İnancın kazanılması da kolay, paylaşımı da. Eğitim, alımlı sözlerle telkin ve grup içinde etkileşim gibi yöntemlerle kişinin inanç dünyasını şekillendirmek mümkün... İster dinî olsun –özellikle dinî- ister ideolojik; herkes inancını heyecanla paylaşmak istiyor. Kolayca da paylaşıyor. Ama, aynı kolaylığı, insanlar arasında ‘madde’nin paylaşımında göremiyoruz. Bir başka deyişle, yoksulluğu giderecek ve tüm insanların, ‘insanca’ yaşamasını sağlayacak bir ‘kolay’ yöntemi bulamıyoruz... Belki de öyle bir yöntem var da, onu uygulamayı yüzyıllara, çağlara hep devredip duruyoruz. Bu durum, insanın bir büyük zaafı mıdır bu? Yoksa, hayvanca bencilliğimizin ifadesi midir? İşin burası muamma... Bu muamma, bu çözümsüzlük aklım erdi ereli yüreğimi dağlar durur. Aslında, bizim kültürümüz için, bunun ‘muamma’ olmaması gerekir; madem ki insan “madde ve mânânın terkibi”dir; o halde madde niçin gözardı edilir? İşte bu soru irdelendiğinde, hiçbir dinde yeri olmayan ‘bencilliğin’ kokusunu alıyoruz...
Madde çok etkili!
Türkiye bugün 70 milyonluk bir ülke... Çok söylenir ki; 350 bin kişinin sahip olduğu maddi varlık, geri kalan 69 milyon 650 bin kişinin maddi varlığına eşittir! Gelir dağılımındaki bu korkunç adaletsizlik, kültürde de, siyasette de tüm toplumu derinden etkilemektedir. Maddenin olağanüstü biçimde belli ellerde toplanması; siyaseti, kültürü ülke zararına yönlendirmektedir.
Siyaset sahnesine bakalım: ‘Paranız varsa siyaset yapabilirsiniz’ kuralının efelenerek dolaşması bir yana; son seçimlerdeki fotoğrafları bir hatırlayınız: Varoşlarda, yoksula erzak dağıtım organizasyonları... Binlerce kişiye et döner dağıtılan mitingler... Madde üstünlüğüne dayalı etkili propaganda sürekliliği... Tüm bunlar büyük paralar ister. Tek başına olmasa da ‘para’ gücünün siyasete yoğun etkisi inkâr edilemez.. Yine bu madde payandalı çirkin siyaset anlayışı; insanımızın iman dünyasını kullanarak, oradan hayasızca beslenebilmekte; sürpriz iktidarların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir.
Kültüre, bilime, özgün fikir üretimine gelince... Burada da maddenin adaletsiz paylaşımından doğan acı tabloyu görüyoruz. Katı gerçek şudur: Devletlerin ‘bağımsızlığının’ bir anlamda örtülü şartı olan, ‘yüksek teknoloji’ üretimini sağlayacak ilimlik araştırma, ülkemizde yok denecek kadar azdır. Dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye, bilimde çok geridedir. Türkiye varlıklı olmasına karşın, yoksulluğu yaşamaktadır. Bu ülkenin yetişmiş beyin gücü, kendisini besleyecek bilgi kaynaklarına ‘maddi yokluktan’ dolayı ulaşamamakta; dolayısıyla düşünce ufkumuz, başkalarınca kontrol edilen bir sanal dünyanın tutsağı olmaktadır. Kimi aydınlar, Goya’nın ‘mutlu tutsakları’ resmettiği tablosunun modeli konumundadırlar; emperyalizmin Türkiye için ürettiği düşünceleri, ‘kendi düşünceleri’ sanarak, içtenlikle savunmaktadırlar. İleri teknoloji sahibi devletler aydınlarımızı devşirmektedirler.
Türk, Türk’ü sömürüyor!
Şu katı gerçeği görmek durumundayız: Bir tarafta gülünç asgari ücretle çalışan; onu bile bulamayan milyonlar; diğer tarafta akıl almaz maddi refahı yaşayan bir avuç azınlık!..
İnsan şaşırıyor... Bu nasıl iştir? Din dersen, “Komşusu açken tok yatmayı” yasaklayan bir dinimiz var... Töre dersen; her yıl sarayındaki mal varlığını halkına yağmalatan kağanların, sultanların var olduğu bir tarihî kültürün çocuklarıyız. Dahası, Bilge Kağan’ın “Aç olanı doyurdum, çıplak olanı giydirdim” sözü bengütaşta kazılı! Kısacası, Türklerin kültürü, hiçbir ayırım gözetmeden insanın ‘insanca’ yaşamasını sağlayacak yöntemlere veya yönetimlere, pek çok kültürden çok daha uygun.
Pekiyi, bu çarpıklığı niçin yaşıyoruz?
İşte, bu sorunun yanıtı, ‘madde’nin paylaşımında yatmaktadır... Çok acıdır ki; maddeyi ‘kendi irademizle’ paylaşamıyoruz!
Maddenin paylaşımı adil olmadığı sürece, insanın insanı, özelde Türk’ün Türk’ü sömürmesi alçaklığını önleyemeyiz. Bunun bir çözümü kesinlikle bulunmalı. Bu ülke aydını, bu çarpıklık üstüne kafa yormak zorundadır. Eğer bu bir sorun ise -ki bence en büyük sorundur- her an gündemde olmalıdır.
Atatürk yedi yıl yaşadı!
Servetin tabana yayılmasını sağlama konusunda Atatürk’ümüze fazlaca yüklenildiğini düşünüyorum. Atatürk, bu konuyu, özellikle ‘toprak’ sorununu çözmenin heyecanını yüreğinde hep taşıdı. Atatürk bunu başaramadıysa, bunun çok ciddi nedenleri var. Atatürk, Osmanlı’dan ‘ekonomik yapı’ filân devralmadı; yokluğu, perişanlığı devraldı. Değil ekonomiyi düzeltmek , ‘düzeltme yoluna sokmak’ için bile, elinde doğru-dürüst ekonomik araç yoktu. Bu konuda sadece kapitülasyonlarla ilgili iki örnek konuyu açıklamaya yeterlidir: Kapitülasyonların sahibi Avrupalı devletlerin 1911 yılında Osmanlı’ya kabul ettirdikleri gümrük indiriminin 1927 yılına kadar devam etmesinin Lozan’da da kabul edilmesi zorunluluğu; ‘kabotaj’ denilen, Türk gemilerinin kendi limanlarında yük taşıması işinin 1929 yılında ancak gerçekleşmesi gibi sorunlar, Kemal Paşa’yı maddi bakımdan bir anlamda kıpırdayamaz duruma sokmuştu. Buna benzer olanaksızlıklara bakınca, Atatürk’ün, ancak, 1930’dan hastalandığı 1937’nin son aylarına kadar rahat hareket edebildiğini söylemek mümkündür. Ve bu süre sadece ve sadece yedi yıldır! Bu anlamda Atatürk ancak yedi yıl ‘yaşadı’ da diyebiliriz.
Türkiye, insanını soyan bir hırsızlar yurdu olmamalıdır. Hani birileri ‘yanılıp’ bu ülkede –kamuoyundaki adıyla- “Nereden buldun?” yasasını çıkartmıştı. Adamları, belli çevreler topa tuttu: “Şu kadar sermaye yurt dışına kaçtı” diye... Vergisi verilmemiş, temeli hırsızlık olan öyle bir sermaye cehennemin dibine kaçsın! Temelinde yetim hakkı olan ‘sermaye’nin yaratacağı istihdam ve ekonomik canlılık, olmaz olsun! ABD’nin durumu ortada. Orada şirketlerin muhasebesinde ‘gizli kalemde’ rüşvet ‘işin gereği’ gibi görülür. Ama, ABD’nin yarattığı olağanüstü refah bugün tıkandı. Çünkü, açları çoğaltarak, sonsuza kadar refahı sürdürmek, insanca olmadığı gibi, mümkün de değildir.
Ne yapmalı?
Türkiye, dünya tarihinde bir ilk’i gerçekleştirmeli ve kendi yarasını, kendine özgü yöntemlerle iyileştirmeli; ve bulduğu yöntem insanlığa örnek olmalıdır. Türk aydını kolaycılıktan kaçınmak zorundadır. Dünyada, ‘toplumculuk’ adına öne çıkan, kimi yerde uygulanan sosyo-ekonomik önerilerin son yüz yıllık deneyiminden alınacak elbette çok dersler olmalı. Bu konuda, sadece mevcut referanslara sığınan değil, kendi yöntemi ‘dünyaya referans’ olabilecek bir özgün değişimi; ülkemdeki ‘toplumcu’ düşünürlerin bulacağına, gerçekleştireceğine inanıyorum. Dünyada, ‘küresel’ acımasız sermayeye; özelde, Türkiye’de, kendi insanını sömüren insan kılıklı organizmalara, bir gem vuracak sistemin, Türk düşünürünün kafasından çıkmasını diliyorum..
Dünyada, insanın insanı sömürmediği, yurdumda ise, Türk’ün Türk’ü sömürmediği bir düzeni kuracak yöntemi kesinlikle bulmalıyız; iç savaşsız ve kansız...
Bulunacağına da inanıyorum.
Sizce ben, boş bir hayâl dünyasında mı yaşıyorum?
Hayır! Bu bir hayâl değil; insanca bir özlem! Bu, insanlığın birbirini sömürmeden yaşaması dileği! Ben bu ülkede, her insanın başı dik, karnı tok olmasını, yaşadıkça düşünmeyi bir erdem zorunluluğu olarak kabul ederim...
İnsanın gerçek hukukunu savunmak zorundayız.
Ben toksam, sen de tok olmalısın; ben açsam, sen de aç!
İster Şeyh Bedrettin desin, isterse bir başkası; ne güzel bir sözdür: “Yârin yanağından gayrı, her şey ortak ola!”
Doğru olan budur.
Gerisi boş laf!