi ve bunun için de ithalattan çok ihracat yapılması gerektiği için hükümdar ile tacirler arasında bir çıkar birliği oluşmuştur.

 

“Merkantilist doktrin üç temel faktöre dayalı olarak açıklanabilir: Bunlardan birincisi milli ve güçlü devlet ilkesidir. İkincisi kazanç tutkusu ve kıymetli madenlere sahip olma arzusudur. Üçüncüsü ise dış ticaretin gerekliliğidir. Ancak, bu üç ilke birbirinden bağımsız değil, tam aksine birbirine bağlı olarak dikkate alınması gerekli ilkelerdir. Bunun için kuvvetli bir ordu ve donanmaya, güçlü ve büyük bir ticaret filosuna ihtiyaç vardı. Bunu başarabilen ülkeler daha çok koloni sahibi olabilecek, deniz ticaret yollarını ellerinde tutabilecek ve rakiplerine karşı üstünlük sağlayabileceklerdi.”6

 

I.1.B.Merkantilizmin Tarihçesi

 

Merkantilizm, 16. yy. ortasından başlayıp 18. yy.’ın başlarına dek, özellikle Batı Avrupa’da etkisini gösteren fakat dünyada ticaret yapan diğer ülkelerce de kabul gören, ekonomik sahada ortaya çıkmış bir doktrinin adıdır. Ayrıca merkantilizm her ne kadar Batı Avrupa ülkelerinde büyük ölçüde ortaya çıkan bir iktisadi doktrin olarak belirse de, Batı Avrupa’daki her ülkede farklı biçimlerde ve etkilerle hissedilmiştir. “Merkantilizm de hemen bütün ekonomik öğretiler gibi, Rönesans çağının en ileri ülkesi olan İngiltere’de doğmuştur. Merkantilizmin doğum çağı, ticaret kapitalizminin egemen olduğu çağdı. Sanayileşme henüz başlamamıştı ve manüfaktür sanayi biçimindeydi. Amerika’nın ve dolayısıyla altın ve gümüş madenlerinin keşfi Avrupa’ya değerli madenler sağlamaya başlamış ve zenginliğin başlıca kaynağının bu değerli madenler olduğu düşüncesi uyanmıştı. Merkantilizm, ilkin ve özellikle İngiltere’de, ticaret burjuvazisinin çıkarlarına uygundu ve manüfaktür biçimindeki sanayinin hızla gelişmesine etken olmuştu. Ama büyük sanayi başlayınca yetmedi, o zaman da sanayi burjuvazisinin çıkarlarına liberalizm gerekti.”7

 

Dolayısıyla, kapitalizm dahilindeki iktisadi doktrinler pragmatik bir amaca hizmet eden konjonktürel fikirlerden mülhemdir. Liberalizm nasıl ki İngiltere’nin çıkarlarıyla örtüştüğü için o topraklarda yarar sağladıysa, aynı şekilde merkantilizm de daha çok Fransa için fırsatlar doğurmuştur. Ancak, bu ülkeler kendileri için yerel olanı diğer ülkelere evrenselmiş gibi sundular. Neticede, bazı ülkelerin yararına sonuçlar doğuran iktisadi doktrinler bazılarının sistemini daha da işlemez hale getirdi. Bu bakımdan, merkantilizmi her yerde aynı ölçüde ve kılıkta ortaya çıkmış bir düşünce akımı olarak görmek yanlıştır. Biz de bu gerçeğin ışığında araştırmamızda merkantilizmin hâkim özelliklerinden yola çıkarak bir değerlendirmede bulunmaya gayret göstereceğiz.

 

Merkantilizm, “bu konuda otorite olan E.A.J. Johnson’un Predecessors of Adam Smith’de(1937) ortaya attığı bir düşünceye göre, yaygın biçimde milliyetçilik, korumacılık ve kendine yeterlilikle(otarşi) karıştırıldığı için “olumlu anlamda baş belası” haline gelen, oldukça tartışmalı bir terim. Erken dönem modern Avrupa devletleri arasındaki ilişkileri yönlendiren iktisadi kuramlara ve stratejik düşünceye gönderme yapan merkantilizm terimi, popülerliğini, Adam Smith’in The Wealth of Nations’daki (Ulusların Zenginliği, 1776) on yedinci ve on sekizinci yüzyıl “merkantil sistemi” eleştirisine borçludur.”8Smith’e göre merkantilizm zenginliğin sıfır toplam düşüncesine(birinin kazanmasının diğerinin kaybetmesi anlamına gelmesi) dayanıyordu. Bu yüzden, daha çok devletin uygun bir dış ticaret dengesi yaratmak amacıyla ekonomik alana müdahale edebileceği koşullarla ilgilenmişlerdi. Ancak, ne yazık “ortaya çıkan ticaret düzenlemesi, altın birikimi ve “ulusal ekonomiyi oluştururken devleti de oluşturmak düşüncesi”ni hayata geçirmek için girişilen uluslar arası güç mücadeleleri, varsayımsal olarak yalnızca tüccarların ve imalatçıların yararına olmuştur (“merkantilizm” teriminin kullanılmaya başlanmasının nedeni budur).”9

 

Böyle bir doktrinin ortaya çıkması genel itibariyle 16. yy. başlarında dünyada yaşanan sosyal, kültürel ve politik alandaki önemli değişmelere dayanır. Zira “bu dönemde, coğrafi keşifler nedeniyle uluslar arası ticaret hacminde gelişmeler olmuş, sanayileşme hareketleri büyük ölçüde hızlanmış, birçok ülkede feodalizmin yerine, mutlakiyet idaresini ve aile hükümranlığını benimseyen devletler kurulmuştur. Mutlakiyet idaresini güçlendirmek isteyen hükümdarlar, derebeylik sisteminin gücünü zayıflatmak amacıyla, üretimi teşvik edici, ticaret sermayesini güçlendirici ekonomik düzenlemelere ağırlık vermiştir.”10 Bu doğrultuda “mutlakiyet idaresini güçlendirmek isteyen hükümdarlar hazinenin altın ve gümüş mevcutlarını artırmak için politikalar oluşturmuşlardır.”11 Burada merkantilizmin teknosantrik bir iktisadi doktrin olarak karşımıza çıktığını görürüz. Nitekim antroposantrik* bir iktisadi doktrin olan Marxizm ekonomik ilişkilerde insanı temel alan bir sistem olarak karşımıza çıkarken, merkantilizm devlet hazinesinin zenginleştirilmesi temel düsturundan hareketle insan karşısında teknik bir aygıt olarak devleti yüceltmektedir.

 

 

I.2.Merkantilizmin Sosyo-Ekonomik Açıdan Analizi

 

Ortaçağı takip eden dönemde ortaya çıkan merkantilist devirde ortaçağ özellikleri hala varlığını hissettirmektedir. Böyle bir dönemde skolastisizm hala mevcutken, feodal yapı da tam anlamıyla çözülememiştir. Bununla birlikte ortaya çıkan sosyo-ekonomik gelişmelere koşut biçimde merkantilistler de genel olarak ortaçağ düşüncesini reddedip bunun yerine rasyonel ilkeler ortaya koymaya çalışmışlardır. Daha sonraki dönemlerde ulusal devletlerin ortaya çıkmasıyla birlikte feodal düzen çökmüş ve yerine merkezi otoriteler ortaya çıkmıştır. Ayrıca işsizlere iş bulma, fakirlere yardım etme gibi sosyal içerikli konular bireyin değil devletin sorumlu tutuldukları alanlar haline gelmiştir. Günlük yaşamda ortaya çıkan bu değişim ve gelişmelerin neticesindedir ki düşünce yapısında da değişmeler meydana gelmiştir. Bu düşünsel değişime en büyük örnek asırlardır süregelen Aristo mantığının sona ermesidir. Merkantilizm, feodalizmin külleri üzerinden yükselen, ancak bir anka kuşu misali kendini küllerinden yaratıp küresel dünya sisteminin moment noktasında kendisini yeniden kuran ve bu yeniden kurumlandırma pratikleri sürecinde feodalizmle sanayi kapitalizmi arasında gel gitler üzerinden kendini sunan, sömürü düzenini küresellik kılıfında saklamaya dönük bir ideolojik manüplasyon aracı olarak da karşımıza çıkar. Şöyle ki, merkantilizm tarihi bir eşikten diğerine medcezirli bir seyir halinde çekip iten bir sarkacın başlangıç noktası olarak, tarihi kendi sistemi içerisinde durağanlaştırarak immobilist bir ideolojinin kaynağı haline gelir. Bu noktada merkantilizm, hazinenin altın ve gümüş mevcutlarını artırmak amacıyla ihracata ağırlık veren, müdahaleci bir iktisadi doktrin olarak ortaya çıkmıştır. “Kökenleri XV. Asırda Feodalitenin yıkılması ve milli devletlerin oluşması dönemlerine kadar iner. Siyasal ve ekonomik yönden merkezileşmeye ya da kralın yetkilerini artırmaya yönelik bir akımdır. Milli devletin otoritesini destekleyecek biçimde gerek iç, gerekse dış ekonomik faaliyetlerde aşırı devlet müdahaleciliğini öngörür. Bu düşünce tarzına göre altın ve gümüş gibi değerli madenler hem savaşların finansmanını sağlar, hem de ekonomik ve siyasal gücün kaynağını oluşturur. O bakımdan amaç hazinenin değerli maden stoklarını artırmak olmalıdır.”12 Bu gereklilik doğrultusunda merkantilistler uyguladıkları çeşitli primler vasıtasıyla mamul maddelerin ihracını özendirmişlerdir. Şöyle ki; merkantilizmde dışarıdan hammadde ithali serbest bırakılırken, mamul madde ithalatı yüksek gümrük vergileriyle engellenmiştir. Bu şekilde hammaddenin içerde işlenip mamul madde biçiminde dışarıya ihraç edilmesine özen gösterilmiştir. Bunun yanında, altın stoklarını artırmak için ihracat kadar uluslar arası taşımacılık hizmetlerine de büyük bir anlam atfedilmiştir. Bu amaçla, güçlü deniz ticaret filoları oluşturulmaya gayret edilmiş, nüfus artışları teşvik edilmiş ve dışa doğru göçler yasaklanırken, nitelikli işgücünün içe doğru göç etmesi özendirilmiştir.

 

Buradan hareketle, merkantilizmin statik bir dünya görüşünü beraberinde getirdiğini savlayabiliriz. Zira merkantilistler için dünya servetleri sabit olup, onları artırmanın olanağı yoktur. Ayrıca, merkantilizmde ekonominin yerelleştirilmesi çabası doğrultusunda dışa kapalı ekonomik bir ulus anlayışı ve içerde piyasa dışarıda siyasa savsözü hâkimdir. Nitekim merkantilizm ithalatı kısıtlayıp ihracatı teşvik ederek güçlü ve zengin bir devlet inşa etmeyi hedefleyen iktisadi milliyetçilik doktrinidir. Şöyle ki, onlar için ulus ekonominin yerelleşmesi sonucunda ontik bir gerçeklik olarak ortaya çıkar. Devlet de ekonomik alanla siyasal alanın kesiştiği noktada ortaya çıkan çıplak şiddet tekeline haiz panoptik bir dijital örgütlenme tarzı olarak düşünülür. Zira merkantilizm bir yanıyla iktisadi bütünlüğü, diğer yanıyla ise siyasal kontrolü hedefleyen bir doktrin olarak karşımıza çıkar. Diğer bir ifadeyle, merkantilizm feodalizmin çöküşüne yakın tarihlerde ortaya çıkmış olan; değerli külçe birikimini, dış ticaret fazlasını, tarımın ve üretim sektörünün gelişmesini ve dış ticaret tekellerinin kurulmasını sert idari düzenlemelerle tüm milli ekonomiyi kontrol ederek sağlayıp, bir milletin parasal zenginliğiyle gücünü birleştirerek artırmayı hedefleyen iktisadi sistemdir.

 

Zira kapitalizmin ilkel toplayıcılık ve avcılık dönemine tekabül eden merkantilist düşünce doğrultusunda devlet bir yandan gözetleyici ve denetleyici bir mekanizma bir yandan da sayman mantığıyla hareket eden dijital bir güç biçiminde ortaya çıkar. Merkantilizm anlayışı doğrultusunda tahayyül edilen devlet yapısı kapanmacı bir anlayışla oluşturulmuştur. “Yurt ticaretini ve sanayini içte ve dışta koruyuculuk(himayecilik), merkantilizmin başlıca özelliğidir. Örneğin, İngiltere’de, yurt sanayini ve ticaretini korumak için, ölülerin bile yünlü kumaşla kefenlenmelerini buyuran yasalar çıkarılmıştır. İlk devletçi ve himayeci(merkantilist) düşünceyi ileri süren Fransız düşünürü J. Bodin(1530–1596)’dir. Bodin hammaddelerin çıkışıyla girişini ağır gümrük resmine, bunun tersini de hafif gümrük resmine bağlamak gerektiğini savunmuştur.”13 Devletin bu çift başlı yapısı ekonomik düzenin muhafaza edilmesine hizmet eder. Zira merkantilist düşüncede ulusal yararın arkasında her şey Pazar için, pazara göre, pazar tarafından düsturu saklı tutulur.

 

Nitekim merkantilizm “tarihsel süreçte, orta çağdan yeni zamanlara geçişin ürünüdür; derebeylik düzeninin yerini ulusal burjuva devleti almıştır. Bu sürecin zorunlu sonucu olarak uluslar arası Katoliklik bile ulusal Protestanlığa dönüşmüştür.”14 Bu şekilde insanın inanç hüviyeti bile mevcut ekonomik yapının elinde değişime uğratılmıştır. Ulusun bu şekilde siyasa ve piyasanın ya da başka bir ifadeyle içte ve dışta olanın sınırında var olduğu düşüncesinin dile getirilmesi aynı zamanda ötekileştirici bir ulusçuluk anlayışının filizlenmesinde kaynaklık teşkil eder. Bu anlayışın bir ürünü olarak da ulusal sınırlar içerisinde serbestçe ticaret yapma çabası özendirilirken, sınırların ötesine uzanma isteğine yönelik aynı türden bir çaba şiddetle reddedilir. Bu bakımdan, merkantilizm doğrultusunda ortaya çıkan ekonomik ulus anlayışı küresel pazarın karşısında inşa edilmiş ekonomik bir Çin Seddi’dir.

 

Piyasa ve siyasanın bu şekilde ayrıştırılması gerçekte kapitalizmin her fırsatta ürettiği yanılsamaların bir ürünü olan yapay bölünme çizgilerinin yaratılmasında da etkili olur. Şöyle ki; dışa karşı ulus içe karşı sınıf bilinciyle donatılmış bir topluluk transpsişik ve sosyoşizofrenik bir obsesyonla karşı karşıya kalır. Böylece, kendi içinde sınıf bilinci kendi dışında ulus bilincine dönüşür ve sömürünün evrensel düzlemde yeniden üretilmesine yardım ve yataklık edilmiş olunur. Neticede, sınıfsal var oluş ulusal varlığın içerisine hapsedilerek onun bir ve değişmez yanı dâhilinde tüketilir. Ayrıca, piyasa ve siyasa arasındaki bu ikilik durumu gerçekte ulusal siyasaların piyasayla uzlaştırılması durumunu ifade eder. Başka bir deyişle, merkantilizm ulusu piyasayla organik bir birlik oluşturan ekonomik bir birim olarak görür. Zira ünlü Fransız merkantilisti Colbert “ulus ekonomik bir örgüttür” der.

 

Bu bakımdan, merkantilizm bir ekonomik doktrin olmasının yanı sıra kapitalist düzenin olduğu gibi sürdürülmesine hizmet eden bir ideolojik manipülasyon aracıdır. Zira gerçekte piyasa mekanizması dâhilinde oluşturulan siyasaların sanki ondan kopukmuş gibi ele alınmasına neden olarak piyasanın üzerinde aşkın bir siyasa yanılsamasının oluşturulmasına hizmet eder. Böyle bir yanılsamadan hareketle, insanın üretim tarzları içerisindeki sınıfsal var oluş koşulları ve gerçekliği askıya alınarak onun dünya ölçeğinde maruz kaldığı gerçek bölünme çizgileri silikleştirilir. Başka bir deyişle, evrensel sınıf kavramı yerel ekonomik ulus düşüncesi ile içerden fethedilir ve sömürünün kaynağı yapay bölünme çizgileri üzerinden bu şekilde saklı tutulur. Bu bakımdan, merkantilizmin fenomenolojik bir yordamla gerçek tarihsel üretimi paranteze alarak sınıf kavramını simüle ettiğini ve bir karşı hakikat biçiminde ekonomik ulus simülakrını inşa ettiğini söyleyebiliriz.

 

Bilindiği gibi, “bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.”15 Buradan hareketle simülasyon denildiğinde bir hakikatten çok hakikat(li)lik payı taşıyan bir modelden söz edilebileceğini söyleyebiliriz. Şöyle ki, hakikat olma vasfına haiz bir şeyin işlevsel boyutu hakikati ifade ediyor oluşunda saklıdır. Oysa simülasyonda işlevsellikten işlemselliğe geçiş söz konusudur. Başka bir deyişle, simülasyon denilince gerçeğin tüm göstergelerine sahip ve bir gerçekliğin oluşması için gerekli tüm aşamalardan geçirilmiş işlemsel bir ikizleme durumu kastedilir. Dolayısıyla simülasyon hakikatin nihai biçimde oluştuğu ana dek tezahür eden göstergelerin inşası sürecidir. Ancak, böyle bir inşa sürecinde hakikate değil yokluğa ulaşılır. Zira, simülasyon sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak anlamına gelen dissimuler(gizlemek)’den farklı biçimde sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmak anlamına gelir ve bu anlamda bir varlığa değil yokluğa gönderimde bulunur. Bunun yanında, simülasyon ‘taklit’, ‘suret’ ve ‘parodi’den farklı biçimde aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçeği ifade eder. Bu bakımdan simülasyon denildiğinde taklidi değil, tatbiki bir durum söz konusudur. Zira gerçekliğin kurulmasındaki bütün aşamalar kaydedilirken ulaşılan şey göstergelerden ibaret bir gerçek(li)liktir. Özetle simülasyon menşei gerçeklik olmayan inşai bir karşı gerçekliktir.

 

Bu açıklamalardan hareketle, merkantilist düşüncede ekonomik ulus kavramının salt bir simülakr şeklinde varlığını sürdürdüğünden söz edebiliriz. Merkantilist düşünce içerden sınıf dışarıdan ulus mülemması üzerinde temellenirken yerel sınıfsallık içerisine hapsedilen emekçi kesimlerin akıbeti bir muammaya dönüştürülür. Zira ekonomik bir ulus inşası içte ve dışta bırakılan siyasa ve piyasanın sınırında özlenen zenginlik arayışının bir sonucudur. Başka bir deyişle, merkantilizm siyasa ve piyasanın evlendirilmesi neticesinde sınırda dünyaya gelmiş ekonomik köklere bağlı bir refah çocuğunun nesebini siyasal köklere dayandırma arayışıdır. Böyle bir arayışın neticesindedir ki, pastanın bölüşülmesi kavgası toprağın üleşilmesine dönüşmüştür.

 

Nitekim merkantilist düşünce doğrultusunda dünya ulusların kıyasıya çarpıştığı ve kar güdüsüyle rekabete yöneldiği yeni tür bir doğal ayıklanma sürecine tabi tutulmuştur. Böylesine bir ayıklanma süreci içerisinde bir ülkenin kar elde etmesi bir başka ülkenin zarar etmesi aracılığıyla mümkün kılınır. Dolayısıyla, merkantilizm statik olduğu düşünülen dünya nimetlerinin külfetler üzerinden talan edilmesi üzerinde yükselen bir yağma düzenini öngörür. Gerçekte, bir ülkenin ekonomik sahada kar elde etmesinin olmazsa olmaz koşulu olarak bir başka ülkenin zarar etmesinin gösterilmesi Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın Kumarhane Kapitalizmi yakıştırmasının o günlerde işlerlik kazandığının bir göstergesi olarak görülebilir. Zira sonu görünmeyen bir yarışta ulusların bir diğerini kaybettirme dürtüsüyle rekabete zorlandıkları bir ekonomik oyun teorisi kumar mantığıyla örtüşür. Her ulusun kendi için akli olana göre hareket ettiği böyle bir ortamda rasyonel bir zeminin varlığı düşünülemez. Zira statik bir kaba akıtılan dünya servetlerinden pay alma hususunda komşunu alt et, pastayı hak et sav sözü merkantilizm dolayımıyla içselleştirilmiştir.

 

Bu bağlamda merkantilizmde biyolojideki birlikte yaşam biçimlerini oluşturan komensalizm ya da mutualizm yerine komersiyalizmden söz edilebilir. “Merkantilizm(Os. Merkantilizm, Fr. Mercantilisme, Al. Merkantilismus, İng. Mercantilism) ekonomik ulusçuluk ve devletçilik… Fransızca mercantile sözcüğü tecimsel (Os. Ticari) demektir, paragöz anlamını da dile getirir, namuslu olmayan tüccara da Fransızca mercanti denir. Merkantilizm anlamında komersiyalizm deyimi de kullanılır.”16 Komersiyalizm comer(=yemek) fiilinden türetildiğinden bir bölüşümden ziyade tek taraflı alıcılık durumunu ifade eder. Bu bakımdan, merkantilizmi bencil kapitalizm ya da terbiye edilmemiş kapitalizm olarak da adlandırabiliriz. Özetle, merkantilizmin motifleri, mantığı, politikaları ve pratiği, ülkeden ülkeye çeşitlilik arz etmekle birlikte, etkisi çoğunlukla aynı olmuştur: yani yağma, savaş ve uluslararası şiddet.

 

 

 

II. Kameralizm

 

II.1. Tanımı ve İçeriği

 

Latince Camera( ve camara) “I. Kubbe, kubbeli veya kemerli tavan, kemer: Cic. Ep,, Lucr. II. Kemerli bir örtü ile örtülebilen yassı bir cins gemi”17yi ifade eder. “Kamera deyimi, oda anlamındadır. O çağda Almanya’da kamu maliyesi(hazine)ne Kameralistik deniyordu. Kameralizm deyimi, bu kökten türetilmiştir.”18 Kammer Almanca’da “1.meclis, kamara. 2.esnaf cemiyeti, oda; hücre”19 anlamlarına gelir.

 

Bu kelimenin Fransızca’daki karşılığı chamber olup, “yargıç odası, hâkimin oturum yapmadığı zamanlarda işgal ettiği ve oturum dışı görevlerini yaptığı çalışma odası; teşrii meclis, yasama meclisi, mahkeme, komisyon, meclis; apartman dairesi; hazine, para saklanan yer; heyet”20 anlamlarına gelir. Ayrıca, camera “hâkimin duruşma salonu arkasındaki hususi odası”21 olup hâkim bazı davaları burada görür.

 

Almanca’da kamm “saç tarağı, tarak, horozibiği, tepelik, (beygir) boyun, miğfer tepeliği”22 demektir. Yine Almanca’da “kamer, oda, meclisi mebusan, avam kamarası, (tüfek) sürgü kolu, kuburluk, hurç”23 gibi anlamlara gelir. Kammerei ise, “emlaki emiriye idaresi; nahiye varidatı idaresi; belediye varidatı; hazine dairesi”24dir. Kammereikasse “belediye veznesi”25 olarak ifade edilir. Kammerer “vekilharç, kâhya, idare müdürü, mabeyinci, müze müdürü”26 gibi anlam içeriğine haizdir.

 

Ayrıca, Almanca’da Wissenschaft kelimesinin kökünü teşkil eden wissen “bilmek, vakıf olmak, malumu olmak, malûmattar olmak, ezberden bilmek, malumat, bilgi, ilim, vukuf”27 anlamlarına gelir. Wissenscahft ise, “ilim, bilgi, malumat”28 demektir. Bu bakımdan kameral bilimleri ifade eden kameralwissenschaft kavramı gerçekte bir bilimden ziyade başka ülkelerden edinilen malumatlar ölçüsünde oluşturulmuş bir enformasyonel yönetim bilgileri toplamına tekabül eder.

 

Merkantilizmin bir ticari kapitalizm ideolojisi olarak Avrupa’nın her ülkesinde farklı biçimde ortaya çıktığından söz etmiştik. Fransa’da Colbertizm, İngiltere ve İspanya’da Bulyonizm olarak adlandırılan merkantilizmin Almanya- Avusturya’daki adı kameralizmdir. Kameralizm XVIII. Yüzyılın ortalarına doğru Almanya ve Avusturya’da ortaya çıkan ve servetin devlet tarafından nasıl yaratıldığı ve kullanıldığı üzerinde duran bir tür merkantilizm akımıdır. “Kameralistler ticari yayılma yerine, yurt içi sanayi yoğunlaşmasının önemini vurgulamışlardır. Onların asıl amacı, iç endüstriyi geliştirmek ve kendi kendine yeterli bir ekonomi oluşturmaktı. Hızlı nüfus artışını milli hâsılayı genişletmenin bir yolu olarak görmüşler ve yurtiçi ürünlerin tüketimini özendirmişlerdir. Merkezi hükümet gelirlerini ulusal servetin en önemli indeksi olarak kabul ederler.”29

 

 

 

II.2. Kısa Tarihçesi

 

Siyasal ekonomi(Ekonomi Politik) deyimini ilkin 1615’te Montchrétien kullanmıştır(Montchrétien, Traité de l’économie Politique, 1615). Montchrétien bu deiyimi, ele aldığı konunun devlet ekonomisi olduğunu anlatmak için kullanmıştır. Daha sonra bu deyim, ekonomik alanın toplumsal yönünü dile getirmek için kullanıldı ve bu anlamda toplumsal ekonomi(Fr. Économie Sociale)’yle anlamdaş kılındı. Ekonomik alanın teknik yönü fizik, kimya, metalürji, tarım bilgisi vb. gibi bilimlere bırakıldı.”30

 

“Ekonomi sosyal deyimini de ilkin 1862’de Polonyalı bilgin Supinski kullanmıştır. Günümüzde bu anlamda genellikle kullanılan siyasal ekonomi (Fr. Économie politique, Al. Politische Ökonomie, Volkwirtschaftslehre; İng. Political Economy, Economics) terimidir. Ünlü Marxist Rosa Luxembourg da bu anlamda ilkin ulusal ekonomi(Al. National ökonomie) deyimini kullanmıştır.”31 Almanya’da kameralizmin tarihi gelişimi aslında bu ülkede bir türlü gelişemeyen ekonomi politik sahasındaki durgunluğa doğrudan bağlıdır.

 

Şöyle ki, İngiltere ve Fransa’da ekonomi politik sosyo- ekonomik gelişmelerle koşut biçimde ortaya çıkarken, felsefeden sosyolojiye her alanda düşünsel merkez olma rüştünü ispatlamış bir ülke olarak Almanya’da tersine bu bilim gelişme fırsatı bulamamıştır. Zira Almanya’nın toplumsal üretim zemini böyle bir bilimsel düşünüşün gelişmesini engelliyordu. Dolayısıyla diğer Batı ülkelerinde sınıfsal köken itibariyle tüccarların kuramlandırdığı bir iktisadi doktrin olan merkantilizm Almanya’da yönetim adamlarınca oluşturulmuş bir yönetsel doktrin olarak karşımıza çıktı. Başka bir deyişle, İngiltere ve Fransa gibi gelişmiş batı Avrupa ülkelerinde merkantilizm ekonomi politik bilimin gelişimiyle koşut biçimde ortaya çıkarken, Almanya’da kamu yönetiminin gelişmesiyle kol kola yürüyen bir süreç olarak karşımıza çıkar.

 

Bilindiği gibi kamu yönetiminin ilk gelişmeye başladığı yer Almanya ve Fransa’dır. Kamu yönetimindeki ilk incelemeler 1727 yılında Prusya’da ortaya çıkmıştır. Kameral bilimler adı altında bir takım kürsüler kurulmuş ve bu yönde dersler verilmiştir. Gerçekte kameral bilimler monarşinin bilimiydi. Zira monarkın toplum üzerinde egemenlik kurup bu egemenliğini devamlı sürdürmesine hizmet eden bir bilimdi. Bunun dışında, kameral bilimler birçok konuda devlete adam yetiştiren kürsüler olma özelliğini de korumuştur. Aslında, bu bağlamda biraz daha gerilere gidince aynı yönetsel sistemin bizdeki Enderun geleneğinde de görüldüğünü anımsarız. Tarihsel süreç içerisinde bu türde kıyaslamalar ve bağlantılar geliştirme arayışlarının daha başlangıçta engellenmesi kapitalist sistemin tarihi değerlendirirken düşünme biçimimizde yarattığı bir obsesyonun doğal ürünüdür. Bu obsesyona lineerlik obsesyonu diyebiliriz. Şöyle ki, kapitalist düşün çerçevesinde tarihin hep düz bir çizgide kronolojik seyir içerisinde ilerlediği yanılsamasına kapılırız. Böyle bir yanılgı, zamana saplanan düşüncelerimizi mekâna körleştirmemizle kol kola yürür. Şöyle ki, düz bir hatta ilerleyen zamanın yanında bir zemin algısının olmayışı tarihsel gerçeklikleri organizmacı bir yaklaşımla irdelememize neden olur. Bu düşünüş doğrultusunda bir sistemin doğup gelişip öldüğü yanılsamasına varırız. Oysa diyalektik düşünüş biçimi bize tabiatta her şeyin değişim içerisinde olduğunu ve her şeyin bir başka şeye dönüşme gizil gücüyle donatıldığı bağıntısallık ilkesinin hâkim olduğu savından hareket eder.

 

Kapitalizmin zemine yönelik körleştirme kılgısı aslında onun sisteminde bir kördüğüm noktası teşkil eden mürteci ve statik yanını gizlemeye yönelik bir örtmeceden ibarettir. Zira gerçekte kapitalizm günümüzde lineer bir dinamizm yerine çevrimsel bir hareket doğrultusunda çemberin bir noktasından başlattığı sistemini aynı noktaya getirme arayışı içerisinde devinmektedir. Aslında bu türlü bir tarihsel devingenlik tarihsel gerçekliği bir noktada dondurma şeklinde ifade edebileceğimiz immobilizm ideolojisinin statik dünya ülküsünün gerçekleştirilmesine hizmet eder.

 

Bu yöntemsel gerçeklikten hareketle, merkantilizmi lineer bir mantıkla tarihin belirli bir döneminde her ülkede aynı biçimde ve ölçülerde ortaya çıkan bir ekonomik doktrin olarak görmek yerine onu özellikle batı Avrupa ülkelerinin her birinde farklı biçimlerde ortaya çıkan bir iktisadi doktrin olarak ele almalıyız. Şöyle ki, mesela Fransa’da merkantilizm bu ülkenin sosyo-ekonomik çıkarlarıyla örtüştüğünden büyük faydalar sağlamış ve devletin resmi politikası haline getirilmiştir. Nitekim Fransız kıralı 14. Louis’nin maliye bakanı olan Jean Baptiste Colbert zamanında merkantilizm devletin resmi politikası haline getirilerek, bu bakanın adından mülhem bir ifadeyle Colbertizm olarak adlandırılmıştır. Bu doğrultuda Fransız merkantilizmi İngiliz merkantilizmine göre daha çok devlet tarafından yönlendirilen bir ticari sistem olarak karşımıza çıkar. Başka bir deyişle, İngiliz merkantilizminde büyük bir hızla devlet müdahalesinden kurtulmaya çabalanırken, Fransız merkantilizminde bu müdahale kurumsal hale getirilmiştir. Zira Colbertizm döneminde sanayi çeşitli şekillerde desteklenmiş ve gümrük vergileriyle korunmuştur. Fransa içerisindeki eyaletler arası gümrük vergileri kaldırılmış, tek bir Fransız Gümrük Tarifesi getirilmiştir. Her şeyin devlet gözetiminde olduğu böyle bir sistemde Fransız sanayinin dışa olan bağımlılığını azaltmak için mümkün olan tedbirler alınıyordu. Fransız sömürgeleri artıyor, ticaret gelişiyor ve Colbert feodalizmden kalan tüm düzenlemeleri ortadan kaldırarak Fransız Ulus-devletinin hâkimiyetini tam manasıyla yerleştirmeye çalışıyordu.

 

Merkantilizmin tek boyutlu bir iktisadi doktrin olmadığı gerçeğinden hareketle Almanya’daki gelişim seyrinin de farklılık arz ettiğini görmekteyiz. Şöyle ki; Alman tipi merkantilizmi adlandırmak için kullanılan Kameralizm kralın veya prensin hazinesi anlamına gelen kammer’den türetilmiştir. Zira amaç devlet hazinesinin en çoklaştırılması ve gelirlerin artırılmasıydı. Bu akımın ortaya çıktığı döneme göz attığımızda Almanya’nın birbirleriyle devamlı mücadele halinde birçok prensliğe bölünmüş olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz. Dolayısıyla Almanya’da merkantilist düşünce ilk olarak bu boşluğu gidermenin bir aracı haline dönüşmüştür. Ayrıca, İngiltere ve Fransa’ya bakıldığında o dönemde ekonomi-politik düşüncenin bu ülkelerde sosyo-ekonomik gelişmelerle koşut biçimde geliştiğine tanık oluruz. Oysa felsefeden sosyolojiye hemen hemen her sahada zengin bir düşünce zemini yaratan Almanya’da ekonomi politik alanında Marx dışında hiçbir düşünür çıkmamıştır. İşte ikinci olarak merkantilist düşünce Almanya’da bu yokluğun bir ifadesi olarak boşluğu doldurma çabasıyla ortaya çıktı. Dolayısıyla, merkantilist düşünce Fransa ve İngiltere gibi siyasi ve ekonomik birliğini görece erken tamamlamış ve gelişmiş ülkelerde belirli somut tarihsel koşullar zemininde ortaya çıkarken, Almanya’da tersine sosyo-ekonomik zeminsizlik üzerinden bu boşluğu doldurmanın bir aracı olarak kendini göstermiştir. Böyle bir zeminsizlik üzerinden kendini ortaya koyduğu için Almanya’da kameralizm bir kuramlandırma değil, kurumlandırma pratiği olarak üst yapısal biçimde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Bu doğrultuda, İngiltere, Fransa ve Hollanda’nın hızla geliştiği dönemlerde Alman devlet memurlarının yetiştirilmesiyle iktisadi kalkınmanın sağlanacağı düşüncesi hâkim olmaya başlamıştır. Almanya’da da tıpkı İngiltere ve Fransa’dakine benzer biçimde altın ve gümüş dolayımıyla ulusal zenginliğin artırılabileceği düşüncesi geçerlilik kazanmış, aynı zamanda Fransa’dakine benzer biçimde devlet müdahalesinin gerekli olduğu anlayışı geçerlilik kazanmıştır. Ayrıca, “Alman merkantilistler(kameralistler) İngilizler ve Fransızlar gibi devletin ekonomiye geniş bir şekilde müdahale etmesini, gümrük tarifelerinin ve vergilerin yoğun bir biçimde kullanılmasını, altın ve gümüşü yurt içinde geniş oranda biriktirmek suretiyle ulusal zenginliğin bu yolla artırılmasını istemişlerdir. Merkantilistlerin temel konusu dış ticaret olduğu halde, Alman kameralistleri bir iki istisna dışında dış ekonomik ilişkiler, ticaret ve ödemeler dengesi gibi sorunlarla çok az ilgilenmişler, ağırlığı yurt içi tarım ve sanayi faaliyetlerine vermişlerdir.”32 Yine, İngiliz merkantilizmi hızla loncalar ve devlet müdahalesi gibi ortaçağ kurumlarından kurtulma eğilimi gösterirken Fransa’da ortaçağı millileştirme eğilimi görülmüştür.

 

Ayrıca, Almanya’da merkantilizm diğer ülkelere nazaran daha sofistike bir iktisadi doktrin olarak karşımıza çıkar. Şöyle ki; İngiltere’de tüccar ve işadamları kısa broşürlerle merkantilist düşünceyi savunurken, Almanya’da hukuk profesörlerinin ve maliyecilerin ortaya koyduğu son derece ayrıntılı ve uzun eserlere yer verilmiştir. Kameralistler dış ekonomik ilişkiler, ticaret ve ödemeler dengesi gibi konularla çok az ilgilenirken, ağırlıklı olarak yurt içi tarım ve sanayi alanlarında araştırmalar sunmuşlardır. İngiliz sisteminin aksine birey ile devlet arasında iktisadi açıdan bir menfaat birliği olmak bir yana sürekli bir çıkar çatışması yaşanacağını ileri sürmüş, devletin mutlak otoritesi lehine fikirler geliştirmişlerdir. Bu doğrultuda, bir ulus devlet olma yolunda görece daha büyük gelişmeler kaydeden İngiltere ve Fransa liberal düşüncelere daha açık hale gelirken, Almanya siyasi birliğini henüz tamamlayamamış bir ülke olarak liberalizme hep mesafeli durmuştur.

 

 

II.3.Kameralizmin Sosyo-Ekonomik Açıdan Analizi ve Rüzgar Gülü Teoremi

 

 

Şekil 1: Rüzgar Gülü Teoremi

 

Yukarıdaki şekilde küresel dünyayı ve merkantilist öğreti doğrultusunda oluşturulmuş ekonomik ulus modelini sembolize eden iki küre bulunmaktadır. Bu kürelerden küçük olan ile büyük olanın merkezi aynıdır. Ancak, tek farkla ki, büyük kürenin merkezini neo-merkantilizm(M2) oluştururken, küçük kürenin merkezini klasik merkantilizm(M1) oluşturmaktadır. Bilindiği üzere, klasik merkantilizm daha çok savaş ekonomine dayanmaktaydı ve sömürü mantığıyla örtüşen bir iktisadi doktrindi. Bugün de aynı şekilde küresel sömürünün merkezinde oluşturulan politikalar yeni tür bir merkantilizm öğretisine ve emperyalizme işaret etmektedir.

 

Ayrıca, şeklimizde görüldüğü üzere, küreyi yatay biçimde çizen lineer çizginin bir yanında feodalizm(F) diğer yanındaysa kapitalizm(K) yer alırken, sanıldığının aksine bu tarihsel süreçler dünya ölçeğinde tümüyle miadını doldurmamış, neo-merkantilizm noktasında düğümlenerek gel-gitler içerisinde devinen trans-sosyoekonomik bir dünya düzeninin oluşmasına kaynaklık etmiştir. Bu gel-git dâhilinde bugün ekonomik cemaat olmakla ulus olmak arasında bocalayan üçüncü dünya ülkeleri karşısında bugün Amerika ekonomik bir ulus olma yönünde adım adım ilerlemektedir. Dolayısıyla, şeklimizde kapitalizmin kendi sisteminin ilerlemesi bağlamında öğütlediği lineer düşünüş biçimi reddedilerek, gerçekte çevrimsel bir hareketin var olduğu gerçeğinden söz edilir. Şöyle ki; küresel sistem içerisinde gerçekte dünya kapitalizmle feodalizm arasında med-cezir halinde seyrederken, aynı zamanda neo-merkantilizmin merkezinde yer aldığı bir çevrimsel hareket içerisinde devinmektedir. Dolayısıyla, günümüzde dünya sisteminin iki tür hareketi söz konusudur: Birincisi gel-gitler halinde salınım, ikincisi ise çevrimsel harekettir.

 

Ancak, çevrimsel hareket dâhilinde bir noktadan başlayan hareketin tekrar aynı noktaya gelmesi üzerinden işleyen bir yinelenirlikler ve neticede oluşan statik bir düzen söz konusudur. Şeklimizde ekonomik ulus modelini temsil eden kürenin içerisinden dışa doğru yönelen çizgiler piyasa hareketlerini temsil ederken aynı zamanda merkezkaç kuvveti simgelerler. Küçük kürenin dışından içe yönelen çizgiler ise siyasa hareketlerini temsil etmekte olup aynı zamanda merkezcil kuvvete işaret ederler. Bilindiği üzere, fizikte dairesel biçimde hareket eden bir cismi denge içerisinde tutan iki tür kuvvet söz konusudur: Merkezcil kuvvet ve merkezkaç kuvveti.

 

Bu iki tür kuvvetin uyguladığı itme ve çekme güçlerinin etkisiyle sabit hızda ilerleyen bir cisim dengede kalır. Global sistemin işleyiş tarzı da bu iki tür kuvvetin bir cismi dengelemesi durumuna benzer. Şöyle ki; neo-merkantilist öğreti çerçevesinde ekonomik ulus biçiminde örgütlenmiş bir emperyal gücün kendini merkeze oturtarak diğer ülkeleri çevreye yerleştirmesi ve kendi içerisinden çıkan piyasa hareketleriyle dışarıdan kendisine yönelen siyasa hareketlerinin merkezcil kuvvet ve merkezkaç kuvvet şeklinde birbirlerini dengelemesi sonucunda çevrede yer alan her ülke merkeze eşit mesafede yer alır ve aynı doğrultuda çevrimsel hareketine devam eder.

 

Böylece merkezde rüzgârgülü biçiminde bir hareketlilik durumu belirir. Bu model çerçevesinde küresel sistemin hareket mekanizması oluşturulur. Bu şekilde küresel sistem sürekli hareket halinde olurken, böyle bir devingenlik içerisinde çevredeki ülkeler yerlerinde sayarlarken devindikleri yanılsamasına kapılırlar.

 

Şeklimizde her ülkenin merkeze eşit mesafede yer alması otoritenin kendi üzerine çekilmesinin bir sonucudur. Ayrıca, dışarıdan içe doğru yönelen siyasa hareketleri ile içerden dışa doğru yönelen piyasa hareketlerinin etkimesi sonucu sınırda devletin ortaya çıkması ekonomik yoğunlaşmanın bir sonucudur. Bilindiği gibi Bourdieu’nun devlet kuramında devlet simgesel, kültürel ve ekonomik sermaye türlerinin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan bir örgütlenme biçimi olarak ele alınıyordu. Buradaysa karşımıza salt ekonominin yerelleşmesi sonucu ekonomik sermayenin yoğunlaşmasıyla ortaya çıkan bir devlet yapısı çıkar. “Gerçekte devlet, yalnızca iktidardaki blok ile tahakküm altındaki sınıflar arasındaki çelişkilerin değil, iktidar blokunu oluşturan sınıflar ve sınıf kesimleri arasındaki çelişkilerin de etkisindedir. Bu mücadeleler devletin kendisini oluşturan aygıtlardaki maddiliğinin içinde gerçekleşirler. Gerçekten de kapitalist devlet, karmaşık bir düzenektir; onu meşgul eden görevlerin çokluğuyla “genişlemiş devlet”tir. Lenin’in yıkmayı düşlediği o türdeş “makine” olmak şöyle dursun, devlet kurumunun göründüğünden de daha bölünmüş olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü sınıfsal çelişkilerin maddi hale geldiği yer, her biri iktidar blokunun şu ya da bu kesiminin “ayrıcalıklı temsilcisi”ni oluşturan aygıtlardır.”33 “Nitekim Nicos Poulantzas, siyaset ile ekonomi arasındaki topolojik ayrımı reddeder. Bu yazara göre devlet, bizatihi sermaye birikimi döngüsünde yer almaktadır. Poulantzas, devleti dışsal bir etkinlik olarak tanımlamak şöyle dursun, onda bir denge, “daha doğrusu sınıflar ile onların kesimleri arasındaki güç dengesinin bir yoğunlaşmasını” görür(1980,123). Devlet, ne bir grubun elindeki tarafsız bir araç, bir nesne olarak düşünülmelidir, ne de bir özne olarak; çünkü kendi siyasetini sivil toplumun bütününe dayatacak, toplumsal sınıfların dışında bir devlet tezi onaylanamaz.”34

 

 

“Marx’ın çözümlemeleri yolu açmıştır; özellikle parlamenter biçimleri altında ve daha genelde de modern demokrasinin “biçimsel” yönleri konusunda fetiş-devletin eleştirisine ayrılan çalışmalar sayısızdır. En belirgin özelliklerine değindiğimiz bu sorunsal, iki kavram arasındaki tamamlayıcılıkla belirlenmiştir: tahakküm ve fetişizm. Toplumsal olanın güç alanı olarak uyuşmazlık üzerine kurulu olması ve son kertede iktisadi olanın belirleyiciliği bir kez kabul edildiğinde, siyasal olana ayrılan yer de saptanmış olur: anlamını ve gücünü aldığı bir başka yer olmadıkça devlet olmaz. Bu, siyasal olanın etkisinin en aza indirildiği anlamına gelmez. Ünlü “geri dönen eylem” kuramı budur: iktisadi hareket, “kendisinin kurduğu ve göreli bir bağımsızlıkla donanmış olan siyasal hareketin karşı-darbesine” maruz kalır(1890,36).Devlet, iktisat üzerinde pekâlâ etki yapabilir, ama kuruluş olarak onun dışındadır. Siyasal olan, sonsuz yansıma statüsünü de peşinden sürükler. Bu toplumsal oluşumun “belirlenmiş” bir düzeyidir.”35

 

“Devlet sadece bir yansıma değildir, maddi bir derinliği vardır; ama eğer bu maddi derinliğe bakarsanız aygıtlarla ve onun gerisinde, ultimo ratio, sınıf mücadelesiyle karşılaşırsınız. Bu aynalar galerisinde sosyoloğun konumu ikirciklidir. Devlete gerekli mesafeyle bakmayı sağlayacak bir yaklaşım stratejisinin gerekliliği oluşmadan, giderek daha yoğun hale gelen bir nesneyi inceler: siyaset, devlet, toplumsal sınıflar.”36

 

Merkantilizm bu aynalar galerisinde felsefeyle antropolojinin devleti inceleme nesnesi olarak bölüşmelerinin sınırında doğmuş bir düşünce sistemidir. Başka bir deyişle bir kurumlandırma pratiği olarak devlet örgütlenmesinin işleyiş biçimiyle bir kuramlandırma pratiği olarak devlet olgusunun incelenmesi arasında bir sınır doktrini olarak karşımıza merkantilizm çıkar. Devletli toplumlar ve devletsiz toplumlar ayrımı üzerinden tarihin bölümlenmesi merkantilizm üzerinden gerçekleştirilmiştir. Şöyle ki, ulus devletleşme sürecini ve buna bağlı olarak siyasal birliğini görece daha erken dönemlerde tamamlamış batı Avrupa ülkeleri devletleşme olgusunu uluslaşma süreciyle birleştirerek bu süreci henüz tamamlayamamış ülkeleri ötekileştirdiler. Bu şekilde toplumlar devletli ve devletsiz olmak üzere iki şekilde ele alınmaya başlandı. Almanya’nın düşünsel sahada içinde bulunduğu eziklik duygusunun en önemli nedenlerinden biri de bu ötekileştirme algısının dayatılmasıdır. Devletin siyasal kuruluş biçimi ile ekonomik temellerinin bir birinden ayrı bir şekilde ele alınmasıyla birlikte kameralizmde yönetim denilince akla salt kurumlandırma pratikleri gelir. Bugün ABD’nin küresel sömürü sisteminde yapmaya çalıştığı şey tam da bu yönetsel despotizm çatısını ekonomik sisteminin üzerine oturtmaktır. Bu çatı altında siyasayla piayasanın izdivacı gerçekleşirken, aynı zamanda kapitalizmin koskoca sömürü mantığı da bu şekilde saklanmaktadır. Klasik merkantilizmin bu süreç içerisindeki yeri böyle bir evliliğe çeyiz sandığı teşkil etmesi gerçeğinde yatar. Ayrıca, Avrupa’nın Amerika’yı keşfi sırasında orada bulunan Aztek, İnka gibi uygarlıkların görece ilkel ve gelişmemiş olduğu yönündeki savı inandırıcı bulmuyorum. Kanımca, gerçekte Avrupa salt Amerika kıtasını ekonomik gerekçelerle ve erekle değil, aynı zamanda kültürel gerekçelerle de keşfetme arzusunda olmuştur. Dolayısıyla, Avrupa’nın Amerika’yı keşfi sırasında orada çok sayıda ham ve işlenmemiş maden buldukları yönündeki tarihi vesikanın tartışılır olduğuna inanıyorum. Tersine, Avrupalılar Amerika’yı keşfettiklerinde ticaret emaresi olarak görülmese dahi, bir ülkenin iç sosyo-kültürel özellikleri hakkında çok sayıda bilgi sunmaya muktedir simgesel iletişim aracı olarak madenlere ulaşmışlardır. Bu madenleri nümismat yordamıyla inceleyerek, Amerika’nın ve orada yaşayan yerlilerin salt ekonomik değil, aynı zamanda kültürel varlıklarını da sömürmüşlerdir.

 

Bilindiği gibi, “nümismatik” terimi sikke anlamına gelen nomisma’dan türemiştir. Eski Yunan sikkesi kadar eski olan bu isim, eski Yunanca nomos kökünden türemiştir. Bu kavram, Arsitoteles’in de belirttiği gibi(Nikomakhos Etikleri, V,5), değeri güvence altına alan “kanun” anlamına gelir:”(Sikke)Nomisma ismini taşır, çünkü doğal değil aksine kanuna ait bir nesnedir.”37 Burada kanuna ait derken, ham bir madenin bir yerleşim yerinin kendine has karakteristik özellikleri aracılığıyla işlenmiş ve bu şekilde sosyoekonomik ve kültürel ilişkilerin izlerini taşıyan mührü üzerinde taşıyan bir nesne olduğu gerçeği vurgulanmak istenmiştir.

 

“Sözcüğün etimolojisi Anadolu’da, Ionia kentlerinde ve Lydia Krallığı’nın başkenti Sardes’te M.Ö. VII. Yüzyılın sonunda görülmeye başlayan sikkenin doğuşunu belirleyen tarihle örtüştüğünden dolayı “Karun (Kroisos) kadar zengin” deyimi günümüze kadar gelmiştir.”38 Nümismatik, “sikkenin her türü ve biçimiyle uğraşmaktadır. Sikke belirli bir ölçüye göre basılan madeni paradır ve ilkel devirlerden beri geçerli olan trampa yöntemleri yerine, daha kullanışlı bir değişim aracı olarak icat edilmiştir. Sikke, üstündeki resim, işaret ve diğer sembollerin yardımıyla belli bir değer taşır.”39 “Nümismatik bilimi, ticari ve kanuni değiş tokuş işlemlerinde ödeme aracı olarak kullanılan, yetkili kamu mercileri tarafından bastırılan ve üzerinde bir betim bulunan darp edilmiş metal parçalarının incelenmesini esas alır. Ayrıca dış görünüşleri itibariyle sikke ve para gibi işlem gören madalyon, jeton, para yerine kullanılan ağırlıklar ve bazı toplumlar tarafından sikkenin yerini doldurma görevindeki çeşitli nesneler de nümismatik bilimi kapsamındadır.”40

 

“Ne kadar eski sikkeler mevcut olursa olsun, yalnız en genç olanı, defineyi tarihlediği kabul edilmektedir. Almanca’da Schlussmünze olarak adlandırılan son sikke (bu uluslararası bir terim haline gelmiştir), terminus ad veya post quem olarak definenin onun zamanında veya ondan sonra saklandığı ya da kaybolduğunu göstermektedir.”41 İşte merkantilist doktrin de kapitalizm içerisinde bir Schkussmünze’dir. Kapitalizmin bütün sömürü ilişkilerine dair emareler bu iktisadi doktrinde mevcut olduğundan kameralizm adı altında bir çatıya dönüştürülmüş ve her fırsatta saklı tutulmuştur. Merkantil dönemde batılı devletler Amerika’dan getirdikleri madenlerin ham halde bulunanlarını devlet hazinesinde saklarken, işlenmiş halde bulunanları ise özel koleksiyonlarda saklı tutmuştur. Böylelikle devlet merkantil dönemde muhasip gibi hareket etmenin yanı sıra bir nümismat gibi davranmıştır. Buradan hareketle, bankamatik ve nümizmatik bir devlet anlayışının merkantilist dönemde açığa çıktığı düşüncesine varabiliriz. Bilindiği gibi, “koleksiyon kavramını sadece dolaşımdan çekilen paraların biriktirilmesi ve kıymetli nesne olarak algılanması kabul edersek, bu kavramın paranın kendisi kadar eski olduğunu anlarız.”42 “Koleksiyonculuk ve aynı zamanda gerçek nümismatik kavramı, tarihe olan ilgilerinden dolayı Hümanist akımını izleyenler ile başlar.”43

 

“İmparatorluk sikke koleksiyonculuğu bütün Avrupa’ya yayılmaya başlar. Hubert(us) Goltz(ius), XVI. Yüzyılın ortalarında Fransa’da 200’ü aşkın koleksiyon olduğundan bahseder. Din Savaşları ve Almanya’daki 30 yıl Savaşlarının acı ve sıkıntılarının geçmesiyle birlikte, çekirdeğini, “cabinet de curiosité”, “Kuntz-und Wunderkammer”, “harikalar odası” veya “ender bulunan her şeyin küçük dünyası”nın oluşturduğu madalyon koleksiyonculuğu modası en görkemli noktasına ulaşır.”44 “Nümismatik biliminin ilk döneminde ilgi, çoğunlukla hem tarihi bir belge hem de kıymetli bir meta olarak kabul edilen sikkenin kendisi üzerine yoğunlaşmıştır.”45 “Yavaş yavaş ilgi odağı genişlemiş ve gerçek ya da uydurulmuş portrelerden, Antik dönem tarihinin sikkeler yardımıyla aydınlatılmasına (Ch. Patin, Introduction a l’histoire par la connaissance des médailles, Parisi 1665) geçilmiş ve de ulusal paraların araştırılmasının politik ortama nasıl yardım edebileceği (örneğin F. Blanc, Traité historique des Monnayes de France, 1690) incelenmeye başlanmıştır.”46

 

“XVIII. yüzyılda madalyonları artık doğa meraklarına(midye, fosil, hayvan gibi) tercih eden modanın ilgisizliği ile nümizmatiğe yönelik aşırılık yavaş yavaş kaybolur. Artık nümismat sadece sikkeleri tanımlamak, tarih veya mitoloji dersi vermekle vakit harcayan birisi değildir. Kendisi konuya genel bir açıklama arayışı içerisinde, serileri inceleyen bir tarihçi olmuştur.”47

 

Modern nümismatiğin başyapıtı Doctrina Numorum Veterum (8 cilt, 1792–1798)’un yazarı P.J.-h.Eckel’e göre “nümismatik sanatının kuralı, tarihi ya da mitolojiyi öğretmek değil, her biri hakkında eldeki bilgileri yeni örnekler sayesinde düzeltmek, açıklamak ve zenginleştirmektir.”48 Bütün bu açıklayıcı bilgilerin ışığında merkantil dönemde devletin nümismatik bir güç halinde keşfedilen uygarlıklar hakkında sadece ekonomik değil, aynı zamanda sosyo-kültürel çıkarımlarda bulunduğu savından hareket edersek, dönemin sömürgen tavrının anlatıldığı kadar çıplak olmadığını görürüz. Zira salt altın ve gümüş madenlerinin sosyal ve ekonomik anlamda gelişmeye ve değişmeye yol açtığı düşüncesi çok kaba bir materyalist yorum olur. Aynı zamanda getirilen bu madenlerin simgesel değerlerinin ve bu simgesel değer üzerinden oluşturdukları manevi birikim söz konusu olması gerekir ki, Avrupa’da keşiflerin neticesinde ciddi sosyo-ekonomik gelişme ve değişmeler yaşanabilsin. Ayrıca, dijital devletin köklerini merkantil politikalarda ararken, devletin sayısallaştırılması mantığının altında gücünün ölçülebilir kılınması ve bu şekilde devletin bilinebilir bir düzleme aktarılarak güç ve iktidar bakımından deşifre edilmesi isteğinin yer aldığını vurgulamamız gerekir. Aslında günümüzde sıkça dillendirilen şeffaf devlet anlayışı ve transparan yönetim arayışı bu isteğin doğal bir uzantısıdır. Şöyle ki, bugün emperyal devletler dünyanın sömürülen devletlerini daha fazla görünebilir ve bilinebilir kılarlarken, kendi sistemlerini örtmece ve kurmacalarla iyice hasıraltı etmektedirler. Bu şekilde, kendini belirsiz kılarak karşıdakini olabildiğince görünür ve bilinir kılmak üzerinden işleyen bir hegemonik yöntem emperyal devletlerin hâkim stratejisi haline gelmektedir. Neticede, bu ülkelerin dünyanın geri kalmış ülkelerini sömürmeleri demokrasi, şeffaflık, hesap verilebilirlik gibi masum görünen değerler üzerinden meşru ve görünmez kılınmaktadır. Emperyal devletlerin günümüzde uyguladıkları bu stratejiyi policy-metric strateji olarak adlandırabiliriz. Zira böyle bir strateji dâhilinde sömürülen devletlerin siyasal yöneltileri ölçülebilir ve hesaplanabilir kılınır. Şeklimizde merkantil dönemde siyasa ve piyasa hareketlerinin karşılaşması sonucu ekonomik sermayenin de yoğunlaşmasıyla birlikte devletin oluştuğunu dile getirmiştik. Böyle bir karşılaşma içerisinde piyasa hareketleri policy-metric strateji doğrultusunda siyasa hareketleri karşısında görünmez kılınır. Neticede, neo-merkantil dönem olarak ifade edebileceğimiz küresel dünya düzeni içerisinde piyasa siyasaya galebe çalarak kürenin bütününe hâkim bir oikos haline gelir.

 

 

Sonuç

 

Bilindiği gibi ekonomi üretim ilişkilerini inceleyen bilime verilen addır. Ancak etimolojik anlamıyla ekonomi deyimi Aristo tarafından ileri sürülmüştür ve “Yunanca ev ve yönetim anlamlarını dile getiren oikos sözcüğüyle yasa anlamını dile getiren nomos sözcüğünden kurulmuştur.”49 Buradan hareketle, yeni dünya düzenini piyasa ideolojisinin hâkim ideolojik söylem olarak kürenin bütününü içine aldığı bir ev biçiminde düşünürsek, kameralizm günümüzde bu evin çatısı haline getirilmiştir. Dolayısıyla, kameralizm bir yandan yeni ekonomik düzenin yönetsel çatısı olma işlevini yüklenirken, diğer yandan küresel sömürüyü örtbas eden bir mekanizma olma işleviyle yükümlü kılınmıştır. Başka bir deyişle, kameralizm başlangıçta hücre tipi örgütlenme biçiminde Avrupa’nın göbeğinde ve kolonyal dönemde Almanya’nın sosyal, ekonomik ve siyasi geri kalmışlığına verilen bir tepki biçiminde örgütlenirken günümüzde küresel sömürü düzeninin çatısı haline gelmiştir. Zira bugün dünyanın sömürgen gücü haline gelmiş Amerika tıpkı feodal dönemde olduğu gibi bir veznedar tayin ederek, kıyıda örgütlenmiş sömürülen ülkelerin bütün ekonomik kaydını elinde tutmaktadır. Ayrıca, aynı sömürgen düzen içerisinde sömürgenler için akli olan hâkim piyasa ideolojisi ile vaktiyle Almanya’nın egemen yönetsel ve düşünsel aracı olan Kameralizm evlendirilerek yeni dünya evine girmeleri sağlanmıştır. Böyle bir izdivacın neticesinde dünya diktatörlüğü gerçekleştirilmiş ve dünyanın son sömürge çocuğu bu şekilde dünyaya gelmiştir. Son sömürge çocuk derken burada sömürünün son aşamasına yani emperyalizm dönemine girildiği gerçeği vurgulanmak istenmiştir. Bu evlilik aynı zamanda immobilizm ideolojisinin maksimum noktasına tekabül eder. Bu ideoloji doğrultusunda bugün Amerika ve Almanya küresel dünyanın yeni muhasip*leri olarak karşımıza çıkmaktadır. Almanya vaktiyle Batı Avrupa içerisinde sosyoekonomik ve politik geri kalmışlığının acısını Amerika’nın düşünsel azmettiricisi olarak çıkarırken, Amerika da Avrupa’yı keşfetmektedir. Şöyle ki, nasıl zamanında Avrupalılar Amerika’yı keşfederek oradan çıkardıkları altın ve gümüş madenlerle ve sosyo-kültürel varlıklarla ülkelerine döndülerse, bu merkantil bir dönemin başlangıcını oluşturarak bir çok sosyo-ekonomik ve politik gelişmeyi beslediyse, bu kez de tersinden Amerika Batı Avrupa’yı ve onun sosyo-ekonomik ve kültürel varlıklarını ithal ederek neo-merkantil bir dönemin başlangıcına kaynaklık etmektedir. Bu yüzden de, Avrupa sürekli polis devleti olmaktan hukuk devletine doğru evrilmeye çalışırken, Amerika batı ülkelerinin aksine polis devleti olmaya doğru evrilmektedir. Dolayısıyla, Amerika ile Almanya arasında her ne kadar ortak çıkarlara dayalı bir birlikte yaşam biçimi vuku bulsa da, aslında bugün Amerika Almanya’nın ekonomik tetikçisi olarak dünya siyaset sahnesinde yer almaktadır. Nasıl ki, zamanında İngiltere Amerika için düşünsel yönden kaynaklık eden bir ülke konumunda olduysa bugün de Almanya bu ülkenin düşünsel hamiliğini üstlenerek Amerika’yı dünya diktatörlüğüne giden yolda bir aracı olarak kullanmıştır. Neticede dünya yeni bir sömürgeleştirme çağına girmiştir. Ancak bir farkla ki, neomerkantil dönemde merkantil dönemin kap-kaç ekonomisi yerine vurkaç ekonomisine yer verilmiştir. Şöyle ki, küresel dünya düzeni içerisinde territoryumsuzlaştırma geleneğinin hâkim hale gelmesiyle birlikte bir ülkeyi sömürmek de klasik usullerden ayrı düşünülmeye başlandı. Nitekim bugün Amerika işgal ettiği bir toprağa giriyor, o ülkeyi istikrarsız hale getirdikten sonra o ülkenin içinden kendisine kukla yönetimler seçiyor ve bu yönetimleri merkeze(ABD) bağlı bir yönetim örgütlenmesi haline getiriyor.

 

Bugün küresel sömürü düzeni içerisinde dünyanın gelişmekte olan ülkeleri kapitalizmle feodalizm, ekonomik cemaatle siyasal ulus olmak arasında gel gitler içinde devinirken, bu küresel sömürünün temsilcisi olan Amerika neo-merkantil politikalar merkezinde kendini bir merkez konumuna oturtarak çevre ülkeleri çevrimsel hareket doğrultusunda kontrol altında tutmaktadır. Bu kontrol mekanizmasının bir sonucu olarak da bugün yerküre ekonomik bir çerçeve içerisine hapsedilerek onun bütün varlığı pazarın hizmetine koşulmaya çalışılmaktadır. İşte bu yeni dünya evinin içerisinde kurulan sömürü ilişkileri ve sınıfsal çatışmaları saklayacak bir mekanizma olarak kameralizm bir çatı ideolojisi olarak kurulmaktadır.

 

Nimetullah Sucu

Araştırma Görevlisi,

A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı

28 Nisan 2007


Açıklamalar

 

* Musahip: Yol kardeşliği: “Alevi” topluluklarında dedenin önünde yapılan bir törenle kardeşlik kurma hali. Bu ilişkiye muhasiplik de denilmektedir. Alevi toplumunda “muhasiplik” cem törenlerine kabul edilmek, yani bir anlamda cemaatten sayılmak için gerek şartlardan biridir. Muhasibi olmayan cem törenine katılamaz. Birbirinin eşi olan birer çift, birbirini muhasip olarak seçer ve erkâna katılırlar. Dolayısıyla evli olmayanlar “muhasipli” olamaz. Bu dört kişilik topluluk, Alevi toplumunun temel birimini oluşturur. Sadece anadan-babadan Alevi olarak doğanlar birbirinin muhasibi olabilirler; böylelikle doğuştan Alevi toplumunun doğal üyesi olan bireyler, evlenip “muhasipli” olduktan sonra bu toplumun söz hakkına sahip üyesi haline gelirler.

 

** Antroposantrizm(İnsan merkezcilik): Semavi dinlerin insan anlayışının esasını oluşturan antroposantrizme göre insan bütün canlıların en değerlisidir ve doğadaki bütün zenginlikler, bu değerli varlığın hizmetine verilmiştir. Tanrı, insanı kendisinin dünyadaki yansıması olarak yaratmış, hatta kendi meleklerini insana secde etmeye çağırmıştır. Dinden beslenen bu yerleşik yargıya göre, bir insanı öldürmek “cinayet” olarak görüldüğü halde hayvan öldürmek “spor” olabilmektedir. Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanist felsefe, başka bir kulvarda da olsa, aynı anlayışı teyit eder. Modernizmin bireyciliği, insan merkezli dünya görüşünü, insana ilişkin olanakların alabildiğine genişlemesine bağlı olarak, besler. Ancak antropolojinin fosil insan bilgisi (paleantropoloji) ve primatoloji, bu görüşü derinden sarsmıştır. İnsanın da diğer canlılar gibi “evrim” geçirmiş bir canlı olduğunun ve biyolojik geçmişinde yakından uzağa doğru dallanan bir biçimde belirli hayvan türleriyle atasal ilişkisi bulunduğunun gösterilmesi, canlılar arasında ontolojik bakımdan kurulan bu derece ilişkisinin geçersizliğini göstermiştir. Primatoloji alanındaki araştırmalar da, belirli iri maymun türlerinin sadece insana özgü zannedilen bazı yeteneklere sahip olduğunu göstererek bu ontolojik kabulün geçersizliğini bu kez başka bir açıdan teyit etmiştir. Sosyal/kültürel antropoloji alanındaki son yaklaşımlara hâkim olan ve büyük ölçüde çevreci hareketlerden etkilenen felsefi bakış açısı, modernizmin aksine, insanın “doğa durumuna” yakın olduğu durumları yücelterek hümanizmanın insan görüşünü sarsmaktadır.( Kudret Emiroğlu, Suavi Aydın, Antropoloji Sözlüğü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 2003, s.256-257.)

 


 

Dipnotlar

1 Prof. Dr. Pars Tuğlacı, Ekonomi ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2002, s.318.

2 N.S. Aşukin, N.P. Butirskiy, A.B. Veber, A.İ. Davidov vd., Politika Sözlüğü, çev:Mazlum Beyhan, Sosyal

Yayınları, İstanbul, 1979, s.156-157.

3 Hüseyin Özcan, Hukuk Terimleri Sözlüğü, Alfa Yayınları, İstanbul, 1993, s.518.

4 Taner Akgün, Hukuk Terimleri Sözlüğü, Alfa Yayınları, İstanbul, 1999, s.326.

5 Orhan Hançerlioğlu, Ekonomi Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul,1985, s.284.

6 TEKELİOĞLU, Muammer; (1993). İktisadi Düşünceler Tarihi, Çukurova Üniversitesi Basımevi, Adana.

7 Orhan Hançerlioğlu, s.285.

8 Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, çev:Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1999, s.487.

9 Gordon Marshall, Sosyoloji Sözlüğü, çev:Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1999, s.488.

10 Dr. Müfit Akyüz, Dr. Nesrin Ertel, Ansiklopedik Ekonomi Sözlüğü, Dünya Yayınları, İstanbul, 1989, s.228.

11 Erhan Arda, Ekonomi Sözlüğü, Alfa Yayınları, İstanbul, 2002, s.601.

12 Prof. Dr. Halil Seyidoğlu, Ekonomik Terimler Ansiklopedik Sözlük, Güzem Yayınları, Ankara, 1992, s.572.

13 Orhan Hançerlioğlu, s.284.

14 A.k., s.284.

15 Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, çev: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2005, s.14.

16 Orhan Hançerlioğlu, s.284.

17 Faruk Zeki Perek, Latince- Türkçe Sözlük, İbrahim Horoz Basımevi, İstanbul, 1952, s.210.

18 Orhan Hançerlioğlu, Ekonomi Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul,1985, s.203

19 Taner Akgün, Hukuk Terimleri Sözlüğü, Alfa Yayınları, İstanbul, 1999, s.256.

20 Prof. Dr. Pars Tuğlacı, Ekonomi ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul,2002, s.83.

21 Mustafa Ovacık, İngilizce-Türkçe Hukuk Sözlüğü, Sözkesen Matbaacılık, Ankara, 2000, s.54.

22 Ragıp Rıfkı, Almanca-Türkçe Büyük Lügat, Kanaat Kütüphanesi, İstanbul, 1931, s.273.

23 A.k., s. 273.

24 A.k., s.273.

25 A.k., s.273.

26 A.k., s.273.

27 A.k., s.745.

28 A.k., s.745.

29 Prof. Dr. Halil Seyidoğlu, Ekonomik Terimler Ansiklopedik Sözlüğü, Gizem Yayınları, Ankara, 1992,

s.437.

30 A.k., s.78.

31 A.k., s.78.

32 SAVAŞ, Vural F (1997). İktisadın Tarihi, Liberal Düşünce Topluluğu, Avcıol Matbaacılık, İstanbul.

33 Marc Abélés, Devletin Antropolojisi, çev: Nazlı Ökten, Kesit Yayıncılık, İstanbul, 1998, s.93.

34 A.k., s.91-92.

35 A.k., s.92-93.

36 A.k., s.95.

37 Cécile Morrisson, Antik Sikkeler Bilimi Nümismatik Genel Bir Bakış, çev: Zeynep Çizmeli Öğün,

Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, Kanaat Basımevi, 2002.

38 A.k., s.7.

39 Stefan Karwiese, Antik Nümizmatiğe Giriş, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1995, s.12.

40 A.k., s.10.

41 A.k,, s.124-125.

42 A.k., s.19.

43 A.k.,s.20.

44 A.k., s.21.

45 A.k., s.21.

46 A.k., s22.

47 A.k., s.22.

48 A.k., s.22.

49 Orhan Hançerlioğlu, Ekonomi Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1985, s.78.

 

 


Kaynakça

 

Abélés, Marc, Devletin Antropolojisi, çev: Nazlı Ökten, Kesit Yayıncılık, İstanbul, 1998,

s.93.

 

Akgün, Taner Hukuk Terimleri Sözlüğü, Alfa Yayınları, İstanbul, 1999, s.256, s.326.

 

Dr. Akyüz, Müfit, Dr. Ertel, Nesrin, Ansiklopedik Ekonomi Sözlüğü, Dünya Yayınları,

İstanbul, 1989, s.228.

 

Arda, Erhan Ekonomi Sözlüğü, Alfa Yayınları, İstanbul, 2002, s.601.

 

Aşukin, N.S. Butirskiy, N.P. Veber, A.B. Davidov ,A.İ. vd., Politika Sözlüğü, çev:Mazlum

Beyhan, Sosyal Yayınları, İstanbul, 1979, s.156-157.

 

Baudrillard, Jean, Simülakrlar ve Simülasyon, çev: Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları,

Ankara, 2005, s.14.

 

Hançerlioğlu, Orhan, Ekonomi Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul,1985, s.203,s.284.

 

Karwiese, Stefan, Antik Nümizmatiğe Giriş, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, 1995, s.12.

 

Marshall, Gordon, Sosyoloji Sözlüğü, çev:Osman Akınhay, Derya Kömürcü, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1999, s.487-488.

 

Morrisson, Cécile, Antik Sikkeler Bilimi Nümismatik Genel Bir Bakış, çev: Zeynep

Çizmeli Öğün, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul, Kanaat Basımevi, 2002.

 

Ovacık, Mustafa, İngilizce-Türkçe Hukuk Sözlüğü, Sözkesen Matbaacılık, Ankara, 2000, s.54.

 

Özcan, Hüseyin, Hukuk Terimleri Sözlüğü, Alfa Yayınları, İstanbul, 1993, s.518.

 

Perek, Faruk Zeki, Latince- Türkçe Sözlük, İbrahim Horoz Basımevi, İstanbul, 1952, s.210.

 

Prof. Dr. Seyidoğlu, Halil Ekonomik Terimler Ansiklopedik Sözlük, Güzem Yayınları,

Ankara, 1992,s.437, s.572.

 

Prof. Dr.Tuğlacı, Pars, Ekonomi ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, Remzi Kitabevi,

İstanbul,2002, s.83,s.318.

 

SAVAŞ, Vural F (1997). İktisadın Tarihi, Liberal Düşünce Topluluğu, Avcıol Matbaacılık, İstanbul. 



12 Eylül'ün İkinci Suru ve Direnişe Davet -Nimetullah Sucu-


Bugün ülkemizde cereyan eden hadiseleri sağlıklı bir şekilde irdeleyebilmek için 12 Eylül 1980’le birlikte ortaya çıkan gelişmelere dikkat çekmeliyiz. Bir kere, 12 Eylül İhtilali bir yönüyle Amerika’nın Sovyetler karşısında yeşil kuşak oluşturma arayışının bir neticesi olarak meydana gelmiştir. Bu arayışın neticesinde ilk olarak ılımlı İslam anlayışı hâkim kılınmaya çalışılmıştır. Ancak, sanıldığının aksine Amerika’nın bölgedeki çıkarları sadece İslam’ın ılımlılaştırılmasıyla korunmuyordu. Aynı zamanda milliyetçiliğin de pazar ideolojisine eklemlenerek ılımlılaştırılması yeni dünya düzeninin sorunsuz bir şekilde işletilmesi için olmazsa olmaz bir husustu.



Yeni Dünya Düzeninin Çoklu Oyun Teorisi İçerisinde Konjonktürel Milliyetçilik -Nimetullah Sucu-


Bugün insanların dayanak noktası olarak esas alacakları bütünlüklü bir zemin algısı yok edildiği içindir ki, artık her fikri oluşumun kaynakları tinsel dünyanın içerisinde aranıyor. Şöyle ki, bir süredir ülkemizde milliyetçiliğin yükselip yükselmediğine dair tartışmaların yürütüldüğü zemine baktığımızda bu fikrin yükselişte olduğuna kanaat getirenlerin tinsel göstergelerden hareket ettikleri görülüyor. Zira, insanların fevri tepkisellikleri ve geçici muhteviyata haiz hissi temayülleri milliyetçiliğin yükselişine kanıt olarak gösteriliyor. Peki  kültürel değerlerimizin, tarihi gerçekliklerin ve bir millet olma şuurunun içini dolduran ne kadar değer varsa içinin boşaltıldığı bir ülkede hangi milliyetçiliktir yükselen?



Mülkiye'nin Arazı ve TGPAK'ın Düşünce Marazı -Nimetullah Sucu-


Yer Mülkiye, tarih 28 Şubat 2007. Hocalı Katliamı’nın anısına Araz Topluluğu bir sinevizyon gösterisi ve konferans tertip ederek bu olayın tarihsel dokümanını gözler önüne sermeye çalışırken, Tarihi Gerçekleri Paranteze Alma Komitesi de iş başındaydı. Onlara göre herkesin bildiği şeyleri tarihte temcid pilavı gibi yinelemenin anlamı yoktu. Göğüsleri kesilerek çocuklarına yedirilmeye çalışılan kadınların dramı, kalpağı başında ölesiye dövülerek öldürülmüş dedelerin tarihe iz düşen cesetleri, kundakta kurşunlanan bebeklerin donmuş bedenleri anılmaya değer değildi onlar için. Hatta kendi ifadeleriyle bu görüntülerle kimsenin tadını kaçırmaya da hakları yoktu konferansı tertip edenlerin.


 

Nimetullah Sucu


1979 yılının Ocak ayında Adıyaman ilinin Besni ilçesinde doğdu. Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Yüksek Lisans öğrenimini Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'nda tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Anabilim Dalı'nda doktora öğrenimine devam etmektedir.


 Milliyetçilik



Biyo-Psişik Milliyetçilik


Biyo-psişik milliyetçilik, toplumsal ve tarihsel üretim noktasında sıfıra tekabül eden ve insanın sahip olması bakımından üzerinde hiçbir iradi etkisi söz konusu olmayan özelliklerine atıfta bulunarak, ırk, kafatası, deri rengi gibi somut dışsal özellikler üzerinden insan varlığının bir ya da birkaç parçasını en değerli mülk ve değişmez bir değer kılan ilkel türde bir milliyetçilik ideolojisidir.


 Siyaset



Milletin Oluşumu


Bir milletin oluşması için ortak bir toplumsal ve tarihsel üretimin söz konusu olması gerekir. Bu anlamda, günümüzde etnik aidiyet bakımından ayrı toplulukların kendilerine millet payesi biçilmesiyle millet olma yolundaki gayretleri hem bir empozenin ürünüdür hem de beyhude bir çabadır. Milletleri organizmacı bir yaklaşımla ele alıp, etnik aidiyetleri onların küçük çocukları olarak görmek ve büyüdüklerinde millet olabilecekleri yolundaki düşünüş tarzı teorik ve pratik temelde asılsızdır.


 Kavram



Türk Milliyetçiliği


Bizim milliyetçilik anlayışımız batıdan mülhem şekilde gökten zembille indiği düşünülen bir ırkın soy kavgası ve aynileştirme çabası değil, tarihsel ve toplumsal üretim ilişkileri içerisinde üretilen ortak değerler manzumesini işleyerek oluşturduğumuz bir millet kompozisyonunu (satırları uzayıp değişen, başlığı hiç değişmeyen) sürdürme misyonudur. Türk milleti empoze biçiminde değil, kompoze şeklinde bu ülkede yaşayan insanların ortak çabasıyla vücuda getirilmiş bir sosyal özgünlüğü ifade eder.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar