Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

23 Şubat 2007

Kemal Tahir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Umumi


Aydın Üzerine Düşünceler...


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Aydınlar, halkın okumuş evlatlarıdırlar. Özelde halkı için, genelde insanlık için varolduklarına inanırlar. Bu kişiler toplumun her kesiminde bulunabilir. Onların her biri; gerçek bilim insanları, politikacılar, yöneticiler, yazarlar, askerler  ve diğer mesleklerden çıkabilir.

 

Düşünmek bir iştir; hem de çok zor bir iştir... Aydın kişi beyin sancısı çeker ve hep huzursuzdur. İçinden çıktığı toplumun kendince daha aydınlık yarınlarla kucaklaşması için fikir üretir... Fikirleri, çoğu kez, yaşanılan zamanın ilerisinde dolaşır. Bu nedenle de çağına ters düşebilir. İşte onun içindir ki, aydın; çağının hem tanığı, hem de sanığı olabilir! Sözgelimi; Bruno gibi; Galileo gibi, Spartaküs ve Cici (Çiçi) Yabgu gibi.

 

 

Çağlar ötesini görenler!

 

Galileo Galilei, ‘dünya güneşin çevresinde dönüyor’ derken; halkının inançlarına ters gelen bir şey söylüyordu. Çünkü halk, kilise tarafından yüzyıllardır yanlış yönlendirilmişti. Çağının kaçınılmaz sonucu olarak, engizisyonda yargılandı; canını zor kurtardı...

 

Ya Bruno? Filippo Bruno da bir astronomi bilgini idi. O da Kopernik gibi dünyanın günmerkezli olduğunu iddia etti. Engizisyonda, tam yedi yıl yargılandı. Sonra da, Tanrı’ya ve yerleşmiş inançlara karşı geldiği için ‘yakılarak’ öldürüldü...

 

Çoğu aydın, doğal olarak çağında  anlaşılamaz. Tarih boyunca bu tür insanlar, ‘erk’ gücüne kavuşmamışlar ise, yani devlet kudretine veya maddi güce sahip olamamışlar ise, öldürülmüş veya sürülmüşlerdir. Şayet yaşamasına ‘izin’ verilmişse, ömür boyu takip ve tarassut altında bulundurulurlar. Devlet erkine veya ‘para gücüne’  kavuşma ihtimaline karşı da, ‘zamanı gelince kullanmak için’ hakkında uydurma ve fakat en çirkin sıfatlarla dolu iftira bir ‘dosya’sı, el altında tutulur. Halkın ‘okumuş’ evlatlarına karşı bunları yapanlar; belli bir konsept adına yabancı emellerine hizmet eden güç odaklarıdır. Veya yabancı güçlerin bizzat kendileridir.

 

Evet! Aydın, çağının hem tanığı hem de sanığı olabilir! Bu konuda o kadar çok örnek var ki; sadece adlarından ve eylemlerinden söz etsek, koca bir kitap olur...

 

Dünyada ‘köleliğe karşı’ ilk isyanı başlatan Spartaküs köleydi; ama eski bir Roma gladyatörü idi. Kuşkusuz eğitimliydi ve aydındı! Spartaküs, yerleşmiş bir geleneğe başkaldırdı; savaştı,yenildi ve öldürüldü... Onun milattan önce karşı çıktığı kölelik ‘geleneği’, yaklaşık 1800 yıl sonra, toplumlarca ‘insanlık dışı’ kabul edilerek lanetlendi. Bu bir anlamda Spartaküs’ün geç gelen bir zaferidir.

 

Cici Yabgu da köleliğe ve özellikle emperyalizme çıkanların başında gelir. O bir Hun-Türk tekini (prensi)dir. Çağının aydın bir yöneticisidir. Ağabeyi Hohanşa, Hun devletinin Kağanıdır. Cici ise, ‘Yabgu’ unvanıyla devletin batısını yönetmektedir. Ağabeyi, Hun devletini Çin’in istekleri doğrultusunda yönetmeye, Çin emperyalizmine boyun eğmeye   başladığında, bu aşağılık duruma Cici Yabgu dayanamaz ve başkaldırır. Batı’da Hanlığını ilan eder. Sonunda, M.Ö. 36 yılında bir kalede Çin ve Hohanşa kuvvetlerince kuşatılır... Söylenir ki; Cici Yabgu/Han ölmeden önce askerlerine şöyle seslenir: “Biz yarın öleceğiz. Fakat özgürlük ve bağımsızlık ateşi torunlarımızın ruhunda  yüzyıllar boyu sönmeyecek” (Gerçekten sönmedi! Dünya tarihinde Türk, hep bağımsız bir devlete sahip oldu.)

 

Mustafa Kemal!.. O ufuklar arkasını gören bir aydındır . O, düşüncelerini eyleme geçirme aşamasında; ‘çürümüş soylular’ ca, sözde İslâm adına; sözde, ‘savaştan bıkmış halk adına’ engellenmek istendi ve hatta idamına ferman çıkartıldı! Kurtuluş mücadelesine başladığında, Türklerin okuma yazma oranı yüzde 4-5 kadardı... Ama o, yüzyıllardır bilgisiz bırakılan bir ulusu diriltti! O, gerçek bir aydındı. Sadece kendisi değil, özgürlük savaşının her yöredeki öncüleri zamanın aydınlarıydı!

 

Silahsız asker Mohandas Mahatma Gandhi... Hindistan’ı dünyanın en acımasız ve sinsi emperyalistinin elinden ustaca çekip alan bir kahramandır o!

 

George Washington... Günümüzün olmasa da, geçmişteki ABD’nin mimarı!

 

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

 

Gerçek şu ki; halk adına, insanlık adına sağlanan büyük başarıların öncüleri hep aydınlar olmuştur.

           

 

Popülizm...

 

Popülizm için Türkçe “halk dalkavukluğu” deniliyor. Hani, yakışmamış da değil... Halk dalkavukluğunun muhatabı, elbette, siyasetçi-yöneticilerdir. Bu “halk dalkavukluğu” sözünü; aydınlatılmamış, yüzlerce yıl kör bir zihniyetin tutsağı bir halkın, gerçekte kendi zararına olan her isteğini, yanlış olduğunu bilerek yerine getirme eyleminde bulunan yöneticilere verilen bir sıfat, olarak tanımlayabiliriz.

 

Aydın kişi istese de halk dalkavuğu olamaz. O, gerçeği halkıyla paylaşmaktan korkmaz. Hele hele, koltuğumu yitiririm gibi aşağılık bir endişeyi yüreğinde hiç taşımaz. O sadece, halkının, genelde ise insanlığın geleceği endişesini taşır. O, halkın arasından çıkmıştır; ama o farklıdır; ‘havas’dır, avam değildir; fakat o halktan biridir. Onun aydın olması halktan ‘uzaklaşmış’ gibi bir görüntü verse de, o beyniyle halkını yaşar! 

Halk da kim oluyormuş! Ben onun adına düşünürüm ve uygularım  gibi, sığ ve aşağılık bir düşünce, zaten aydın bir insanın aklında yer bulamaz. Ve aydın, eğer bir siyasi önder ise, kendisini ‘kurtarıcı’ olarak  sunma zavallılığına düşmez; kendisini Tanrı’dan bir parmak aşağıda görmez.

 

Diğer yandan, yüzyıllardır geri bırakılmış, sözde eğlencelerle  uyuşturulan; dolayısıyla  okumayan, düşünmeyen, bilgiye dirsek çevirmiş bir halk için, dünya gerçeği ortadayken “Ben halk gibi düşünüyorum; halk ne isterse onu yaparım” demek ise,  dolaylı olarak (zımnen) halka ve onun geleceğine ihanet değil midir?

 

 

Nasıl bir insandır aydın?

 

Aydın sloganlarla konuşmaz. Çünkü slogan, kolaycılığa çağrıdır; beyinleri tembelleştirir. Çünkü slogan, bilgisizlerin emanet aldıkları bilgi yüklü bir çığlıktır! Aydının çığlığa ihtiyacı yoktur. Çünkü çığlık anlaşılması zor bir sestir. Halbuki aydın anlaşılmak ister; beyinlere, mantık terazilerine söz atar.

 

Aydın, hangi konumda olursa olsun; halkını aydınlatmak için zaman harcar, ter döker, nefes tüketir; bıkmadan aklın donanması için uğraşır; verdiği bu emeklerinin ödülü ise, sadece ve sadece engin bir iç huzurudur.

 

Aydın, halkının haberi olmadan halkı adına sıkıntıya giren insandır. Bu anlamda aydın ‘mahallenin delikanlısı’dır.

 

Aydının milliyeti yoktur, sözüne inanmak; ‘olta yemi’ olmaktan başka,  canlı türleri içinde insanı, bir amip, gelişmemiş bir organizma olarak görmek demektir. Bu ise insana hakarettir. Aydının ‘millî’ olması, onun evrensel düşünceler beslemesine, insancıl bir dünyayı gümrah gönlüyle kucaklamasına engel değildir. O, evinden,  evrensele açılan bir ufuk sahibidir. Aydın içinden çıktığı milletini-ulusunu gerekiyorsa korumak zorundadır.

 

Aydınlar için daha pek çok tanımlama yapabiliriz. Ama tüm tanımlamalar arasında bir özellik vardır ki, o özellik ‘ülke aydını’nın adeta ‘kimlik’ kartıdır! O özellik; fiyatsızlığıdır! Ülkesine, ulusuna-milletine bağlı bir aydını, milleti zararına çalıştırmak için satın almak asla mümkün değildir. Bu anlamda aydının fiyatı yoktur! (Kısa bir bilgi: “Herkesin bir fiyatı vardır” sözü, çok çirkin bir liberal-kapitalist yalanıdır; ve erdemli insan soyuna yapılan en büyük iftiradır. Gerçek aydının değil satın alınması; ikna yöntemiyle ‘devşirilmesi’ bile söz konusu olamaz. Milleti zararına çalışma şerefsizliğini yaşayanların durumları çok özeldir. Onlar bilerek, isteyerek, kimi evrensel insancıl normların şemsiyesi altında söz üreterek ihanetlerini postmodern bir gereklilik olarak sunarlar. Onlar, er-geç, ‘millî hukuk’un sert duvarına, bir biçimde, başlarını çarparlar.)

 

Onlara aydın demek, aydınlara hakarettir.

 

Kısacası, aydın olmak gerçekten zor iştir!

 

Atatürk’e; “Size dâhi diyorlar ama, siz Fransızca’yı bile çok iyi bilmiyorsunuz?” deyince, Atatürk muhatabına şöyle der: “Beyrut’un hamalları yedi dil bilir!

 

Ulu Tanrı bizi,  ortalıkta dolaşan Beyrut hamallarını aydın sanma gafletinden korusun!

 

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

23 Şubat 2007



Onlar Yolumuzun Işığı! -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Kurtuluş Savaşı sırasında veya devletin kurulma aşamasında hizmet verenler gerçekten farklı insanlardı. Bu farklılığı, Başkomutan  Gâzi Mustafa Kemal Atatürk’te elbette görüyoruz; fakat, o devrin küçük rütbeli askerlerinde de görmek mümkün. Sadece askerler değil, iş adamları, yazarlar, memurlar... Her biri, kesinlikle saygı uyandıracak kişiliklere sahiptiler. Sözgelimi o büyük insanlardan birisi de, sunucuların ustası Orhan Boran’ın Babası Hikmet Boran idi...



Deli Yağmur -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Yağmur hâlâ yağıyordu... Sarı Durmuş, yanından geçen atlılara bakmak bile istemiyordu. Gözlerini atının yelelerine dikmiş; yarı uyuyor, yarı uyanık haldeydi. Her tımar çerisi gibi, onun da başı öndeydi; ordudaki her tımarlı gibi o da; hüzün ve utanca boğulmuştu. Sarı Durmuş Bozok’lu bir Tımarlı Sipahi idi. Fermana uymuş; boynuna borç olan Viyana Seferi’ne katılmıştı. Bu ilk seferi de değildi; şunca yıldır nice seferler görmüştü. Her seferden de yüzakı ile köyüne dönmüştü. Şimdi de dönüyordu.



Altınordu ve Kilise -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Altınordu Hanı Özbek Han’ın sarayına yaklaştıklarında genç papaz, arabayı çeken atların kişnemeleri arasında Metropolit Aleksey’e sordu:

- Ya bizi dinlemezler ise?

Eleksey durdu. Dönüp, elini genç papazın omuzuna koyup, ‘daha öğreneceğin çok şey var” dercesine, gülümseyerek baktı:

- Hiç merak etme... Altınordu’yu yönetenler Türk. Biliyorsun, biz Hıristiyanlar, Hıristiyan devletlerinden daha itibarlıyız burada, dedi.


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar