Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

29 Ekim 2005

Farabi

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Umumi


Şiiliğin İslam Dünyasındaki Konumu ve BOP Karşısındaki Durumu


-Muharrem Kılıç-


Şiiliğin Tarihsel Gelişimi

 

“Şia” sözcük olarak “taraftar” anlamına gelmektedir. Bu durumda Şiilik Hz. Ali’den yana olanlar demek oluyor. Bu yolu izleyenlerin oluşturdukları inanç çizgisine de Şiilik denmektedir. Bu çalışmada yanlış bilinen bazı konuları en başta aydınlatmakta da yarar var. Aydınlatılması gereken bu konu, genellikle halk arasında çok karıştırılan Şiilik ile Aleviliğin aynı olup olmadığıdır. Alevilik ile Şiilik aynı şeyler değildir. Alevilik ile Şiilik arasındaki farkı kısaca şöyle açıklayabiliriz. Alevilik, horasan Türklerinin oluşturduğu tasavvufu temel alır. İslâm ile ilgisi dolaylıdır. Örneğin, Kurân'da ve Şiilikte zikir, semah ve müziğe ibadette yer verilmez iken Alevilikte bunlar vardır. Şiilik ise Acemlerin (Farisilerin) İslâm’ı kendi yaşamlarına uyarlamasıyla ortaya çıkmıştır. Yorumları genel olarak Kurân'ın dışına pek çıkmaz. Alevilikte ise yorum sahası daha geniştir.

 

Şiilik, Hz. Ali’ye duyulan sevgi üzerine kurulmuş İslami bir yorumdur. Hz. Muhammed’den sonra iş başına gelen Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali dönemi dört halife dönemi olarak anılır. Dört halifeden sonuncusu olan Hz. Ali döneminde ortaya çıkan karışıklıklar ve Emevi sülalesinin devlet yönetimini ele geçirmek için yaptığı haksızlıklar İslam toplumu işçinde mağdur duruma düşürülen Hz. Ali ve onun çocuklarına karşı bir sevgi ve muhabbet doğmasına neden olmuştur. İslam’ın ilk tebliğ döneminde peygambere en büyük güçlükleri çıkaranlar, onun kurduğu İslam devletine hakim olmak için, her yolu mübah saymışlar ve peygamber torunlarını acımasızca katletmişlerdir. Hz. Ali’nin oğullarından Hasan’ın Kufe’de zehirlenerek öldürülmesi, Hüseyin’in de Kerbela’da susuz bırakılarak öldürülmesi, ailesine ve çocuklarına eziyet edilmesi, İslam toplumunda Muaviye ve oğlu Yezit’e karşı bir nefretin doğmasına neden olmuştur.

 

İslam dünyasının bir kolu olan Şii dünyası başlı başına bir bütünlük göstermez. Şii dünyası da kendi içinde ayrı kollara ayrılmaktadır. Bunları başlıklar halinde gösterecek olursak, şöyle sıralayabiliriz:

 

1- Zeydiyye Fırkası.

2- İsmailiyye Şiileri ve Bölümleri.

3- Nizariyye, Mustaliyye, Duruziyye ve Muknia Fırkaları.

4- Şia-i İsna Aşeriyye (İmamiyye Şiası)

 

 

Şii dünyası son zamanların en hareketli günlerini yaşamaktadır. İran, Irak, Lübnan, Suriye ve az da olsa içinde Şii nüfus barındıran körfez ülkelerinde yaygın olan on iki imam Şiiliği, tarihsel gelişimi içinde belki de ilk defa bu kadar yoğun olarak gündeme gelmiştir. BOP çerçevesinde Şiiler bunu fırsat bilip yeniden bir Şii ekseni oluşturma düşüncesinde olabilirler mi? Bunu sağlayabilmeleri oldukça zor görünüyor. Çünkü, bu gün içinde yer aldıkları mevcut devlet yapılarını çökerterek, Ortadoğu’da küçük devletçikler yaratma düşüncesinde olan ABD ve İsrail, böyle bir Şii ekseni oluşmasına izin vermezler. Bu işgalciler açısından yeni ve farklı bir güç yaratmak anlamına gelir ki, onların amacı kesinlikle bu değildir. Ayrıca böyle güçlü bir Şii eksenini oluşması, bölgedeki Sünni inanca sahip devletlerle bir çatışma kapısı aralayabilmesi de olasıdır. Bu durum da işgalcilerin işine gelmez. Çünkü onlar sömürülerini gerçekleştirebilmek için sakin ve savaşsız bir ortamın varlığını isterler. Kendileri ile işbirliği içinde olacak yerli hükümetler isterler. Onlar bu coğrafyaya yüzyıllardır söz sahibi olamamış Şiileri söz sahibi yapmak için gelmiyorlar. Ancak her ne kadar böyle olsa da, gelişen durum nedeniyle bir Necef-Kum hakimiyet rekabetinden ziyade Sünni-Şii rekabetinin ve hatta ABD’nin bölge ülkelerini zayıf düşürüp bundan yarar sağlama çabasıyla destekleyeceği Sünni-Sii çatışmasının yaşanması da ihtimal dışı değil. CIA’nın veya MOSSAD’ın, El Kaide adı altında  yapacağı provakasyona yönelik saldırılar Şiilerle Sünnilerin arasını açmaya yetecektir. Şiiler her ne kadar İslam aleminin % 10’luk bir kısmını oluşturuyor olsalar da, yerleşmiş oldukları bölgelerin jeostratejik konumu nedeniyle İslam dünyasında etkili sonuçlar doğurabilecek durumdadırlar. Bunu bilen ABD ve İsrail bu pozisyondan da yararlanmak isteyecektir.

 

Sünni-Şii çatışmasına doğru giden yolun altyapısını hazırlayanlara bakıldığında, bunların yukarıda bahsettiğimiz gibi Ladin ve çevresinde yer alanlardan oluştuğunu görüyoruz. Bilindiği üzere Ladin ve El Kaide’nin ne kadar ABD veya CIA tesirinden uzak olduğu konusunda şüpheler olduğu ileri sürülüyor. Suudi Arabistan’da Öldürülen ve Ladin’in Suudi Arabistan sorumlusu olan Yusuf el Ayyeri yazdığı kitapta Şiilerin “Haçlılar ve Siyonistlerle işbirliği yaptıklarını ve onlar adına beşinci kol faaliyetleri yürüttüklerini” söylüyor. Ve de Şiileri “sapkın” olarak nitelendiriyor. Bundan başka Irak direnişini destekleyen El Kaide yanlısı Musab el Zerkavi de Şiileri açıktan hedef alan beyanlarda bulunuyor. Sistani için “Yahudi dönmesi” diyor. Şii mescitlerine saldırılar düzenliyor. Bu durum da tam ABD’nin istediği, hatta arayıp bulamadığı bir durum.

 

Şiilerin çoğunluk teşkil ettikleri devletler İran, Irak, Azerbaycan ve Bahreyn’dir. Bu ülkeler dışındaki ülkelerde azınlık olarak yaşamaktadırlar. Bunların arasında özel bir durumu olan tek devlet Yemen’dir. Yemen de yaşayan Zeydi Şiiler %70’lik bir çoğunluğu teşkil etmelerine rağmen, inanış ve yaşayış olarak Sünni Hanefi mezhebini taklit ettikleri için Şiiliğin içinde ayrı bir yer işgal ediyorlar.

 

Şiilik içinde yer almalarına rağmen Şii düşünce tarafından da kendilerinin dışında sayılan bazı Şii kökenli gruplar da bulunmaktadır. Bunlardan en kalabalık olanı, Kuzey Afrika’da Fatımi devletinin yıkılmasından sonra Hindistan’a yerleşen İsmaililer. 2000’li yılların başlarında Ağa Han’ın imamlığı altında yaklaşık 20 milyon nüfusa ulaştıkları söyleniyor. İsmailiyenin batınilik yönünün ağırlıklı olduğu söyleniyor. Aynı zamanda bu Şii kökenli grubun Şiilikten de Sünnilikten de uzak bir yapısı olduğundan bahsediliyor. Bu grubun dışında, Şii kökenli olmakla birlikte, klasik Şii inancı olan, on iki imam anlayışından uzak olan Bahailik ve Dürzilik gibi küçük gruplar da mevcuttur.

 

Şiiler varlıklarını sürdürebilmek için günün şartlarına göre her dönemde  silahlı yapılanmalar oluşturmuşlardır. İlk dönemlerde silahlı mücadeleyi ana metot olarak kabul eden gruplara, Karmatiler’i, Batıni’leri, Hasan Sabbah’ın Haşhaşinler’ini örnek olarak gösterebiliriz. Bunlar on iki imam çizgisindeki Şiilerce de aşırı kabul edilerek dışlanmışlardır. 

 

İslam dünyası içinde yer alan Şiilerin hangi İslam ülkesinde nüfusun yüzde kaçını oluşturduklarını görmek için aşağıdaki tabloyu incelemek yeterlidir. Bu oranlar doğal olarak yaklaşık durumu ifade eder.

 

Ülke Adı

Şiilerin Toplam nüfusa Oranı Sayı olarak nüfus

İran

% 80 

Irak

% 60 

Azerbaycan

% 70 
Afganistan% 20 
Bahreyn% 70 
BAE% 20 
Hindistan 20 milyon (İsmailiyeler)
Katar % 20 
Kuveyt% 25 
Pakistan% 15 
Suudi Arabistan%   5 
Suriye% 15 
Yemen% 70 
Lübnan % 25 
Türkiye 500 bin (Caferiler)

                                       

                                      

(Türk Aleviliğinin diğer Şii inançla hemen hemen hiçbir bağı kalmamıştır diyebiliriz. Zaten ilk yapılanma aşamasında da farklı bir kökenden gelerek yapılanmıştır. Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaşı Veli felsefesinden etkilenmiş, İslam dini ile eski Türk inançlarını birleştirmiş, kendine ait özellikleri olan bir inanıştır. Bununla beraber İslam’ın dışında gösterilemez.)

 

Şimdi ülkeler bazında Şiiliği kısa kısa incelemeye çalışalım:

 

Irak Şiiliği

 

Şiilik çok uzun bir süreden beri İran dışında hiçbir yerde hakim olamamıştı. Özellikle bu gün Irak’ta yaşanan gelişmeleri dikkate aldığımızda, Şiilerin Irak’ta en son 945 yılında Büveyhoğulları Devleti olarak hakim konuma geldiklerini görüyoruz. 1055 yılında Selçuklu Türkleri tarafından bu devletin yıkılmasından sonra bir daha Irak da söz sahibi olamamışlardır. 1920’li yıllardaki İngiliz mandacılığı döneminde de Şiiler yönetim kademelerinde yer almamışlardı. Ve Irak’taki Şii suskunluğu bu günkü ABD işgaline kadar sürmüştü. Geçmişte Irak’ta İngilizler Sünnilerle anlaşırken, Şiiler muhalefet etmiş, isyan etmişlerdi. Şimdi ise bunun tersi bir durum yaşanıyor. Şiiler ABD ile ittifak edip, yönetimi Kürtlerle paylaşırken, Sünniler muhalefette yer alarak silahlı direnişi sürdürüyor. Bu yaklaşımın yaşanmasında, Saddam döneminde yaşanan  Şii, Türkmen, Kürt vs. unsurların baskı altında tutulması politikasının rolü çok büyüktür. Bu baskı ve asimilasyon politikalarından bıkan söz konusu unsurlar, ABD’nin fiili işgali sırasında ABD askerlerinden daha çok Saddam’ın devrilmesini istemişlerdir. Böylece zulmün payidar olamayacağı realitesi bir kez daha canlı olarak yaşanmıştır.

 

Şiiler, 1963’te Baas Partisi Irak da iktidara geldiğinde bu parti içindeki varlıkları % 50’nin üzerinde idi. Ancak bu oran 1970’lere gelindiğinde % 10’un altına düşmüştü. Bu arada “Dava” hareketi ile yeniden bir atılım yapmak istedilerse de bunda da başarılı olamadılar. Bu hareketin liderlerinden Ayetullah Muhammed Bakr’el-Sadr, İran modeli bir ayaklanma yapacağı suçlamasıyla tutuklanarak 1980 yılında idam edildi. Bu gibi uygulamalar, Irak Şiiliğini Irak Sünni yönetiminden iyice uzaklaştırdı ve bir uzlaşma zemini oluşmasını engelledi. Irak nüfusunun % 60’ını oluşturan Şiiler için bu durum kabullenilebilir bir durum değildi. Çünkü kalan nüfusun yaklaşık % 15’ini Kürtler, % 10’unu Türkmenler oluşturuyordu. Keldani, Asuri, Süryani vs. gibi küçük grupları da çıkardığınızda Irak da yönetimi elinde tutan Sünni Arap nüfusu ülke nüfusunun % 15’ini bile oluşturmuyordu. Böyle bir yapıda Saddam’ın iktidarını sürdürebilmesi zaten mümkün değildi. Bu karmaşık yapıyı çok iyi değerlendirmemesine rağmen ABD, sadece Şiilerin uzun yıllardır hasret kaldıkları iktidara kavuşmaları karşılığında Irak da varlığını sürdürebilmektedir. ABD’nin Irak nüfusunun sadece % 15’ini oluşturan Kürtlere dayanarak Irak’ın tamamını işgal etmesi ve Irak’ta tutunabilmesi mümkün değildir. Irak’ta ki fiili durum kısaca şöyle özetlenebilir: ABD’nin Irak’ı kontrolü altına almasının karşılığı olarak, Irak’lı Şiiler ve Kürtler yönetime gelmişlerdir. Bu ise, ABD’nin Irak nüfusunun yaklaşık % 75’ine yakını yanına alması demektir.

 

Irak Şiiliği var olduğu günden beri İran devletinin yakın ilgisine mahzar olmuştur. Çünkü İran bilmektedir ki, Irak Şiileri ile bir birleşme sağlaması halinde, İslam dünyasının liderliğine oynamanın sonucunu alabilecektir. Şiiliğin kutsal mekanlarının büyük bir bölümünün Irak da olması ve Şii inanışın manevi liderlerinin Irak da etkili olmasının İran için ne kadar önemli olduğu bellidir. Bu nedenle İran ve Irak Şiiliğinin birleşmesi demek, İran’ın bölgedeki diğer Şii inanışa sahip devlet ve toplulukları da kontrolüne alarak, İslam dünyasının liderliğini ele alması demektir.

 

ABD bunları hesap etmedi değil. Ancak, hiç beklemediği Sünni direnişe, Necef ve Kerbela bölgelerinde Şii lider Mukteda el Sadr yanlılarının da katılmasında elinden fazla bir şey gelmeyeceğini anladı. Her türlü ağır silahları kullanarak saldırılarını yoğunlaştırması sadece Şiilerin direnişe katılımını artırdığını gördü. Bu arada “Sükut” ekolünün liderlerinden Şii lider Sistani, ABD’nin ağır silahlarla yapamadığını yaptı ve Mukteda el Sadr yanlısı Şiilerin silah bırakarak direnişten vazgeçmelerini sağladı. Sistani, Şiilerin seçime katılmalarını da istedi.  Şiiler arasında % 80’lere varan bir katılım sağlandı. Böylece, ABD’nin Irak da var olmasına karşılık Şiiler iktidar ortağı oldular.

 

Şimdiki durumu dikkate aldığımızda, ABD Irak’ta Şiilerle anlaşıp varlığını sürdürmeye çalışırken, İran’da ise tamamı Şii inanış sahibi olan Azerileri ve Sünni Kürtleri organize ederek, İran’ın bölgede önemli bir güç olmasının yolunu kesmek istemektedir. İran da kendi üzerine oynanan oyunların farkında olduğu için alternatif çözüm yolları aramaktadır. İleride hem ABD’nin hem de Irak Şiilerinin durumunu zora sokacak gelişmeler yaşanacaktır. ABD ne pahasına olursa olsun İran’ın bu günkü hali ile kalmasına göz yummayacaktır. Nükleer silah yapma vs. bahaneleri ile İran’ı parçalayacaktır. Bu aşamada başarılı olabilmesi için etnik kimliklerinden yararlanmak istediği Azeri Türklerinin Şii inançlarını zayıflatmaya ve ulusal kimlikleri ile bütünleşmelerine neden olacaktır. Bunu yapmadığı sürece Şii milliyetçiliği diyebileceğimiz mezhep taassubunu yok etmesi mümkün değildir. Böyle bir yaklaşımın sonucunda da Türkler arasındaki Turan düşüncesinin canlanmasına neden olacaktır. Bu ise ABD’nin hiçbir zaman kabul edebileceği bir durum değildir. Zaten ABD için bölgede en büyük tehlike konumunda olan iki devlet Türkiye ve İran’dır. Diğer devletler güçlü bile olsalar, uzun vadede bu coğrafyada Türkiye veya İran’ın üstleneceği misyonu üstlenemezler.

 

ABD’nin İran üzerindeki operasyonu, bu gün Irak da işbirliği içinde olduğu Irak Şiileri ile de arasının açılmasına da neden olabilecektir. Çünkü, her ne kadar Irak’ta iktidar elde etmenin karşılığında Amerikan işgalini destekliyor olsalar da, yüz yıllar boyu kendilerine her türlü desteği, maddi ve manevi yakınlığı esirgemeyen İran Şiilerini ABD’ne karşı yalnız bırakmayacaklardır. Bu durum ABD’nin bu coğrafyadaki işinin ne kadar güç olduğunun göstergesidir. Çünkü bu coğrafyada dengeler bir anda değişebilir ve herkesin hesapları alt üst olabilir. Bölgenin etnik ve dini çeşitliliğinden yararlanmayı hesaplayan ABD, düşündüğünün o kadar kolay olmadığını çoktan anlamış bulunmaktadır. Bu nedenle de kısa süre içinde bu coğrafyadan uzaklaşmanın formüllerini aramaktadır. Ancak, bölgede herkesle düşman haline getirdiği Kürt unsurlar ile tek başına güvenliğinden emin olamayan İsrail’in güvenliği için Kuzey Irak da oluşturduğu bölgesel kukla Kürt devleti bünyesinde bir miktar askerle varlığını en alt düzeyde sürdürmek istemektedir. Açıklamaları da bu yöndedir. Ancak bu ABD’nin bölgeden elini çekeceği anlamına gelmez. Şu anda PKK kartını kullanarak sıkıştırdığı Türkiye’yi yanına almadan bu bölgede varlığını sürdürmesi mümkün değildir.

 

Irak Şiiliği ABD için sonsuza dek güvenilir bir müttefik değildir. Bu nedenle de ABD Irak’ta Şiilerin desteğini almakla birlikte, esas yapılanmasını kendisine muhtaç konumda olan Kürtler üzerine kurmaktadır. Çünkü Kürtler ABD’nin her dediğine kayıtsız şartsız “evet” demek durumunda olan tek unsurdur. Bir devlet deneyimi bulunmayan Kürtler, devlet olma hevesleri uğruna çok büyük bir yanlış yaparak bölgedeki bütün devletlerle çatışma içine girmişlerdir. ABD’nin İran ile savaşı söz konusu olması halinde , Irak Şiileri İran’a destek vererek ABD’nin yanından çekilebilecek konumdadırlar. İşte böyle bir durumda en büyük sıkıntıyı yaşayacak olanlar bölge Kürtleridir.

 

 

İran Şiiliği

 

İran Şiiliği, bütün İslam dünyasındaki Şiilerin örgütlü ve devlet politikası halini almış yegane örneğidir. Şah İsmail Safevi’den bu yana Şiilik İran için hep ön planda olmuştur. Böylece İran’da Fars milliyetçiliğinin de önünde yer alan bir Şii milliyetçiliği (mezhep taassubu ) doğmuştur. Bu, mezhep taassubu (fanatizmi) diyebileceğimiz milliyetçilik, İran’da siyasal birliğinin, toprak bütünlüğünün ve dine dayalı bir dış politika oluşturmanın temel aracı olmuştur. İran’da Şiilik o kadar güçlüdür ki, yüz yıllar boyunca farklı ulusal kimlikleri gölgede bırakabilmiştir. Bu avantajının yanı sıra, Şiilik devletin toplumsal alanı denetim altına almasında ise olumsuz etki yapmaktadır. Şah kendi iktidarını koruyabilmek için, mollalarla iyi geçinmek ve onların işlerine fazla müdahale etmemek gibi bir politika izlemişti. Her türlü siyasi oluşumu şiddetle bastıran şah rejimi, mollaların gücünü tam kavrayamadığı için, petrol gelirlerinden mollalara aktarılan % 8’lik payı azaltınca iktidarından oldu. Humeyni de kendini meşrulaştırmak için Şiiliği kullandı. Humeyni rejimi ile birlikte Şiilik, İran ulusal çıkarlarının yasal örtüsü durumuna sokuldu.

 

Ancak, İran’ın kurmuş olduğu Şii inanca dayalı dini anayasalı devletinde de sıkıntılar yaşanıyordu. İran devrimine destek veren, hatta Humeyni İran’a gelene kadar geçen süre içinde onun yerini muhafaza eden Azeri Türk’ü Ayetullah Kazım Şeriatmedari  ve bunun gibi pek çok etkili dini lider, dinin bu derce siyasete sokulmasından ve din adamalarının siyaset yapmasından rahatsız oldular. Ayrıca, Şii inancındaki kayıp imam gelmeden bir din devleti kurduğu için de Humeyni’yi şiddetle eleştirdiler. Bu sürtüşme belki de bir iç isyana dönüşecekti. Bu korkuyu taşıyan Humeyni beklenmedik bir şey yaptı. Azeri Türk asıllı Ayetullah Kazım Şeriatmedari’yi yeni rejime karşı darbe planlamakla suçlayarak, onun “Büyük Ayetullah” unvanını iptal etti. Halbuki o Şeriatmedari, Humeyni 1963 yılında Şah tarafından hapse atılıp idamla yargılanırken, Humeyni’yi “Büyük Ayetullah” ilan ederek yargılanmasını engellemişti.

 

Şu sıralarda Şiilik,  eskisi gibi İran’ın birleştirici-bütünleştirici tutkalı olma işlevini yavaş yavaş yitirmeye başladı. Farklı ulusal kimlikler daha bir seslerini duyurmaya başladılar. Zaten sadece Şiilik temeline oturtulan bir politika ile İran’ın çok fazla yol gidemeyeceği de ortadaydı. Ancak, İran gibi bir ülkenin birlik ve bütünlüğünü sağlayacak başka bir ortak unsur da bulunmamaktadır. ABD’nin BOP çerçevesinde İran’a karşı aldığı tavır oldukça nettir. Bu nedenle de ABD İran’daki tüm rejim muhaliflerine en yoğun desteği vermektedir. İran nüfusu içinde yer alan ve sayıları 37 milyonun üzerinde olan Azeri Türkleri arasında şu sıralar daha güçlü milliyetçilik rüzgarları esmeye başladı. Bu çok daha az sayıdaki Kürt unsurlar için de geçerlidir. Kuzey Irak’ta oluşturulmaya çalışılan Kürt devleti örneği, İran Kürtlerini de hareketlendirdi. Türkiye’de Türk Milliyetçiliğini bastırmaya çalışan ABD İran’da Türk milliyetçiliği hareketini desteklemektedir. Şu anda ABD’de bulunan Azeri Türk’ü Dr. Mahmud Ali Çöhregani İran Türklerinin bağımsızlığı adına ABD politikalarını savunarak İran’da muhalefet yapmaktadır.

 

Bu noktada Türk-İran ilişkilerine de kısaca değinmekte yarar vardır. İran halen uygulamaya çalıştığı Şii milliyetçiliği adına, kendi içinde , kendinden çok bir nüfus potansiyeline sahip olan İRAN Türklerin yok saymaktadır. İran Türklerini görmezden gelme politikası belki de İran’ın kendi çıkış kapısın kapatmasıdır. 2005 ntarihi itibarıyla İran nüfusu 68 milyondur. İran Türkleri Azeriler, Türkmenler ve Kaşkayların nüfusları ise 37 milyon kişidir. Bu da gösteriyor ki, İran’da Türk nüfusu, İran’ın toplam nüfusunun % 55’ini oluşturmaktadır. İran’da nüfusu % 55’ini oluşturan Türklerin, İran meclisindeki kendilerini temsil oranı ise % 15’lerde kalmaktadır. İran ise, Şii inanca mensup Azeri Türlerini tamamen yok saymakta, sadece Türkmen ve Kaşkaylardan oluşan Türkleri de küçük bir azınlık olarak tanımlamaktadır. Bu inkar politikası, İran’da baskı altında yaşamak zorunda bırakılan Türkleri daha keskin düşünmeye zorlamaktadır. Bu nedenle belki de bu yanlış politika İran’ın bu kritik dönemde sonunu hazırlayacak, daha kolay bir şekilde parçalanma sürecine girmesini sağlayacaktır. İran, bu inkar politikası yerine İran Türklerinin haklarını kullanmalarına izin verse ve bunun yanı sıra Şii birleştiriciliğini gündeme getirse, belki de birliğini koruyabilecektir. Ancak İran’ın böyle bir politikasının olmadığı ortadadır.

 

İran’ın 2005 yılı itibarıyla, İran Türklerine uyguladığı yanlış politikaları başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz: (Bu bölümdeki bilgiler, İran Türk medeniyeti Hareketi Türkiye temsilcisi İsmail Meydani’den alınmıştır.)

 

1-İran’da Türkleri azınlık olarak göstermeye çalışıyor.

2-İran nüfusu içindeki Azeri Türklerini kendi etnik unsuruna olarak tanımlıyor.

3-İran Anayasasında, Ermenilerin, Zerdüştlerin vs. diğer azınlık unsurlarının adı geçmesine karşılık, nüfusun % 55’ini oluşturan Türklerin adı hiç geçmiyor.

4-Türkçe olan yer, şehir, cadde ve sokak isimleri değiştiriliyor.

5-Tarih kitaplarında sürekli Türklere saldırılıyor. Atatürk yanlış anlatılıyor.

6-Fars sözlüklerinde “Türk” sözcüğünün karşılığı olarak; “Barbar, yabani, cani “ gibi tanımlamalar yapılıyor.

7-İran medyasında Türk kültürünün yeri yoktur. Türklerin yoğun yaşadığı şehirlerde günde bir saat Türkçe yayın yapılıyor, bu yayın da Türkleri asimile etmeğe yönelik oluyor.

8-Türk çocuklarının ilköğrenimlerini Türkçe olarak yapmalarını engelliyor.

 

İran Türkleri şu anda hangi hakları istiyor?

 

1-Türkçe resmi dil olarak kabul edilsin. Türkler eğitimlerini Türkçe olarak yapabilsin.

2-Toplanma ve yürüyüş hakkını yasaklayan uygulamalar kaldırılsın.

3-İran Televizyonlarında Türk kültürünü aşağılayan yayınlar yapılmasın. Türkçe yayın yapan ve Türk kültürünü tanıtan programlara izin verilsin.

4-İran meclisinde kendi nüfusları oranında temsil edilebilsinler.

5-Çocuk haklarına yönelik sorunlar bir an önce giderilsin. Yeni yetişen Türk nesilleri asimilasyona tabi tutulmasın.

 

İran bin yıldan fazla bir zamandan beri bu günkü coğrafyada (her şeye rağmen)  varlığını sürdürmüştür. Ancak, geçmişte çok güçlü Türk nüfus hareketleri karşısında, Türk toplulukları arasında kaybolup gitmek gibi bir tehlikeden de Şah İsmail’in Şiiliği devlet politikası yapması sayesinde kurtulmuştur. Bu günkü nüfusunun %80’den fazlasını Şiiler oluşturmaktadır. Bu günkü Küreselleşme furyası ve BOP operasyonları karşısında İran’ın birlik ve bütünlüğünü koruyabilmesinin yegane yolu olarak, Azeri Türkleri ve diğer etnik unsurlar açıkça başkaldırmadan önce, onları tekrar eski Şii inancı potasında eritebilmek ve Şiiliği yeniden toparlayıcı unsur haline getirebilmek için, ABD veya ABD adına bölgede yer alan herhangi bir Sünni inanışlı güçle savaşa girmesini  gerektirebilecektir. Bu nedenle şu anda İran tarihi varlığı açısından belki de en tehlikeli dönemi yaşamaktadır.

 

 

 

Lübnan Şiiliği

 

Şiilerin son dönemde varlıklarını hissettirdikleri etkilerini arttırdıkları bir ülke de Lübnan. Lübnan yapısı itibarıyla çok sayıda farklı inanışı bir arada barındıran ve her inanç grubunda kendi felsefelerini geliştirecek insanları ortaya çıkaran ilginç bir devlettir. Biz burada sadece Lübnan Şiilerini anlatmaya çalışacağız. On iki imam şiası olarak adlandırılan inanç burada da yaygın. Lübnan da Şiilerin yoğunlukta olduğu bölge Cebel-iAmil bölgesi. İşte Lübnan da Şiileri sıfır noktasından alarak bir güç konumuna getiren süreci başlatan Ayetullah Musa el Sadr  bu bölgeden çıkmış bir dini lider. Sadr İran da eğitimini tamamlayıp ülkesine döndüğünde Şiiler Lübnan’ın en alttakileri idiler. Sadr yaklaşık on yıllık bir özverili çalışmanın ardından 1969 yılında Şii Yüksek İslam Konseyini kurdu. Lübnan meclisi bu yapılanmayı kabul etti ve Şii bölgelerine bu yapının denetiminde olmak üzere müftüler atadı.

 

Ayetullah Musa el Sadr’ın bu başarısından sonra yaptığı en önemli hamlesi ve sağladığı en önemli başarılardan biri de Suriye’deki Nusayri Alevilerin Şii olduğuna ilişkin bir fetva vermesidir. Sadr bu hamle ile Suriye yönetiminde olan Nusayri Alevilerin (Arap Alevilerinin) lideri olan Hafız Esad ile ilişkilerini en yüksek düzeye çıkardı. Suriye ve Lübnan Şiilerinin bağlarını güçlendirdi. Bu coğrafyada güçsüz kalan bu iki toplum artık birlikte hareket edebiliyorlar ve güçlerini daha çok hissettirebiliyorlardı. Şii Batıni bir fırka olan Nusayrilik için, kendi içlerinde yaşadıkları ve çevrelerinde yaşadıkları olmak üzere iki hayatı olan bir grup denilmektedir. “Nusayriliğin kurucusu İbn Nusayr, Şiî-İmamiyyenin onuncu imamı Ali en-Nakî'nin hayatında onun tarafından gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ediyor; onun hakkında aşırı görüşler ileri sürerek tenasuhtan söz ediyordu. Onun ilahlığını söylüyor ve haramları helal kılıyordu. Bir rivayete göre de, İbn Nusayr, İmamiyye'nin on birinci imamı Hasan el-Askeri'nin (873) "bab"ı olduğunu ileri sürmüş ve onun vefatıyla da oğlu Muhammed b. el-Hasan'ın mehdiliğini kabul etmiştir.” Anadolu Aleviliğinin suçlandığı bir takım sapkın yaşam biçimlerinin bunlar tarafından yaşandığı ileri sürülmektedir. İnançlarında haramların helal kılınması gibi bir düşüncenin yer alması da bu görüşü kuvvetlendirmektedir. Bunların Anadolu Türk Aleviliği ile uzaktan yakından hiç bir ilgileri yoktur.

 

 

Ayetullah Musa el Sadr bu süreç içinde İran ve Irak Şii ulemasıyla ilişkilerini de sürdürdü. 1974 yılında Mahrumlar Hareketi adlı bir siyasi parti kurdu. Bu partinin silahlı gücünü oluşturmak düşüncesiyle de 1975’te Amal (Emel) silahlı grubunu  kurdu. Emel militanlarını FKÖ kamplarında eğitti. Bu Emel güçleri Lübnan da daha sonra çıkacak iç savaşta, iç savaş süresince çatışmaların önemli uçlarından birin teşkil etti. Lübnan da Şii hareketinin bu güce ulaşmasında hiç şüphesiz İran’ın rolü büyüktü. Şiilerin varlıklarını sürdürebilmeleri için böyle bir hareketi başlatmış olmalarının ne kadar gerekli olduğu, Lübnan iç savaşında net olarak anlaşıldı.

 

Lübnan Şiilerinin güç olarak ortaya çıkmasını sağlayan bu teşkilatçı dini lider 1978 yılında Libya da ilginç bir şekilde kayboldu. Bir daha da kendisinden haber alınamadı. Öldüğü veya yaşadığı konusunda kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte Lübnan Şiileri onun yaşadığına inanmaktadırlar.

 

Lübnan Şiilerinin geleceği için yapılan bu hazırlık döneminin önemi, 1982 yılında İsrail’in, Şiilerin yoğun olarak yaşadığı Güney Lübnan’ı işgal etmesiyle daha iyi anlaşıldı. Lübnan Şiileri İsrail’le savaşmak için, Emel’in yanı sıra Hizbullah örgütünü kurdular. Bu oluşumun başında ise Irak’ın Necef kentinde eğitim görmüş olan dini lider, Şeyh Muhammed Hüseyin Fadlallah vardı. Fadlallah’ı Lübnan’a gönderen ise İran’da “Dava” hareketinin lideri olduğu için 1980’de idam edilen Ayetullah Muhammed Bakr el-Sadr idi. İsrail’in işgalinde onlara karşı savaşan Fadlallah, İran ve Suriye’nin desteği ile İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinde çok önemli rol oynadı. Buradan anlaşılacağı üzere, İran ve Irak’taki Şii güçler İslam coğrafyasındaki Şii devlet ve topluluklara karşı hiçbir zaman duyarsız olmamışlardır.

 

 

Suriye Şiiliği

 

Suriye Şiileri(Nusayriler) diğer on iki imam inancına sadık Şiilerce de aşırı bulunan bir inanç grubu. Akidelerini anlatan esaslara bakıldığında Hz. Ali’ye Allah’lık isnat ettikleri anlaşılıyor. Böylece sadece Sünnilerden değil Şiilerden de uzaklaşıyorlar. Suriye  Şiileri toplam nüfusun % 10’undan biraz fazlasına sahip oldukları halde, Arap ırkçılığına dayanan Baas rejimi kanalıyla Suriye’de iktidarı ele geçirmişlerdir.

 

Suriye Şiileri yakın zamana kadar on iki imam inancına dayalı Şiilik inancı dışında sayılıyorken, Ayetullah Musa el sadr’ın 1973 yılında verdiği bir fetvadan sonra on iki imam inancı içinde sayılmaya başlanmışlardır. Bu Suriye Şiilerinin de işine gelmiştir. Çünkü İslam dünyası içinde Şii sayılmalarına rağmen bir yalnızlık yaşıyorlar ve hem Sünniler hem de Şiiler tarafından dışlanıyorlardı. Bu nedenle Sadr’ın fetvasına dört elle sarılarak, İran’ın, Irak’ın ve Lübnan’ın desteğini almışlardır. Böylece konumlarını daha da güçlü hale getirerek 1971 yılında kurdukları Baas iktidarını babadan oğla devreder konuma sokarak bu günlere gelmişlerdir. 16 Şubat 2005 tarihinde İran ile Suriye’nin “Tehditler karşısında ortak hareket etme” konusunda açıklama yapmalarının temeli, sadrın fetvasına dayanmaktadır. Böylece Ortadoğu’da bir Şii ekseni oluşturma aşamasına kadar gelinmiştir.

 

Tarihsel gelişimlerine bakacak olursak Nusayriler, daha çok Suriye bölgesine yayılmış bulunmaktadırlar. Karmatilerin 903 yılında Suriye’yi ele geçirmesi üzerine bir kısmı Antakya tarafına  çekilirken bir kısmı da Suriye’de kalmışlardır. Hamdanilerin Suriye’de egemen olmalarından sonra, Hamdani emirleri de Nusayriliği benimsedikleri için oldukça güç kazanmışlardır. Nusayriler 1071 yılında Antakya’yı ele geçirmişlerdir. 1098 yılında  Frankların bölgede egemen olmaları üzerine bir süre onların hakimiyeti altında yaşamışlardır. Haçlı ordularına yardımcı oldukları için Selahaddin Eyyubi tarafından cezalandırılmışlardır. 1516 yılında Yavuz Sultan Selim’in Suriye’yi ele geçirmesinden sonra da bölgede varlıklarını sürdürmüşlerdir. Nusayriler özellikle Osmanlı hakimiyeti döneminde çok rahat etmişlerdir.Osmanlı’nın her inanç ve düşünceye saygılı yaklaşımı ile insanı ön planda tutan yönetim anlayışı, onlar gibi başka inanç sahiplerinin de uzun yıllar rahat etmelerini sağlamıştır. Buna rağmen zaman zaman Osmanlı Devletine de isyan ettikleri olmuştur. Osmanlı’nın son dönemlerinde sultan II. Abdulhamit onların mezheplerini de resmen kabul etmişti. Bu yaklaşım çok önemlidir. Şiilerce bile dışlanmalarına rağmen Sünni bir yönetim olan  Osmanlı’nın onların inançlarını resmen kabul etmesi, Türklerin devlet tecrübesi ve geleneği ile yakından ilgilidir.

 

 

Azerbaycan Şiiliği

 

Azerbaycan toplumunun tamamına yakını Türk’tür. Bunların arasında AZERİ Türkleri çoğunluktadır. Azerilerin tamamına yakın da Şiiliği benimsemiştir. Lübnan, Irak ve İran gibi on iki imam inancına bağlıdırlar. İran’ın sınır komşuları arasında çoğunluğu Şii olan bir devlettir Azerbaycan. Ancak, Azerilerin nüfuslarının yaklaşık dört katı kadar bir Azeri nüfusu da İran’da yaşamaktadır.Ve bunlar İran’da her konuda çok etkilidirler. En büyük özelliklerinden birisi mezhep taassuplarının ulusal kimliklerinin önüne geçmiş olmasıdır. Her şeye rağmen Şiilik konusunda İran’da Acemlerden daha keskin yaklaşımlar sergileyebilmektedirler. Azerbaycan Azerileri de Şii olmalarına rağmen, İran Azerileri kadar mezhep taassupları yoktur. Uzun süren Sovyetler Birliğinin sosyalist rejimi Azerbaycan Azerilerinin inançlarında önemli aşınmalar yaratmıştır. Bu nedenle inanç konusunda çok tutucu değillerdir. Ayrıca, mezhep taassubundan kendilerini kurtarmış olmakla beraber, Sovyet dönemindeki Rus baskısı, Azerbaycan Azerilerinin ulusal kimlikleri konusunda bilinçlenmelerinde de yararlı olmuştur. Ayrıca, Ermenilerin Karabağ’ı işgali sırasında, Türkiye Ermenistan sınırını kapatıp, Ermenilerle ilişkilerini dondurmasına karşılık, Azerbaycan’ın zayıf düşmesini arzu eden İran’ın Ermenileri silah ve gıda maddesi açısından desteklemiş olması Azeriler için unutulacak bir durum değildir. İran’ın bu tutumu sergilemesinde, Azerbaycan Çumhurbaşkanı rahmetli Elçibey’in konuşmalarında sürekli “Güney Azerbaycan”dan bahsetmesi ve de İran yerine Türkiye’ye yaklaşmasının da rolü olmuştur. Bilindiği üzere İran’ın içinde yaşayan Azeri nüfus, Azerbaycan’da yaşayanların en az dört katı kadardır. Bu durum da İran’ı rahatsız etmektedir.

 

ABD, şu sıralar Soros vakıfları aracılığı ile Azerbaycan’ı da dönüştürmeye çalışmaktadır. Bilindiği gibi bu bölgede Ermenistan ABD’nin doğal müttefiki konumundadır. Gürcistan ise Soros vakıfları aracılığı ile “Kadife devrim”e maruz kalmış ve ABD lehine bir dönüşüme uğramıştır. Dönüşüme uğrayan son ülke ise Kırgızistan’dır. ABD, İran’a yapacağı bir müdahaleden önce, İran çevresindeki ülkeleri kontrolü altına almak istemektedir. Bu nedenle Azerbaycan’da seçimler sırasında yapmak istediği Kadife devrimde başarılı olamamıştır. Ancak bu durum, ABD’nin Azerbaycan üzerindeki hesaplarından vazgeçtiğini göstermez.

 

İran’ın Ortadoğu coğrafyasında bir Şii ekseni oluşturma çabaları tüm hızı ile sürmektedir. ABD’nin Irak’ı işgali bu anlamda İran’ın işine yaramıştır. Eğer İran’ın bu projesi gerçekleşirse, Azerbaycan her ne kadar ulusal kimliğini bulmuş da olsa, ortaya çıkacak Şii ekseninin doğal uzantısı konumunda olacaktır.

 

 

Afganistan Şiiliği

 

Afganistan, stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca istilalara, işgallere maruz kalmış, nüfusunun yaklaşık % 20’si Şii olan bir İslam ülkesidir. Afganistan şu anda yaşamakta olduğu Amerikan işgalinden önce 1979 da Sovyet işgaline uğramıştı. Yaklaşık on yıl kadar süren yoğun tempolu bir cihat dönemi yaşanmıştı. Bu cihat döneminde Afganistan üzerinde hesabı olan devletler Ruslara karşı Afganları desteklemişlerdi. Pakistan bu işgal yılları boyunca Afganistan’a destek verdi. Afganistan içindeki bazı grupları destekledi. Aynı dönemde Kuzey Afganistan’da yer alan Özbek Türkleri de savaşın içinde yer aldılar. Amerika o zaman bu işgale karşı Afganistan’ı destekledi. İran’da işgal yılları boyunca Afganistan Şiilerini destekledi. 

 

 

İran bu dönemde Afganistan’da Zafer Örgütü, Devrim Askerleri gibi silahlı grupları kurdu ve maddi - manevi her açıdan onlara destek oldu. 1990’ların başlarında Afganistan’daki bütün Şii grupları Hizbi Vahdet adı altında büyük oranda birleştirdi. Bu partinin başına Abdul ali Mazari’yi getirdi. Mazari İran’ın Kum kentinde dini eğitim görmüş bir mollaydı. Mazari 1995’de öldürüldü. Bunun üzerine yerine Kerim Halili ve Hacı Muhammed Muhakkik  getirildi. Muhakkik 2004 seçimlerinde Karzai’ye rakip oldu. Yüzde 12 civarında oy alarak üçüncü olabildi. Şii Hazaralar Afganistan içinde özellikle Peştunlarla şiddetli sürtüşme içindeler.

 

İran görüldüğü üzere, İslam coğrafyasının her köşesindeki Şii potansiyelle ilgilenmekte, onlar arasında yapılanmalar sağlamaya çalışmaktadır. Buna karşılık, Sünni akideye inanan diğer İslam ülkeleri, ne inançları adına ne de etnik kimlikleri adına böyle bir aktivite sergileyemiyorlar. Bu tutum da her zaman her yerde olduğu gibi, atak olanın güçlü olmasına neden oluyor. İran karşısında Sünni inanış adına eskiden yer alan Osmanlının yerini dolduracak bir güç şu anda yoktur. Türkiye Sünni inanışı temsil adına İran’a karşı bir politika geliştirmek yerine, İran’ın rejim ihracı çabalarının önüne geçmeye çalışmak gibi pasif bir savunma içindedir. Diğer Sünni inanıştaki Arap ülkelerindeki durum da aynıdır. Lübnan’dan Pakistan’a kadar büyük bir coğrafyada İran’ın Şiiliğin temsilcisi ve koruyucusu olarak davranması, ister istemez bu bölgelerde İran’ın elini güçlendirmektedir. Bu yaklaşımıyla öyle anlaşılıyor ki, eğer İran’ın ABD ile bir sorunu olmasa, kısa süre içinde İslam dünyasındaki bütün Şiileri organize ederek oldukça tesirli bir güç meydana getirebilecektir. İran’ın bu yaklaşımı nedeniyle Afganistan Şiileri de bulundukları coğrafyada aktif olmaktadırlar.

 

 

Pakistan Şiiliği

 

Pakistan’da Şiiler toplam nüfusun %15’ine yakınını oluşturuyorlar. Bu da yaklaşık 25 milyonluk bir potansiyele tekabül ediyor. Pakistan Şiileri Afganistan’daki gibi İran sınırına yakın yerlerde yaşamıyorlar. Karaçi gibi, Muldan gibi İran sınırında olmayan değişik bölgelerde yaşıyorlar. Pakistan Şiileri de taklit mercii olarak İran dini liderinin büyüklüğünü  kabul ediyorlar. Bundan dolayı da Pakistan devleti Şiilere bir güvensizlik besliyor.

 

1977 yılında Zülfikar Ali Butto’nun iktidarı, kendisi tarafından Genel Kurmay başkanlığına getirilen General Ziya ül Hak tarafından yıkılmıştı. Devam eden süreç içinde Ziya ül Hak, Zülfikar Ali Butto’yu yargılayarak idam ettirmişti. Ziya ül Hak Sünni, Ali Butto ise Şii inancında Müslümanlardı. Ziya ül Hak 1979 yılında Hanefi inancını esas alan şeriatı ilan etti. Bunun üzerine Pakistan Şiileri de kendileri için Caferi fıkhının uygulanmasını istediler. Buna bağlı olarak Şiilerle Sünniler arasında çok sayıda çatışmalar yaşandı. Pakistan Şiiliği de diğer İslam ülkelerindeki Şiiler gibi İran’ın maddi ve manevi şemsiyesi altındadır. Sünni inanışın çok güçlü olduğu Pakistan’da Şiilerin varlık gösterebilmeleri oldukça zor görünüyor.

 

 

Bahreyn, BAE, Kuveyt, Katar Şiiliği

 

Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt ve Bahreyn, içlerinde barındırdıkları Şii nüfustan dolayı İslam dünyası içinde bir farklılaşma yaratmayan ve yaşamayan minik ülkelerdir diyebiliriz. Mutlak Monarşi ile idare edilen ve yaklaşık 700 bin nüfusa sahip olan Bahreyn’in  nüfusunun % 70’i Şiidir. Kuveyt, Katar ve BAE’nin ise nüfuslarının yaklaşık %20-25 kadarı Şiidir. Ancak, bu bölge dünya petrol rezervlerinin en zengin olduğu yer olması nedeniyle, ne yönetim biçimlerine, ne etnik farklılıkların büyük devletler ses çıkarmamaktadır. Çünkü böyle olması onların da işine gelmektedir. Bu ülkelerde yaşayanların hayat standartları diğer İslam ülkelerine göre çok yüksektir. Böyle olduğu için de kimse dönüp çevresinde ne olup bittiğine bakmaz. Bu minik ülkelerin yönetimlerinin tamamı Uluslararası güçlerin ve ABD, AB gibi devletlerin kontrolü altındadır. Bu ülkelerde bir Şii-Sünni çatışması yaşanmadığı gibi, böyle bir ayrım da gündem oluşturmamaktadır.

 

Yemen Şiiliği

 

            Yemen Şiiliği, diğer Şii inanışlar arasında Sünni inanışa en yakın olanıdır. Bunlar nüfusun % 70’ini oluştururlar. Şii inanışın Zeydiyye koluna mensupturlar. Ancak, yaşam biçimleri, namaz, oruç, hac gibi ibadetleri, Sünni Hanefi inancının hemen hemen aynıdır denilebilir. İran tarafından oluşturulması düşünülen ve üzerinde yoğun olarak çalışılan, Şii ekseni oluşturma ve bütün Şiileri bir otoriteye (İran’a) bağlama çalışması İran’ın istediği gibi sonuçlansa bile, Yemen inanış ve yaşam biçimi açısından bu oluşumun dışında kalabilir.

 

 

 

Türkiye Şiiliği

 

Türkiye ile ilgili başlık bile iğreti durmaktadır. Çünkü Türkiye’de Şiilik adına hareket eden potansiyel bir topluluk (Caferi mezhebinden olan Iğdır Azerilerini saymazsak) yok gibidir. Bunların da nüfusları yaklaşık 500 bin civarındadır. Ve bu grup ne İran’daki Azeriler gibi ne de başka etnik unsurlar gibi Ulusal kimliklerini mezhep taassubuna yem yapmamışlardır. Iğdır Caferileri ulusal kimliklerinin bilincinde olan, hatta bu bilinçleri oldukça da yüksek olan bir grup olarak, Şii dünyası içinde ayrı bir yere sahiptirler. Bu özgün yapıları da, Türkiye sınırları içinde yaşıyor olmaları ve Cumhuriyet rejimini tanımış olmalarından kaynaklanmaktadır diyebiliriz. Bu nedenle, Türkiye’de Şiiliği anlatırken, geçmişinden başlamak ve bu gün dünyadaki bütün Şii ve Alevi gruplardan farklı olan Türk Aleviliğini de anlatmak gerekecektir.

 

Osmanlı dönemi Şiiliği:

 

Osmanlı döneminde Şiilik İran’da Şah İsmail Safevi’nin yönetime gelmesiyle gündeme gelmiştir. Aynı tarih diliminde, aynı coğrafyada varlığını sürdüren ve sayıları sekiz-on civarında olan Türk Devletleri ve hanlıkları, hakimiyet alanlarını genişletebilmek için aynı potansiyel kitleye, yani çoğunlukla Türklere hitap etmek zorundaydılar. Her bir devlet kalkıp ayrı ayrı Türklüğünü ön plana çıkarsa bir anlam ifade etmeyecekti. Buna karşılık, hakimiyet alanlarını genişletmek için aynı potansiyel kitlenin başka farklılıklarını kullanmaları gerektiğini fark ettiler. İşte bu aşamada Şah İsmail, dedesi Şeyh Safi bir Sünni inanç şeyhi olmasına rağmen, İran’daki Şii Farsların aradığı farklılığı yaratabileceğini hesaplayarak onlar üzerinde oynaması ve o dönemde Şii Farslarda daha fazla etkilenmiş bulunan Türk oymak ve aşiretlerini de yanına çekebileceğini hesap ederek harekete geçmesi bir anda çok büyük bir güç olarak ortaya çıkmasına neden oldu. Hesapları tutmuştu. Kendisi de katıksız bir Türk olduğu için, çevredeki Türk-Türkmen boylarını, aşiretlerini, oymaklarını kolaylıkla etkiledi. Peygamberimizin damadı ve amcası oğlu olan Hz. Ali ve onun çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in Araplarca katledilmeleri konusu çok iyi işlenerek, Türk Milletinin karakteristik özellikleri arasında yer alan, Mağdurdan yana olma özelliğini Şiilik lehine kullandı. Böylece İran ve Anadolu’da yoğun bir Şii potansiyelin oluşmasında etkili oldu. Ve kendi düşüncesini Anadolu’daki diğer Türk boyları arasında yaymak üzere Anadolu’ya iyi yetişmiş vekiller, ozanlar, dedeler gönderdi. Yalnız bir hususa dikkat etmek gerekir. Bu Türk boyları Şah İsmail’le birlikte Şiiliği benimsemiş değillerdir. Zaten Ahmet Yesevi felsefesi ve Onun Anadolu’daki devamı niteliğindeki Hacı Bektaşi Veli felsefesinde de Peygamber soyuna, ehli beytine yapılan haksızlıklar nedeniyle Emevi Araplara karşı red seviyesinde bir antipati vardı.

Buradan kaynaklanan tepkileri o kadar yoğundu ki, şiirlerinde, deyişlerinde bu konuları sürekli işlemekteydiler. Günümüzde yaşayan Sünni inanışlı ve Alevi inanışlı ozanlarımız da bu konuda çok özgün eserler vererek Aleviliğin İslam dünyasındaki Şiilikten ne kadar farklı olduğunu göstermektedirler. Kendiside Sünni inanışlı bir şair olan ozan Birfani, bir şiirinde bakın bu durumu nasıl dile getiriyor:

 

….

O’ nun evladına nice zulümler ,

Reva gördü, bazı Arap zalimler .

Bunu doğru yazsın artık alimler,

Bazıları hep görmezden geliyor.

 

Ehli beyte kılıç çeken bir zalim ,

Nasıl  müslümandır, söyle ey alim?

Doğru söyle yoksa sana vebalim,

Desem de bir kısmı laf geveliyor.

 

Bugün Yezit, Muaviye ve Mervan

Hiçbir Türk’ ün adı değildir inan.

Ama her ocakta Hüseyin-Hasan ,

İsimleri halen devam ediyor.

 

Bütün Türk yurtları dolu Ali’yle.

Ali dostu yüz binlerce veli ile.

Türk, İslam’ı yaşar tam kemaliyle,

Buna münafığın aklı yetmiyor.

 

Türk’ün hem Alevi , hemi Sünnisi

Ali için deli olur  hepisi.

Bu millette bu ehlibeyt sevgisi,

Azalmıyor, eksilmiyor, bitmiyor.

 

Her Türk, hem Alevi, hemi Sünnidir.

Alevilik Ali’yi sevmek demektir.

Bektaşilik birlik ve dirliktir.

Hamurumuz başka maya tutmuyor.

 

 

Gerçekten de Türkiye’de hem Aleviler, hem de Sünniler Ehli beyte karşı aynı muhabbeti beslemekte farksızdırlar. Bunu çocuklarına verdikleri isimlerle de, tarihi olayları anarken gösterdikleri hassasiyetle de vurgulamaktadırlar. Ayrıca, Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaşı Veli’nin felsefeleri, sadece Alevilere değil Sünni Türklere de hitap ettiğinden, Türk Müslümanlığı olarak adlandırabileceğimiz bu yaklaşım, dünya İslam alemi içinde özgün bir yapı oluşturmaktadır. Son dönemlerdeki bazı iktidarların “İslamcı” yaklaşımlarla işbaşına gelmek ve orada uzun süre kalabilmek için Sünni inanışı kullanmaları biraz etkili olsa da geneli çok etkileyememiştir.

 

Hatta iyi bir ozan olan Şah İsmail’in yazmış olduğu öz Türkçe şiirler bu gün bile  Türkiye’mizde radyo ve televizyonlarımızdan sevilerek dinlenen türküleri oluşturmaktadır. Buna karşılık, iyi bir şair olan Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han aynı dönemde şiirlerini Farsça yazmakta idi. İşte bu çelişkiler yumağı içinde yaşanan hengamenin kısaca adı “Hanedanlar savaşıydı” diyebiliriz. Yani aynı coğrafyada, aynı potansiyel kitle üzerinde hakimiyet kurmak isteyen farklı Türk hanedanları, bu amaçlarını gerçekleştirebilmek için İslam inancının farklı yorumlarını kullanmışlardır. Bunun böyle olduğunun bir kanıtı da Babür Şah’a verdiği destektir. Kendisi Şii olan ve Osmanlı ile çekişen Şah İsmail, aynı dönemde İran’ın doğusunda devletini kurmak için çok çetin mücadeleler veren ve Sünni inanç sahibi olan Babür Şahın başarılı olması için çok büyük destekler vermiştir. Eğer gerçek amaç Şiilik olsaydı böyle davranması mümkün müydü? Babürlülerin Kandehar’ı almaları üzerine İran ile bir süre çekişmeler yaşandıysa da, diplomatik seviyede en üst düzey ilişkiler ve dostluklar yine Safevilerle kurulmuştu.

 

Bu dönemde Ortadoğu ve Asya’da hüküm süren devletlere ve hanlıklara bir göz attığımızda bu çatışmaların ne kadar kaçınılmaz olduğunu daha iyi görürüz. Çünkü aşağıda sıralanmış bulunan devlet ve hanlıkların tamamı Türk devletleri ve Türk hanlıklarıdır.

 

-Anadolu ve Balkanlar’da Osmanlı İmparatorluğu.

-Mısır’da Memlük Türk Devleti

-İran’da  Safeviler

-Fergana’da Şeyh Mirza (Babür’ün babası)

-Maveraünnehir’de Ebu Said han

-Horasan’da Hüseyin Baykara

-Özbekistan’da Şeybani Hanlığı

-Hindistan’da Babür İmparatorluğu

 

Bu çatışmanın en şiddetli dönemi Yavuz Sultan Selim - Şah İsmail dönemidir. Ve tarihin en acı savaşlarından biri maalesef iki kardeş devletin arasında Çaldıran ovasında yapılmıştır. Şah İsmail’in yenilgisi ile sonuçlanan bu savaş çok belirleyici olmuştur. O tarihten sonra İran devleti, çeşitli hanedanlar işbaşına gelmesine rağmen, Şiiliğin koruyucusu rolünden hiç vazgeçmemiştir. Bu savaştan sonra bir takım nüfus hareketleri olmuş, Alevi inanışlı bazı Türk boyları veya aşiretleri İran’a göçmüşlerdir. Bu göçlerin yasaklanmasından sonra bile zaman zaman ve gizli olarak bu göçler devam etmiştir.

 

İran’ın üstlendiği bu role karşılık, Osmanlı’da Sünni inanışın hamisi rolüne soyunmuştur. Yavuz dönemindeki bazı dönme –devşirme paşalar, padişahtan aldıkları fermanlarla ve şeyhülislamdan aldıkları fetvalarla Anadolu’da Alevi Türkmen avına çıkmışlar ve bunu zaman zaman katliama dönüştürmüşlerdir. Bu paşalardan en meşhuru Sırp asıllı Kuyucu Murat Paşadır. “Kuyucu” lakabını, Alevi Türkmenleri kılıçtan geçirip, kuyulara doldurması sonucu almıştır. Osmanlı’nın bu sert yaklaşımı ve doğuda, İran sırında Sünni inanışa sahip bir nüfus yaratma çabası bölgede yaşayan Sünni Kürt aşiretlerini ön plana çıkarmıştır. İran’a karşı bu Kürt aşiretlerini destekleyen ve onların bölgede derebeylikler kurmalarına izin veren Osmanlı yönetimi, aynı bölgedeki Alevi Türkmenlerin üzerine yoğun bir baskı uygulamıştır. Kuyucu Murat Paşanın en büyük katliamlarını gerçekleştirdiği ikinci bölge bu günkü Tunceli ilimizin bulunduğu bölgedir. Tunceli bölgesindekinden daha büyük katliamları Karaman bölgesinde yapmıştır. Tunceli (Dersim) bölgesindeki Alevi Türkmenler Osmanlı’nın baskısından kurtulmak için, bölge Kürtlerinin arasına sığınıp, Kürtçe öğrenerek hayatta kalmaya çalışmışlardır. İşte bu gün o bölgede yaşayan, “Alevi Kürtler” dediğimiz insanlarımız, o dönemin mağdur edilmiş Alevi Türkmenleridir. Tunceli bölgemizde yaşanan katliamların  daha büyükleri Karaman bölgemizde yaşanmıştır. Ancak, Karaman bölgesinde, ne aralarına karışılacak Osmanlı dostu Sünni Kürtler vardır ne de coğrafyanın doğal yapısı bu insanlara kaçıp saklanabilecekleri bir imkan vermiştir. Bu nedenle, Karaman bölgesi alevi Türkmenlerinin bir kısmı göçlerle bölgeden uzaklaşırken, bir kısmı ise sinmiştir. Bu gün Karaman bölgemiz Sünni inanışın çok yoğun ve güçlü olduğu bir bölgemizdir.

 

Anadolu’da yaşamaya devam eden Alevi Türkmenler, Yavuz’dan sonra da  zaman zaman takip edilmeye, baskı altında tutulmaya devam etmişlerdir. Ancak bu yoğun baskı onlarda bir değişimin de önünü açmıştır. Anadolu’da kalanlar önceleri kendilerini “Şah”a bağlı saysalar da, zamanla eski inanışları olan Yesevi-Hacı Bektaşı Veli felsefesine doğru bir dönüş yapmışlardır. Böylece Şiiliğin yoğun taassubu altına girmekten de kendilerini kurtarmışlardır. Cumhuriyete kadar geçen süreç içinde Türkiye Alevilerinin yaşam biçimleri kapalı bir toplum olarak devam ede gelmiştir. Türk Aleviliğini derinden etkileyen Hacı Bektaşı Veli kendi düşüncesinin ilkelerini belirlemiş ve bunları Makalat adlı kitabında toplamıştır. Bu ilkeler incelendiğinde, Sünni inanıştan çok farklı şeyler olmadıkları görülmektedir.

 

 

Bektaşilik

 

Bektaşiliğin temel felsefesi olarak; “İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamayı”, bir de “Eline, beline, diline sahip ol” düsturunu gösterebiliriz. Hacı Bektaşı Veli Makalat adlı eserinde “dört kapı ve kırk makam adı altında Bektaşiliğin esaslarını anlatmıştır. Sünni tarikatlar tarafından da aynı şekilde kabule edilen bu dört kapı ve kırk makam şunlardır:

 

 

Bektaşiliğin Esasları: Dört Kapı, Kırk Makam

 

Şeriat

1-İman getirmek

2-İlim Öğrenmek

3-Namaz, zekat, hac, gaza, taharet

4-Helal kazanmak, faizi haram bilmek

5-Nikah kıymak

6-Hanımların belli günlerinde temasta bulunmamak

7-Ehli sünnet vel cemaatten olmak

8-Şefkat ve merhamet sahibi olmak

9-Temiz yemek ve temiz giyinmek

10-İyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak.

 

Tarikat

1-Pirden el alıp tövbe etmek

2-Mürid olmak

3-Saçını traş etmek ve elbisesini giymek

4-Mücahade etmek

5-Hizmet etmek

6-Havf, korku

7-Ümit

8-Hırka, makas, zenbil, seccade, subha, ibret, asa ve hidayet

9-Cemaat, nasihat, muhabbet, sahibi olmak

10-Aşk, şevk, fakirlik, ve kanaatkarlık

 

Marifet

1-Edep

2-Korku

3-Pehrizkarlık (Az yemek, az uyumak, az konuşmak)

4-Sabır ve kanaat

5-Utanmak

6-Cömertlik

7-İlim

8-Miskinlik, sukunet ve düşkünlük

9-Marifet

10-Kendini Bilmek

 

Hakikat

1-Tevazu (Toprak gibi olmak)

2-Yetmiş iki milleti ayıplamamak

3-Elinden geleni esirgememek

4-Eminlik

5-Mülk sahibine yüzünü sürüp yüz suyunu bulmak

6-Sohbetle hakikat sırrını söylemek

7-Seyr-i süluk sahibi olmak

8-Sır

9-Münacat

10-Çalap Tanrıya ulaşmak (Müşahade-Fenafillah)

 

 

Bu dört kapı ve kırk makamı gördüğümüzde, Bektaşiliğin Şiilik ile çok yakın olmak yerine Sünni inanışa daha yakın olduğunu görüyoruz. Ama bu kesinlikle Sünni bir inanış da değildir. Hoca Ahmet Yesevi felsefesinin Anadolu’da algılanış ve uygulanış biçimidir. Diğer bir deyişle, İslam dininin Türk milletince yeni bir yorumudur diyebiliriz. Dolaysıyla Türk Aleviliğinin ne kadar özgün bir yapıya sahip olduğu buradan da anlaşılmaktadır. Türk Aleviliğinin Şiilikle bir bağlantısı kalmamıştır.

 

Türklerin hem Alevileri hem de Sünnileri, İslam dinini kendi geçmişlerindeki güzel ahlak çerçevesinde görmüşlerdir. Din kavramının ana amacının, kul hakkı ve güzel ahlakı tesis etmek ve bu çerçevede “iyi insan” yetiştirmek olduğunun bilincindedirler. Nitekim Hz. Muhammed, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” demiştir. Ben güzel ahlakı getirdim dememiştir. Yine İslam inancında şehitlerin bütün günahları affolunmakla beraber, kul hakkı bunun dışında tutulmuştur. Sadece deniz savaşında şehit olanların kul hakkını da Allah bağışlamıştır. (Bu hakkı kendi üzerine almıştır) İslam dininin Sünni inanışında da, Türk Aleviliğinde de kul hakkına tecavüz etmek çok büyük günahtır. Aleviler kul hakkına girenleri “düşkün” ilan ederler. Düşkünlük çok ağır bir cezadır. Kişinin toplum tarafından dışlanması denilebilir. Geçmiş dönemlerdeki kapalı toplumlarda bu dışlanmışlık insanlar için en ağır bir azaptı. Ancak bugün artık küreselleşen dünyada  “düşkün” ilan edilen insanın yaşayabileceği çok geniş başka ortamlar bulabiliyor olması, bu cezanın etkinliğini kaldırmıştır. Burada anlatmaya çalıştığımız esas konu, Türklerin İslam öncesi inançlarında yer alan vicdani yaklaşımlar İslam dinine girdikten sonra da isim değiştirerek devam etmiştir. Dolaysıyla Türklerin hem Alevileri, hem Sünnileri aşağı yukarı aynı iman ölçülerini yaşarlar. Sadece bazı ibadet biçimlerinde kavramlarında farklı düşünürler. Bütün bunları göz önüne aldığımızda, Türk Aleviliğinin diğer Şii inanışlarla aynı olmadığını, buna karşılık kendisiyle aynı mezhep adını paylaşmayan Sünni inanışlı Türklerle, dini konularda aynı vicdani yaklaşımları sergilediğini görürüz.

 

Bu ise Türkiye’de hem alevi hem de Sünni inanışa sahip insanlarımızın, ulusal kimliklerini dini kimliklerinden sonraya atmadıklarını, ulusal karakteristik özelliklerini ve insani yaklaşımları ön plana çıkardıklarını görürüz. Türklerdeki bu yaklaşımın bir nedeni olarak da, binlerce yıllık devlet deneyimlerini ve binlerce yıl boyunca pek çok farklı inanışa sahip pek çok milletti bir arada yönetmiş olmalarını gösterebiliriz.

 

 

Sonuç

 

Şiilik, İslam dünyası içinde, yaklaşık 950 yıldan bu yana ilk kez bu kadar gücünü toplu olarak gösterebilecek duruma gelmiştir. Şiiliğin kutsal mekanlarının büyük bölümünü topraklarında barındıran Irak coğrafyasında Şiiler yaklaşık 950 yıl aradan sonra ilk defa yönetime gelebilmişlerdir. Bunun Şii dünyası için önemi çok büyüktür. Irak Şiilerinin lideri Sistani, önceleri ABD işgaline karşı direnişten yana iken (bunu fiiliyata dökmemesine rağmen), savaşarak elde edecekleri ile anlaşarak elde edeceklerinin hesabını çok ince bir şekilde yapmış ve yaklaşık bin yıldır uzak kaldıkları yönetime bu kadar yaklaşmışken, bunu reddetmenin akıllıca olmayacağına karar vermiştir. Çünkü, geçmişte Şiiliğin asıl merkezi konumunda olmasına rağmen, Irak Şiilerine yönetimde yer alma hakkı hiç kimse tarafından tanınmamıştır. Bölgede bir şekilde sürekli egemen olan Sünni güçler, Irak Şiiliğine gereken önemi vermemişlerdir. En azından Irak Şiileri böyle düşünmektedirler. Bunun en son örneği Sünni akideyi sahiplenen Saddam Hüseyin’dir. Onun da Şiilere nasıl davrandığını herkes bilmektedir. İran, Irak Şiiliğini sürekli desteklemekle beraber, Şii dünyasında kendi liderliğine bir zararı dokunmayacağını da bilmekteydi. Yaklaşık bin yıldan beri yönetimden uzak olan Şiileri kanatları altına alan İran, Irak Şiileri üzerinde bu bakımdan önemli tesirler bırakmıştır.

 

Iraklı Şii lider Sistani, olayların gelişimini çok iyi izlemekte ve ona göre karar vermektedir. ABD Irak’ta saplandığı çamurdan çıkmak için mecburen Sistani’nin isteğini kabul etmiştir. Denize düşen yılana sarılır misali, ABD Sistani’den medet umar duruma gelmiştir. Sistani ise bu durumu çok iyi değerlendirerek, ABD’nin yakın gelecekteki hedefleri arasında İran’ın da bulunduğunu göz ardı etmemiş ve ABD’ne destek verme kararını alırken, gelecekte İslam aleminin Şii inanç çizgisine lider olabilecek yolu açmak istemiştir. Çünkü, ABD eğer düşündüğünü gerçekleştirir de İran’ı bölüp birkaç parçaya ayırabilirse, İran hem nüfus olarak, hem de nüfuz olarak Irak Şiilerinin gerisine düşebilecektir. Irak nüfusunun % 60’ının Şii olduğu düşünülürse, hayata geçirilmeye çalışılan  Büyük Ortadoğu Projesinin içinde Irak Şiiliği önemli bir konuma yükselmiş olacaktır. Eğer bu gün bu gücü eline geçiremezse, bir daha Irak Şiilerinin eline böyle bir fırsatın geçeceği de şüphelidir. Olaylar Sistani’nin düşündüğü gibi gelişmese bile, yani İran bölünmese ve gücünü korusa bile, Irak Şiiliği yine bir şey kaybetmiş olmayacak, tam tersine Sünnilere karşı güç kazanmış olacaktır. Şu sıralar Iraktaki direnişin Sünnilerce yapılıyor olması, ABD’ni ve Irak Şiilerini birbirlerine daha çok yaklaştırmaktadır. Böyle bir ortamda güçlerini, direnişin içinde yer alıp zayıflatmak yerine, tam tersi bir politikayla, işgali destekleyerek gücünü artırmış olacaktır.

 

İran ise belki, Ortadoğu’da oluşturmaya çalıştığı Şii eksenini gerçekleştirme uğruna, Irak Şiilerine verdiği destek için ilk kez pişmanlık duyacaktır. Bu beklentilerin nasıl bir sonuca ulaşabileceğini söylemek  için çok erken. ABD, İsrail ve İngiltere’nin Ortadoğu’da yayılma girişimlerinin başarılı olacağı bile henüz kesin değildir. Hesap edilmeyen bazı gelişmeler ve bu süreçte yaşanabilecek hesap edilmemiş kazalar ABD ve ortaklarının hesaplarını alt üst edebilecektir. Nitekim bu kazalara bir örnek vermek istersek, TBMM’nin 1 Mart Tezkeresinin reddini, örnek olarak gösterebiliriz.

 

Ancak, ABD başladığı işi bitirmek isterken, savaş kendi topraklarında olmadığı için ve yakın bir gelecekte de bu bölgede kendi askeri de kalmayacağı için (Kendi askeri yerine bölgede kendisiyle işbirliği içinde olanların askeri gücünü kullanacaktır. Şimdiden bunun hazırlıklarını ve açıklamalarını yapmaktadır.) bu coğrafyadaki çatışmaların Sünni-Şii çatışmasına dönüşmesini de destekleyebilecektir. Bundan amacı, bölge güçlerinin birbirleri ile savaşarak zayıf düşmeleri ve zaman içinde zafere ulaştığını zanneden tarafın ABD’ne yaklaşmasını sağlamaktır. Çünkü ABD burada her halükarda kazanan tarafın yanında yer alacaktır. Kısacası, bu coğrafyada yaşanan bütün savaşlar, İslam dünyasının zararına, ABD; İsrail ve İngiltere’nin BOP’nin yararına olacaktır.

 

Bölgenin kanlı bir boğuşma ortamına dönüşmemesi için gereken en önemli şart, ABD’nin taleplerini İslam ülkelerine tebliğ etmek görevinden vazgeçip, tarihi ve gerçek misyonunu üstlenen bir Türk yönetiminin iş başına gelmesidir. Ama bunun gerekliliğinin anlaşılabilmesi için, belki de bazı acıların yaşanması gerekecektir. Bu ise Türkiye ve Türk Milleti olarak bizim hiç istemediğimiz bir durumdur. ABD önderliğindeki koalisyon güçleri bu gün itibarıyla, Ortadoğu’da varmak istedikleri sonucun daha ilk çeyreğini bile tamamlayamamışlardır. Bu yolda önlerindeki en büyük engellerden birisi İran, diğer en büyük engel ise Türkiye’dir. Eğer Türkiye’de kendileri ile her konuda işbirliği içinde olacak bir yönetimi bir dönem daha iş başına getirebilirlerse, işte o zaman tüm Ortadoğu’nun ve İslam aleminin hem sınırları, hem de kaderi değişecektir. Bu, papa II. Paul’ün projesinin hayata geçirilmesi demektir. Yani, üçüncü bin yılda Asya’nın Hıristiyanlaştırılması operasyonunun başarılı bir şekilde başlatılması olacaktır. Bunun hayata geçirilebilmesi için, Ön Asya’daki iki büyük Türk devletinin (Türkiye ve nüfus yapısı itibarıyla İran) bu projenin önünde engel teşkil etmemesi gerekir.

 

ABD, ileriki günlerde belki de İran sorununu kendi açısından halletmek için, Türkiye’yi olaya bulaştırmayı deneyecektir. Bizim topraklarımızdaki üslerini veya kullanmasına maalesef izin verilen, hava ve deniz limanlarımızı kullanarak İran’ı vuracaktır. İran ise böyle bir durumda gidip ABD başkentini vuramayacağına göre, kendisine saldırının yapıldığı topraklara saldıracaktır. Bu topraklarda bizim topraklarımız olduğundan, otomatikman İran ile Türkiye savaşıyor olacaktır. Bu savaşın sonunda ise ABD’nin istediğini elde edebilmesi için, özellikle savaşın uzamasını isteyecektir. Bu nedenle de Türkiye’ye savaş boyunca destek verecektir. Belki cepheyi genişletmek için, Kuzey Irak’ta oluşturduğu kukla Kürt devletini de olaya dahil edecektir. Bu oluşumun Türkiye ile federasyon haline gelmesi ve güya Türkiye’nin bütün Kürt unsurların hamiliği rolünü alması masalları ile Türkiye olayların taa göbeğine çekilecektir. Böyle bir zamanda, İran ile Türkiye’nin savaşa tutuşması ise, Şiisi ile Sünnisi ile tüm İslam dünyasının yıkımı demektir. İslam dünyasının Önasya’da yer alan bu iki önemli gücü yıpratıldıktan sonra, işgal güçlerine Orta Asya’nın yolu açılmış olacaktır. Bu kadar karışık bir coğrafyada, olayların sonunu düşünmeden ABD’nin dümen suyuna giren herkes sonunda bu işten zararlı çıkacaktır. En büyük zararı da Kürtler görecektir.

 

Muharrem Kılıç

29 Ekim 2005

İstanbul



Zaferler Ayı Ağustos veya Bin Yıllık Acı -Muharrem Kılıç-


Türk  Milleti  olarak  bir  Ağustos  ayına  daha girdik. Bilindiği gibi, Ağustos  ayı,  Türk  Tarihi  için zaferlerle  süslenmiş  önemli  bir  aydır. Bu ayda, Türk Milleti şanlı geçmişini  hatırlayarak  moral  bulur,  geleceğini hazırlarken  geçmişten  örnekler alırdı. Bu ayda  yapılan törenler, zaferlerin  anılması  ise,  yetişmekte olan  gençliğe  tarihini  tanıma    ve  ataları  gibi  olma  isteği  ile dolu olma  bilinci  verirdi.  Tabi ki bu arada  rahatsız  olanlar da olurdu. Yedi  ceddi bu topraklarda,  bu  milletin bağrında  tutunup  insan gibi  yaşadığı  halde, bir türlü  “etnik  tuzak”ların  cazibesinden  kurtulamayan  vatandaşlarımız da  vardı.  Olsun, bu  onların sorunu der,  biz zaferlerimizi kutlar,  yeni yetişen  nesillere  Türklük  bilinci  vermeye  gayret  ederdik.



İmam Cübbesi Giydirilmiş Papazlar Önderliğinde Son Haçlı Seferi mi Başlatıldı  -Muharrem Kılıç-


Ey  Türk Milleti,  eğer, kanlarınla  sulayarak vatan yaptığın topraklarda,  hür ve Türk olarak, Müslüman  olarak yaşamak  istiyorsan, oğullarının köle, kızlarının  cariye  olmasını istemiyorsan, uyanık  olmak zorundasın. Düşmanlarını zaten  tanıyorsun. Asıl tanıman  gerekenler, dost  zannettiklerindir. Onlara dikkat et. Unutma ki, Türk Milletine  ve İslam dinine  dolaylı veya  dolaysız  saldıranlar,  senin  asıl düşmanlarındır. Ve düşman  hesabına  çalışmaktadırlar. Bayrağını;  “bez  parçası”,  İstiklal  marşını;  “her hangi bir  şiir”,  Vatanını; “etrafı dikenli telle çevrilmiş arazi” diye  tanımlayanlar  senin dostun değildir, senden  değildir.



Türk Çocuklarının Devşirilme Zamanı! -Muharrem Kılıç-


Asya’da  Büyük  Hun  İmparatorluğu’nu, Ak  Hun  İmparatorluğu’nu,  Batı  Hun İmparatorluğu’nu,  Avar  İmparatorluğu’nu, Büyük  Timur  İmparatorluğu’nu, Büyük Selçuk İmparatorluğu’nu, Hazar  İmparatorluğu’nu, Göktürk  İmparatorluğu’nu,  Babür  İmparatorluğu’nu, Avrupa Hun İmparatorluğu’nu, Gazneliler'i, Karahanlılar’ı, Uygur  ve  Altınordu  Devletlerini  ve  daha  adını saymadığımız  onlarca  Türk  Devletini saymazsak;  sadece  Osmanlı İmparatorluğu  döneminde  Altı  yüz  yıl boyunca  eski  dünyaya  hükmeden Türk Ulusu,  şu  sıralar   maalesef  çocuklarına  sahip  çıkamıyor.  Türk  çocukları,  soysuzlar  ve  Mankurtlar  tarafından, Küresel  İmparatorluk  adına  devşiriliyor.


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.