Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

26 Eylül 2007

İsmail Gaspıralı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Umumi


Vahşi Liberalizm


-Muharrem Kılıç-


Son zamanlarda, küreselleştirilen dünyada o kadar çok yalan, “fikir, özgür düşünce, tarih vs.” adı altında insanların beyinlerine saldırıyor ki, bunlar ne sınır tanıyor, ne gerçeğe inanıyor, ne de insanlığa saygı duyuyorlar. Bunların tek amacı; sadece ve sadece dünyanın tamamına hükmetmek, böylece dünyanın tamamını kendi sömürgesi haline getirmek. Bu amaca ulaşabilmek için de milletlerin varlıklarını ortadan kaldırarak, onları “sürüler” konumuna taşımaya çalışıyorlar. Böylece, bir millete mensubiyet duymayan insanlar, kolayca güdülebilecek sürüler haline getiriliyorlar. Bu saldırılardan en çok pay alan millet de hiç şüphesiz Türk milleti. Çünkü, dünyayı tek başlarına yönetmeye çalışanlar, karşılarında kendilerine rakip olarak gördükleri milletlerle ve onların devletleriyle özel olarak ilgilenip, onlar hakkında özel çalışmalar yapıyorlar. Bu çalışmalardan bazıları da bir süredir çeşitli merkezlerden kamuoyuna pompalanan; “Anadolu’da Türkler azınlıktır”, “Dünya da Türk diye bir millet yoktur”, “Türk milleti uyduruk bir tanımdır” gibi ipe sapa gelmez saldırılardır.

 

Bilindiği gibi, artık saldırılar çoğunlukla ordularla değil, özel teşebbüs denilen uluslar arası şirketler ve onların kontrolündeki Basın, TV, Sinema vb. kültür unsurları ile yapılmaktadır.

 

Aslında, bu saldırganlık sermayenin yani liberal düşünce sahiplerinin güçlerinin zirvesinde olduklarını gösterir. Zor olan ise o zirvede kalabilmektir. Bütün telaşları liberal sistemin çöküşünü geciktirme adınadır. Bunun için de; şimdilerde liberalizmi adeta bir “kutsal amaç” olarak sunmaktadırlar. Hatta kendi kendilerine demokrasi havarisi kesilmekte, yine kendi kendilerine senaryolar geliştirip uygulayarak insanlığı kandırmaya, ikna etmeye kendi sistemlerinin doğruluğuna inandırmaya çalışmaktadırlar. Uygun ortamı yarattıktan sonra, “durumdan vazife çıkararak”, ülkelere fiziki olarak müdahale etmektedirler. Bunun en yakın örnekleri olarak, Yugoslavya’nın parçalanması, Afganistan'ın kontrol altına alınması, Irak’a demokrasi getirilmesini gösterebiliriz. Bütün bunlar, bulunduğu zirveden düşüşü geciktirmeye çalışan sermaye sahiplerinin son çabalarıdır. Bunlar, amaçlarına ulaşabilmek adına, bütün dünyanın kana boğulmasından, milyonlarca masum insanın hayatını kaybetmesinden etkilenmezler. Çünkü bu son şanslarıdır.

 

Özel teşebbüs adı altında reklam edilen kendisine insanlık adına bir kutsiyet atfedilen bu yaklaşımı, 1902 yılında Amerika da doğup yaşamış Eric Hoffer, Kesin İnançlılar (The True Believer) adlı, Kitle Hareketlerinin Anatomisini incelediği ünlü eserinde şöyle açıklıyor: “Eğer bir gün özel teşebbüsçülük kandırıcı bir kutsal amaç durumuna gelirse, bu onun artık faydalı ve pratik bir sistem olduğundan şüphe edilmeye başlandığına bir işarettir. Gerek kandırma gayreti, gerekse dünya egemenliği gayreti, esasta bazı ciddi bozukluklar olduğunun bir işaretidir.” (Kesin İnançlar s.133)

 

Hoffer’in 1949 yılında yaptığı bu tespit tamamen doğrudur. İşte günümüzde gerçekleştirilmeye çalışılan dünya egemenliği de, bunu sağlamaya çalışan kandırma hareketleri de Hoffer’in tespitindeki gibidir. Görülüyor ki, hiçbir hareket, hiçbir eylem kendini gizleme şansına sahip değildir. Ne kadar suret-i haktan görünmeye, insanları yaptıklarının doğruluğuna ikna etmeye çalışsalar da, izledikleri yol yanlıştır. İnsanlığın yararına bir yol değildir. Bunun böyle olduğunu şuradan da anlıyoruz ki; büyük insan topluluklarını kandırmak için, ya özel yetiştirilmiş, ya da sonradan devşirilmiş yazı ve  söz ustaları, elde ettikleri çıkarlar (Bu çıkarlar para, makam v.s. şeklinde olmakta) karşılığında azgın liberallere hizmet ettirilmektedir. Televizyonlar, radyolar, gazeteler, internet ağları, sinema filmleri vb. araçlar tamamen paraya hükmedenlerin kontrolündedir ve doğal olarak onlara hizmet etmektedirler.

 

Bu liberal azgınlık işi o kadar ilerletmişlerdir ki; hedef ülkelerdeki iktidarları doğrudan müdahalelerle veya dolaylı entrikalarla, ekonomik baskı unsurları kullanarak kontrol altıda tutmaktadırlar. Bunun yanı sıra, o ülkede geleceğe yönelik yatırımlar yapmayı da ihmal etmemektedirler. İktidarlarını kontrol altına aldıkları gibi, halkın tepkilerinin temsilcileri olan muhalefetleri de kontrol altına almaktadırlar. Daha da ileri düzeyde bir çalışma ile, hedef ülkelerde ileriki yıllarda işbaşına getirecekleri insanları yetiştirecekleri okulları bu ülkelerde kurmakta veya kurdurmaktadırlar. Böylece, hedef ülkenin, bu para sahiplerinin kanlı pençelerinden kurtulma şansı kalmamaktadır.

 

Gelişmelerini tamamlayamamış ülkelerde genel durum aşağı yukarı birbirine benzerdir. Her ülkede kendi çabalarıyla veya ülkenin milli ekonomisini oluşturmak amacıyla sağlanan devlet destekleriyle pazara ulaşmış olan bir sınıf vardır. Bu sınıfı temsil eden siyasi oluşumlar vardır. Buna karşılık Solcu, Milliyetçi ve Dinci siyasi akımlar da oluşur. Ve bu akımlar görünürde birbirleriyle şiddetli bir çatışma içindedirler. Tabandaki halk sadece bu çatışmayı görebilmektedir. Liberallerin kontrolündeki basın-yayın organları, televizyonlar vb. iletişim araçları halka sadece “halkın görmesi gereken tabloyu” sunmaktadırlar. Hâlbuki kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar hiçbir zaman halkın bilgisi dâhiline giremez.

 

Böylece, liberallerin temsilcileri kalabildikleri kadar iktidar koltuklarında  kalırlar. Halkın tepkisi arttığı zaman ise yedekte kontrol altında tuttukları diğer muhalif siyasi oluşumların “kısa süreli iktidarlarına” izin verirler. Ancak, onlar da aynı merkeze çalıştıkları (bilerek veya bilmeyerek) için sonuçta uluslar arası sermaye her zaman kazançlı çıkar. Çünkü her siyasi oluşumun tamamı onların kontrolünde olmasa da, etkili makamlarında bulunan kişiler onlara hizmet etmektedirler.

 

Bu sistem uygulanarak, dönüşümlü biçimde iktidarlar işbaşına getirilir. Fakat ülke halkının yaşam standardı sürekli aynı kalır, ya da çok az düzeyde yükselme gösterebilir. Buna karşılık, liberal sisteme hizmet edenler ve onların çevresinde bulunanların hayat standardı füze gibi yükselir. “Her mahallede bir zengin yaratma” felsefesi işte bu düşüncenin ürünüdür.

 

Eğer halk toplulukları siyasi oluşumlara güvenini yitirmiş duruma gelmişse, ya da bilinçli olarak bu noktaya getirilmişse, o zaman da her ülkede asıl görevi ülkeyi dış düşmanlara karşı korumak olan ordular devreye sokulur. Hiyerarşik bir yapıya sahip olan ordular, siyasi teşekküllere göre daha kolay kontrol altına alınabilirler. Dünyanın stratejik bölgelerinde yer alan ülkelerinde, bu durumun pek çok örneği bulunmaktadır. Bunalan halk, kendi içinden çıkardığı güçlerin yönetime müdahalesine sıcak bakar. Fakat sonuç enteresan biçimde yine halkın aleyhine çıkar.

 

 En radikal siyasim oluşumlardan, en liberal siyasi oluşumlara kadar mevcut siyasi arenada bu sistem böyle işlemeye devam eder. Halk kitleleri kendileri örgütlenerek bir çıkış yolu bulamayınca, sisteme dışardan müdahale eden askerlere de güvenleri kalmayınca, psikolojik çöküntü yaşarlar. Her şeyi boş verirler. Görülmeyen merkezlerden kendilerini yönlendiren toplum mühendisliği projelerinin uygulayıcısı konumuna girerler. Hedefsiz bir kitleye dönüşürler. En büyük hedefleri karınlarını doyurmak ve bir şekilde barınmak olur. Milli ve manevi değerler günden güne aşınır, zayıflar. Toplum üzerindeki etkisi azalır. Böylece toplumlar “sürüleştirilirler”. İşte liberal düşüncenin varmaya çalıştığı en son nokta budur. Ve insanlar hiç çekinmeden şu sözleri her ortamda söyleyebilir duruma gelirler: “Benim karnım doysun da, üstümde kimin bayrağı dalgalanırsa dalgalansın beni ilgilendirmez.”

 

Böyle bir dünya da sınırlar, bayrak, milli marşlar ve ileriki safhalarda milli ordu gereksizdir artık! Silahlı güçler sadece ülke içinde kendi insanını kontrol altında tutmak üzere bulundurulur. Yani liberal sistemin askeri olurlar.

 

Bu şartlar gerçekleştirilirken, bir yandan da ülkenin varlıkları, yeraltı-yerüstü zenginlikleri, enerji kaynakları, toprakları liberal sistem tarafından yavaş yavaş satın alınır. Sonra kırsal kesimlerde yaşayan insanlar hayatlarını idame ettiremeyecek duruma sokulurlar ve büyük kentlere göç ederler. Köydeki ağalar kentte kapıcı olduklarında kendilerini şanslı görürler. Köydeki mutlu insanlar, kentte mutsuz yaşamayı tercih noktasına gelirler. Böylece şehirler kalabalıklaşır. Büyür. Bu gelişmenin daha ileriki aşaması ise “şehir devletleri” dir. Her kentin “halk tarafından seçilen”(!) belediye başkanı artık o kentin kralı gibidir. Liberal sermaye temsilcileri ile kent adına özel anlaşmalar yapabilirler. Kaynak aktarılmasını sağlarlar. Neticede halk iş ve ekmek istemekte, gerisini düşünmemektedir. Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adı altında bunlar yapılır ve büyük bir lokma olan ülkeleri zorlanarak yutmaya gerek kalmaz. Daha küçük lokmalar olan eyaletler veya şehir devletleri daha kolay yutulur. Borçlandırılır. Kendi kendine dönemez hale gelir. Varlıklarını elden çıkarır. Artık her şey bitmiş, o kentin halkı vahşi liberalizme hizmet eden köleler haline getirilmiştir.

 

Bütün dünyada bunun gerçekleştirildiğini görmek vahşi liberalizmin en büyük arzusudur. “Küresel dünya”dan kastettikleri işte bu dünyadır. Dünyanın ve Türkiye’nin gidişine bir de bu açıdan bakmakta yarar var. 

 

Muharrem Kılıç

İstanbul, 26 Eylül 2007



Kendime Öğüt -Muharrem Kılıç-


İlk  önce sen seni bil,

Budunu  bil, Hanı bil.

"İnsan" ol, "insan"ı bil,

Çalmaya sazın olsun.



Kilimlerin Dili -Muharrem Kılıç-


Kilimlerin dili var mıdır dersiniz? Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bence var. Hem de birden fazla dili var kilimlerin. Aynı dilin lehçeleri, şiveleri dışında da dili var. Peki bunu nasıl anlıyoruz? Kilimler üzerine işlenmiş damgalardan (Motiflerinden) anlıyoruz. Evet evet damgalardan. Kilim üzerinde yer alan her damga onun kendine has dilinde bir sözcük karşılığıdır. Ve bu sözcüklerle binlerce kilometrelik mesafelerde yaşayan ve birbirlerini tanıma imkanı dahi olmayan insanlar, kendilerine göre farklı cümleler kuruyorlar her gün. Bu insanların konuşma dilleri belki farklı ama, kilimlerde kullandıkları dil aynı.



Uyandır Bizi -Muharrem Kılıç-


Ulu Tanrım,

Yüce Tanrım,

Hakk Tanrım!

Yücelerden yücesin sen,

Gök Tanrım.


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.