Yazar | 
Mevlüt U. Yılmaz |  | | Kişisel Web | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi |  | |  | Maksim Gorki ----------------------- "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."----------------------- Ekmeğimi Kazanırkeni | | |
| 
Küreselleşme Nedir?
-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
İnsanlığın sürekli ilerlemesi bir gerçek. Tarihin zaman dilimleri içinde insanlık, çeşitli inişler, çıkışlar; duraksamalar elbette yaşadı. Ancak, ilerleme kesinlikle durmadı. Çünkü, bu ilerlemeyi, bu gelişmeyi yaratan bizzat insandır. Bir başka deyişle insan, ilerlemenin öznesidir. Yine bir gerçek daha var ki; hiçbir canlı insan kadar doğaya egemen olamamıştır. İnsan; doğanın içinde yer alan; ama, bulunduğu doğal ortamı kendince biçimlendiren bir canlıdır. Bu biçimlendirme kuşun yuva veya kunduzun derelere bent yapmasına benzemez. Bu öyle bir biçimlendirmedir ki; madde, insanın elinde gerçek özünden uzaklaşıp, yepyeni bir işleve kavuşabilmektedir. İnsan, doğa denilen hırçın ata istediği biçimde gem vurabilen tek canlıdır. İnsanın bu ‘biçimlendirme’ özelliği, gerek doğayla ve gerekse birbirleriyle kurduğu sosyal ilişki sonucu doğdu. Bu sosyal ilişki, sürekli yenilenerek ilerleyen bir değerler sistemini de yarattı.Bu anlamda insanlığın ilerlemesini tanımlamak istesek; ‘süreklilik’ baş sırada yer alır. Bu sürekli ilerleme, 20. yüzyılda bilgi birikiminin doğurduğu enerjiyle, doruklarda sıçramaya başladı. Her ‘sıçrama’ yeni sıçramalar yaratacak içerik taşıdı. Böylece insanlık, özellikle 20. yüzyılın yarısından sonra, kendisine yeni, yepyeni doruklar buldu ve oralara ulaştı; ulaştığı yerde de duracağa benzemiyor. Çağ tanımı... 20. yüzyıldaki bu sarsıcı ilerlemeye bir ‘ad’ koymak gerekiyordu. 20. yüzyılda ilerleme o kadar hızlı oldu ki; her konulan ad, aynı yüzyıl içinde eskidi; ilerlemeyi tanımlayamaz oldu. Ad koyma konusunda bir yarış başladı. Kimi “Elektronik Çağı” dedi; kimi, “Bilgi Çağı” dedi; kimi de “İletişim Çağı” adını verdi. Ne kadar ilginçtir ki, sadece ‘bir yüzyıl’ içindeki gelişme, eskiden yüzyılları kucaklayan ve çok uzun bir zaman dilimi olarak algıladığımız, “çağ” adıyla ifade edilir oldu. Koca bir ‘çağ’, bir yüzyıl içindeki 40-50 yıla sığıverdi! Aslında, elektronik, bilgi, iletişim çağı tanımlamalarının her biri doğruydu; ne var ki, her tanım, 20. yüzyılda insanlığın ortaya koyduğu kültürel-bilimsel gelişmenin sadece bir parçasını anlatıyordu. Oysa, bu baş döndürücü gelişme, insanlığı bir sonuca götürmüştü. Ad koyucular işte o sonuca baktılar ve en doğru tanımı yaptılar: Küreselleşme! Bu kez de ‘küreselleşme’yi tanımlama yarışı başladı! Küreselleşme tanımları... Küreselleşmeye, yabancı köke Türkçe ek ile ‘globalleşme’ de deniliyor. (Hoş, ‘Küre’ sözcüğü de Arapça ya!) “Glob” sözcüğü, “Küre” yani ‘dünya’ anlamına geliyor. Fransızlar, küreselleşmeye “dünyasallaşma” da diyorlar. Küreselleşmeyi tanımlamak isteyenler, kendi bakış açılarına veya ilgi alanlarına göre değerlendirerek açıklıyorlar. Konuyla ilgili hangi kitaba veya ilgili herhangi internet sitesine bakarsanız bakınız, tanımlar birbirinden farklı gibi görünse de, aslında birbirinin aynıdır. Kimi siyasal, kültürel; kimi de ekonomik, teknolojik, hatta meslekî yönden değerlendirerek küreselleşmeyi tanımlamaktadırlar. Bir-iki örnek vermek gerekirse; sözgelişi, Gordon Marshall coğrafya alanından çıkış yapıyor ve şöyle diyor: “Coğrafyanın, toplumsal ve kültürel düzenlemelere dayattığı kısıtlamaların azaldığı ve insanların bu azalmayı giderek daha fazla hissetmeyi başladıkları toplumsal süreç” diye tanımlamaktadır. Yine, Roland Robertson, küreselleşmeyi “Tüm dünyanın tek bir mekân olarak kristalleşmesi, yeni insan sorunlarının ortaya çıkması ve yeni bir dünya bilinçliğidir” biçiminde açıklamaktadır. Bunlara benzer tanımlamaları çoğaltmak mümkündür. Tanımların benzer özellikleri var. Bu özellikleri de şöyle ifade edebiliriz: Küreselleşme demek; “insanlar arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması; dünyanın daralıp, küçülmesidir”. Şunları da diyebiliriz: “Küreselleşme demek; tüm ekonomik, kültürel ve siyasî gelişmelerin birleştirilerek, dünyanın evimizin avlusu durumuna gelmesidir”. Evimizin avlusu veya bir küçük köy... Öyle bir ‘köy’ ki, o köyü kolayca dolaşabilmektesiniz. İşin en ilginç yanı, bu ‘köy’de tüketim biçimleri, düşüncelerin çeşitliliği, kurumlar, kuruluşlar; hatta, yeme-içme, giyim-kuşam gibi hayatın her alanında ‘tek tip’leşmeye doğru bir gidiş vardır. Kuşkusuz bu gidişi, teknolojinin çok hızlı gelişmesi; bilgiye ve nesneye eskiye oranla çok daha çabuk erişiliyor olunması sağlamaktadır. Bu konuda, yaşadığımız gerçekler ışığında özet olarak şöyle diyebiliriz: Küreselleşme rüzgârı Batı’ya ait gemilerin yelkenlerini şişirmektedir. Bu sözümüz doğal olarak şu soruyu çağrıştırmaktadır: Küreselleşme sadece Batı toplumunun yararına mıdır? Elbette hayır! Elbette, diğer insanlar da yararlanmaktadır. Ancak, ‘diğer insanlar’ Batı’ya ait o gemide sadece yolcudur! Evet yolcudur! Ve yolcular, gemi yönetemezler! Onlar sadece gemi kaptanı olan Batı’nın, bir başka deyişle; yüksek teknoloji üretebilen, uluslar arası büyük sermaye dolaşımı sağlayabilenlerin yönlendirdiği yöne gidebilirler. Sözü dolaştırmadan kısaca adını koyarsak; günümüzdeki küreselleşme ile insanlığa, batı kültürü egemen ve sözde ayrıcalıklı bir dünya sunulmakta; batı kültürü dünyanın merkezi ve öznesi yapılmak istenmektedir. Tarihine bakarsak... Küreselleşmenin özellikle ‘başlangıcı’ için kesin bir tarih belirlemek çok zor. Konu ile ilgili fikir üreten pek çok düşünür, aynen küreselleşmenin tanımında olduğu gibi, farklı görüşler ileri sürmektedirler. Ancak, küreselleşmenin önemli bir özelliği olan ‘dünyanın her yerine ulaşabilirlilik’, tarih tespitinde mantığa uygun belirlemeleri de sağlamaktadır. Bu anlamda, dünyanın bilinmez bir büyük kıtasına (Amerika’ya) ulaşan Kristof Kolomb’un keşif tarihi olan 1492 başlangıç sayılmaktadır. Aslında bu tarih, küreselleşmenin başlangıcını tespit için elbette doğru bir tarih değildir; sadece ‘dünyanın her yerine ulaşabilirliliği’ ifade eden sembolik bir tespittir. Şimdi biz, Roma döneminin bilinen dünyasında, Romalılar için ‘küresel bir güç’ değildir, diyebilir miyiz? Bu durum, 15 ve 16. yüzyıl dünyasındaki Osmanlı dönemi için de geçerlidir. Bir başka deyişle; her çağın kendine özgü bir ‘küreselleşmesi vardır’, demek sanırım daha doğru olacaktır. Her çağın kendine özgü küreselleşmesi olsa bile, o ‘çağlar’ birikimlerini bir biçimde, gelecek çağlara elbette nakletmişlerdir. Konuya böyle yaklaşırsak, küreselleşme için bir ‘tarihî süreçten’ de söz etmek mümkün olacaktır. Şimdi, pek çok yazarın da belirttiği bu süreçlerden kısaca söz edelim. Sömürge dönemi... 15. yüzyıl önemli. 15. yüzyılda küreselleşmenin ayak izlerini görebiliyoruz. Bilindiği gibi, 1453’de, Bizans’ın Türklerce fethi, klasik Doğu yolunu Avrupa’ya kapattı. Bu durum, Avrupalı devletleri yeni arayışlara yöneltti. Denizler ötesi keşiflere giriştiler; büyük sömürgelere sahip oldular. Şimdi burada şöyle bir soru sormak durumundayım: Avrupalılar sahip oldukları sömürgelere geliştirdiler mi? Hemen belirtelim; Avrupalılar, sömürgelerde yaşayan halkları ‘geliştirmediler’; sadece ve sadece kendi güçlerini onlara hissettirdiler! Sömürgeciler hep zenginleşti; ama yerli halk çok daha yoksullaştı. Gerçekten de; Avrupalılar 300-400 yıl sömürdükleri yerlerden çekildiklerinde, yerli halkın sefalet ve yoksulluğunun hâlâ sürdüğü görüldü. 15. yüzyıl için, bir anlamda, Batı dünyası için ‘küresel sömürü’nün de başlangıcıdır, diyebiliriz. Sanayi, sömürüye ivme kattı... 19. yüzyılda ortaya çıkan ‘sanayi devrimi’ küresel sömürüyü koştururken, sömürünün kurumsallaşmasına da yardım etti. Bu öyle bir kurumsallaşma ki; misyonerler bir yandan, ticarî şirketler öte yandan aynı amaca hizmet verdi. 19. yüzyıldaki bu çalışmalar gürültüsüz, patırtısız idi. Misyonerlerin ‘etki için’ zemin hazırlaması, ticarî şirketlerin palazlanıp sınırları aşarak uçması, o yıllarda, ‘doğal dünya hâli’ olarak görüldü. Gürültüsüz çalışmaların arkasından askerî işgâller geldi. Ve bunlar, Sanayinin verdiği ivmeyle, küresel sömürünün araçları olarak belirdi. Bu arada sömürgeciler, kendi aralarında güç rekabetine girişince, hammadde paylaşımı uğruna, 19 ve 20. yüzyıllara büyük savaşları armağan ettiler. Bu iki yüzyıldaki savaşlarda, insan türünden milyonlarca canlıyı dünya üzerinden sildiler... İşin en ilginci, 2. Dünya Savaşı iki bloklu bir dünya yanında, günümüz küresel gücünü de yarattı. Savaş sonunda, hırpalanan Avrupa ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) savaş yaralarını sarmaya başladı ve bir rehabilitasyon dönemine girdi. Avrupa ve SSCB böyle oyalanırken, okyanus ötesinde dipdiri duran Amerika Birleşik Devletleri (ABD) teknoloji zemininde çok ciddi ataklar yaptı; özellikle endüstriyel alanda çok gelişti. İleri teknoloji ve şirketler çağı... 20. yüzyılın ikinci yarısı, günümüz küreselleşmesinin habercisi oldu. 1970’lerden sonra çok uluslu şirketler, dünya ekonomisine damgasını vurdu. Batı adeta şaha kalktı. 15. yüzyıldan beri sömürgelerden devşirdiği zenginliklerle kurduğu sağlam ticarî alt yapı, sanayi devrimiyle daha da güçlendi. Çok uluslu şirketlerin zenginlikleri kat kat arttı.Batı, Uzakdoğu ve Japonya dahil, teknolojik atılımlara giriştiler. Bu atılımları gerçekleştirmeyenler; Batı’nın pazarı, bir anlamda teknolojik tutsağı oldular. Teknolojik tutsaklık, üstünlüğü tartışmalı bir ‘üstün kültür’ dayatmasını da beraberinde getirdi. Bu durum doğal bir ‘gelişme ve değişme’ olarak algılanmaya başlandı. Günümüz küreselleşmesinin kültürel anlamda insanlığa sunduğu bu ‘değişimi’ şöyle tanımlayabiliriz: Dünyanın küçülmesinden yararlanılarak, kültürel anlamda; millî olan değerlerin yok edilmesine çalışılmakta; bunun yerine, çeşitli araçlar kullanılarak Batı kültürü, Batı kimliği ‘üst kimlik’ olarak sunulmakta ve dünyanın öznesi yapılmak istenmektedir. Küreselleşmeyi sağlayan o ‘çeşitli araçları’ ellerinde tutanlar, biraz önce söz ettiğimiz gibi küreselleşmenin ‘kaptanı’ konumuna geçtiler. Küreselleşmenin araçları nelerdi? Böyle bir soruya vereceğimiz yanıt tümüyle tam olmasa da, şöyle diyebiliriz: Küreselleşmeyi sağlayan araçlar arasında özellikle iletişim teknolojisi başı çekti. Haberleşme uyduları, bilgisayar, optik kablo, internet özellikle ABD’yi öne çıkardı. Bu arada, 1990’da SSCB’nin dağılması güç dengesini iyice bozdu. Böylece Batı tanımı içinde, özellikle ABD, ‘şirketler devleti’ olarak ilk çağ Roma’sı gibi, kültürel ve fizikî güç görüntüsüyle dünyada ‘şimdilik’ öne çıktı. Tek güç! Bu gidişle insanlık, ‘güçlerin’ yerine ‘tek’ gücün varlığına muhatap olmaya doğru ilerlemektedir. Bir başka deyişle insanlık, tek merkezden yönlendirilmesinin doğal sonucu olarak, postmodern bir tutsaklıkla karşı karşıyadır. Ancak dünyanın sonsuza kadar ‘tek’ gücün etkisi altında kalması mümkün değildir. İbn Haldun’un dediği gibi, her güçlü devletin güç kaybetmesi kesindir. Nitekim, eski çağların küresel güçleri (Romalılar gibi) zamanımıza ancak tarihî kalıntılarla ulaşabilmişlerdir. Bu konuda son söz olarak şöyle diyebiliriz: Doğal bir ilerleme sonucu insanlığın ortak ve güzel bir eseri olarak ortaya çıkan ‘küreselleşme olgusu’, büyük şirketler etkisindeki bir devletin sadece ‘hükmetme egosu’nu tatmin için kullanılırsa, insanlık adına çok yazık olacaktır. Yazık olacaktır; çünkü insanlık, kendisini sadece ‘tüketim objesi’ olarak gören, görmek isteyen ‘efendiye’ veya ‘efendilere’ karşı bir biçimde tepki gösterecektir. Ve o tepki büyük dünya bunalımını da beraberinde getirebilecektir. Spartaküs bu kez yenilmeyebilir! Mevlüt Uluğtekin Yılmaz 4 Ekim 2006
|
Papalar da Diz Çöker! -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Asya’daki Hun Devleti, Mete Han’ın soyundan gelen Panu Yabgu liderliğinde M.S. 216 yılına kadar yaşadı. Çin’in tahrik ve teşvik ettiği kardeş kavgaları sonucu yıkılan Hun Devleti ‘ndeki Hun Türkleri, Türklüğün Asya’daki bağımsızlık bayrağını Tabgaçlar’a bırakarak batıya doğru göçe başladılar.
|
Bamsı Beyrek Hikayesinin Şahmuratlı Köyü Çeşidi -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Dede Korkut Hikâyelerinden biri olan “Bamsı Beyrek” hikâyesinin Sorgun/Şahmuratlı Köyünden 1988 yılında derlediğim çeşidinin, Türk Halk Bilimi’ne az da olsa bir yararı dokunursa, kendimi mutlu sayarım. Derleme metine geçmeden önce, Dede Korkut Hikâyelerinden söz etmemiz gerekir.
|
Osmanlı 16. Yüzyılda Yıkıldı -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-
Biz Türkler, Cumhuriyetimiz ile yepyeni bir soluk aldık. Binlerce yıllık bir birikimi taşıyoruz. Türk tarihi yüksek hareketlilik içinde çizilmiş harika bir tablodur. Yabancı tarihçiler, “Dünya tarihinden Türkleri çıkartınız, tarih anlamsızlaşır” diyor. Bu söz doğrudur. Türk unsuru çoğu zaman gözardı edilmiş olsa da, köklü bir devlet geleneğimiz var. Zihin kotları açık bir toplum olma yolunda ilerliyoruz. Kendimize güveniyoruz. Bunun içindir ki, yanlışlarımızı açıkça yazıyoruz.
|
| | 
Mevlüt Uluğtekin Yılmaz
1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı. 1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı. 1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002), Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır. Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.
|
| 
| Türk Liderleri |

| Atatürk
Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!
|
| 
| Gelecek |

| Avrasya
Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)
|
| 
| Arayış |

| Çağdaş Uygarlık
Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..
|
|  | Okumakta Olduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |  | Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|