Son zamanlarda, küreselleştirilen dünyada o kadar çok yalan, “fikir, özgür düşünce, tarih vs.” adı altında insanların beyinlerine saldırıyor ki, bunlar ne sınır tanıyor, ne gerçeğe inanıyor, ne de insanlığa saygı duyuyorlar. Bunların tek amacı; sadece ve sadece dünyanın tamamına hükmetmek, böylece dünyanın tamamını kendi sömürgesi haline getirmek. Bu amaca ulaşabilmek için de milletlerin varlıklarını ortadan kaldırarak, onları “sürüler” konumuna taşımaya çalışıyorlar. Böylece, bir millete mensubiyet duymayan insanlar, kolayca güdülebilecek sürüler haline getiriliyorlar. Bu saldırılardan en çok pay alan millet de hiç şüphesiz Türk milleti. Çünkü, dünyayı tek başlarına yönetmeye çalışanlar, karşılarında kendilerine rakip olarak gördükleri milletlerle ve onların devletleriyle özel olarak ilgilenip, onlar hakkında özel çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmalardan bazıları da bir süredir çeşitli merkezlerden kamuoyuna pompalanan; “Anadolu’da Türkler azınlıktır”, “Dünya da Türk diye bir millet yoktur”, “Türk milleti uyduruk bir tanımdır” gibi ipe sapa gelmez saldırılardır.
Bilindiği gibi, artık saldırılar çoğunlukla ordularla değil, özel teşebbüs denilen uluslar arası şirketler ve onların kontrolündeki Basın, TV, Sinema vb. kültür unsurları ile yapılmaktadır.
Aslında, bu saldırganlık sermayenin yani liberal düşünce sahiplerinin güçlerinin zirvesinde olduklarını gösterir. Zor olan ise o zirvede kalabilmektir. Bütün telaşları liberal sistemin çöküşünü geciktirme adınadır. Bunun için de; şimdilerde liberalizmi adeta bir “kutsal amaç” olarak sunmaktadırlar. Hatta kendi kendilerine demokrasi havarisi kesilmekte, yine kendi kendilerine senaryolar geliştirip uygulayarak insanlığı kandırmaya, ikna etmeye kendi sistemlerinin doğruluğuna inandırmaya çalışmaktadırlar. Uygun ortamı yarattıktan sonra, “durumdan vazife çıkararak”, ülkelere fiziki olarak müdahale etmektedirler. Bunun en yakın örnekleri olarak, Yugoslavya’nın parçalanması, Afganistan'ın kontrol altına alınması, Irak’a demokrasi getirilmesini gösterebiliriz. Bütün bunlar, bulunduğu zirveden düşüşü geciktirmeye çalışan sermaye sahiplerinin son çabalarıdır. Bunlar, amaçlarına ulaşabilmek adına, bütün dünyanın kana boğulmasından, milyonlarca masum insanın hayatını kaybetmesinden etkilenmezler. Çünkü bu son şanslarıdır.
Özel teşebbüs adı altında reklam edilen kendisine insanlık adına bir kutsiyet atfedilen bu yaklaşımı, 1902 yılında Amerika da doğup yaşamış Eric Hoffer, Kesin İnançlılar (The True Believer) adlı, Kitle Hareketlerinin Anatomisini incelediği ünlü eserinde şöyle açıklıyor: “Eğer bir gün özel teşebbüsçülük kandırıcı bir kutsal amaç durumuna gelirse, bu onun artık faydalı ve pratik bir sistem olduğundan şüphe edilmeye başlandığına bir işarettir. Gerek kandırma gayreti, gerekse dünya egemenliği gayreti, esasta bazı ciddi bozukluklar olduğunun bir işaretidir.” (Kesin İnançlar s.133)
Hoffer’in 1949 yılında yaptığı bu tespit tamamen doğrudur. İşte günümüzde gerçekleştirilmeye çalışılan dünya egemenliği de, bunu sağlamaya çalışan kandırma hareketleri de Hoffer’in tespitindeki gibidir. Görülüyor ki, hiçbir hareket, hiçbir eylem kendini gizleme şansına sahip değildir. Ne kadar suret-i haktan görünmeye, insanları yaptıklarının doğruluğuna ikna etmeye çalışsalar da, izledikleri yol yanlıştır. İnsanlığın yararına bir yol değildir. Bunun böyle olduğunu şuradan da anlıyoruz ki; büyük insan topluluklarını kandırmak için, ya özel yetiştirilmiş, ya da sonradan devşirilmiş yazı ve söz ustaları, elde ettikleri çıkarlar (Bu çıkarlar para, makam v.s. şeklinde olmakta) karşılığında azgın liberallere hizmet ettirilmektedir. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, internet ağları, sinema filmleri vb. araçlar tamamen paraya hükmedenlerin kontrolündedir ve doğal olarak onlara hizmet etmektedirler.
Bu liberal azgınlık işi o kadar ilerletmişlerdir ki; hedef ülkelerdeki iktidarları doğrudan müdahalelerle veya dolaylı entrikalarla, ekonomik baskı unsurları kullanarak kontrol altıda tutmaktadırlar. Bunun yanı sıra, o ülkede geleceğe yönelik yatırımlar yapmayı da ihmal etmemektedirler. İktidarlarını kontrol altına aldıkları gibi, halkın tepkilerinin temsilcileri olan muhalefetleri de kontrol altına almaktadırlar. Daha da ileri düzeyde bir çalışma ile, hedef ülkelerde ileriki yıllarda işbaşına getirecekleri insanları yetiştirecekleri okulları bu ülkelerde kurmakta veya kurdurmaktadırlar. Böylece, hedef ülkenin, bu para sahiplerinin kanlı pençelerinden kurtulma şansı kalmamaktadır.
Gelişmelerini tamamlayamamış ülkelerde genel durum aşağı yukarı birbirine benzerdir. Her ülkede kendi çabalarıyla veya ülkenin milli ekonomisini oluşturmak amacıyla sağlanan devlet destekleriyle pazara ulaşmış olan bir sınıf vardır. Bu sınıfı temsil eden siyasi oluşumlar vardır. Buna karşılık Solcu, Milliyetçi ve Dinci siyasi akımlar da oluşur. Ve bu akımlar görünürde birbirleriyle şiddetli bir çatışma içindedirler. Tabandaki halk sadece bu çatışmayı görebilmektedir. Liberallerin kontrolündeki basın-yayın organları, televizyonlar vb. iletişim araçları halka sadece “halkın görmesi gereken tabloyu” sunmaktadırlar. Hâlbuki kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar hiçbir zaman halkın bilgisi dâhiline giremez.
Böylece, liberallerin temsilcileri kalabildikleri kadar iktidar koltuklarında kalırlar. Halkın tepkisi arttığı zaman ise yedekte kontrol altında tuttukları diğer muhalif siyasi oluşumların “kısa süreli iktidarlarına” izin verirler. Ancak, onlar da aynı merkeze çalıştıkları (bilerek veya bilmeyerek) için sonuçta uluslar arası sermaye her zaman kazançlı çıkar. Çünkü her siyasi oluşumun tamamı onların kontrolünde olmasa da, etkili makamlarında bulunan kişiler onlara hizmet etmektedirler.
Bu sistem uygulanarak, dönüşümlü biçimde iktidarlar işbaşına getirilir. Fakat ülke halkının yaşam standardı sürekli aynı kalır, ya da çok az düzeyde yükselme gösterebilir. Buna karşılık, liberal sisteme hizmet edenler ve onların çevresinde bulunanların hayat standardı füze gibi yükselir. “Her mahallede bir zengin yaratma” felsefesi işte bu düşüncenin ürünüdür.
Eğer halk toplulukları siyasi oluşumlara güvenini yitirmiş duruma gelmişse, ya da bilinçli olarak bu noktaya getirilmişse, o zaman da her ülkede asıl görevi ülkeyi dış düşmanlara karşı korumak olan ordular devreye sokulur. Hiyerarşik bir yapıya sahip olan ordular, siyasi teşekküllere göre daha kolay kontrol altına alınabilirler. Dünyanın stratejik bölgelerinde yer alan ülkelerinde, bu durumun pek çok örneği bulunmaktadır. Bunalan halk, kendi içinden çıkardığı güçlerin yönetime müdahalesine sıcak bakar. Fakat sonuç enteresan biçimde yine halkın aleyhine çıkar.
En radikal siyasim oluşumlardan, en liberal siyasi oluşumlara kadar mevcut siyasi arenada bu sistem böyle işlemeye devam eder. Halk kitleleri kendileri örgütlenerek bir çıkış yolu bulamayınca, sisteme dışardan müdahale eden askerlere de güvenleri kalmayınca, psikolojik çöküntü yaşarlar. Her şeyi boş verirler. Görülmeyen merkezlerden kendilerini yönlendiren toplum mühendisliği projelerinin uygulayıcısı konumuna girerler. Hedefsiz bir kitleye dönüşürler. En büyük hedefleri karınlarını doyurmak ve bir şekilde barınmak olur. Milli ve manevi değerler günden güne aşınır, zayıflar. Toplum üzerindeki etkisi azalır. Böylece toplumlar “sürüleştirilirler”. İşte liberal düşüncenin varmaya çalıştığı en son nokta budur. Ve insanlar hiç çekinmeden şu sözleri her ortamda söyleyebilir duruma gelirler: “Benim karnım doysun da, üstümde kimin bayrağı dalgalanırsa dalgalansın beni ilgilendirmez.”
Böyle bir dünya da sınırlar, bayrak, milli marşlar ve ileriki safhalarda milli ordu gereksizdir artık! Silahlı güçler sadece ülke içinde kendi insanını kontrol altında tutmak üzere bulundurulur. Yani liberal sistemin askeri olurlar.
Bu şartlar gerçekleştirilirken, bir yandan da ülkenin varlıkları, yeraltı-yerüstü zenginlikleri, enerji kaynakları, toprakları liberal sistem tarafından yavaş yavaş satın alınır. Sonra kırsal kesimlerde yaşayan insanlar hayatlarını idame ettiremeyecek duruma sokulurlar ve büyük kentlere göç ederler. Köydeki ağalar kentte kapıcı olduklarında kendilerini şanslı görürler. Köydeki mutlu insanlar, kentte mutsuz yaşamayı tercih noktasına gelirler. Böylece şehirler kalabalıklaşır. Büyür. Bu gelişmenin daha ileriki aşaması ise “şehir devletleri” dir. Her kentin “halk tarafından seçilen”(!) belediye başkanı artık o kentin kralı gibidir. Liberal sermaye temsilcileri ile kent adına özel anlaşmalar yapabilirler. Kaynak aktarılmasını sağlarlar. Neticede halk iş ve ekmek istemekte, gerisini düşünmemektedir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adı altında bunlar yapılır ve büyük bir lokma olan ülkeleri zorlanarak yutmaya gerek kalmaz. Daha küçük lokmalar olan eyaletler veya şehir devletleri daha kolay yutulur. Borçlandırılır. Kendi kendine dönemez hale gelir. Varlıklarını elden çıkarır. Artık her şey bitmiş, o kentin halkı vahşi liberalizme hizmet eden köleler haline getirilmiştir.
Bütün dünyada bunun gerçekleştirildiğini görmek vahşi liberalizmin en büyük arzusudur. “Küresel dünya”dan kastettikleri işte bu dünyadır. Dünyanın ve Türkiye’nin gidişine bir de bu açıdan bakmakta yarar var.
Muharrem Kılıç
İstanbul, 26 Eylül 2007