Türk Dirlik

BaşsayfaBilgimeceSiyasetUmumiMuhammet Kemaloğlu 

Siyaset-Umumi

www.turkdirlik.com

 

Muhammed Abduh

www.turkdirlik.com

 

  
  
 

Siyaset

 
 
 
 

Umumi

 
 
 
 

 
 
 
 

Muhammet Kemaloğlu

 
 
 
 

E-Posta

 
 
 


Nişabur, Selçuklu Eseri

Yeni Zamanın İnsan Hakları


Muhammet Kemaloğlu


Tanrı buyurduğu için,kendim devletli olduğum üçün,kağan oturdum.Kağan oturup aç,fakir milleti hep toplattım.Fakir milleti zengin kıldım.Az milleti çok kıldım.Yoksa, bu sözümde yalan var mı?Türk beyleri,milleti,bunu işitin! Türk milletini toplayıp il tutacağını burda vurdum.Yanılıp öleceğini yine burda vurdum.Her ne sözüm varsa ebedî taşa vurdum.Ona bakarak bilin.Şimdiki Türk milleti,beyleri,bu zamanda itaat eden beyler olarak mı yanılacaksınız? Ben ebedî taş yontturdum

 

Üstte mavi gök,altta yağız yer kılındıkta,ikisi arasında insan oğlu kılınmış.İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumın Kağan,İstemi Kağan oturmuş.Oturarak Türk milletinin ilini töresini tutu vermiş,düzenleyi vermiş.

 

Milletlerarası metinlerde “insan hakları” olarak geçen kavram,hukuk literatüründe kişinin temel hakları,temel özgürlükleri ve kamu özgürlükleri anlamında kullanılmaktadır.Ancak,hak ve özgürlük kavramlarının soyut ve herkes için farklı algılanabilen çok yönlü ve değişken terimler olmaları insan hakları ifadesinin tam bir tanımının yapılabilmesini güçleştirmektedir.Fakat burada amacımız insan haklarının teorik açıklamaları olmadığından bu kavramın en azından,genelde ne ifade ettiğini söyleyebilir ve “devletin otoritesi ile kişinin hak ve hürriyetleri arasında kurulması gereken ‘hassas bir denge’ olarak tanımlayabiliriz.İşte bu dengenin sağlanması ve “iktidar ile özgürlük” ihtiyaçlarının karşılanması ancak “hukuka bağlı devletlerde" mümkün olmuştur.

 

 Tabiatı ve yaratılışı itibariyle sosyal bir varlık olan insanoğlu yüzyıllar boyu,bir arada yaşamanın bir gereği olarak barış ve düzeni sağlayabilmek için,hukukî bir düzen ve teşkilat oluşturmuştur.İşte bu gün ulaşmış olduğumuz hukukî olgunluk seviyesi,bu tarihî gelişim sürecinin bizlere bir armağanıdır.Çağlar boyunca devletler kurmuş olan devletlerin hukuk sistemleri ve insanı hangi hukukî platformda değerlendirdiklerine bakarak bugünkü seviyeyi tesbit etmemiz daha kolay olacaktır.“Çin,Hint,Mısır,Sümer,Babil,Asur,İbrani,Eti ve İran medeniyetlerinde hukukî bir takım düzenlemelerin yapılmış olduğundan bahsetmekle birlikte,o çağlarda,siyasî ve hukukî esasların ve insan haklarının bugünkü şekli ve ifadesiyle aranmasının doğru değildir.

 

Eski Yunanistan’da ise; hukuk kuralları ve insan haklarının belli bir kesime hitab ettiği ortadadır.Şehir devletleri (polis) mozaiği halinde teşkilatlanmış olan eski Yunan demokrasisi,aslında bir oligarşidir ve bu sistemde halk hakimiyeti sözde kalmıştır.Ancak,Atina’da oturan belli sayıda insan,vatandaş statüsünde kabul edilmiş,bunlar arasında da,ancak kriterleri idare edenler tarafından konulmuş olan özellikleri taşıyanlar birtakım hak ve özgürlüklere sahip olabilmişlerdir.

 

Eski Türk hakimiyet telâkkisi siyasi iktidarın kaynağını Tanrıya bağlamakla,hükümdarı Tanrı hu­zurunda sorumlu tutuyordu.Hükümdar da Tanrıya karsı sorumluluğuna.Tanrının yardımı ile "Kut"unun devam edeceğine inandığından,onun iradesine uygun şekilde milleti yönetmek mecburiyetini hisse­diyordu.Töreye uyması da gerekiyordu.Töre yoluy­la idaresi altındakilere karsı sorumlulukları bulun­duğundan.Türk hükümdarlarının insafsız,müstebit olmaları pek mümkün değildi.

 

Mete'nin "Kurultay"ı Oğuzların "Kengeş"i ünlü­dür.Kaşgarlı Mahmud'un derlediği,"Geniş elbise parçalanmaz,danışmakla gelişen bilgi ise bo­zuk ve kötü çıkmaz" gibi sözlerden ve diğer atasözle­rinden anlaşılmaktadır.[1]

 

Bu arada vatandaşlık kavramı,zamanla insanların hak ve hürriyetlere sahip olup olmamalarında tayin edici bir kişisel statü haline gelmiştir.Günümüzde olduğu gibi,eski çağlarda da vatandaşlık kavramının,artık,hukukî,siyasî ve sosyal olmak üzere üç önemli temel üzerine oturduğu düşünülebilir. Bunlardan en önemlisi kişiye konuşma,düşünce,inanç özgürlüğü veren,ona mal mülk sahibi olma hakkı tanıyarak,gerektiğinde kanun önünde adaletle yargılanmasını sağlayan hukukî yönüdür.İşte insan hak ve özgürlüklerinin önemi bu noktada ortaya çıkmaktadır. Eski Yunanistan’da olduğu gibi,Roma’da da halk genelde pek çok sosyal sınıfa ayrılmış ve adalet sisteminden,ancak kendilerine vatandaşlık hakkı tanınanların bir kısmı faydalanabilmiştir.Yani fertlerin kanun önündeki durumları açısından halk temelde,vatandaşlar ve vatandaş olmayanlar olarak birbirinden ayrılıyordu.Vatandaş olmayanların alınıp satılmaktan başka toplumda hiçbir değerleri olmadığı gibi bunların hak ve hukuklarından söz etmek de imkansızdı.Roma’da hiçbir zenginlik ve soyluluğa sahip olmayan halk, bağlı eyaletlerdeki halk ve köleler bu grubu oluşturuyordu.Bu gruptakiler herhangi bir suçlama karşısında yargılanmalarına gerek kalmadan cezalandırılabilirler,gladyatör gösterilerinde halkı ve imparatorları eğlendirmek için hayvanlara yem olarak kullanılabilirlerdi.Çin'de aileler,ço­ğu zaman devlet için ve karşılıksız olarak,çalışma zorun­da idiler.Hunlar'da ise angarya,devletin yapısı ve ku­ruluşu bakımından mümkün görülmüyordu.

 

Roma devleti,bir yandan eyaletlerde doktor,asker,eğitimci,artist,ticaret adamı gibi kendisine üstün hizmet verdiğine inandığı kimselere vatandaşlık hakkı tanırken diğer yandan da bunların hukukî durumları hakkında hiçbir endişe taşımıyordu.Fertlere birer ayrıcalık gibi dağıtılan vatandaşlık hakkının,eyaletlerdeki halkın oyunu alabilmek için yapıldığı,fakat bunlardan daha çok üst düzey Roma vatandaşlarının faydalandığı açıktır.

 

Türklerde savaş ve savunma taktiği büyük ve surlu şehirlere dayanmıyordu.Bu sebeple köylü ve yaylacıların kitle halinde,kale ve yol gibi savunma gereklerinde çalıştırıldıklarını gösteren,herhangi bir belge elimizde yoktur.Türkler savaş çağında devlete karşı olan,her türlü yükümlülüklerini yerine getirmek zorundadırlar.Fakat ba­rışta ise,serbesttirler.Eski Türklere göre "halk" ile "t o p r a k",devleti meydana getiren iki önemli unsurdu.Eski Türklere göre,topraksız bir devlet düşünülemezdi.Halk toprağı ve toprak da halkı tamamlayarak,bir devlet meydana getirirlerdi.[2]

 

 

Sınıfsızlık

 

Bir toplumda sınıflar siyasî,dinî ve iktisadî sebeplerden ileri gelir.Eski Türk toplumlarının siyasî bakımdan aristokratik bir şekilde yapılandıkları kanaati yaygındır.Bu kanaati paylaşanlara göre Türk toplumlarında halk ve beyler diye iki zümre bulun­maktaydı.Bir de bunların üstünde buyruklar, yüksek rütbeli devlet ricali sayılan tutun,çur (çar),Tar­kan,Apa vardı.Sonra da hükümdar ailesinden tegin (tigin)ler,hakanın vekili yabgu,şad ve hepsinin üzerinde hakan yer alırdı.Halbuki ileriye sürülen bu unvanlar yönetime dair yetkileri ifade ederlerdi.Bağımsız beylik sülâleleri hariç, beyliklerin babadan oğula geçtiklerine dair yeterli delil bulunamamış­tır.Türklerde başarı kazanan-lara toplumda ve dev­let hayatında yükselme imkânı verildiği de kesindir.Meselâ gerek destanlarda, gerekse Dede Korkut hi­kâyelerinde anlatılanlara göre,bir başarının veya topluma yapılan hizmetin karşılığı olarak beylik elde edilirdi. Abidelerdeki Kağan, Ailesi, Bodun, Şadapıt beyler, Tarkanlar, Büyük beyler, Dokuz Oğuz Beyleri sıralamasının  bir sınıf hiyerarşisinden ziyade,devlette idare edenlerden idare edilenlere doğru bir sıralama kabul edilmektedir.Beyler vergilerden, cezalardan ve diğer yükümlülüklerden muaf değillerdi.

 

Klâsik anlamda sınıflaşma olsaydı,sınıflar ara­sında geçiş söz konusu olmazdı.Aristokrasinin dar bir alana,sadece hükümdar ailesine ait bulunduğu görüşü de ileriye sürülmektedir.Oğuz Han soyu­nun ayrıcalığı kesin olmakla beraber,bu dar aristok­rasinin de klâsik anlamdakinden değişiklik arz etmesi  gerekmektedir.Gök-Türk yazılı metinlerinde "kul" deyiminin on dört yerde geçtiği, bunların "mülk" ve "hak"tan mahrum kimseler olmayıp,esirlik ifade ettikleri,kö­le kelimesinin ise metinlerde geçmediği belirtilmek­tedir."Türk tarihinde genel bir niteleme ile köle sa­yılan Kölemenlerin köle değil de,gördükleri hizmet­ler karşılığı ücret alan (profesyonel) askerler olduk­ları ileriye sürülmektedir.Aralarında haşarı kazananlar devlet kuruyorlar,hanedan tesis ediyorlardı. Siyasî bakımdan sınıflaşmayı Türk devletlerin­deki liyakat anlayışı devamlı törpülemiştir.Yüksek kademelerin irsileşmemesine de dikkat edilirdi.Bir-iki olay dışında Selçuklu ve Osmanlı'da aynı yük­sek mevkilere aynı soydan ard arda tayin yapılmazdı.Hatta bir kişi eyalet valiliğinde ancak iki yıl kalabilirdi.

 

İktisadî bakımdan doğacak sınıflaşmayı da göçebe hayatları,dinleri ve boy anlayışları ilk dönem­lerde önlemiştir.Her boyun "yer-su" adında bir mabudu vardı.Boyun tasarruf ettiği yerin ve suyun asıl sahibi bu mabuttu.Bunun için ferdî mülkiyete konu olamazlardı: sular,yaylalar,kışlaklar boyun malı idi.Ziraat yapılan yerlerde de,araziler boyların manevî şahsiyetine aitti; boy beyleri bu tarlaları ailelere ki­ra bedeli ile dağıtırlardı.Yeni bir aile kurulurken ona da müşterek araziden bir parça verilirdi.Bun­dan dolayı İslâmiyet öncesi Türk toplumlarında ne toprağa dayalı aristokratlar,ne de topraksızlıktan köleliğe düşmüş yoksullar zümresi vardı.[3]Türk devletinde herkes kabiliyet ve çalışkanlığına göre her makama yükselebilirdi.Bunun tek şartı beye (devlete,millete) hiz­met idi.Söylediğimiz gibi kölelik,menşeini,"yerleşik" kültürlerden alan ve orman cemiyetlerinde mevcut bir müessese olup aslında bozkırlara yabancı­dır.[4]

 

 

Zorlamacı Din Anlayışı Yoktu

 

Üçüncü yüzyılın sonlarına kadar çok tanrılı dinlere inanan ve bu dönemde Hıristiyanlığı kabul eden halka,akla hayale sığmayan eziyetleri lâyık gören Roma imparatorları,Hıristiyanlığın 388’de devlet dini olmasından sonra kendilerini Hıristiyanlığın bayraktarları olarak görmeğe başladılar.Bizans İmparatorluğu döneminde,Hıristiyanlık devletin işleyişinde önemli bir prensip haline geldi ve yeni memleketler fethedilir edilmez halk zorla Hıristiyan yapılmağa çalışıldı.Bizans İmparatorluğu bu kez Hıristiyanlığın temel prensip ve kaidelerine yönelerek,bu dine inananları esas almış ve bundan başka dinlere inananlar,dinlerini değiştirmeğe zorlanmışlardır.İnançlarından dönmeyenler ise insafsızca cezalandırılmışlardır.

 

Eski Türk devletlerinin halkları dinî bakım­dan bütünlük arz etmezlerdi.Değişik dinlere mensup insanlar bir arada yaşarlar,ibadetlerini serbestçe yaparlardı.Hakimiyeti elinde bulunduranlar, hiçbir za­man halkı kendi inançlarına zorlamadıklarından Orta Asya Türk devletlerinde "Halk dini" ile "Devlet di­ni" çoğunlukla birbirlerinden ayrılmıştı.Halk dini daha çok hastalıkların tedavisinde,fala bakmakta,si­hirbazlık gibi hususlarda geniş tabakaların günlük ihtiyaçlarına cevap veren ve onları manevî bakım­dan tatmin eden ilkelerdi.Bu dinin esası cin ve peri­lere,ölülerinin ve hayvanların ruhlarına inanmaktı.Ruhlara,şaman denil en rahipler kendi ruhlarını gön­dererek veya onları kendi içlerine alarak ilişki kurar­lar ve böylece de onlara inananları etkilerlerdi.[5]

 

 

Kölesiz Toplum Yapısı

 

İlk Türk devletlerinde kağanın yetkileri yasa­larla belirtilmemişti,anane halinde yaşıyorlardı. Bu­nunla beraber Katip Çelebi'den öğrendiğimize göre Karahıtayların yasalarında,Cengiz Yasasında,Ti­mur'un Tüzükleri’nde kağanın görevlerine dair hü­kümler bulunmaktadır.Türk devlet geleneğince Kağanın görevi daha devlet kurulmadan başlamakta idi.Türk  ulusunu devletsiz bırakmamak,boylarını bir araya toplamak en önemli göreviydi.Bu görevin hukukî veya idarî ol­maktan ziyade sosyal bir karakteri vardı.Orhun Abidelerinden de milleti çoğaltmak,açı doyurmak,çıplağı giydirmek gibi görevleri olduğu anlaşılmakta­dır.Yusuf Has Hacib ise hakanların görevlerini esas­ta ikiye ayırmaktadır,dışardan gelen tehlikelere kar­şı kılıcı,iç huzuru sağlamak için de töresi vardır.Yu­suf Has Hacib'e göre gerçek iç ve dış barısın sağlana­bilmesi,iç ve dış ilişkilerin adalete dayanmasıyla mümkündür.Ordulara kumanda etmek hak ve göre­vini töre hakana vermektedir.Yasaların baş uygulayıcısı O idi.Hakana herkes itaat etmekle mü­kellefti. Başbakanı,yüksek memurları o tayin eder O azlederdi.Devlet mahkemesi(yargı)nın başka­nıydı: toyu,kurultayı toplantıya o çağırır,törede ya­pılması gerekli değişikliklere dair tekliflerde bulu­nurdu.[6]

 

Kitabelerde bodun sözü bazen "kara" sıfatı ile birlikte kullanılmıştır.Buna karşılık bir de ak-beğ deyimi,Türk cemiyetinde bir "asîller" sınıfı­nın varlığı hususunda yoruma sebep olmuş gibidir.Devlet idaresinde ha­kana büyük yardımcılar durumunda olan beylerin idare edilen halka nispetle üstün tutulması tabiî ise de,bundan imtiyazlı bir sınıf hükmünün çıkarıl­ması müşküldür.Nitekim kitâbeler-deki hitaplarda,çok kere,devlette en yüksek icra makamlarım işgal eden "buyruk"lar (nazırlar,bakanlar) beylerden önce yer almaktadır.Türkçe'de "kara" sıfatının,as­lında,aşağı bir dereceyi değil,aksine,büyük, kudretli,yüksek,saygı değer seviyeyi belirttiği hususuna da ayrıca dikkat çekilmiştir.Buna göre,kita­bedeki "kara-bodun" ifadesini,"asıl,büyük,kalabalık bodun" diye mânalandırmak gerçeğe daha yakın görünmektedir ve ihtimal,sayısı az olanlar "ak" sayılmıştır Dede Korkut'da açıklandığına göre,bey olabilmek için,kan dökmek,aç doyurmak,çıplak giydirmek lâzımdır.Şartlar bunlardan ibarettir.Herhalde kitâbelerdeki şu hitap zinciri,Kağan,ailesi,bodun,şadapıt beyler,tarhanlar,buyruk beyleri,Dokuz-Oğuz beyleri,bir "sınıf hiyerarşisi değil,doğrudan doğruya devlet içinde idare edenlerden,idare edilenlere doğru bir sıralama olmalıdır.Boz­kır kültüründe hâkim zihniyet de bunu gerektirir[7]

 

Devletin yalnız hükümdar ve ailesinden ibaret sayıldığı topluluklarda ("dominium") siyâsî hürriyet ve çalışma serbestliği yok gibidir.Devlet idaresi ve ülke anlayışında idareci ile halk arasında ortaklık bulunan siyâsî teşekkül­lerde ise,durum başkadır.Eski Türk topluluğunda da insanın ferdî hukukla donatılmış ve iktisaden hür bir hayat düzeninde olduğu anlaşılmaktadır.Bu­nun tarihî vesikalarla ortaya konması mümkündür.Önce,ailede husûsî mülkiyet mevcut idi.Bozkır Türk devletinde taşınır mallarda olduğu gibi ta­rım arazisi üzerinde de özel mülkiyet câri idi.Husûsî mülkiyet kişi hakla­rının ve hürriyetinin teminatıdır.İnsan şahsî mülke sahip olup,onu istediği gibi kullandığı veya değerlendirdiği sürece hürdür.10.asır Bulgarlarında fertler kendi arazilerinden elde ettikleri mahsûlden hükümdara bile bir şey vermeyebiliyorlardı.Hazar hakanı ve idarecileri tebaanın mülküne el uzatamazlardı.Oğuzlarda "bey"ler,hanın bazı aşırı davranışları karşısında seslerini Avrupa Hun imparatorlarından Attilâ'nın başkentinde bir Bizanslı,Bizans'ta insanın baskı altında ti tutmasına ve kanunların yürümemesine karşılık kendisinin Hun  memleketinde  hür olduğu ve korkusuz yaşadığını söylemişti.Çin'deki köleler,hürriyet ülkesi olan Asya Hım topraklarına kaçıyorlardı.Bozkır Türk topluluğunda "küçük aile" kuruluşundan gelen öyle bir hürriyet havası vardı ki,her aile başlı başına bir il sayılabilirdi

 

Türk boylarındaki bu karakteristik durum eski Türk ilinde siyâsî birliği meydana getiren boyların türlü sebeplerle birbirlerinden kolayca ayrılmala­rına ve aynı bölgede veya başka bir yerde yeni bir il teşkil etmek üzere tek­rar toparlanabilmelerine imkân vermekte idi (eski Türk siyâsî kuruluşların­da boy sayısını ifade eden ve zaman zaman değişen rakamların gösterdiği gi­bi).Boyda yalnız otlak ve yaylaklar ortak mülkiyette olup,bu tip arazi "dev­let" malı olduğu için,buralardan faydalanan al,koyun ve sığır sürülerine karşılık boydan tahsil edilen belirli ölçüdeki vergiler ile ilin mâlî ve askerî ihtiyaçları karşılanıyordu.Göçlerde ailelerin ve fertlerin kendilerine ait taşına­bilir mallarını beraberlerinde götürebilmeleri ve istedikleri gibi tasarruf etmeleri onlardaki hürriyet duygusu ve serbestçe davranma eğilimini daima canlı tut­makta idi.Bu hâl ise,eski Türk devletlerinde,tabiatiyle,köleliği ve bazı zümrelerin "imtiyaz"larla donanmasını önlüyor,ayrıca,Bozkır kültürünün ekonomik özelliği de,adalet,eşitlik ve insana saygı prensiplerinin gelişmesine yardım ediyordu:

 

Eski çağlarda,yaşamak için zarurî olan "enerji"yi (basit deyimi ile çek­me ve taşıma gücünü) insanlar,kendi aralarındaki zayıf ve "vasıfsız" kişilerin kol kuvvetini çalıştırmak suretiyle sağlıyorlardı. "Asalak" kültürde ve "köylü" (yerleşik) kültürde başkaca çare yoktu.İktisaden "besicilik"e dayanan Boz kır kültüründe ise bu ihtiyacı,başta en yüksek kas (adale) kuvvetine sahip at olmak üzere,hayvan gücü karşılıyordu.Orman kavimlerinde ve yerleşik topluluklarda hâkimiyeti ele geçiren gruplar,zorbalık yolu ile kendilerine hiçbir mülkiyet hakkı ve hiçbir siyâsî hak tanımadıkları mahkûm kütleleri (Moğollarda çeşitli kölelik müesseseleri,İslâvlarda meşhur köle ticareti,Mısır'da köle kütleleri,Çin'de enselerine boyunduruk vurularak çalıştırılanlar,Hind'de paryalar,Eski Yunan'da Aristoteles'in "ehlî hayvan" ve "canlı âlet" dediği ve doğrudan doğruya "mülk" sayılan insanlar,Roma'da benzerleri) sı­nıf kast cenderesine alarak,cemiyet düzenini öyle devam ettirmek için,asır­lar boyunca,türlü tedbirlere (özel kanunlar) başvururlarken,insanın kol (adale) gücüne ihtiyaç görülmeyen Bozkır kültüründe özel mülkiyet ve hür çalışma esasında gelişen sosyal gelenekler,zamanla,töre hükümleri hâlinde kesinlik kazanmıştı.

 

Eski Türkçe'deki "kul" tâbiri umumiyetle "köle" mânasında alınıyorsa da doğru olmamak gerekir.Gök-Türk yazılı vesikalarda 14 yerde "kul" tâbiri geçmektedir.Ancak buralarda gerçek mânası ile "mülk"ten ve "hak"tan mahrum kimseler değil,bazı siyâsî ve "medenî" hakların kaybedilmesi bahis konusudur ve daha çok "esirlik" ifade edilmek istenmiştir.İstiklâlini kaybe­den toplulukların böyle kısıtlamalara uğraması,zamanımızda bile tabiî karşılanmaktadır. Esirlik ile kölelik sosyal ve hukukî bakımlardan birbirinden farklı şeylerdir. Eski Yunan'da, Roma'da ve Moğollarda, kölelerin yanında,fakat onlardan ayrı olarak esir (bilhassa savaş esirleri) de vardı.[8]

 

 

Kurultay:(İnsan Hakları Mahkemesi)

 

Türk dev­let felsefesi,devletin,nazariyelerle değil,toplumun eğilimlerine,günün şartlarına göre kurulabileceğini ve yönetileceğini esas almıştır.Göçebelik dönemin­de varlığını devam ettirmesi."halkının ihtiyaçlarını karşılaması,ancak  katı disipline dayanan düzenle mümkündür.

 

Her an baskına maruz kalma ihtimali,her ferdin devlet hayatında görev almasını icab etti­riyordu.Bir baskın anında herkes ne yapacağını bilmeliydi.Bu zaruret Türk milletinin her ferdini dev­letiyle bütünleştiriyor ve onlarda düzen fikrini yer­leştiriyordu.Yüz binlerce insan ve hayvanın bir yerden bir yere göçünün de nasıl bir disiplin gerektirdi­ğini tahayyül etmek güç değildir.Yerleşik uygarlık döneminde bu düzen fikri etkisini göstermiş,değişik coğrafyalarda,çeşitli milletlerden oluşan devletler kurmasını sağlamıştır.[9]

 

Kurultay,kökü Türkçe ve eki ise,Moğolca olan bir sözdür.Kurultaylın asıl Türkçe karşı-lığı,"kengeş meclisi"dir.Bu meclis,bir çeşit müzâkere ve danışma meclisidir.

 

Türk boylarının dışarıda ve kurultayda nasıl yer ala­cakları,yani silsile-i meratibin kuruluş şekli, beylerin ve halkın disiplinli devlet protokolünde yerleri­nin nerede olduğu ile yaylak ve kışlak gibi yurtlan belirtmekte idi. Devletin kurulusunu ve işleyişini düzenleyene ana-töre denirdi.İslâm öncesi Türk devletlerinin hepsi de bu ana töreye göre düzenlenirler di.Devlet gider,töre kalır" atasözü törenin önemi­ni anlatması bakımından çok manidardı. Abidelerde de "il ve töre" kelimeleri yan yana sık kullanı­larak ikisinin arasındaki ilişki vurgulanmak isten­miştir.İktidarı elinde bulunduranların söyledikleri ve devlet hayatındaki düzenlemeleri töre sayılmazdı. O ancak zaman içinde nesilden nesile geçerek olu­şurdu.Töre yalnız devleti değil,devlet dışındaki toplum hayatını da düzenler, bu fonksiyonundan dolayı da toplumun esası kabul edilir. "Her şey kalksa, töre kalkmaz" denirdi. Bundan dolayı törenin bir adı da "yol" idi. Herkes bu yoldan gitmek zorundaydı,yol­dan ayrılan yanılmış olur.Yanılanı da bir felâket beklerdi.Her şeyin ölçüsü törede aranır ve bulunurdu.[10]

 

Oğuzların,“yığınak,dernek,derim"gibi kelime­lerle adlandırdıkları kurultay,kavram olarak Cengizlilerden intikal etmiştir."Kurul" kelimesi ile "tay" ekinin birleştirilmesinden meydana getirilen "kurul­tay" Türk devletlerinde Mete'nin zamanından beri te­mel müessese olmuştur.Kurultay, başlangıçta dinî tören, bayram, yeme-içme toyu eğlenme ile yarışma­yı da ifade eden bir devlet toplantısı idi.Hatta bu toplantılar Cünhan zamanında da vardı. O zaman "kadın-erkek, büyük-küçük, herkesin" katıldığı ileri­ye sürülmektedir.[11]

 

 

Taşa Vurdurulan  Kanunlar: Töre

 

İslamiyet’ten önce Hunlarda,Göktürklerde ve diğer Türk devletlerinde görülen ve insanı merkez alarak ona birtakım hak ve özgürlükler tanıyan kuralların bulunmasıydı.Gerçekten Hunlarda,binlerce yıldır uygulandığı söylenen kanunnameden anlaşıldığına göre;suç işleyenleri cezalandırmak devletin yetkisindeydi.Hakan adalet teşkilatının başkanı sıfatıyla devlet içerisin-de adalet ve sükûnun sağlanmasından sorumluydu.Mahkemelerde davalar yargıçlar tarafından görüşüldükten sonra, uygulamaya konmadan önce Hakanın onayına sunulurdu.İdam cezası gibi ağır suçların infazı için,Hakanın başkanlığında yılda iki kez divan kurulurdu.Türklerde en önemli bir ceza kaidesi de yeni ele geçirilmiş olan memleketlerin halkına ve özellikle misafir-lere hapisten başka bir ceza usulünün uygulanmamış olmasıdır.Misafir adam dahi öldürse,onu idam etmezler,sadece hapsederlerdi.Hunların çağdaşı olan Roma’da ve hatta daha sonraları Bizans’ta böyle bir uygulamayı hayal etmek bile imkansızdı.

 

Bilge Kagan Yazıtları'nda da ifade edildiği üzere, "Eski Türk devlet geleneğinde Töre ilahi kaynaklı hakimiyetten (kuttan) ayrılamazdı.Özellikle devlet kuran her Kagan mutlaka bir töre koyardı. Töre,Türk örf ve geleneklerinin kesin bir hükümler birliğidir.Töresiz bir ilin ya da devletin varlığı mümkün değildir". Türk kültür yapısının en hassas ve ince dokusunu "Türk Töresi" oluşturur. "Töre,milli toplumda ferdi ve sosyal ilişkileri düzenleyen, ferdi disiplin ve otoriteye bağlayan, milli barış, dayanışma ve beraberliği sağlayan bir kültür kurumudur. Yabancı kültürler önce bu değer sistemini yıkmak isterler". Bir şekilde milletin varlığına milletin ortak düşünce,duygu ve kanaatlerine bağlıdır.Töre,Türk milleti ile birlikte doğar,milletle gelişir ama asla milletle yok olmaz. Kısacası "İl gider, töre kalır".

 

Şu atasözü bu mâ­nâyı söyler: «İl bırakılır,törü bırakılmaz».Bu ata­sözü ataların geleneğine uymanın gerekliliğini gösterir.Anlamı:«Devlet yahut ülke terk edilebilir,hars terk edilmez.Türkler'in düşman eline geçen yerlerden,millî töresinin hâkim olduğu yere göçmesi bu atasözünün hâlâ, ifade edilmeksizin ruhlarda yaşadığını gösterir.

 

Yukarıdaki misaller bize «töre» kelimesi ile «il»-kelimesinin genellikle birlikte kullanıldığını da gösteriyor.«İl,devlet manasına; «töre», kanun mânâsına olunca bu iki kelimenin genellikle birlik­te anılması tabiî olur.Bununla beraber,«töre» kelimesinin kapsamı «kanun» kelimesininki gibi sınırlı değildir.Yazılmış yasalardan başka,yazılma­mış gelenekler de törenin içindedir.Hattâ hukukî töreden başka,dinî ve ahlâkî töreler de vardır.[12]

 

 

Yasa-Yasak-"Suç ve ceza" ve Yargıçlar:

 

Yargıç,anlaşıldığına göre daha eski Türklerde "tö­re" sözü ile ilgili olarak söyleniyordu. Nitekim Uygurlarda,"Bilge törüçi",hem kanun koyucu ve hem de yargıç karşılığı olarak kullanılıyordu. Halk arasındaki yargıçlar,daha çok beyler ile aksakalılar idiler.Anadolu'da hâkim karşılığı olarak söylenen,"bilge,bükü,savcı" gibi eski Türk özleri taşıyan söz­ler de,daha çok yüksek kişiler ile ilgilidirler[13]

 

Yargıcı" sözü ise,biraz daha geç çağlarda,yani XIII.yyda görünmeğe başlar.Yargıca, Osmanlılar "yargıcı",Çağatay Türkleri ise "yargucı" derlerdi. Osmanlılara bu anlayış, İlhanlılar ile Doğu Türklerinden gelmiş olmalı idi. Nitekim Osmanlılar,"Yargu" sözünü,"yasak" karşılığı olarak da, tutarlar ve Harezm Türkçe’sinden geldiğini söylerler­di.Farsların "divân", yani "dava yeri" sözünü ise,"yargu yeri" diye karşılamışlardı.Eski Türk töresine göre,"beyler meclisi" tarafından da ve­riliyordu. "Kadılık", İlhanlılardaki "yargucı" geleneklerinin,bir devamı olarak görünmektedir. Osmanlılarda ol­duğu gibi büyük kararlar ancak başkentteki yargıçlara sorularak, verilirdi. Sonradan işlerin gecikmemesi için, Çin ve Ortadoğu gibi büyük eyâletlere de, büyük bitikçi ve yargıcılar tayin edilmeye başlandı.

 

"Ceza", Türklerde barışta boğma yolu ile, savaşta ise kılıçla verilirdi.Çin tarihlerine göre Göktürklerde isyan,ihanet,cinayet,zina ve at çalma,ölüm­le cezalandırılırdı.Boylar ve aileler arasında ise, bir anlaş­maya gidilirdi.Diyet olarak kalınsız ve başlıksız bir kız ver­me yolu ile anlaşma da yapılırdı.Cellât için ise Türkler,"bukağıçı", yani “kelepçeci” veya gardiyan derlerdi.

 

"Suçlu": Suç anlayışının en eski Türkçe karşılığı,"yazuk" yani yazık olmalı idi.Suçlu ve günahkara da,"yazuklı",yani yazıklı,deniyordu.Suç işleme ise,"yazık kılma" sözü ile karşılanıyordu."Mün" de bir suç ve günâh idi On­lara göre ''gerçi kişi doğuştan,yazıklı" idi; ama "kişi,ek­sikli yazıklı'' olmamalıydı.Suç   sözümüz de çok eskidir.Asıl mânâsı,yoldan ve yönden sapma iş demektir."Ceza Hükmü" Göktürk yazıtlarında,"kıyın,kıyın aymak",ya­ni "hükmü söylemek"sözü ile karşılanır.Bilindiği üzere Türklerde ceza kararları,at üzerinde   verilirdi.Hükümden sonra kelepçe vurulurdu.Eski Türkler kelepçeye de,"atkak veya bukağı" derlerdi.Hilekârlık hafif bir suçtu.Türkler buna "dev" veya "tef" derlerdi.Hapishaneye ise,kıs­mak sözümüzden gelen, "kısıg" denirdi. Türkler hapishane için, "Kıyınlık, türme, tünek"de demişlerdir.Eski Türkler Anadolu'daki gibi hırsıza, "oğn"; çalmağa, "oğnlamak";haydutlara da "karakçı" adını vermişlerdi.Aslında bütün suçlular, "kara kişiler" idiler. "Katil", bir "ölütçü, sındırıcı" idi. Cezası da ağırdı.[14]

 

Kamu hukuku açısından niteliklerini,yâni Türk devlet hayatındaki bü­yük rolünü kısaca tanıtmaya çalıştığımız töre "'nin husûsî ve cezaî hükümle­ri ile eski Türklerde yargı usûl ve şekilleri hakkında bilgimiz azdır.Yabancı kaynaklarda rastlanan dağınık haberlere göre,suçlar oldukça şiddetli bir şe­kilde cezalandırılmakta idi: Adam öldürmenin cezası idamdı; soygun,hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı.Ele geçirilen soyguncu,suçüstü yaka­lanan hırsız öldürülür,malları müsadere edilir,ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı.Ciddî bir tehlike ile karşılaşmadıkça ok-yay kullanmak yasaktı.Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü.Zinanın cezası da idamdı.Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı.Bu da hazan iki taraf arasında uzlaşma olmazsa idamı gerektirirdi.Ordudan kaçanlar ve vatana ihanet eden­lerin cezası da ölümdü.Hafif suçlular,1O günü aşmamak üzere hapsedilirdi.

 

"Türk" kelimesi,"Töre" kelimesinden türetilmiş bir kelimedir ki,"Törük' ten bozularak "Türk" haline gelmiştir."Törük","Töreli,Töre sahibi" demektir.Eski Türklerde Töre,kaynağını "Türk Dini" diyebileceğimiz eski Türk inanç ve telakkilerinden alan topluluk hayatını tanzim eden hukuk normlarından ibarettir.Hükümdarlar siyasi iktidarlarını (kut' larını) işte bu hukuk çerçevesinde kullanabilirler,tabii birbirleriyle ve devletle olan münasebetlerini yine bu hukuk çerçevesinde tanzim ederlerdi.Buna uyanlar "Törük" (yani Töreli),uymayanlar ise "Kazak" (yani asi,töreden çıkmış) olurlardı."Türk" ün kuvvetli manasına gelmesi de,herhalde Töre çerçevesinde sağlanan "birlik" le ilgili olmalıdır.Nitekim "Birik kuvvettir" anlayışı tarih boyunca her devirde Türk devletleri ve toplulukları için geçerli olmuş bir anlayıştır[15].

 

 

Hükümdarın  Özellikleri

 

"Bilge"lik ve "Alp"lık,Türk Kaganlarının başlıca iki özelliği idiler."Bilgelik",bütün iyi ve büyük Türk kaganları için müşterek bir unvan olarak kullanılıyordu. "Bilgi" ve "bilgi sahibi olma",Türk Kaganlarının başta gelen ve önemini hiç bir zaman kaybetmeyen bir özellikleri idi.Yalnızca Türk kağanlarının "Bilge" olması kâfi gelmi­yor; onların etrafındaki büyük memurlar ile komutanların­da "Bilge" olmaları şart koşuluyordu.Eski Türk yazıtlarının ağzı ile,"bilgi bilmez kişi"ler,"bilmedikleri için",daima felâket ve yenilgilere sebep olmuşlardı."Vezir"lerle il­gili bölümlerimizde bu konuya,başka örneklerle birlikte yeniden geleceğiz.Türkler,daha çok geçmişteki olaylarla,hayat tecrübelerine Önem veriyorlardı.Bu tecrübe ve hayat görüş­leri yalnızca devleti idare edenlerin değil; halkın da zihnin­de klişeleşmiş ve atasözü haline gelmiş fikirlerdi.Türk kağanlarında,baslıca özellikler de aranıyordu:Sözü doğru olmayan bir hükümdar,muhakkak olarak vaktinden önce ölür ve çok yaşamazdı.TürkKaganlarının da her şeyi doğru söylemeğe çalıştık­larım görüyoruz.Bu sebeple Türk yazıtlarında kağanlar hal­ka,"bu sözümde yanlış var mı",diye sesleniyorlardı.Eski Türkler, fazilet"e "erdem" ve fazilet sahibi olan kim­selere de "erdemli" derlerdi.Erdem de bir "Tanrı yolu" ve hükümdara Tanrı tarafından verilmiş iyi bir özellik idi.Büyük kaganlar,elbette ki "ünlü" kaganlar olurlardı.Bu sebeple Türkler,kendi kağanlarına verdikleri unvanların sonuna veya ortasına,"ünlü" anlamına gelen "külüg" de­yimini koymağı unutmazlardı.Meselâ "Alp,külüg,bilge Ka­gan" şeklinde söylenmiş bir unvan,hükümdarları başlıca özelliklerini de içinde topluyordu."Kü" sözü,eski Türkçe’de "ün,ses ve şöhret" anlamına gelirdi."Külüg" unvanı da,şöhretli manasına olarak,kökünü bu sözden almıştı."Saltanat" karşılığı olarak Türklerde "erk" sözü söylenmiştir."Erk sürmek,erk tapmak,erk tarmak" sözle­ri,hep saltanat karşılığı olarak söylenmiştir.

 

 

Hükümdarın  Görevleri

 

Türk devletlerinin ilk dönemlerinden beri hükümdarların yüklendiği görevlerin en önemlilerin­den biri de iyi yasalar koymak ve bu yasaları adalet­le uygulamaktır.Elbette ki Türk devlet başkanları başkentte ve eyaletlerde bizzat adaleti tevzi etmiyor­lardı;bu madden de imkânsızdı. Başkentten eyaletlerdeki yerleşim birimlerine dağılan adalet teşkilâtı vardı.Önemli olan devlet başkanının,ülkedeki adale­tin tevziinden kendisini sorumlu tutmasıydı.Zaman zaman bizzat başkentteki mahkemeye başkanlık et­tikleri,hatta önemli davalarda sorgulamaları kendi­lerinin yaptıkları bilinmektedir.Toplumun refahı,huzuru âdil bir düzenin ku­rulmasıyla mümkündü.Türk toplumunun yapısı da âdil bir düzen için elverişli idi:çünkü toplum,ilerde görüleceği üzere,sınıf veya kast esasına dayanmıyor­du.Toplumun can damarı yöneten ile yönetilen zümreler arasındaki uyumdur; bu da ancak adaletle sağlanır.Bu hususa dikkat eden eski Türkler yöne­tenle yönetilen arasındaki uyuma "tuz" yani "düz olma" derlerdi.Savaş  gücü   ile devleti   kurma ve düzene koyma,Türk Kaganlarının en önemli vazifesi idi.Eski Türk devlet­lerinin temeli"savaş  gücü "ne dayanıyordu.Devletin kuruluşu ile asayiş ve düzenin sağlanması,şimdi olduğu gibi eskiden de silâh gücüne bağlı idi.Tanrının Türk Kaganları­na verdiği kutsal güç ve yarlık,komutanlara da geçer ve onlar da başarılarım bu kutsal güce bağlayarak öğünürlerdi.Çin'de olduğu gibi kutsal güç yalnızca kağanda kalmıyordu.Bütün beyler ile milletin de malı oluyordu.

 

 

İskan yani Mülkiyet Hakkı

 

Yeni alınan yerlere "kondurma",yani "yerleştirme " ve iskân politikası da,Türk Kaganlarının önemli bir vazifesi idi.Türk Kaganları"iskâncı" idiler.Yeni bir ülkeyi alıp devlete katma,onlar için büyük bir şey ifade etmiyordu.Bir ülkeyi"alma"işinden   sonra,o ülkeyi "kondurma" çabası gelmeli idi.Bu kitabımızda sık sık söylediğimiz gibi Türk ordularının peşlerinden büyük Türk kitleleri ve aileler de giderlerdi.Tıpkı   Anadolu’nun fet­hinde olduğu gibi.Eski Türk yazıtları bu "konma" ve "kon­durma" bölgelerini aşağı yukarı kesin sınırlar ile belirtmiş­lerdi.Çin sınırları,Türkler    içinyasak bölge"idiler.Çin'e gitme de,konma da yasaktı.Fakat Türk devletlerinin kuvvetli olduğu çağlarda bir kısım   Türklerin giderek Çin'de yerleşmeleri,birçok bakımlardan faydalı olu­yordu.Fakat devlet zayıflayın­ca Çin,içindeki Türkleri eriterek yok etmişti.[16]

 

 

Kadın hakları

 

«Tanrı,Türk milleti yok olmasın diye 'babam Kağan ile anam Ha-tunu yükseltti»

(Orhun Kitabeleri)

 

Eski Türk içtimaî ve siyasî hayatında kadının müstesna bir mevkie sahip olması devletin feodal bünyesine yeni bir unsur ek­liyor; bunun bazı faydaları yanında siyasî istikran bozan mahzur­ları daha ağır tecelli ediyordu.Bu sebeple kadının mevkii ve ro­lüne dair bir bahsin buraya konulması gereklidir. Bilge Kagan ki­tabesinde:«Tanrı Türk milliyeti yok olmasın di­ye babam İl-teriş Kağan ile ananı İl-b i l g e H a t u n'u yükseltti» ibaresi kadının siyasî ve içtimaî mevkiinin ne derece ileri olduğum göstermeğe kâfidir.Han başka bir yerde: «Sizler anam Hatun,hala ve teyzelerim,ablalarım, kadınlarım ve kızlarım» hitabı ile de bu görüşü te'yid etmiştir.Uygurlar VII.asırda,henüz devletlerini kurmadan önce,ve boylar topluluğu halinde bulunurken bu kav­min reisi savaşlarla meşgul olduğu için, anası Uluğ Hatun: «İhti­lâflara ve dâvalara bakıyor; kanunlara tecavüz eden­leri şiddetle, fakat adaletle cezalandırıyordu.Bu sayede Uygurlar arasında nizâm kurulmuş bulunuyordu»

 

 

Sonuç:

 

Buraya kadar ana çizgileri ile görüldü ki, velâyet-i âmme,özel mülkiyet,serbest çalışma, imtiyazsızlık; hükümranlık karizmaya dayanmakla birlikte töre hükümlerinde ifadesini bulan zımni anlaşma (kanunî meşruiyet), birleştiricilik, askerî karakter, dinî tolerans, imperium ve besicilik-çobanlık Bozkır devletinin özellikleridir. İnsan Hakları Evrensel bildirisinin 1948’de yayınlamış olduğu bildiri Türk Milletinin pek de uzak olmadığı bu bildiride sıralanan kişi hak ve özgürlüklerini içeren maddeler Türk Töresi sayesinde binlerce yıl  boyunca Türk milletinin dirlik düzenlik ve hukuk anlayışına sahip olarak yaşamasına imkan sağlamıştır. Türk insan özgür;onur ve haklar bakımdan eşit doğar Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken,mülkiyet,doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu Türk Töresince öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere verir, yaşama ve kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır, Kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; kölelik ve köle ticareti her türüyle yasaktır, Herkesin,nerede olursa olsun yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır. Kimsenin özel yaşamı, ailesi, konutu ya da haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz,şeref ve adına saldırılamaz.Herkesin,bu gibi karışma ve saldırılara karşı; yasa tarafından korunma hakkı vardır, Herkesin, tek başına ya da başkalarıyla birlikte, mülkiyet hakkı vardır. Kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz, herhangi bir Devlet, grup ya da kişiye burada ileri sürülen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkını verir biçiminde yorumlanamaz.

 

Muhammet Kemaloğlu

10.02.2006


 

[1] Niyazi,Mehmet,Türk Devlet Felsefesi,s.60

[2] Ögel,Bahaddin,Türk Kültürünün Gelişme Çağları,s.212

[3] Niyazi,a.g.e.s.154

[4] Kafesoğlu,İbrahim,Türk Milli Kültürü,s.240

[5] Niyazi,a.g.e.s.189

[6] Niyazi,a.g.e 84

[7] Kafesoğlu,a.g.e,s242

[8] Kafesoğlu,a.g.e,s239

[9] Niyazi,Mehmet,a.g.e.s40

[10] Niyazi,Mehmet,a.g.e.s40

[11] Niyazi,a.g.e.s88

[12] Gökalp,Ziya,Türk Töresi,s.10

[13] Ögel,Baaddin,a.g.e.s261

[14] Ögel,Baaddin,a.g.e.s.166

[15]Prof.Dr.Erol Güngör,Tarihte Türkler,Sayfa:11,12,13- Ötüken Yayın Evi

[16] Ögel,Baaddin,a.g.e.s.225

 



Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!