Aydınlar, halkın okumuş evlatlarıdırlar. Özelde halkı için, genelde insanlık için varolduklarına inanırlar. Bu kişiler toplumun her kesiminde bulunabilir. Onların her biri; gerçek bilim insanları, politikacılar, yöneticiler, yazarlar, askerler ve diğer mesleklerden çıkabilir.
Düşünmek bir iştir; hem de çok zor bir iştir... Aydın kişi beyin sancısı çeker ve hep huzursuzdur. İçinden çıktığı toplumun kendince daha aydınlık yarınlarla kucaklaşması için fikir üretir... Fikirleri, çoğu kez, yaşanılan zamanın ilerisinde dolaşır. Bu nedenle de çağına ters düşebilir. İşte onun içindir ki, aydın; çağının hem tanığı, hem de sanığı olabilir! Sözgelimi; Bruno gibi; Galileo gibi, Spartaküs ve Cici (Çiçi) Yabgu gibi.
Çağlar ötesini görenler!
Galileo Galilei, ‘dünya güneşin çevresinde dönüyor’ derken; halkının inançlarına ters gelen bir şey söylüyordu. Çünkü halk, kilise tarafından yüzyıllardır yanlış yönlendirilmişti. Çağının kaçınılmaz sonucu olarak, engizisyonda yargılandı; canını zor kurtardı...
Ya Bruno? Filippo Bruno da bir astronomi bilgini idi. O da Kopernik gibi dünyanın günmerkezli olduğunu iddia etti. Engizisyonda, tam yedi yıl yargılandı. Sonra da, Tanrı’ya ve yerleşmiş inançlara karşı geldiği için ‘yakılarak’ öldürüldü...
Çoğu aydın, doğal olarak çağında anlaşılamaz. Tarih boyunca bu tür insanlar, ‘erk’ gücüne kavuşmamışlar ise, yani devlet kudretine veya maddi güce sahip olamamışlar ise, öldürülmüş veya sürülmüşlerdir. Şayet yaşamasına ‘izin’ verilmişse, ömür boyu takip ve tarassut altında bulundurulurlar. Devlet erkine veya ‘para gücüne’ kavuşma ihtimaline karşı da, ‘zamanı gelince kullanmak için’ hakkında uydurma ve fakat en çirkin sıfatlarla dolu iftira bir ‘dosya’sı, el altında tutulur. Halkın ‘okumuş’ evlatlarına karşı bunları yapanlar; belli bir konsept adına yabancı emellerine hizmet eden güç odaklarıdır. Veya yabancı güçlerin bizzat kendileridir.
Evet! Aydın, çağının hem tanığı hem de sanığı olabilir! Bu konuda o kadar çok örnek var ki; sadece adlarından ve eylemlerinden söz etsek, koca bir kitap olur...
Dünyada ‘köleliğe karşı’ ilk isyanı başlatan Spartaküs köleydi; ama eski bir Roma gladyatörü idi. Kuşkusuz eğitimliydi ve aydındı! Spartaküs, yerleşmiş bir geleneğe başkaldırdı; savaştı,yenildi ve öldürüldü... Onun milattan önce karşı çıktığı kölelik ‘geleneği’, yaklaşık 1800 yıl sonra, toplumlarca ‘insanlık dışı’ kabul edilerek lanetlendi. Bu bir anlamda Spartaküs’ün geç gelen bir zaferidir.
Cici Yabgu da köleliğe ve özellikle emperyalizme çıkanların başında gelir. O bir Hun-Türk tekini (prensi)dir. Çağının aydın bir yöneticisidir. Ağabeyi Hohanşa, Hun devletinin Kağanıdır. Cici ise, ‘Yabgu’ unvanıyla devletin batısını yönetmektedir. Ağabeyi, Hun devletini Çin’in istekleri doğrultusunda yönetmeye, Çin emperyalizmine boyun eğmeye başladığında, bu aşağılık duruma Cici Yabgu dayanamaz ve başkaldırır. Batı’da Hanlığını ilan eder. Sonunda, M.Ö. 36 yılında bir kalede Çin ve Hohanşa kuvvetlerince kuşatılır... Söylenir ki; Cici Yabgu/Han ölmeden önce askerlerine şöyle seslenir: “Biz yarın öleceğiz. Fakat özgürlük ve bağımsızlık ateşi torunlarımızın ruhunda yüzyıllar boyu sönmeyecek” (Gerçekten sönmedi! Dünya tarihinde Türk, hep bağımsız bir devlete sahip oldu.)
Mustafa Kemal!.. O ufuklar arkasını gören bir aydındır . O, düşüncelerini eyleme geçirme aşamasında; ‘çürümüş soylular’ ca, sözde İslâm adına; sözde, ‘savaştan bıkmış halk adına’ engellenmek istendi ve hatta idamına ferman çıkartıldı! Kurtuluş mücadelesine başladığında, Türklerin okuma yazma oranı yüzde 4-5 kadardı... Ama o, yüzyıllardır bilgisiz bırakılan bir ulusu diriltti! O, gerçek bir aydındı. Sadece kendisi değil, özgürlük savaşının her yöredeki öncüleri zamanın aydınlarıydı!
Silahsız asker Mohandas Mahatma Gandhi... Hindistan’ı dünyanın en acımasız ve sinsi emperyalistinin elinden ustaca çekip alan bir kahramandır o!
George Washington... Günümüzün olmasa da, geçmişteki ABD’nin mimarı!
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Gerçek şu ki; halk adına, insanlık adına sağlanan büyük başarıların öncüleri hep aydınlar olmuştur.
Popülizm...
Popülizm için Türkçe “halk dalkavukluğu” deniliyor. Hani, yakışmamış da değil... Halk dalkavukluğunun muhatabı, elbette, siyasetçi-yöneticilerdir. Bu “halk dalkavukluğu” sözünü; aydınlatılmamış, yüzlerce yıl kör bir zihniyetin tutsağı bir halkın, gerçekte kendi zararına olan her isteğini, yanlış olduğunu bilerek yerine getirme eyleminde bulunan yöneticilere verilen bir sıfat, olarak tanımlayabiliriz.
Aydın kişi istese de halk dalkavuğu olamaz. O, gerçeği halkıyla paylaşmaktan korkmaz. Hele hele, koltuğumu yitiririm gibi aşağılık bir endişeyi yüreğinde hiç taşımaz. O sadece, halkının, genelde ise insanlığın geleceği endişesini taşır. O, halkın arasından çıkmıştır; ama o farklıdır; ‘havas’dır, avam değildir; fakat o halktan biridir. Onun aydın olması halktan ‘uzaklaşmış’ gibi bir görüntü verse de, o beyniyle halkını yaşar!
“Halk da kim oluyormuş! Ben onun adına düşünürüm ve uygularım” gibi, sığ ve aşağılık bir düşünce, zaten aydın bir insanın aklında yer bulamaz. Ve aydın, eğer bir siyasi önder ise, kendisini ‘kurtarıcı’ olarak sunma zavallılığına düşmez; kendisini Tanrı’dan bir parmak aşağıda görmez.
Diğer yandan, yüzyıllardır geri bırakılmış, sözde eğlencelerle uyuşturulan; dolayısıyla okumayan, düşünmeyen, bilgiye dirsek çevirmiş bir halk için, dünya gerçeği ortadayken “Ben halk gibi düşünüyorum; halk ne isterse onu yaparım” demek ise, dolaylı olarak (zımnen) halka ve onun geleceğine ihanet değil midir?
Nasıl bir insandır aydın?
Aydın sloganlarla konuşmaz. Çünkü slogan, kolaycılığa çağrıdır; beyinleri tembelleştirir. Çünkü slogan, bilgisizlerin emanet aldıkları bilgi yüklü bir çığlıktır! Aydının çığlığa ihtiyacı yoktur. Çünkü çığlık anlaşılması zor bir sestir. Halbuki aydın anlaşılmak ister; beyinlere, mantık terazilerine söz atar.
Aydın, hangi konumda olursa olsun; halkını aydınlatmak için zaman harcar, ter döker, nefes tüketir; bıkmadan aklın donanması için uğraşır; verdiği bu emeklerinin ödülü ise, sadece ve sadece engin bir iç huzurudur.
Aydın, halkının haberi olmadan halkı adına sıkıntıya giren insandır. Bu anlamda aydın ‘mahallenin delikanlısı’dır.
“Aydının milliyeti yoktur”, sözüne inanmak; ‘olta yemi’ olmaktan başka, canlı türleri içinde insanı, bir amip, gelişmemiş bir organizma olarak görmek demektir. Bu ise insana hakarettir. Aydının ‘millî’ olması, onun evrensel düşünceler beslemesine, insancıl bir dünyayı gümrah gönlüyle kucaklamasına engel değildir. O, evinden, evrensele açılan bir ufuk sahibidir. Aydın içinden çıktığı milletini-ulusunu gerekiyorsa korumak zorundadır.
Aydınlar için daha pek çok tanımlama yapabiliriz. Ama tüm tanımlamalar arasında bir özellik vardır ki, o özellik ‘ülke aydını’nın adeta ‘kimlik’ kartıdır! O özellik; fiyatsızlığıdır! Ülkesine, ulusuna-milletine bağlı bir aydını, milleti zararına çalıştırmak için satın almak asla mümkün değildir. Bu anlamda aydının fiyatı yoktur! (Kısa bir bilgi: “Herkesin bir fiyatı vardır” sözü, çok çirkin bir liberal-kapitalist yalanıdır; ve erdemli insan soyuna yapılan en büyük iftiradır. Gerçek aydının değil satın alınması; ikna yöntemiyle ‘devşirilmesi’ bile söz konusu olamaz. Milleti zararına çalışma şerefsizliğini yaşayanların durumları çok özeldir. Onlar bilerek, isteyerek, kimi evrensel insancıl normların şemsiyesi altında söz üreterek ihanetlerini postmodern bir gereklilik olarak sunarlar. Onlar, er-geç, ‘millî hukuk’un sert duvarına, bir biçimde, başlarını çarparlar.)
Onlara aydın demek, aydınlara hakarettir.
Kısacası, aydın olmak gerçekten zor iştir!
Atatürk’e; “Size dâhi diyorlar ama, siz Fransızca’yı bile çok iyi bilmiyorsunuz?” deyince, Atatürk muhatabına şöyle der: “Beyrut’un hamalları yedi dil bilir!”
Ulu Tanrı bizi, ortalıkta dolaşan Beyrut hamallarını aydın sanma gafletinden korusun!