Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

29 Ekim 2007

Emir Timur

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Mustafa Tetik

Yazarlar

Siyaset-Umumi


İdeolojilerin Kökenine Dair


-Mustafa Tetik-


İdeoloji kelimesinin kökenini oluşturan " ide " felsefede varlıkların maddi oluşlarından ziyade ayrı bir ideler dünyasında düşünceden bağımsız kendine has unsurlar olduğunu anlatmak için kullanılır. Madde dünyası idenin fenomenal (dış-olaysal) biçiminden başka bir şey değildir. Bu ideler dünyası keskin hatlarla belirlenmiş bir yapıyı ifade etmez. Mesela tasavvuf felsefesinin kendine has bir ideler dünyası vardır. Tasavvufta olduğu gibi ideler mahlukatın ilahi bir temele dayanmasından hareketle kusursuzdurlar. Ve bu kusursuz mahlukatın oluşturacağı " ideal " dünya tasavvurları vardır. İşte bu mantığa sahip fikir adamlarının geliştirdiği fikir sistemlerine " ideoloji " takipçilerine de " idealist " diyoruz. Yani ideal bir dünya tasavvuruna sahip insanlar topluluğu. Tabi “ idealizm, idealist vb. “  gibi kavramlar ihtilaflıdır. Bu konuda ihtisas yapmış pek çok kişinin farklı tanımları vardır. Günümüzde bu terimleri felsefi köklerinden çok somut önermeler için kullanıyoruz; " İdealist öğretmen, doktor, öğrenci vs. "

 

İdeolojiler insan hayatına nasıl girdiler? Nasıl insanların birbirini öldürebilecek kadar gözlerini döndüren birer mefhum oldular? Bunların köklerini sosyal bilimlerin ekseriyetinde olduğu gibi Eski Yunanda ve Rönesans devri Avrupa’sında aramakta fayda var.

 

Ortaçağ Avrupa’sının skolastik düşünce tarzı, bireysel ve toplumsal bazdaki din anlayışı, insanın daha doğuştan günahkar ve kötü olduğu mantığıyla insanın ancak bu dünyada acılar çekerek diğer dünyada güzel bir köşeye sahip olacağını önerir. Ayrıca anlayış dışında fiziksel olarak da cehalet, sosyal düzen insanlara " Bu dünya daha iyi olabilir, daha güzel bir hayata sahip olabiliriz. " diye düşünme imkanı vermemiştir. Rönesans ve dinde reformasyon ile ortaya çıkan hümanizma akımıyla beraber evrenin merkezine tanrıyı değil insanı yerleştiren, ve daha iyi bir dünya hayal eden aydınlar ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu Rönesans aydınlarının genellikle başvurduğu birinci memba Eski Yunanın insan merkezli filozoflarıdır. Bu aydınlar yazdıkları romanlarda kurdukları sosyal düzenlerle özellikle sanayi devrimi sonrası ortaya çıkan birey merkezli, cemaat yaşamını baltalayan yapıya tepki olarak doğan modern ideolojilerin esin kaynakları olmuşlardır. Bu aydınların ideal toplum tasavvurlarını anlattıkları romanlara ütopya diyoruz. Ütopya kelime manası olarak " olmayan yer " demektir.

 

Peki bu ütopyalar nasıl oluyor da bir birinden neredeyse ak ve kara diye ayrılan ideolojilerin tümünün hareket noktası olabiliyor. Bu yeryüzü cenneti tasvir eden romanların en mühimleri ve sosyal bilimlerde yer edenleri ; Thomas More'un Ütopyası, Francis Bacon'ın Yeni Atlantisi ve Tomasso Campanella'nın Güneş Ülkesidir. Ayrıca bunlarında üstünde Platonun Devlet’ini saymak gerekir.

 

Bilindiği üzere sanayileşmeyle başlayan şehirleşme ve şehir hayatı insanı cemaatin sımsıkı kollarından alıp cemiyet hayatının bireyci yalnızlığına bırakmıştır. İdeolojiler bu noktada insanı bu kumpastan kurtaracak birer din hüviyetini kazanmışlardır. İdeolojilerin ekseri müştereği ( şartları değişmekle beraber ) cemaat yapılarını yeniden vücuda getirmektir. İşte ütopyalar bu noktada ideologlara ve hareket adamlarına öneriler sunmaktadır.

 

20. yy la damgasını vurmuş olan sosyalizm toplumun fitne fesat yuvası olarak özel mülkiyet edinme hakkını görür. Sosyalizmin idealist değil materyalist okulunun bir numaralı fikir babası Karl Marx, Manifestosunda " ... Bu anlamda, komünistlerin teorisi tek cümlede özetlenebilir: Özel mülkiyetin kaldırılması. " demektedir. Anarşist Proudhon da mülkiyeti hırsızlık olarak görür. Özel mülkiyet konusunda ütopyalar kendilerine has birer sosyalist yapıya özlem duyarlar. Thomas More Ütopya adasını anlatırken " Çünkü başka yerlerde halkın yararından söz edenler aslında kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmezler. Burada hiç kimsenin özel malı olmadığı için, herkes ortak yarar için canla başla çalışır. Kişisel yararla halkın yararı gerçekten iç içe girmiştir. " der. More toplumda emekçilerin önemini de önemle vurgulamıştır. " En çetin işleri gören bu insanlar o kadar yararlı kişilerdir ki, hiçbir toplum onlarsız bir yıl bile ayakta duramaz. " Ve zenginlerin devlet aygıtını nasıl kendi menfaatleri üzerine kullandığı şöyle telaffuz eder: " Zenginler, cumhuriyet, halk egemenliği gibi parlak sözler altında yoksulların kuyusunu kazıyorlar. " Ve bu tespit Marx'ın manifestodaki " Modern devletin hükümeti, bütün burjuvazinin ortak işlerini yürüten bir komiteden başka bir şey değildir. " tespitine çok büyük benzerlik arz eder. Aynı şekilde Campanella'nın Güneş Ülkesi için Cenovalı denizci " Güneş Devletinde her şey ortak mülk sayılıyor; ancak bölüştürme üst makamdaki resmi görevlilerin işi ... " der.  Ayrıca Campanella'nın bölüştürme üst makamdaki resmi kişilerin işi dediği gibi ütopyaların genelinde bir imtiyazlı yönetici zümre bir nomenklatura bulunmaktadır. Campanella’da rahipler Platonda aristokratlar Bacon’da bilim adamlarıdır. Thomas More'un yöneticileri ise ailelerden başlayarak yapılan seçimlerle demokratik vasıtalarla gelmektedir. Platon ve Campanella eserlerinde insan soyunun üremesinin de bir sistematiğinin olması gerektiğini vurgulamışlardır. Onlara göre sağlıklı kaliteli soyların yetişmesi için düzgün soylar birbirleriyle çiftleştirilmeli ve bu soydan gelenler toplumda farklı konuma sahip olmalıdırlar. Bu fikir belki de Hitler’in ari ırk anlayışına ve faşizme kapı aralamıştır. Ayrıca dini ve metafiziği iliklerine kadar hisseden bu ütopik toplumlarda sosyal düzenlemeler ise pragmatist ve pozitivist bir felsefeyle yapılır. Çünkü Tanrı zaten dünya düzenini akıl ve mantığa oturtmuştur. Bu konuyu Bacon " Zira doğa yasaları senin yasalarındır ve altında büyük bir sebep yatmadan sen bu yasaların ötesine asla geçmezsin." diye More da " Tanrı, büyük eserine hayran olanı, onun sırlarını, kurallarını bulmaya çalışanı sever." diye izah eder. Ütopyalardaki devlet ya Platondaki gibi faziletlilerin yönetimidir veyahut erdemli toplumu yaratma devletin görevidir. More devletin bir ideolojik aygıtı olan eğitimin gerekliliğini şöyle anlatır: " Ütopya'da öğretmenin işi, bütün görgüsüyle bilgisini ve cumhuriyeti koruyacak olan sağlam ilkeleri körpe yaşta çocuğun kafasına yerleştirmeye harcamaktır. Bu ilkelerle yetişen çocuk, bütün ömrünce onlara bağlı kalır, büyüyünce de devletin bekçisi ve yararlı bir üyesi olur. Devletleri dağıtan kötü ahlaktır. " More'un kullandığı jargon bizim Kemalistlerimizinki ile nasıl paralellik arz etmektedir. Ütopyalardaki toplumlarda sosyo-psikolojik yapı Ziya Gökalp'ın tabiriyle " Hak yok vazife var, fert yok cemiyet var " anlayışındadır. Bu toplumlar son derece solidarist bir yapıya ulaştırılmış ve homojenleştirilmişlerdir. More Utopyalılar için " Böylece bütün Ütopya tek bir aile tek bir ev gibidir. " Campanella da Güneş Ülkeliler için " Onları, tek bir bedenin uzuvları gibi algılamamıza yol açacak kadar uyumlu bir ilişki içinde hareket ederler." der. Bütün ütopik toplumların halkları milliyetçidirler. Çünkü kendilerine değer verirler. Ve her şeyden önce kendi vatandaşlarının haklarını dışarıya karşı korurlar. Ama bu anlayış istinat noktası kültür ve ırk olan " Nationalism " den çok istinat noktası vatan olan " Patriotism " e daha yakındır.   Yazıldıkları dönemde ütopyalar kendine taraftar grubu oluşturacak zemine sahip değillerdi. Herhangi bir şekilde Moreizm Campanellaizm gibi akımlar oluşturamaz veya kurumlaşamazlardı. Ama 19.yy la gelindiğinde toplumsal yapılar böyle durumlara uygun hale gelince ütopya yazarları birer siyasal akım oluşturmaya ve kurumlaşmaya başladılar. Mesela 18.yy sonlarıyla 19.yy başlarında yaşamış olan Thomas Spence'nin yazdığı " Description of Spensonia " ve " The Constitution of Spensonia " adlı iki romanla bir akım yarattı. Ve bu akıma kapılanlar " Spence Yandaşları İnsansever Derneği " ni kurarak kurumlaştılar. Fransız yazar Etienne Cadet'in " Un Voyage en Icare " sinin ve Edward Bellamy'nin " Looking Backward or 2000-1887 " sinin ardından bu kitaplardaki fikirler ışığında nice fikir kulüpleri kuruldu. Hatta Bellamy'nin tasavvurlarını şiar alan bir parti dahi kuruldu. Bugün için normal hatta demode sayılan bu tahayyüller bulundukları çağın belki de en ilerici görüşleriydiler. Ama modernite insanlara bireyselleşmekten ve yalnızlaşmaktan başka pek bir şey getirmedi. Ve bu cemaat tasavvurları gerici birer inanç olarak kaldılar.

 

20.yy la gelindiğinde ise aydınlar dünyanın artık geri dönülmez çizgisel bir akışla kötüye doğru gittiğini hissettiler. Ve buna binaen disütopya veya kara-ütopya denilen kötü içtimai yapı ve devlet modelleri anlatan romanlar yazdılar. Rönesans devri yazarlarının müspet birer devlet idaresi olarak sunduğu tatbikleri modern çağın aydınları liberal görüşler ışığında insanları sınırlandırıcı özgürlükleri gasp edici menfi uygulamalar olarak niteler. Hatta modern çağ ütopya yazarlarından Aldous Huxley " Cesur Yeni Dünya " sının başına Nicolas Berdiaff'ın şu sözünü eklemiştir : " Ütopyaların gerçekleşmesi, eskiden olduğundan çok daha olası artık ve bizi derinden kaygılandıran bir sorunla karşı karşıyayız şu sıralarda: Ütopyaların gerçekleşmelerini nasıl engelleyeceğiz?... Yeni bir çağ başlamaktadır ve kültürlü sınıftan gelen aydınlar, ütopyaların gerçekleşmesini engelleyerek, ütopik olmayan kusursuz da sayılmayacak, ama daha  çok özgürlük bağışlayan biri topluma geri dönmenin çarelerini düşüneceklerdir belki de. " Çünkü artık ütopyaların kurduğu toplumsal ödevlere dayalı içtimai yapı ve hayatın her noktasında hissedilen devlet varlığı bireyi tahakkümü altına aldığı düşüncesiyle minimize edilmeye başlandı. Halbuki ütopyalarda devlet toplumu düzenleyici ve geliştirici ( çağdaşlaştırıcı ) bir misyona da sahipti. İnsanın tutumlarını dahi belirleyen bu fikirleri totalitarizm olarak değerlendirmiş ve bireyi devletle çelişen bir varlık haline sokmuştur. Bu vahim gidişin sonunda umut görmeyen karamsar George Orwell de Sovyet totalitarizmini baz alarak yazdığı ( Özellikle Stalin dönemi ) " 1984 " de Devleti bireyin özel hayatını dahi kamulaştıran bir heyula olarak anlatmıştır. Orwell'in eserinde bireyler tele ekranlar ve dinleme cihazları vasıtasıyla tamamen devletin gözetimindedirler. Ve demokrasinin grift sosyal yapısına nazaran daha düzenli fakat insanın hürriyetini elinden alan sistem kurulmuştur. Kitle iletişim araçlarıyla var olmuş olan olaylar olmamış gibi gösterilerek tarihi reel politiğe göre tekrar tekrar yazan devlet kendi bekası için insanların her türlü zevkini de sınırlandırmıştır. Zaten Orwell'in devletine göre cehalet mutluluktur ve insan karşılaştıracağı bir şeyi olmadıktan sonra ezildiğini fark edemez. Tıpkı bugünkü sosyalist artığı ülkelerin ülkelerini dış dünyaya izole etmesi gibi. Fakat Orwell'in romanındaki ekonomiden içtimai hayata kadar her şeyi planlayan devlet insan havsalasını tahakkümü altına almayı başaramamıştır. Aldous Huxley romanında ise insanlar daha doğuşlarından itibaren zihinsel kontrol altına alınmış, şartlandırma merkezlerinde, hipnopedia ( uykuda eğitim ) aracılığı ile tamamen makinalaşmıştır. Nazım Hikmet'in " Trimm Tirakk Makinalaşmak İstiyorum " diye özlemle andığı bu düzen insanı duygudan bihaber zombilere çevirmiştir. Bir mutfak robotu gibi sadece verilen göreve kenetlenen bireyler tepki duyabilecekleri herhangi bir olaya karşı tıpkı Amerika'nın kendi toplumunu alkol, uyuşturucu ve cinsellikle uyuttuğu gibi cinsellikle veyahut " soma " adı verilen uyuşturucuyla rahatlamaktadırlar. Toplumu keskin hatlarla sınıflara ( Alfa, Beta, Gama , Epsilon ) bölen bu yapıda en alttan en üste kadar bütün sınıflar kendilerinden memnun olarak hiç bir sınıfa imrenmeden ve kin gütmeden yaşamaları işin şartlandırılmışlardır: " Bir Epsilon olsaydın da, şartlandırman gereği aynı şekilde Alfa ya da Beta olmadığına memnun olurdun. " Her şeyi toplumun faydasına ( kime göre, neye göre? ) endeksleyen düzeni şöyle formüle eder: " Birey hissederse, topluluk sendeler. " Tüm dünyadaki 50-70 arası gençlik kuşaklarının politize olup düzene isyanlarından korkan Amerika bireyleşme lafızlarıyla aslında kendi toplumunu kişisel zevklerinin tutsağı yapıp ve düzenin işleyişini sorgulanmasını engelleyen kendini özgür hissedip trendlerin, modanın, kitle iletişim araçlarının özendirdiği metaların esiri haline getirmiştir. Ve bu sayede gizli bir totalitarizm, bir statüko icat etmiştir. Ve kendi toplumunu böyle etkisizleştirmeyle kalmamış bu tatbiklerini demokrasi, küreselleşme, liberalizm kisvesi altında neo-emperyalist veya bizzat işgalci yöntemlerle ihraç etmiştir. Bizim ülkemizde de 12 Eylül darbesiyle düzene(düzensizliğe) baş kaldıran sağcı-solcu gençler hapis köşelerine ve darağaçlarına yollanmış ve ardından gelen Özalizmle beraber toplum git gide Amerikanvari yapıya evrilmiştir. Ve kimse aslında sömürüldüğünün veya ezildiğinin farkında değildir. Çünkü emperyalizm elindeki tüm enstrümanlarla bireyin zihnine hücum etmektedir. Orwell'in romanındaki yapamadığı tek şeyi başarmış ve insanların düşünceleri dahi tahakküm altına alınmıştır. Bu konuda Aldous Huxley " Cesur Yeni Dünya " nın ön sözünde şöyle der: "Gerçekten etkili totaliter devlet, siyasi patronların ve onların yönetici ordularının tüm güçleri kendisinde toplayan hükümetinin, kölelerden oluşan nüfusu köleler köleliklerini sevdikleri için zor kullanmaksızın kontrol ettikleri devlettir. Günümüzün totaliter devletlerinde köleliği sevdirmek, propagandan bakanlıkları, gazete yayıncıları ve okul öğretmenlerine verilmiş bir görevdir. "

 

Peki dünya bu kadar kötümü ve bu dönen dişliye bir çomak sokacak olan yok mu? Bireysellik - Toplumsallık tamamen çelişen kavramlar mıdır ? Birinin dozunu artırmak diğerinin hayat sahasını yok etmek midir? Kesinlikle hayır. Çözüm olarak söyleyebileceğimiz en kaba hatlarıyla şudur ki: Bireyin varlığını ezmeden toplumsallaşmak. Aslında bütün ideolojiler, ütopyalar bunu aramıştır. Biz sadece eleştiri yapabiliyoruz. Ama şu bir gerçek ki toplumu düzeltmeye önce kendimizden başlamalıyız. Ve bunun için ilk yapacağımız şey de fikren olgun birey olmak ve çözüm aramaktır.

 

Evet düzen kötü, her şey kötü, ademiyet fenalıklar içerisinde bunu herkes söylüyor ama ilk olarak kendini şunu sor ve araştır: Çözümün Ne?...


Mustafa Tetik

29 Ekim 2007



MHP Kürt Sorununun Neresinde? -Mustafa Tetik-


Kim ne derse desin; unutkan bir toplumuz. Yaşananlardan ders çıkartıp geleceği onu göre kurma konusunda pek kabiliyetli olduğumuz söylenemez. Bundan dolayıdır ki “ tarih tekerrürden ibarettir “ lafzını çok kullanırız. Halbuki tarih gerçekten anlaşılabilmiş olsa tekerrür eder miydi hiç ? Burada vurgulamak istediğim determinizm değildir. Tabi ki bugünün şartlarıyla geçmişin şartları bir değil fakat olayların temeline indiğimizde sürekli aynı çelişkilerin etrafında dönüp durduğumuzu görürüz. Bunun kendi tarihimiz için belkide en çarpıcı örneği “ Göktürk Yazıtları “ dır.


 

Mustafa Tetik


Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğrencisidir.


 



 


 


 



 


 


 



 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 

Başsayfa

Mustafa Tetik

Yazarlar