Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

9 Eylül 2006

Muharrem Ertaş

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset Umumi


Maddenin Paylaşımı


-Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


İnancın kazanılması da kolay, paylaşımı da. Eğitim, alımlı sözlerle telkin ve grup içinde etkileşim gibi yöntemlerle kişinin inanç dünyasını şekillendirmek mümkün... İster dinî olsun –özellikle dinî- ister ideolojik; herkes inancını heyecanla paylaşmak istiyor. Kolayca da paylaşıyor. Ama, aynı kolaylığı, insanlar arasında ‘madde’nin paylaşımında göremiyoruz. Bir başka deyişle, yoksulluğu giderecek ve tüm insanların, ‘insanca’ yaşamasını sağlayacak bir ‘kolay’ yöntemi bulamıyoruz... Belki de öyle bir yöntem var da, onu uygulamayı yüzyıllara, çağlara hep devredip duruyoruz. Bu durum, insanın bir büyük zaafı mıdır bu? Yoksa, hayvanca bencilliğimizin ifadesi midir? İşin burası muamma...  Bu muamma, bu çözümsüzlük aklım erdi ereli yüreğimi dağlar durur. Aslında, bizim kültürümüz için, bunun ‘muamma’ olmaması gerekir; madem ki insan “madde ve mânânın terkibi”dir; o halde madde niçin gözardı edilir? İşte bu soru irdelendiğinde, hiçbir dinde yeri olmayan ‘bencilliğin’ kokusunu alıyoruz...

 

 

Madde çok etkili!

 

Türkiye bugün 70 milyonluk bir ülke... Çok söylenir ki; 350 bin kişinin sahip olduğu maddi varlık, geri kalan 69 milyon 650 bin kişinin maddi varlığına eşittir! Gelir dağılımındaki bu korkunç adaletsizlik, kültürde de, siyasette de tüm toplumu derinden etkilemektedir. Maddenin olağanüstü biçimde belli ellerde toplanması; siyaseti, kültürü ülke zararına yönlendirmektedir.

 

Siyaset sahnesine bakalım: ‘Paranız varsa siyaset yapabilirsiniz’ kuralının efelenerek dolaşması bir yana; son seçimlerdeki fotoğrafları bir hatırlayınız: Varoşlarda, yoksula erzak dağıtım organizasyonları... Binlerce kişiye et döner dağıtılan mitingler... Madde üstünlüğüne dayalı etkili propaganda sürekliliği... Tüm bunlar büyük paralar ister. Tek başına olmasa da ‘para’ gücünün siyasete yoğun etkisi inkâr edilemez.. Yine bu madde payandalı çirkin siyaset anlayışı;  insanımızın iman dünyasını kullanarak, oradan hayasızca beslenebilmekte; sürpriz iktidarların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir.

 

Kültüre, bilime, özgün fikir üretimine gelince... Burada da maddenin adaletsiz paylaşımından doğan acı tabloyu görüyoruz. Katı gerçek şudur: Devletlerin ‘bağımsızlığının’ bir anlamda örtülü şartı olan, ‘yüksek teknoloji’ üretimini sağlayacak ilimlik araştırma, ülkemizde yok denecek kadar azdır. Dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye, bilimde çok geridedir. Türkiye varlıklı olmasına karşın, yoksulluğu yaşamaktadır. Bu ülkenin yetişmiş beyin gücü, kendisini besleyecek bilgi kaynaklarına ‘maddi yokluktan’ dolayı ulaşamamakta; dolayısıyla düşünce ufkumuz, başkalarınca kontrol edilen bir sanal dünyanın tutsağı olmaktadır. Kimi aydınlar, Goya’nın ‘mutlu tutsakları’ resmettiği tablosunun modeli konumundadırlar; emperyalizmin Türkiye için ürettiği düşünceleri, ‘kendi düşünceleri’ sanarak, içtenlikle savunmaktadırlar. İleri teknoloji sahibi devletler aydınlarımızı devşirmektedirler.

 

 

Türk, Türk’ü sömürüyor!

 

Şu katı gerçeği görmek durumundayız: Bir tarafta gülünç asgari ücretle çalışan; onu bile bulamayan milyonlar; diğer tarafta akıl almaz maddi refahı yaşayan bir avuç azınlık!..

 

İnsan şaşırıyor... Bu nasıl iştir? Din dersen, “Komşusu açken tok yatmayı” yasaklayan bir dinimiz var... Töre dersen; her yıl sarayındaki mal varlığını halkına yağmalatan kağanların, sultanların var olduğu bir tarihî kültürün çocuklarıyız. Dahası, Bilge Kağan’ın “Aç olanı doyurdum, çıplak olanı giydirdim” sözü bengütaşta kazılı! Kısacası, Türklerin kültürü, hiçbir ayırım gözetmeden insanın ‘insanca’ yaşamasını sağlayacak yöntemlere veya yönetimlere, pek çok kültürden çok daha uygun.

 

Pekiyi, bu çarpıklığı niçin yaşıyoruz?

 

İşte, bu sorunun yanıtı, ‘madde’nin paylaşımında yatmaktadır... Çok acıdır ki; maddeyi ‘kendi irademizle’ paylaşamıyoruz!

 

Maddenin paylaşımı adil olmadığı sürece, insanın insanı, özelde Türk’ün Türk’ü sömürmesi alçaklığını önleyemeyiz. Bunun bir çözümü kesinlikle bulunmalı. Bu ülke aydını, bu çarpıklık üstüne kafa yormak zorundadır. Eğer bu bir sorun ise -ki bence en büyük sorundur- her an gündemde olmalıdır.

 

 

Atatürk yedi yıl yaşadı!

 

Servetin tabana yayılmasını sağlama konusunda Atatürk’ümüze fazlaca yüklenildiğini düşünüyorum. Atatürk, bu konuyu, özellikle ‘toprak’ sorununu çözmenin heyecanını yüreğinde hep taşıdı. Atatürk bunu başaramadıysa, bunun çok ciddi nedenleri var. Atatürk, Osmanlı’dan ‘ekonomik yapı’ filân devralmadı; yokluğu, perişanlığı devraldı. Değil ekonomiyi düzeltmek , ‘düzeltme yoluna sokmak’ için bile, elinde doğru-dürüst ekonomik araç yoktu. Bu konuda sadece kapitülasyonlarla ilgili iki örnek konuyu açıklamaya yeterlidir: Kapitülasyonların sahibi Avrupalı devletlerin 1911 yılında Osmanlı’ya kabul ettirdikleri gümrük indiriminin 1927 yılına kadar devam etmesinin Lozan’da da kabul edilmesi zorunluluğu; ‘kabotaj’ denilen, Türk gemilerinin kendi limanlarında yük taşıması işinin 1929 yılında ancak gerçekleşmesi gibi sorunlar, Kemal Paşa’yı maddi bakımdan bir anlamda kıpırdayamaz duruma sokmuştu. Buna benzer olanaksızlıklara bakınca, Atatürk’ün, ancak, 1930’dan hastalandığı 1937’nin son aylarına kadar rahat hareket edebildiğini söylemek mümkündür. Ve bu süre sadece ve sadece yedi yıldır! Bu anlamda Atatürk ancak yedi yıl ‘yaşadı’ da diyebiliriz.

 

Türkiye, insanını soyan bir hırsızlar yurdu olmamalıdır. Hani birileri ‘yanılıp’ bu ülkede –kamuoyundaki adıyla- “Nereden buldun?” yasasını çıkartmıştı. Adamları, belli çevreler topa tuttu: “Şu kadar sermaye yurt dışına kaçtı” diye... Vergisi verilmemiş, temeli hırsızlık olan öyle bir sermaye cehennemin dibine kaçsın! Temelinde yetim hakkı olan ‘sermaye’nin yaratacağı istihdam ve ekonomik canlılık, olmaz olsun! ABD’nin durumu ortada. Orada şirketlerin muhasebesinde ‘gizli kalemde’ rüşvet ‘işin gereği’ gibi görülür. Ama, ABD’nin yarattığı olağanüstü refah bugün tıkandı. Çünkü, açları çoğaltarak, sonsuza kadar refahı sürdürmek, insanca olmadığı gibi, mümkün de değildir.

 

 

Ne yapmalı?

 

Türkiye, dünya tarihinde bir ilk’i gerçekleştirmeli ve kendi yarasını, kendine özgü yöntemlerle iyileştirmeli; ve bulduğu yöntem insanlığa örnek olmalıdır. Türk aydını kolaycılıktan kaçınmak zorundadır. Dünyada, ‘toplumculuk’ adına öne çıkan, kimi yerde uygulanan  sosyo-ekonomik önerilerin son yüz yıllık deneyiminden alınacak elbette çok dersler olmalı. Bu konuda, sadece  mevcut referanslara sığınan değil, kendi yöntemi ‘dünyaya referans’ olabilecek bir özgün değişimi; ülkemdeki ‘toplumcu’ düşünürlerin bulacağına, gerçekleştireceğine inanıyorum. Dünyada, ‘küresel’ acımasız sermayeye; özelde, Türkiye’de, kendi insanını sömüren insan kılıklı organizmalara, bir gem vuracak sistemin, Türk düşünürünün kafasından çıkmasını diliyorum..

 

Dünyada, insanın insanı sömürmediği, yurdumda ise, Türk’ün Türk’ü sömürmediği bir düzeni kuracak yöntemi kesinlikle bulmalıyız; iç savaşsız ve kansız...

 

Bulunacağına da inanıyorum.

 

Sizce ben,  boş bir hayâl dünyasında mı yaşıyorum?

 

Hayır! Bu bir hayâl değil; insanca bir özlem! Bu, insanlığın birbirini sömürmeden yaşaması dileği! Ben bu ülkede, her insanın başı dik, karnı tok olmasını, yaşadıkça düşünmeyi bir erdem zorunluluğu olarak kabul ederim...

 

İnsanın gerçek hukukunu savunmak zorundayız.

 

Ben toksam, sen de tok olmalısın; ben açsam, sen de aç!

 

İster Şeyh Bedrettin desin, isterse bir başkası; ne güzel bir sözdür: “Yârin yanağından gayrı, her şey ortak ola!”

 

Doğru olan budur.

 

Gerisi boş laf!

 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz

9 Eylül 2006



Kral Çırılçıplak! -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


Çok söylenir ki, Türkiye, ABD’nin ‘stratejik müttefiki’dir... Şimdi burada, şu ‘müttefik’ sözcüğünün anlamını öncelikle açıklamak gerekiyor: “Müttefik” demek; “anlaşmış’, “beraber hareket eden” demektir. Bir başka deyişle müttefik devletler, birbirlerine ‘zarar’ vermezler; aksine, birbirlerinin yararlarına hareket ederler... Doğrusu, 1945’den bu yana ABD’nin Türkiye yararına tavır aldığı önemli bir olayı hatırlamıyorum. Belleğimde kalan en önemli tavrı ise, “Kıbrıs Ambargosu”dur!



Atatürk Gibi Düşünmek  -Mevlüt Uluğtekin Yılmaz-


İngiltere, bu dünyada, emperyalizmin gerçekten, "usta öğreticisi"dir... Bu devletin dünya üzerindeki   maddi ve psikolojik egemenliği 1. Dünya Savaşı sonunda da sürdü. Dünya adeta onundu... Çin'den, Hindistan'dan, Mısır'dan, Güney Amerika kıyılarına kadar borusu öterdi... Ta ki, ABD ile egemenlik paylaşım kararına vardığı 1945 San Fransisko Konferansı'na kadar. 1945 yılına kadar, İngiltere'ye karşı çıkmak, onu öfkelendirecek bir şey yapmak, ekonomisi zayıf devletlerden kimin haddineydi? Günümüzün ABD'si de, AB'si de o yıllarda İngiltere idi!


 

Mevlüt Uluğtekin Yılmaz


1946’da Sorgun-Yozgat’da doğdu. İlk ve Orta öğrenimini Sorgun, Kırıkkale ve İstanbul’da tamamladı. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisans eğitimi aldı. Bir süre Tarım Bakanlığı’nda, daha sonra TRT’de çalıştı. TRT’de, Denetçilik görevi yanında, kültür ve tarih programları hazırladı. Bu kurumda; İstiklâl Savaşı’nda Milletimiz adlı program dizisiyle, halkın İstiklal Savaşı’na olan katkılarını anlattı. Dede Korkut Hikâyeleri’ni ülkemizde ilk defa bir bütün olarak radyo için dramatize etti. Bu çalışmasından ötürü 1987 yılında Milli Kültür Vakfı, Yılmaz’a “Milli Kültüre Hizmet Ödülü”nü verdi. Tarihte Büyük Türk Devletleri konulu belgesel drama dizisini hazırladı. GAP TV’de kültür sohbetlerinde bulundu. Bilimlik toplantılara bildirileriyle katıldı.

1992’de, TRT’den Program Denetçisi olarak emekli oldu. Gazeteciliğini, basında yazar ve yönetmen olarak sürdürdü. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Fırat Havzası Gazeteciler Cemiyeti tarafından “2000 Yılının Başarılı Gazetecisi” seçildi. Şiir, hikâye, oyun, senaryo ve araştırma dallarında eserler verdi. Mehmetçik üzerine yazılmış şiirleri, ilk kez bir antolojide topladı. Şiirleri şarkı ve ilâhi formunda bestelendi. Yayınlarından ötürü seçkin kurumlardan ödüller aldı.

1966’dan beri şiir, öykü ve araştırmalarını günümüze kadar çeşitli süreli yayınlarla topluma ulaştıran Yılmaz’ın, yayımlanmış kitapları şunlar: Cenk Hasreti (Şiir, 1977), Deli Dumrul (Oyun, 1987), Ertuğrul Gâzi (Çizgi Roman, Kültür Bakanlığı Yayını, 1992), Şiirimizde Mehmetçik (Antoloji, Türkiye Gaziler Vakfı Yayını, 1994), Türk Halklarının Ortak Ata-Babaları (Biyografik roman, Azerbaycan’da Göktürk Matbaası 1997, Türkiye ‘de Manas yayıncılık 2006) Osmanlı’nın Arka Bahçesi (Araştırma, 1998), Ayakların Dili (Öykü, 2000) Damdaki Pabuç (Oyun, Türk Standartları Enstitüsü yayını, 2002),

Ayrıca, “Milli Mücadele’de Bozguncu Propagandaya Karşı Yapılan Çalışmalar (Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü, 1990) adlı yayımlanmamış eseri bulunmaktadır.

Yılmaz, hâlen yazarlık hayatını sürdürmektedir.


 Türk Liderleri



Atatürk


Konuya doğrudan girmek istiyorum... Ne demek, Atatürk gibi düşünmek? Atatürk gibi düşünmek demek: Türk ulusunun-milletinin özgürlüğü; devletinin bağımsızlığı üzerine titremek demek; ülkeyi çok güçlü bir sosyo-ekonomik yapıya kavuşturarak; milleti karnı tok, sırtı pek ve onurlu yaşatmak demek!


 Gelecek



Avrasya


Rusya, Türkiye’ye “Avrasya Hareketi’nde ikimiz lider olalım, başı çekelim” diyor. Bu sözü değerlendirmek gerek... Milli Mücadele yıllarında, Mustafa Kemal Paşa ‘değerlendirdi’. Doğrusu, biz o yıllarda Avrupalı emperyalistlerle olan savaşımızda, Sovyet desteğinin çok yararını gördük. Şimdi adamlar, beraber olalım diyor. ABD, Türkiye’deki bu tür ‘arayışları’ dikkatle takip ediyor ve bize (anlayana) aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Milli Yol dergisinin ilk sayısında Sayın Arslan Bulut’un “Küresel İdeoloji; Küresel Örgüt” adlı şahane bir yazısı yayımlandı. O yazıda Sayın Bulut Dugin’in görüşlerini şöyle aktarıyor: “Uluslararası Avrasya Hareketi Başkan Aleksandr Dugin'e göre; “İstanbul'daki patlamaların amacı Türkiye'yi Atlantik çizgisine geri döndürmek. Çünkü Türkiye son zamanlarda ve özellikle Irak olayından sonra Atlantik'ten uzaklaşma yolunu seçti. Türkiye'yi aynı yola geri döndürmek için İstanbul’da böyle bir eylem yapıldı.” (Sinagog ve Banka saldırısını kastediyor)


 Arayış



Çağdaş Uygarlık


Elbette ülkümüz çağdaş uygarlığı aşmaktır. Ancak, ‘çağdaş uygarlığı aşacağım’ diye, milli olan ne varsa ondan kopmak, vatan toprağının bütünlüğünü başkalarınca yönlendirilen ‘geleceğin’ tehdidine bırakmak demek de değildir... Evrensel değerlerle donanmış bir insan-toplum yaşamının, bu ülkede, ‘ABD-AB yanaşması’ olmadan da gelişeceğine inanıyorum. Kimileri “Türkiye AB’ye girmezse, Ortadoğu’da yoksul bir ülke olarak yalnız kalacak; Suriye, Irak, İran gibi devlet-toplum kimliğine bürünecektir” dese de; bu sözlerin, Türkiye’nin insan-toplum birikimi ve dinamizmi karşısında hiçbir anlamı yoktur. Biz bu sözleri, Milli Mücadele yıllarında çok duyduk. Aynı sözleri, Antep’i kuşatan Fransız Albayı Andrea da söylüyordu... Aynı sözleri, İngilizler Lozan’da da söylediler..


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar