Petrolsüz yaşayabiliriz.
Televizyonsuz yaşayabiliriz.
Otomobilsiz yaşayabiliriz.
İnternetsiz yaşayabiliriz.
Apartmansız yaşayabiliriz.
Havyarsız, kürksüz, elmassız yaşayabiliriz.
Altınsız, ziynetsiz yaşayabiliriz.
Malsız, mülksüz, servetsiz de yaşabiliriz.
Ama;
Havasız,
Susuz,
Ekmeksiz yaşayamayız.
Sevgisiz,
Ormansız,
Çocuksuz da yaşanılabilir.
Ancak bu kaliteli bir yaşam olmaz.
Eksik ve tatsız olur.
En büyük zenginlik kanaattir.
Kanaat ehli olmayan insanın açlığı ve biriktirme hırsı hiçbir zaman bitmez.
Üç günlük bir dünya için, komşularının, vatandaşlarının, insanlığın açlık ve sefaleti pahasına, çalıp-çırpıp biriktirmeyi, onların hakkını gasp etmiş olmayı kendileri için üstünlük sayarlar. Hiç geriye dönüp bakmazlar ki; kendilerinden evvel de kendileri gibi davranan insanların sonu ne olmuş. Ellerinde ne kalkmış. Yanlarında nelerini götürebilmişler? Meşhur rivayetlerden biridir; Karun hazinelerinin anahtarlarını kırk deve ile taşırmış derler. Söyler misiniz, Karun’dan geriye ne kalmıştır? Yada Karun gittiği yere ne götürebilmiştir?
Kazandıkları her şey dünyada kalmış, kendileri ise eğer nasip olmuşsa, birkaç metre beze sarılarak çırılçıplak toprağın altına konulmuşlardır. Kazandıkları servet, mal, mülk evinden çıkmadan onu terk etmişlerdir. Çok sevdiği eşi ve çocukları ise ancak mezarlığa kadar onunla gelebilmişlerdir. Kişi öbür aleme yalnız gider. Yanında götürdükleri ise, mal, mülk, para, pul, eş, çocuklar ve sevgilileri değil, sorumlu oldukları ve hesabını verecekleri, dünyada iken yaptıkları işlerdir.
-Peki böyle bir gerçekliği herkes bildiği halde, neden dünyanın dengesini bozma pahasına yanlışlar yapılıyor?
-Neden dünyamızın nefes almasını sağlayan ormanlarımız bir yandan talan edilip beton binalarla yer değiştiriyor?
-Neden acımasızca ateşe veriliyor?
-Neden insanoğlu, kendisinin de içinde yaşadığı ortamın akciğerleri olan ormanları yakarken, bindiği gemiyi batırmaya çalıştığını düşünmüyor?
-Peygamberimiz bir kutlu sözünde; “Bir ırmak da bile abdest alsanız, suyu idareli kullanınız” derken, onun ümmeti olduğunu iddia eden bizler, su kullanımında israfa neden engel olmayız?
-Suyun petrolden çok daha kıymetli olacağı günlere doğru giderken, niçin akarsularımız ısrarla yabancı ülkelere pazarlanmaya çalışılmaktadır?
-Neden ısrarla, sınır aşan sularımızın kontrolünü özelleştirme adı altında, kontrol dışı bırakıyoruz veya bırakmaya çalışıyoruz?
-Neden yüzey sularının önemli bir kısmını kişisel çıkar amacıyla kullananlar, bu sulardan servet kazananlar kontrol edilmiyor?
-Neden yüzey sularını kuruttuktan sonra metre metre aşağı inerek yer altı suları çekilmeye başlandı?
-Neden altında bir tatlı su denizi var denilen Konya’nın yer altı suları sınırsız bir açlıkla çekildi?
-Bu suları, 56.000 adet ruhsatlı kuyu ve bir o kadar da ruhsatsız kuyu ile yüzeye çıkaranların kazancı nedir?
-Suladıkları tarım arazilerinden elde ettikleri ile Konya ovasının üzerinde inşa ettikleri binalarla dünyanın dengesini ne kadar bozduklarının farkındalar mı?
-Hem suları kurutarak, hem de doğal yapıyı beton yığınlarına dönüştürerek kendi sonunu hazırlayan insanlar hiçbir yasa ile sınırlı değil mi?
-Bu kadar kuyu açma ruhsatını veren makamlar, bu kuyuların neye mal olacağını hiç düşünmediler mi?
-Yer altında yastık görevi yapıp, olası bir depremde insanları koruyacak olan sulardan boşalan yerler, yaklaşık 200 metrelik boşluklar oluşturmaktadır. Meydana gelecek bir depremde bu boşluğun çökmesi demek ne anlama gelir, hiç düşünen var mı?
-Konya’da ve göller bölgesinde kuruyan göller, hiç kimseyi düşünmeye zorlamıyor mu?
-Kuraklaşma ve çölleşme ancak başımıza geldikten sonra mı çözüm arayacağız?
-Yanlış kullanım yüzünden Menderes, Sakarya gibi nehirlerimiz bile kuruma noktasına gelmiştir. Bugün Ankara’nın imdadına yetişen Kızılırmak da kuruduğu taktirde ne yapacağız? Şimdi tatile giderek sorunu çözdük diyelim. O zaman nereye gideceğiz?
-Sorumsuzca, milyonlarca insanı büyük şehirlere yığanlar, bu insanların ihtiyaçlarını karşılama konusunda neden hazırlık yapmazlar?
-Büyükşehirlerde büyük binalar inşa etmek, büyük alış veriş merkezleri kurmak bugün için birilerine çıkar sağlayabilir. Ancak büyük kentlerin, sera etkisi yaratarak atmosferi ısıtmalarının zararı hepimiz içindir.
-Ülkemizde ağaç dikmek bir tek gönüllü kuruluşun işimidir?
-Orman bakanlığı, halen orman bölgesi olarak gözüken yerlerde ağaçlandırma çalışmaları yaparken, ormana en çok ihtiyacı olan Orta Anadolu’da neden orman alanları belirlemez ve ağaçlandırılmasına önayak olmaz?
-Neden hazineye ait arazi üzerine ağaç dikmek hapis cezası da dahil cezalarla cezalandırılır?
SUÇLU KÜRESEL ISINMA MI?
Sorumsuz ve bilinçsiz kullanarak su kaynaklarımızı tüketip, suçlu olarak da “Küresel ısınma”yı göstermek biraz fazla açık gözlük yapmak değil midir? Çiftçimizin bu yıl ki zararları karşılığında kendisine verilecek olan üç beş kuruş onun yaralarını sarmayacaktır. Ama daha kötüsü gelecek yılda da böyle bir durum yaşanırsa, çiftçi artık tarlasını ekmeyecektir. Ekemeyecektir. O zaman yüz binlerce çiftçi ailesine de para yardımı yapacak gücünüz var mı? Mareşal Tito 25 yılda Yugoslavya’yı baştan başa orman denizine çevirmişti. Bir milyon askeri, 15 milyon öğrencisi bulunan Türkiye bunu başaramaz mı? Yoksa bu iş, senede birkaç milyon ithal meşe palamudunu toprağa gömen bir gönüllü kuruluşun işi mi?
Küresel ısınmayı Tanrı yaratmamıştır. Küresel ısınmayı, doymak bilmeyen hırs ve iştahı yüzünden insanoğlu kendisi yaratmıştır. Bu durumu Allah’a havale etmek, haşa, Allah’a suç isnat etmektir. Allah yarattığı kullarına zulmetmez. Ancak, Kur’an da verdiği mesaj da çok açık ve nettir. Yüce Tanrı insanoğlunu, siz zalimleşmedikçe size azabımı göndermem dercesine çok net biçimde uyarıyor. Bu konudaki Ayette Allah bize şöyle sesleniyor: “Azabımız onlara geldiğinde, onların “Bizler, gerçekten zalimlerdik” demekten başka sözleri olmadı.”
İnsanoğlunun bu vurdumduymazlığı ve yüzsüzlüğü daha nereye kadar devam edecek? Önce doğayı kendi eliyle tahrip ediyor, sonra bunun ilahi kaynaklı olduğu sunturlu yalanını uyduruyor. Ve peşinden de bu olumsuz durumun düzelmesi için, topluca Allah’a dua etmeye çağırıyor. Görüldüğü üzere, burada büyük bir yanlış daha yapılıyor. Tanrıya sığınmanın, ona dua ederek bir şeyler talep etmenin bile bir usulü, adabı vardır. Sen önce kendi hatalarınla ve yanlışlarınla, kendi zalimliğinle kendini yarala, sonra da kalk Allah’tan şifa iste! Var mı böyle bir şey? İslam inancında önce tedbir almak, sonra takdire bırakmak vardır. Sen bir mümin isen, Müslüman isen böyle davranmak zorundasın. Yaptığın yanlışlardan bunalınca suçu Tanrı’ya yüklemek, ya da insanlara Tanrı adına konuşarak sefalete ikna etmeye çalışmak bizim inancımızda yoktur.
ÇEVRE BİLİNCİNİ GELİŞTİRMEK ZORUNDAYIZ
Çevre; ‘Bindiğimiz daldır. İnsanoğlu, üzerinde yaşadığı yeryüzünün kıymetini anladığı zaman, iş işten geçmiş olacak. Çünkü, her gün korkunç bir aymazlıkla kirlettiğimiz dünya ( Evimiz ), sadece kendi ekosistemleri aracılığı ile bizim verdiğimiz zararları kapatamaz duruma geldi. İnsanoğlu, kendisinden başka yüz binlerce canlı türünün de yeryüzünde yaşadığını ve insan hayatının devam edebilmesinin bu canlılara bağlı olduğunu düşünmüyor bile! İnsanoğlunun vahşiliği yüzünden her yıl bir canlı türü kaybolmakta ve bir daha dönmemek üzere aramızdan ayrılmaktadır. Bu gün nesilleri tükenmiş pek çok canlıyı nasıl sadece resimlerden görebiliyorsak, yarın da bizim çocuklarımız, torunlarımız, bizlerin canlı olarak gördüğümüz, dokunduğumuz pek çok canlıyı sadece resimlerinden görmek zorunda kalacaklar. Bunun yanı sıra, onların karşılıksız, içten, samimi dostluklarını hiç ama hiç yaşayamayacaklar.
Dünyamızdan ayrılan (Yok ettiğimiz) bitki ve hayvan türleri bir bir eksildikçe, doğanın dengesi bozulacak, ekosistemler bir bir çökecek, yaşam insanlar için bir azap halini alacaktır. Buna en canlı örnek; dünyanın kuzey kutbu üzerinde meydana gelen ve bu günkü büyüklüğü Antartika kıtası kadar olan -Ozon Tabakası - deliğidir. Herkesin bildiği gibi, ozon tabakası en büyük enerji kaynağı olan –Güneşten – gelen zararlı ışınları süzmektedir. Şimdi bu tabaka ortadan kalktıkça, insanlar güneşin zararlı ışınlarına karşı korumasız kalacaktır. Bu durumda da şimdilik, bildiğimiz kadarıyla Kanser hastalığında artış olacak, bilmediğimiz birtakım hastalıklar yer yüzünü saracaktır. Eğer insanlık alemi olarak bundan haberdar isek neden bunu önleyici çareler aramıyoruz? Nasıl olsa benim hayatımın sonuna kadar böyle şeyler olmaz, belki benden sonraki nesillerde bunlar olabilir diye düşünüyorken, bizden sonraki nesillerin, bizim torunlarımız olduğunu düşünmüyorsak, bize yazıklar olsun. . Çünkü, bu bizim yeryüzündeki en vahşi yaratıklardan da daha vahşi olduğumuzu gösterir.
Her gün acımasızca yok ettiğimiz ormanların, günün birinde arayıp da bulunamayacak kıymetler olduğunu, onları yok ederken düşünmüyoruz. İki saatlik piknik keyfimiz için, yüz yılda yetişebilen, doğa harikası ormanları kül etmekten çekinmiyoruz. Yaşantımızı kolaylaştıran ve zenginlik katan ormanlarımıza, bir kuşun yuvasına sahip çıktığı kadar bile sahip çıkamıyoruz. Böylelikle günden güne soluduğumuz hava, içtiğimiz su, yediğimiz ekmek kirlenmektedir.
Fatih İstanbul’u fethettikten sonra, boğazın iki yakasında uzanan zümrüt yeşili ormanlara bakıp, buradan çıkar elde etmeye çalışanlara karşı şöyle seslenmiştir: “Ormanlarımdan bir dal kesenin başını keserim.” Dikkat edin lütfen! Bir ağaç kesenin bile demiyor. Bir dal kesenin diyor. Üstelik de bunu bugünkü kirletilmiş dünyanın temiz bir zamanında, yani bundan 500 sene önce söylüyor. İşte ormana sahip çıkma bilinci budur. Eğer biz bu şanlı ecdadın torunları isek, atalarımıza layık olmak zorundayız. Çünkü bu bir insanlık borcudur.
Hz. Muhammet bir kutlu sözünde müminlere şöyle sesleniyor: “Kıyametin karşıdan kopup geldiğini görseniz bile, elinizde bir fidan varsa onu toprağa dikin.” İşte ağaç yetiştirmenin gerekliliğine olan bilinç ve inanç budur. Hz. Muhammed’e inandığını söyleyen ve kendini Müslüman olarak tanımlayan herkes bu kutlu söze kulak vermek zorundadır.
Kapitalist kültürün insanları acımasız birer tüketim makinesine dönüştürmesinin sonucunun bunlar olacağı şüphesizdir. Bu vahşi kültür insanoğullarını, içinde insan sevgisi taşımayan, kendine saygı duymayan, Allah’tan korkmayan, kuldan utanmayan, kul hakkı gözetmeyen, güzel ahlaktan nasibini almayan, gücü gücü yetene anlayışını hakim kılan azgın ve vahşi bir sürüye dönüştürmektedir. Öyle olunca da insanoğlu tek kelime ile zalimleşmekte, Firavunlaşmaktadır. Zalimleşenlerin sonu ise her zaman bellidir.
O halde, elimizle yaptığımız pisliklerden rahatsız olamaya başlayınca, “Allah’tan geldi ne yapalım?” diyerek suçu Tanrı’ya yükleyip kenara çıkmayalım. Başımıza gelen belalardan tanrı’yı sorumlu tutmayalım. Böyle söyleyenlere karşılık Yüce Allah’ın cevabı Kur’an da açık olarak durmaktadır: “De ki, o bela kendinizdendir. Allah her şeye kadirdir.”
Yazıp söylemeye çalıştıklarımız hiç kimsenin şahsıyla sınırlı değildir. Hitabımız, Cumhurbaşkanından, dağdaki çobana kadardır. Kendisine gidecek başka bir dünya bulmuş olanlar varsa, onlar bu sözleri dikkate almayabilirler.
Muharrem Kılıç
İstanbul, 15 Ağustos 2007
Kur’an, Araf Suresi, 5. ayet
Kur’an, Al-i İmran suresi, 165. ayet