
Yeni Dünya Düzeninde "Türk"lük Ortak Paydasının Önemi
-Muharrem Kılıç-
Bilindiği üzere Yeni Dünya Düzeninin kuruluş temeli, büyük devletleri, Ulus devletleri küçük parçalara ayırarak, sözü geçecek bir güç olmaktan uzaklaştırmak, bunu yaparken de her türlü mikro etnik yapıyı kullanmak esasına dayanmaktadır. Devletleri meydana getiren toplumların, kültür farklılıklarını, dil veya lehçe farklılıklarını, din veya mezhep farklılıklarını kullanarak, devletleri birer “mozaik” olarak tanımlama yoluna gidilmektedir. Daha sonraki aşamalarda, ekonomik olarak çökertilen ve devlete güveni sarsılan vatandaşlar, bir mozaikin parçaları gibi, en kolay kopan yerinden başlanarak, devletten adeta koparılmakta, koparılmakla kalınmayıp, devlete düşman unsurlar haline getirilmektedir. Son aşama ise, devletine yabancılaştırılmış bu unsurları, ulus devletin parçalanması sürecinde en verimli şekilde kullanma aşamasıdır. Bu dönem, kendi tabirleri ile “mozaik levhanın çerçevesinin kırılması ve mozaiklerin dağılması” dönemidir. Yeni Dünya Düzeni (Tek Dünya Devleti – Küresel Krallık) bu metotlarla, yer yüzünde kendisine alternatif olmaya aday tüm güçleri, en baştan güçsüzleştirme amacı gütmektedir. İki kutuplu dünya düzeninin bozulmasından beri, bu yeni düzen, yer yüzüne yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bunun en canlı örneklerinden biri, minik parçalara bölünen Yugoslavya’dır. Ülkemiz ve milletimiz için de bu tehlike en canlı biçimde varlığını sürdürmektedir. Bizim aramızdan elde ettikleri bazı etnik sorunlu vatandaşlar aracılığı ile ülkemiz insanı üzerinde son derece tehlikeli oyunlar oynanmaktadır. İşte, aşağıdaki değerlendirmeler, bu düşünce ışığında yapılmıştır.
Yer Yüzünde Türkler Bu gün yer yüzünde yaşayan 200 milyondan fazla Türk vardır. Türkler, yer yüzünde çok geniş bir coğrafya üzerinde yaşamaktadırlar. Ancak, fiziki dağınıklığın yanı sıra, kültürel birlikteliğin de sağlanamamış olması, Türklerin yaşadıkları coğrafyalarda sorunlarının artmasına, varlıklarının devamının zorlaşmasına neden olmaktadır. Büyük çoğunluğu İslam dinini benimsemiş olmasına rağmen, dini açıdan da bir birliktelik sağlayamamışlardır. Hatta, acıdır ki, aynı dinin mensubu olanlar arasında, sadece inanış, algılayış farklılıkları nedeniyle, din adına, ayrılıklar yaşamaktadırlar. Türk milletinin düşmanları bunları çok iyi değerlendirmekte ve Türklerin yer yüzünde, yeniden güç olmasını engellemek amacıyla kullanmaktadırlar. Türkiye ile diğer Türk devlet ve toplulukları arasında, İslam tarihine bakışta yaşanan görüş ayrılığı, sanki Yavuz-Şah İsmail devrinde yaşıyormuşuz gibi ve de olmazsa olmaz, çok önemli bir konuymuş gibi, insanlarımızın birlik ve bütünlüğünü tehdit etmektedir. 1400 yıl önce, Arap toplumunda yaşanan ve aslı saltanat kavgası olan bir olayı bu gün canlı tutmak İslam’ın şartıymış gibi anlatılıyor. Osmanlı Devletinde yaşanan bazı yanlışlar, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde de Atatürk’ün ölümünden sonra, ısrarla sürdürülmektedir. İnsanlarımıza verilmesi gereken “Türklük Bilinci”, pek çok yönetici tarafından bile gereksiz görülüp, bir kenara itilince, devrini çoktan tamamlamış ve milletimize bir yarar sağlamadığı pek çok kez görülmüş olan, soysuz kalabalıklardan meydana gelmiş daha büyük bir kalabalık görüntüsü veren “sağlıksız ümmetçilik” anlayışı ön plana sürülmektedir. Bunu öne çıkaran unsurlar, yüz yıllar boyunca, ümmetçilik adına, Türk Milletini sömürmüş, onun kanı, canı ve alın terini kendi refah düzeyini yükseltmek için kullanmıştır. Bu günlerde de aynı düşünceyi taşıyanlar atak halindedirler. Küresel krallık, Ulus devletleri parçalamak için etnik-mikro milliyetçilikleri ön plana çıkarmakta ve ulus devletleri daha küçük lokmalar haline getirerek pasifize etmektedir. Bu sadece bizde değil, bütün dünyada yapılmaktadır. Bunu fırsat bilen, bizdeki dönme ve devşirme torunları, bu fırsatı ustalıkla kullanarak, Osmanlı dönemindeki konumlarına dönmek, T.C. Devletinin Atatürk tarafından belirlenen Türk kimliğini yok etmek istemektedirler. Onların arzusu, bu fırsattan yararlanarak, yeni bir Osmanlı modeli devlet kurmaktır. Artık adı, İkinci Cumhuriyet mi olur, Anadolu Federe İslam Devleti mi olur önemli değil! Yeter ki Anayasasında Türklüğü vurgulanan devlet ortadan kalksın. İşte, bu devşirme-dönme torunları bütün bunları yaparken, Türk Milletinin gözünü boyamak için yine eskiden olduğu gibi “Din”i kullanmaktadırlar. Dini kimliğinden haberdar olduğu kadar, milli kimliğinden haberdar olmayan Türk Milleti ise bunların oyunlarına gelmektedir. Hatta bu işin ucu, kendi asıl kimliğini reddetme yanlışına kadar gitmektedir. Milli kimliği kendisine öğretilmeyen bu milletin, Osmanlı modeli sayesinde, bu günkü sınırlarımız dışında kalan ve “Evladı Fatihan” diye andığımız kardeşlerimizin çektiklerinden haberleri bile yoktur. Devlet tarafından uygulanan eğitimin sadece adı millidir. Eğer, eğitim sisteminin adı değil de kendisi milli olsaydı, bu gün toplumumuz, milli kimliğini açıklamaktan çekinir duruma gelmezdi. Bu gün ülkemizde, Türk Milletinin dışında herkes, eti-budu ne olursa olsun, ağzını açar açmaz, etnik kimliğinden bahsetmeye başlıyorsa, kendisini Türk olarak görmüyorsa, aslen Türk olan insanlar, “Türk Kimliğini” göğsünü gere gere haykıramıyorsa, bunu yaptığı zaman, kendi yurdunda itelenip-kakalanıyorsa, siyaset meydanlarında cirit atanlar, kıyıda köşede kendilerini etnik kimlikleri ile tanıtmaktan gurur duyuyorsa, Türk Milleti’nin evlatları bin bir hile ile siyaset meydanına sokulmuyorlarsa, daha da acısı, geçim derdini çözüp, yeterli maddi birikim sağlayıp, parti listelerinde ön sıraları kapamıyorlarsa, kısacası, bu ülkede Türk Milleti kendi kendini yönetme şansına sahip olamıyorsa, burada bir yanlışlık var demektir. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir garabet yoktur. Yapılan yanlışlık; Türk Milleti’nin kendi kaderine sahip çıkmama yanlışlığıdır. Ancak, millet, yüz yıllar boyunca öyle bir baskı altında tutulmuş ki, insan olarak sahip olması gereken haklarından haberi bile yok. Hatta, kendi haklarını kendi eliyle reddedecek kadar ulusal bilinçten yoksun bırakılmış. Bu da nasıl yapılmış? Eğitimsizlikle. Osmanlı döneminde, dönme - devşirme paşalar, Türk Milleti’nin çocuklarını bilinçli olarak cahil bırakmışlardır. Bin bir entrika ile ellerine geçirdikleri makamları sınırsız biçimde bu milletin çıkarlarının tersine kullanmışlardır. Türk Milleti’ne vazgeçilmez iki görev vermişlerdir. Birincisi, vergi vermek. İkincisi ise kan ve can vermektir. Bizim insanımıza, eli kılıç tutmaya başladıktan sonra, evinde- barkında rahat yüzü gösterilmemiştir. Adını bile bilmediği, binlerce kilometre ötelerdeki topraklarda yaşayan, tanımadıkları insanlarla savaşmaya gönderilmişler, bazen, on- on beş yıl evlerine gidememişler, bazıları ise zaten oralarda ölüp kalmıştır. Geride kalanlar ise sadece gelmeyenlerin “şehitliği” ile avunmuşlardır. İşte bu nerede niçin savaştığını bile bilmeden savaşan, emek veren, kan veren, can veren millet evlatlarının kanı, canı ve emeği ile elde edilenler, İstanbul’da, boğazın iki yakasında ve eski tertemiz Haliç’in iki kıyısında saray yavrusu köşklerinde yaşayan, dönme-devşirme paşaların saltanat sürmeleri için harcanmıştır. Bu asalak takımı, hem bu milletin kanını emmiş, hem de onu aşağılamaya devam etmiştir. Türk askerinin, bu dönme-devşirmelerin ülkesinden getirdikleri esir çocukları (Bu çocuklar da, bu paşaların emriyle toplatılmaktadır.), merhamete(!) gelip, satın alarak(!) konaklarında bir süre hizmetlerinde kullandıktan sonra, içlerinde zeki olanları Enderun’a yazdırarak okutmuşlar ve Türk Milleti’nin başına yeni belalar yetişmesini sağlamışlardır. Bu yeni yetişenler de eskilerden öğrendikleri şekilde bu milletin kanını, iliğini sömürmüşlerdir. Peki, Türk Milleti bunları, bu olup bitenleri hiç mi görmemiştir? Bu sömürünün hiç mi farkına varmamıştır. Kendileri sürekli askerlik yapıp vergi verirken, kendi devletinde yaşayan yabancı unsurların bu kadar ayrıcalıklı haklara sahip olmasını hiç mi yadırgamamışlardır? Eğer bu olup bitenlerden hiç haberdar olmamışlarsa, devlet yönetimini eline geçirmiş olan, dönme devşirmeler ve saraydaki yabancı kadınlar bunu nasıl sağlamışlardır? Bütün bunları izah edecek tek bir kelime vardır. “Din!” Evet, bütün bu sömürüyü gerçekleştiren unsurlar, yaptıkları her şeyi “Din” ile maskelemişlerdir. İnançlarına, sınırsız bir samimiyetle bağlı olan Türk Milleti’nin bu yaklaşımını, bu asalaklar da sınırsız bir şekilde kullanmışlardır. Çünkü din, istismara çok müsaittir. Dini bilgisi olmayan toplumları, işte böyle, yüz yıllar boyunca sömürmek her zaman mümkündür. Tıpkı şimdilerde olduğu gibi. Bu günün dünden tek farkı, bu asalakların bir kısmının, dinin dışında, çağa uygun, sömürecek yeni kavramlar bulmuş olmalarıdır. Demokrasi, insan hakları vs. vs. Eğer, Türk Milleti’nin çocukları gözünü açıp, araştırıp bu gerçekleri göremezlerse, bu sömürü daha yüz yıllar boyu sürebilir. İşte, bu gerçekleri görebilmek için, Türk Dünyasına kuş bakışı bakarak, bu milletin inanç haritasını çıkarmak, bu doğrultuda neler yapılabileceğini araştırmak gerekmektedir. Aşağıdaki yaklaşımlar ve açıklamalar bu çerçevede değerlendirilmelidir. Türk Dünyasının inanç haritasında yer alan dinleri yaygınlık sırasına göre sıralamak istersek, şu tablo ortaya çıkar:Müslüman Türkler, Hıristiyan Türkler, Budist Türkler, Musevi Türkler. Dünya Türklüğünün yaklaşık olarak % 96’i Müslüman, % 3’ü Hıristiyan, % 1’i ise Budist (Şaman) ve Musevi’dir denilebilir. Tabi ki bu oranlar tahminidir. Türk Dünyasına hizmet eden kurumların, bu oranları ve rakamları gerçeğe yakın şekilde kayda geçirmesi yararlı bir çalışma olacaktır. Türk dünyasında en yaygın din İslam dinidir. Bu nedenle, önce Müslüman Türkleri tahlil edeceğiz.
Müslüman Türkler Müslüman Türklerin yaklaşık %80 kadarı sünni inanışa, %20 kadarı ise alevi inanışa sahiptir. Türkiye’de yaşayan Alevi inanışa sahip Türkler ile Azerbaycan’da, İran’da (Güney Azerbaycan’da) ve Türkmenistan’ın bir bölümünde yaşanan Alevilik biraz farklılık göstermekle birlikte temelde aynıdır. Bu saydıklarımız arasında, Türkiye’de, Azerbaycan’da ve Türkmenistan’da yaşayan alevi (veya şii) inanışlı Türklerin Türklük bilinci daha gelişmiştir. Ancak, İran’da (Güney Azerbaycan’da) yaşayan Türklerin Türklük bilinci, Acemler tarafından koyu bir mezhep taassubuyla sürekli törpülendiği için, şimdilik mezhep taassubunun gölgesinde kalmaktadır. Buna rağmen burada Türklük bilinci söndürülememiştir. Bu esir Türk yurdunda, insanlarımız, ulusal değerlerine sahip çıkmakta, her geçen gün, ulusal bilinçleri artmaktadır. Bunu canları pahasına yapmaktadırlar. Mezhep taassubuna dayanan Acem oyunu başarılı olamamıştır. Bu nedenle, zaman zaman bu esir yurtta, Türk Milleti’nin yiğit evlatları canları pahasına Türklüklerini haykırmakta ve binlercesi, genç yaşta kara toprağa düşmektedir. Onların kanları, yeni yetişen Türk nesillerine ışık tutmakta, onların yolunu aydınlatmaktadır. Bunların yanı sıra, sanatçıları, edebiyatçıları, yazarları-çizerleri ile halk içinde Türklük bilincini canlı tutmaya gayret göstermektedirler. Bunun en güzel örneklerinden biri Hüseyin Şehriyar’ın “Haydar Babaya Selam” şiiridir. Bunun gibi, yüzlerce, binlerce eser, Türk halkının dilinde ve gönlünde yer etmekte ve bütün Türk yurtlarında, ulusal bilince ermiş insanlarımız tarafından sevinçle, gururla, heyecanla okunmaktadır. Müslüman Türklerin kendi aralarında, mezhep farklılıkları olması, hatta, aynı mezhep mensupları arasında tarikat ve cemaat farklılıklarını derinleştirerek, “kültürel zenginlik” düzeyinde kalması gereken farklılıkları, adeta düşmanlık seviyesine taşımaları, bu konularda yoğunlaşırken, ulusal bilinçten uzaklaşmaları nedeniyle, birlik ve bütünlükleri zarar görmüştür. Bunu örneklendirmek gerekirse, 360 derecelik bir dini bakış açısından, küçücük bir bölümü, mesela 30 derecelik bir bakış açısını benimseyip, hayatın akışını buna göre düzenleme yoluna giden insanlar hangi soydan, hangi dinden olursa olsunlar, sonuçta zarar ederler. Hem maddi, hem manevi zarar ederler. Bunun zararını en çok gören millet de tarih boyunca hep Türk Milleti olmuştur. Başka milletler, genel olarak, benimsedikleri inancı, kendi milli değerlerine ilave edip, milli çıkarları doğrultusunda kullanırken, Türkler, benimsedikleri inancı temsil eden yabancı unsurlardan, bu inancı öğrenirken, onların geleneklerini, ananelerini de bu inanca bağlı olarak benimsemekte, adeta, o inancın eski mensuplarına kendilerini teslim etmektedirler. Milletimize has aşırı iyi niyet, aşırı hoş görü, aşırı kendine güven çok zaman, milletimizin aleyhine sonuçlar doğurmuştur. Ancak, bu karakteristik özelliğimiz değişmemiştir. Bu yanlış yüzünden, tarih boyunca, başka milletlerin dillerini, kültürlerini benimseyip, o milletlere karışarak kaybolan, tarih sahnesinden silinen çok sayıda Türk Devleti ve topluluğu vardır. Araplar, İslam dinini kendi milli dinleri olarak görürler. Kendileri dışında bu dini benimseyen milletler, ne yaparlarsa yapsınlar onlar için sadece –Mevali- yani köledirler. İşte, yüz yıllar boyu onları haçlı saldırılarından koruyan Türk Milletinin durumu bunun en iyi örneğidir. Dini duygularla kendi kaderini bunların eline teslim eden milyonlarca Türk insanı, zaman içinde, en başta dilini ve sonra da karakteristik özelliklerini yitirerek bu dindaşları arasında eriyip kaybolmuşlardır.
Hoca Ahmet Yesevi'nin Önemi
Hoca Ahmet Yesevi’nin, Türk Milleti’nin İslam dinini benimsedikten sonra, ulusal bilincini korumasında çok önemli bir yeri vardır. Bu büyük Türk düşünürü, İslam dinini temel alan bir felsefe geliştirerek, İslam tasavvufunda, Türk Milleti’nin İslam’a bakışı ve onu algılayışını işlemiştir. Düşüncesinin yorumlanmasında, Türk Milleti’nin ulusal bilincini koruması için, ısrarla Türkçe’yi kullanmış ve kullanılmasını istemiştir. Böylece, Türk Milleti’nin, diğer Müslüman unsurlar içinde eriyip kaybolmasını önlemiştir. Dikkat edilirse, Türk devlet ve topluluklarından, Yesevi felsefesini benimseyenler tarih içinde kendilerini korumuşlardır. Ancak, sünni akideyi benimsemiş olan Hanefi mezhebi mensupları ile Nakşıbendi ve Kadiri tarikatlarının bağlıları, ulusal bilinç konusunda, Yeseviler (Bektaşiler) kadar hassas olamamışlardır. Çünkü, onlar, İslam’ın Arap yorumunu benimsemişlerdir. Zamanla da içinde bulundukları toplumlar tarafından eritilmişlerdir. Buna verilecek pek çok örnek vardır. Bu örneklerden en çarpıcı olanlarından birisi, Hindistan’da kurulmuş ve bu gün bile insanların hayranlıkla izlediği, seyrine doyum olmayan, Tac Mahal ve benzeri eserleri meydana getirmiş olan Babür İmparatorluğudur. Bu büyük medeniyeti kuran, böyle muhteşem bir güce ulaşan bir devlet, tarih sahnesinden silinmiştir. Ancak, bundan daha acı olan ise, şu anda, o bölgede bir tane bile “Ben Türk’üm” diyen insan bulunmayışıdır. Hintlilerle karışarak kaybolan Türkleri bu gün hiç kimse hatırlamamaktadır bile. Geride bıraktıkları eserler de olmasa, onların bir zamanlar yaşamış olduğuna hiç kimse inanmayacaktır. Babür Devletinin kuruluşu aşamasında Babür Şah, en büyük desteği, Türk Safevi hükümdarı, Şah İsmail’den almıştır. Bu gün, Şah İsmail’in torunları Ulusal bilinçlerinin farkındadırlar. Ancak, Babür Şah’ın torunları adeta buharlaşıp, yok olmuşlardır. İşte ulusal değerlere önem vermeyen toplumların sonu böyle olmaktadır. Burada, millet olarak varlıklarını devam ettirebilen Şah İsmail’in torunları (Güney Azerbaycan Türkleri), kanımızca, Türkçe’ye büyük önem veren, büyük Türk düşünürü Ahmet Yesevi’nin düşüncesini benimsedikleri için Türkçe’yi unutmamışlar ve bu sayede de Türklüklerini korumuşlardır. Bir başka örnek vermek gerekirse, Mısır’da hüküm sürmüş, Memlük Türk Devleti’ni gösterebiliriz. Sünni inanışlı bu Türk devleti mensupları da, zaman içinde, din adına (Arap din alimleri, Arapça öğrenmeyenin cennette kimseyle konuşup anlaşamayacağı safsatasını, orada yaşayan Türklere anlatıp, onları ikna etmişlerdir.) Arapça konuşmaya başlamış, daha sonra dilini unutarak ulusal kimliğinden kopmuştur. İslam dini tefekküre(düşünceye) çok önem verdiği halde, “Din konusunda söylenecek her şey söylenmiştir” diyerek beynini iptal edip, düşünme zahmetine katlanmayanlar ve din adına, -Dil-ini terk edenlere en güzel karşılığı, Ahmet Yesevi düşüncesinin günümüzdeki takipçilerinden olan, rahmetli Türkmen kocası Aşık Mahsuni Şerif “Ey Arapça okuyanlar, Allah Türkçe bilmiyor mu?” diyerek vermiştir. Ancak, kafalarını Arap toplumunun yanlış din anlayışıyla doldurmuş olanlar, tabi ki bunu da anlamamışlardır. Hatta, bu sözünden dolayı onu tekfir etmişlerdir. (Kafir ilan etmişlerdir.) Halbuki, Hoca Ahmet Yesevi’nin felsefesini benimseyen Türk toplulukları, İslam’ı en sade ve duru biçimde hayatlarına tatbik etmekle beraber, ulusal bilinçlerini de koruyabilmişlerdir. Hatta, Osmanlı’dan evvel, Balkanlar’a giderek, orada yaşayan Arnavutları ve Boşnakları İslam diniyle tanıştırmışlardır. Bektaşilik sayesinde, bu milletler bu gün bile, dini törenlerindeki dualarını ve ilahilerini Türkçe olarak okumaktadırlar. Türkçe’ye olan aşinalıklarından dolayı, Türklüğün yükselen değer olduğu dönemlerde, bu insanlar kendilerini Türk olarak tanımlamışlardır. Osmanlı Devleti’ne çok büyük bir sadakatle bağlanmalarının nedeni de bu aşinalıktır. Yoksa , Osmanlı hiçbir yerde insanları din değiştirmeye zorlamamış, hatta davet bile etmemiştir. Fethettiği ülkelerde yayınlanan ilk ferman, her zaman, “Herkesin dilinin, dininin serbest olduğu”nu açıklayan fermanlar olmuştur. Bu gün dahi, bu halkların biri birine yakınlığının altında yatan gerçek, bizimle aynı dine mensup olmakla beraber, dinlerini yaşarken, ibadetlerinde, törenlerinde Türkçe’yi kullanmış ve kullanıyor olmalarıdır. . Din adına Arapçılığı dayatan bazı unsurlar, bu durumu bildikleri için, Yeseviliği, Bektaşiliği karalama konusunda her dönemde, adeta bir birleriyle yarış halinde olmuşlardır. Bu durum Hıristiyanlıkta ve Musevilikte de aynıdır. Hıristiyanlık biraz daha geniş yelpazede tutunmuştur, ancak Musevilik adeta İsrailoğulları’nın milli dini olarak yansıtılmıştır. Bu yüzden de sonradan Museviliği benimseyen insanlar ne kadar dindar olurlarsa olsunlar, İsrailoğulları’nın yanında, hiçbir zaman bir başka İsrailoğlu kadar itibar görmezler. Hıristiyanlıkta verilecek en güzel örnek ise, Gagauz Türkleridir. Gagauzlar Hıristiyan olmalarına karşın, dillerini, Türkçe’yi, terk etmedikleri için, diğer dindaşları tarafından sürekli horlanmış ve aşağılanmışlardır. Bundan kurtulmanın tek yolu ise, Macarlar ve Bulgarlar gibi, Hıristiyanlığı benimsemenin yanı sıra, mutlaka dillerini de terk ederek içinde bulundukları toplumda erimeleri gerekmektedir. Yani, Türk olduklarını da unutmaları gerekmektedir. Başka türlü, aynı dini benimseyen insanların arasında itibar elde edemezler.
Hıristiyan Türkler İseviliğin yaygın olduğu Türk topluluklarını ise, Tuva, Hakas, Altay, Çuvaş, Yakut, Gagauz’lar olarak saymak mümkündür. Bu topluluklardan sadece Gagauzlar Avrupa’da, Romanya Devleti sınırları içindeki Özerk Moldavya Cumhuriyeti içinde yaşamaktadırlar. Türkiye Türkçe’sine en yakın Türkçe’yi konuşanlar da bunlardır. Diğer Türk topluluklarının hemen hemen tamamı Asya’dadır. Bunlar da, kendilerine ait özerk ve otonom bölgelerde yaşamaktadırlar. Konuştukları dil lehçe olarak Türkçe’nin en sade ve eski lehçelerindendir. Gagauzlar dışındaki diğer Türk topluluklarının din adamı gereksinimleri, çok önceleri, Heybeliada Ruhban okulundan yetiştirilip gönderilen Rum papazlarla karşılanıyordu. Dolaysıyla da buradan giden papazların onlar üzerinde nasıl bir asimilasyon politikası izledikleri herkese aşinadır. Heybeliada Ruhban okulu kapandıktan sonra, bu toplulukların din adamı gereksinimleri Ruslar tarafından karşılanmış ve bu defa da din adına Slavlaştırma operasyonlarına maruz kalmışlardır. Ancak, her şeye rağmen, bu topluluklar, Türklük bilinçlerini yitirmemişlerdir. Hıristiyanlık ilkelerini kendi geleneksel kültürleri ve eski dini inanışlarıyla karıştırarak, kendilerine has bir dini inanış ortaya çıkarmışlardır. Geçen yüz yıllar boyunca da başka topluluklarla karışmalarına, yabancı tesirler altına alınmalarına karşın, Türklüklerini ısrarla vurgulamışlar ve bu uğurda mücadele etmişlerdir. Bu Türk toplulukları Kazakistan, Urallar, Sibirya arasında çok geniş bir coğrafyaya dağılmışlar ve iklim şartlarının yaşamaya elverişli olmadığı bölgelerde yaşamlarını sürdürmektedirler. Bununla birlikte, teknolojinin gelişmesiyle, yer yüzünün enerji haritaları çıkarıldığında, bu bölgelerin çok zengin doğal gaz, petrol, altın ve diğer bazı maden rezervlerine sahip olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle, Rusya, buralarda asimilasyon politikalarına daha bir hız vermiş, nüfus hareketleri ile bu Türk topluluklarını bulundukları yerlerde azınlığa düşürmüştür. Ancak, Sovyetler Birliği’nin dağılma sürecinde ,Asya’daki Türk Devletlerinin bağımsızlıklarına kavuşmaları aşamasında, bu Türk toplulukları da kendi otonom bölgelerini kurmuşlar, bir takım milli ve kültürel haklarını Rusya’ya kabul ettirmişlerdir. Rusya, SSCB’nin dağılması ile yapılan hatayı hemen telafi yoluna giderek, kendi nüfuz alanından çıkmasını istemediği Türk Devlet ve Topluluklarını “Bağımsız Devletler Topluluğu” adı altında yeniden organize ederek, kendi nüfuz sahası içinde kalmalarını sağlamıştır.
Bulgarlar ve Macarlar Bu gün Türklüğünün farkında olmayan Türk asıllı en büyük topluluklar (Bunu yakın geçmiş için söylüyoruz. Uzak geçmişte; Kızılderililerden tutun da, Büyük Atatürk’ün vurguladığı üzere, Anadolu medeniyetlerini oluşturan pek çok kavimle, uzak doğudaki Japon, Moğol toplulukları da Türk asıllıdır.), Macarlar ve Bulgarlardır. Bu Türk boyları Avrupa içlerinde Hıristiyanlığı benimsedikten sonra, ulusal bilinçlerini de yitirmişler ve Türklüklerini unutmuşlardır. Hatta, amansız Türk düşmanı olmuşlardır. Bunlardan Macarlara biz Macar diyoruz. Onlar kendilerine “HUN” diyorlar. Ülkelerinin adı da “HUNGARYA” yani “Hun Ülkesi”. Bir dönemde bu ülkede yapılan bir istatistik sonucuna göre, Macaristan’daki erkek nüfusun % 17’sinin adı “ATİLLA”dır. Bulgarlar ise, tarihte devlet kurdukları milli adlarını korumakla birlikte, ulusal bilinçlerini tamamen yitirmişlerdir. Buna neden olan en önemli etmen, bu Türk topluluklarının, ulusal bilinçlerinin yerine dini inanışlarını ön plana çıkarmalarıdır. Yaşam biçimlerini belirlerken, ulusal bilinci dikkate almamalarıdır. Ayrıca, SSCB’de uygulanan ateist politikalar sonucunda, bu gün bizim anladığımız çerçevenin dışında, bir takım inanç şekilleri de doğmuştur. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinde, Rusların nüfus politikaları nedeniyle, Türklerle Ruslar karışmış, Müslüman olduğunu söyleyen Türklerle, Hıristiyan olduğunu söyleyen Rusların evlilikleri söz konusu olmuştur. Ancak, bu evliliğin her iki tarafı da kendi dinini tam olarak bilmemektedir. Hatta hiç bilmemektedir. Dolaysıyla, ortak yaşam şartlarının belirlediği bir inanç biçimi ortaya çıkmaktadır. O coğrafyada dinler ortak payda olmak durumundan çıkmışlardır. Sadece ismen ve şeklen vardırlar. İnsan oğlunun, kendi kendini yönetme sürecinde, Tarım Devrimini yapmasından sonra dünya üzerinde şekillenen, toprağa bağlı, tek tanrılı dinlerin yerini, yine insan oğlunun, Endüstri devrimini yapmasıyla, milliyetçilik ideolojileri almıştı. Milliyetçi ideolojiler, dinleri ortadan kaldırmadıkları gibi, onları mezhep boyutlarına kadar indirerek daha da keskin hale getirmişlerdir. Fakat bunlar bugünkü sonuca gelinmesini engellememiştir. İnsanlar, çok geniş coğrafyalarda, hayatta kalabilmek için, üretmek zorunda olduklarının bilinciyle birbirlerine sarılmışlar ve hayatlarını devam ettirmişlerdir. İnsan oğlunun bu çağdaki yeni devrimi iletişim ve bilişim üzerine olmuştur. Bu devrim, insanlar üzerinde endüstri devriminden çok daha fazla tesirli olacaktır. Bu aşamada, dinlerin tesirleri daha da azalacaktır. Ancak, onun yerine ikame edilen, emperyalist güçlerin bir amaca dayalı sahte, yanlış din dayatmaları topluma inanç olarak sunulacaktır. Geçtiğimiz dönemde Afganistan’da (ABD-CIA desteği ile ) din adına iktidar yapılan, Taliban hareketi bu anlattıklarımıza en canlı örnektir. İnsanlar arasında istismara en müsait kavram olan din, her devirde olduğu gibi, bu günün dünyasında da insanları uyutmak ve sömürmek için istismar edilmeye devam edilmektedir. Bugün, Yeni Dünya Düzenini kurmaya çalışanlar, toplumların eğitim düzeylerine ve kavrayış yeteneklerine göre dini yaklaşımlar icat etmektedirler. Afganistan’da halkın kabullenebileceğini düşündükleri katı, Arapçı bir İslam modeli uygulatırken, ülkemizde de “Dinler arası diyalog”, “”Hoşgörü” edebiyatıyla, tabir caizse, daha sulandırılmış, etkileri hafifletilmiş bir din vazetmeye başlamışlardır. Bu güçler, amaçlarına ulaşmak için, çok iyi yetiştirdikleri ajanları sayesinde ve toplumların dinler konusundaki bilgisizliklerinden yararlanarak, bütün dinleri kendi çıkarlarına hizmet eder konuma getirmektedirler. Bu yaklaşımın en ileri aşamasının, üç bilinen dini, yani; Hıristiyanlık, Müslümanlık ve Museviliği, “İbrahimi dinler” adı altında bir din olarak tanımlayıp, bu dinlerin mensuplarını Yahudilerin kontrolü altına almak olduğu bilinmektedir. Yapılan çalışmalar bu doğrultudadır. Bu çalışmanın sonuçları, uzun vadede, dünya insanlığını “Küresel Krallığın” kölesi yapmaktır. Dolayısıyla, aynı tanrıya inanan, bütün tek tanrılı dinlerin mensupları, zaman içinde bunu sorgulayacak ve tüm insanların aynı tanrıya inandığı gerçeğinden hareketle, ulusal değerlerini önemsemeye başlayacaklardır. Bunun daha sonraki aşaması ise, insanoğlunun , Uluslararası değerleri (İnsan hakları vs.) benimseme aşaması olacaktır. İşte bu gidişatı takip eden, “Küresel güçler”, şimdiden, milletleri mikro ölçülerde parçalayarak, gelecekteki, uluslararası değerleri benimseyecek insanların, kendileri karşısında güç oluşturmalarını engellemeye çalışmaktadırlar. Bu, “Tek Dünya Devleti” hayalinin peşinde olanlar karşısında yenik düşmemek için, milletlerin, genlerine kazınmış olan karakteristik özelliklerine sahip çıkmaları gerekmektedir. Bizim açımızdan bu işin ortak paydası ise, “Türklük bilinci”dir. Musevi Türkler Din olarak Museviliği seçmiş olan Türk topluluğu Hazarlardır. Hazarlar, Hazar Devletinin dağılmasından sonra, Avrupa yoluyla bütün dünyaya dağılmışlardır. Bu gün yer yüzünde dağılmış olarak yaşayan Museviler iki isim altında anılmaktadırlar. Saferadlar ve Eşkenazilar. Bu iki gruptan Eşkenaziler’in Hazar Türkleri olduğu söylenmektedir. Türk toplulukları içinde, inanç biçimini, ulusal bilincinin önüne koyan, bu nedenle de tarih sahnesinden silinen, Türk devlet ve topluluklarının başında Hazar Türkleri gelmektedir. Bu Türk topluluğu ulusal bilincini tamamen kaybetmiş ve sonradan sahiplendiği inanç içinde erimiştir. Ulusal bilincini tamamen kaybeden Hazarlar bu gün “Türküm” diyememektedirler. Bu duruma gelmelerinde, Türkçe’yi terk etmelerinin çok büyük rolü olmuştur. İkinci büyük etken ise, din olarak benimsedikleri Museviliği ulusal kimliklerinin önüne geçirmiş olmalarıdır. Bu topluluktan, bu gün ulusal kimliğinin bilincinde olanlar var ise de bunlar yekün teşkil etmeyen ve bir varlık gösteremeyen dağınık gruplar halinde Sibirya’da, Kafkasya’da ve Rusya’da yaşamaktadırlar. Diğer dinler içinde eriyenler de mevcuttur. Bunlardan, Hıristiyanlıkta Bulgarları ve Macarları, Müslümanlıkta Memlüklüleri, Babürlüleri, Abbasiler döneminde Samarra şehri halkını ve daha nicelerini sayabiliriz. Bu gün aynı erime sürecinin, İran’da mezhep taassubu nedeniyle yaşanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bilindiği gibi, İran’ın kuzeyinde yer alan Güney Azerbaycan’da yaklaşık kırk milyon Azeri Türkü yaşamaktadır. İran’ın dini politikasını belirleyecek kadar dini tesir altındadırlar. Azerbaycan Devletinin, Ermenistan’la savaşında, Rusların Ermenilere yardımının yanı sıra, İran’ın da Ermenilere destek vererek, kanı, dini hatta mezhebi aynı olan Azerbaycan’ın ezilmesinde ve topraklarının işgalinde Ermenilere yardım ettikleri bilinmektedir. Burada yapılmak istenen, Büyük Azerbaycan’ın gerçekleşmesine mani olmaktır. Rahmetli Elçibey’de bu politikanın kurbanı olmuştur. Kısacası, dini taassubunu, ulusal bilincinin önüne geçiren devlet ve topluluklar, erimiş ve kaybolmuşlardır. İnanmak insanlar için bir ihtiyaçtır. İnsanlar yeteri kadar Ulusal Bilinçlerini geliştirici eğitim alamazlarsa, kendilerini ifade edebilmek için, inançlarını ön plana çıkarırlar. İşte, ülkeleri yöneten kadrolar da, bilinçli veya bilinçsiz şekilde, “Ulusal Bilinci” halklarına vermediklerinde, bu boşluk “dini bilinç” şeklinde tezahür eder. Bu yeni durum ise geçmişte ve günümüzde bütün yöneticilerin işine gelmiştir. Yöneticiler, büyük kitleleri kontrol edebilmek için, insanların inançlarını sınırsız derecede kullanmışlardır. Bu dikkate alındığında, bütün insanlara aynı düzeyde eğitim verip, onların hepsini aynı ulusal bilinç düzeyine çıkarmak mümkün görülmeyebilir. Aslında bunu yapmak çok zor değildir. Ancak, bunun yapılabilmesi için, bu politikayı uygulayacak derecede Ulusal Bilince sahip kadroların yönetim mekanizmasının başında bulunması gerekir. 1923-1938 döneminde olduğu gibi. Büyük Türk evladı Atatürk, T.C. Devletini kurarken bu durumları dikkate almış ve yeni Türk Devletinin her zerresine Türklük bilincini nakış nakış işlemiştir. Ancak bu büyük liderin ölümünden sonra, onun idealleri yok sayılmış, unutulmuş, hatta unutturulmuştur. Böyle bir politika izlenince de, Osmanlı’nın çöküşünden sonra kıyıya kenara sinmiş bulunan Enderun artıkları yeniden iş başına getirilmeye başlanmıştır. Bunların göreve getirilmesinden sonra da her konuda ulusal kimliğimizin gerektirdiği politikalardan uzaklaşılmıştır. 1938 yılından sonra Milli Eğitimde Atatürk’ün düşüncesinden adım adım uzaklaşılmıştır. Sadece adı Türk olan, kimliğinde; Uyruğu:T.C. yazan, ancak kan, ruh ve beyin olarak Türklükle ilgisi kalmamış, dönme devşirme kökenli kişilerin ya da “Mankurtlaştırılmış” Türk asıllıların yer aldığı bir yönetimde, eğitimin olsa olsa sadece adı “Milli” olacaktır. Nitekim şu anda da öyledir. Ana dilimiz Türkçe’nin yerine ısrarla yabancı dilde eğitim dayatılması ve yeni yetişen gençliğin ulusal bilinçten tamamen yoksun olarak yetişmesi bunun en güzel örneğidir.
Küreselleşme-Yeni Dünya Düzeni
Günümüz dünyasını yönetmekte olan uluslar arası güçler, iki kutuplu dünyanın sona ermesinden ve ABD’nin dünya jandarması rolünü üstlenmesinden sonra, Küreselleşme veya Yeni Dünya Düzeni adı altında, dünyanın yeniden şekillendirilmesine çalışıyorlar. ABD karşısında güç olmaya çabalayan AB, aslında aynı güçlerin amaçlarının gerçekleşmesi için çalışıyor. Biri birlerinin rakibi olmalarına rağmen, paylaşım sırasında, gayet güzel anlaşarak dayanışma içine girebiliyorlar. Bunun en güzel örneği ise, ABD’nin Kuzey Irak’ta kendi güdümünde piyon bir Kürdistan devleti kurma çabalarına karşılık olarak, AB (AB’nin belkemiğini oluşturan Almanya ve Fransa) ise, ülkemizin Güney Doğusunda aynı oluşumu hayata geçirmek için ellerinden geleni esirgemiyorlar. Madamın Kürt severliği ve Almanya’nın ülkemize sattığı bazı askeri gereçleri, PKK’ya karşı kullanmamıza razı olmamamsının altında yatan gerçek budur.
Yugoslavya Örneği Bu paylaşımın en güzel örneği, AB ülkeleri ile aralarında mezhep farklılığı bulunan Yugoslavya’nın, ABD ve AB’nin ortak hareketi ile küçük parçalara ayrılmasıdır. Bu operasyon o kadar ayrıntılı hesaplanıp gerçekleştirilmiştir ki, öncelikle o coğrafyada yaşayan ve Türkiye’ye sempati duyan, İslam dinine mensup Boşnaklar ve Arnavutların Sırplar tarafında sistemli olarak soykırıma uğratılmasına, sindirilmesine ve fiziki olarak yok edilmelerine sessiz kalınmış, amaç gerçekleştikten sonra, büyük kurtarıcı edasıyla ortaya çıkarak, duruma müdahale edilmiştir. Böyle yapılarak, bu tür operasyonlarda ABD ve AB’nin ne kadar haklı olduğu İslam dünyasına da mesaj olarak verilmiştir. Sırplara yapılan müdahale, Sırp halkına zarar vermemek için, genellikle, gece boş olan kamu binalarını bombalamak şeklinde yapılmıştır. Bu binaların bombalanacağı da daha önceden duyurulduğu için, Sırplar burada binaların dışında bir mal ve can kaybına uğramamışlardır. Kısacası, bu “düzenleme operasyonları” yapılırken, hiç kimse çıkıp, bu yapılanların yanlışlığından bahsedememiştir. ABD ve AB hesaplarını o kadar güzel yapmışlardır ki, dünya kamu oyu bu operasyonları sadece alkışlamak zorunda kalmıştır. Gerçek durum ancak Yugoslavya küçük parçalara bölündükten sonra anlaşılmış, ancak, ortada buna müdahale edecek bir güç kalmadığı için, herkes sesini kesip oturmak zorunda kalmıştır. Kosova’da olduğu gibi, Sırplar buradaki yabancı güçlerin çekilmesini istediklerinde de, CIA destekli Arnavut milislerin saldırıları ile Sırpların kendilerine muhtaç oldukları mesajını vermişlerdir. Terörün Kaynağı Neresi? Burada anlatılmaya çalışılan şudur: Yeni Dünya Düzenini oluşturmaya çalışanlar, bir yere müdahale etmek istedikleri zaman, orada yapay sorunlar çıkarıp, dünyanın dikkatini oraya çekiyorlar. O coğrafyada yaşayan insanların bir bölümüne, etnik kimlik farklılığı, din farklılığı ya da mezhep farklılığı öne sürülerek, kontrollü olarak soykırım veya buna yakın eziyet edici uygulamalar yapılıyor. Sonra da bu bölgeye kurtarıcı rolü ile giderek oturuyorlar. Oraya giderken, dünyanın onayını alıyorlar ancak, oradan çıkma konusunda hiç acele edilmiyor. Bugüne kadar yapılan operasyonlardan, Yugoslavya’daki etnik temizliği, Afganistan’daki Taliban rejiminin işbaşına gelmesini, Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani’yi, ülkemizde bölücü terör örgütü PKK’yı kimlerin organize edip, finanse ettiğini sağır sultan bile biliyor. ABD’nin Irak operasyonu öncesinde, kendi halkını ikna etmek ve dünya kamu oyuna, Terörle mücadelenin ne kadar önemli olduğu mesajını vermek için ne gerekirse yapmaktan çekinmemektedir. Bali adası ve Filipinler’deki şiddetli patlamaları da bu cümleden saymak mümkündür. Irak saldırısı öncesinde dünyanın başka yerlerinde de buna benzer kanlı saldırılar olursa, bunlara hiç şaşmamak gerekir. Geçtiğimiz günlerde bir ABD’li yetkilinin; “Irak Türkiye’ye saldırabilir” kehanetinin altında da bu gerçek yatmaktadır. Eğer Türkiye, ABD ile beraber Irak’a saldırma konusunda iş birliği yapmazsa ki Türk yetkililer bu yönde açıklamalar yapıyorlar, Türkiye’nin stratejik bazı hedefleri bir gece karanlığında vurulabilir. Bu saldırının nereden yapıldığını açıklayacak tek güç ise, uzaydan bakarak, yer yüzündeki bir pinpon topu üzerindeki yazıyı okuyacak teknolojiye sahip olduğunu söyleyen ABD’dir. Biz de buna inanarak Irak’a karşılık verince, maksat hasıl olacak, bölge ısınacaktır. Böylece, küresel krallığa bağlı güçler, bu istikrarsız(!) bölgede barışı ve insan haklarını korumak için gelip petrol kuyularının etrafına çadırlarını kuracaklardır. Ve şu ana kadar girdikleri hiçbir yerden çıkmadıkları gibi oradan da çıkmayacaklardır. 2002 yılı itibarıyla da onları oradan atacak ikinci bir güç mevcut değildir. Öyleyse, burada bir konuya dikkat etmek gerekiyor. Bu güçler, bir yere girerken kendi ülkelerinin ve dünya kamu oyunun desteğini arkalarına almak zorunluluğu hissediyorlar. Bu desteği sağlamak için de ne gerekirse yapıyorlar. İşte bu aşamada onların oyununa gelmemek ve serinkanlı bir politika izlemek gerekiyor. Bütün dünya, Bin Ladin denen kişinin kimler tarafından yetiştirilip, hangi amaçlarla Afganistan’a gönderildiğini biliyor. Bin Ladin’in nabız atışlarını bile kontrol edebilen bir CIA, bu gün onun nerede olduğunu bilmediğini, ona ulaşamadığını söylüyor diye, dünya kamu oyu buna inanmak zorunda değildir. ABD daha, ikiz kulelerde kaç kişinin bulunduğunu, kaç kişinin öldüğünü bile dünya kamu oyuna inandırıcı bir şekilde anlatabilmiş değildir. Her ülkede onlar adına kendi kamu oyunu ikna etmeye çalışan “şerefli kalemşörler” bu işi üstlenmiş durumdalar.Ancak, onların gayretleri de güneşi balçıkla sıvamaya yetmiyor. Düşünün bir kere, uzaydan, bir pinpon topu üzerindeki yazıyı okuyabildiğini söyleyen, benim tarlamdaki ürünün rekoltesini ölçebilen, yer altındaki petrol ve maden yataklarını tespit edip, bunların rezervlerini tespit edebilen bir güç, koskoca uçakların, bu gücün gözüne baka baka kendi kalbi sayılan Pentagona, ikiz kulelere peş peşe çakılmasını (fark edemediği için) engelleyemiyor. Ve dünya kamu oyundan buna inanmasını bekliyor. Türkiye'de Yapılmak İstenenler
Türkiye, PKK terörünün başlatıldığı günden beri, planlı ve çok iyi organize edilmiş saldırılara maruz kalmaktadır. Bu saldırılardan en önemlisi, bilindiği gibi PKK terör hareketidir. Buna paralel olarak yürütülen cemaat, tarikat ve partiler gibi dinci yapılanmalar vardır. PKK terör hareketinden umduğunu bulamayan güçler, Kürt kökenli vatandaşlarımızın binlerce yıldır bir arada yaşadığı Türklerle kanlı bıçaklı olmasını sağlayamayınca, taktik değiştirerek, bölücü terörü siyasileştirme yolunu seçmiştir. Bunda da inandırıcılık sağlamak için, Kuzey Irak’ta -model- oluşturacak bir Kürt devleti oluşturmaya çalışmaktadır. Bu girişim için on yıldan fazla bir zamandan beri çalışmaktadır. Bu girişim başarıya ulaşırsa, sıra, bizim güney doğumuzda da böyle bir yapılanmayı gerçekleştirmeye gelecektir. Bunu da zaten saklamaya-gizlemeye gerek bile duymamaktadırlar. On binlerce kilometre öteden, DEHAP’ın neden seçimlere sokulmamaya çalışıldığının, Tayyip’in neden siyaset yasağının kaldırılmadığının, hesabını sormaya kalkıyorlar. Ellerindeki en güçlü tehdit aracı da IMF - Dünya Bankası kredileri. Önce bizleri, her şeyimizin, geleceğimizin bu kredilere bağlı olduğuna inandırdılar, bunu sağlamak için planlı bir şekilde ödeyemeyeceğimiz biçimde borçlandırdılar, şimdi bu durumu bize karşı bir silah olarak kullanıyorlar. Bütün bunları yaparken bir amaçları var. Türkiye gibi büyük ve ileride kendileri için tehlike olabilecek potansiyele sahip bir ülkenin varlığından rahatsızlar. Bu nedenle, Türkiye’nin kendileri için tehlike teşkil etmeyecek boyutlara çekilmesini sağlamak istiyorlar. Bunu yapabilmek için de her yolu kullanıyorlar. Türkiye içinde istismar edebilecekleri, kandırabilecekleri, ihanet ettirebilecekleri, parayla satın alınabilecekleri, etnik kökeninin ön plana çıkarılmasından hoşlananları, din adına ortada gezen din istismarcılarını, kısacası kullanılmaya uygun her düşüncedeki insanı kullanarak, içeride bir huzursuzluk yaratmaya çalışıyorlar. Bir bakıyorsunuz, birileri bir “deniz” derneği kurmuş liman liman papaz gezdiriyor. Denizle papazın ne ilgisi varsa! Bir başkası çıkmış Doğu Karadeniz dağlarında insanlardan kan örnekleri topluyor. Bir başkası “Dinler arası diyalog” adı altında, papaz papaz dolaşıyor. Bir başkası televizyonlardan, kendisini meclise gönderen halka, “Atatürk benim atam değil” diye efeliğini gösteriyor. Zaten kapalı kapılar ardında o büyük insana küfür ederek meclise girmiş, şimdi zannediyor ki halk böyle efeliklere prim veriyor. Halk bu davranışından dolayı kendisini dışlayınca da “Ben İsa’yım”, “ben peygamberim” diye zırvalamaya başlıyor. Bir başkası, Kadıköy-Hasanpaşa’da çaycılık yapmaktan sıkılıp, Fatih’de “Şeyhlik” yapmaya başlıyor. Ankara, İstanbul, İzmir gibi üç büyük kentimizin, Üniversite görmüş, seçimle iş başına gelmiş anlı-şanlı belediye başkanları tek tek gidip bu adamın elini öpüp, kendileri için “hayır dua” dileniyorlar. Ne de olsa dünyalıklarını kazanmışlar, sıra öbür tarafı garantiye almakta! Bir başkası kalkıyor, Alman ajanlarının kontrolünde, kendi devleti aleyhine bu ülkenin insanlarını örgütlüyor. Niçin? Bu ülke, kendi malı olan altın madenlerini çıkaramasın da Alman altın stoklarına müşteri olsun diye. Hatta, boş zamanlarında da hobi olarak, yapılmakta olan barajların “dünya kültür mirası olan eski eserleri nasıl yok ettiğini” ağa babaları aracılığıyla dünyaya şikayet ediyor. Ülkenin dört bir yanında, akşam - sabah “Allah, peygamber” diyerek, sakalını sıvazlayıp, saçını savurarak dolaşan bir başka şeyh(!), İslamcı bir gazetenin, İslamcı yazarının evinde, zavallı bir kıza tecavüz edecekken basılıyor. Bir bakıyorsunuz, belediye başkanı seçildiği gün, “bir buçuk dairem var, başka hiç bir şeyim yok” diyen bir belediye başkanı bir milyar iki yüz milyon dolarlık servetini, bir kamyonla bakkallara bisküvi dağıtarak kazandığını söylüyor. Biraz sıkıştırılınca, oğlundan(!) üç yüz milyar() borç(!) aldığını söylüyor, daha doğrusu, ne söylediğini bilmiyor. Kimsede üstüne gidip de, bu servetin hesabını sormuyor. Başka birileri, “Gaz” gelecek yerden tavuk esirgemeyerek, elli milyon dolar götürüyor. Başka biri, Alman bilgisayar çöplüğündeki bilgisayar hurdalarını “Devlet adına İthal ederek” bazı kamu kurumlarını bilgisayara geçiriyor. Sonra da kayın pederinin bağışladığı(!) parayla siyasete atlayıp, bakan bile oluyor. Bir başka bakan(!); “Şehitlerin yaşama hakkı kadar Apo’nun da yaşama hakkı var” diyebiliyor. Gözümüzün önünde, bayrağımızı yerlere atanlar, bu gün aramızda serbestçe dolaşıyor. Bir aklı evvel ve avanesi bir tarih vakfı kurup, dünyaca tanınan bir Yahudi vakfından aldığı dolarlarla, Osmanlı kayıtlarından, azınlıklara ait tapuları bulup gün ışığına çıkarıyor(!). Bu listeyi çook uzatmak,hatta (ne yazık ki )kitap hacmine ulaştırmak mümkün. İşte bütün bu saydığımız kişiler ve bunlara benzer rollere soyunanların arkasındaki güçleri araştırdığımızda, karşımıza ya ABD, ya da AB çıkıyor. Bu yapılanların hiç biri tesadüfen yapılmış değildir. Şu saydıklarımızın ve burada sayamadıklarımızın tamamı, planlı-programlı ve bilinçli yapılan işlerdir. Ve bu işlerin finansörleri de, yine yukarıda andığımız çevrelerdir. Bu çevreler, asırlardır çözmeye çalıştıkları “Şark meselesini” çözebilmek için, her şeylerini seferber ediyorlar. Bir zamandan beri geveleyip durdukları, “Türkiye bir mozaik ülkedir” zırvasını zorla hayata geçirmeye çalışıyorlar. Peki başarılı oluyorlar mı? Bu gün için değil, ama uzun vadede, bu attıkları fitne tohumları, başımızı çok ağrıtacak kadar ürün vereceğe benziyor. Türkiye’yi herkes canının istediği kadar çok sayıda etnik gruplara ayırıyor. Hatta öyle ki, Türk’ü ayrı, Türkmen’i ayrı, Abdal’ı ayrı, sünniyi ayrı, aleviyi ayrı millet sayıyor. Kürd’ü,Laz’ı, Çerkez’i, Gürcü’yü, Abaza’yı, Çeçen’i, en baştan ayrı sayıyor zaten. Ne yazık ki, bu saydıkları grupların içinden, sayıları Kelaynak kuşları kadar bile olmasa da, bunların oyununa gelenler, yapılacak ihanete alet olanlar çıkabiliyor. Fakat, ülkemiz insanının ezici bir çoğunluğu, bu tür yaklaşımlara prim vermiyor. Yasalara saygılı. Devletine bağlı bir şekilde yaşıyor. Ancak, IMF’nin direktifleri ile yürütülmeye çalışılan ekonomi, artık yürüyemez hale gelmiş. Zaten IMF’nin görevi de bu. Operasyona tabi tutulacak ülkeleri, uzun yıllar uğraşarak, ekonomik iflasa sürüklemek. Ekonomik iflasın ardından gelecek sosyal patlamalar ise onların istediği ortamı yaratacak. “Müdahale ortamı.” Bu ortamda, şimdi Irak’ta yaptıkları gibi, ellerinde cetvel, masanın başında dünya devletlerinin sınırlarını yeniden çizecekler. Bunlar birer iddia değil, herkesin görebildiği gerçeklerdir. Türkiye’nin bölünüp-parçalanması hiç kimseye mutluluk getirmeyecektir. Sadece, Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin kıymetini bilmeyenlere acı ve hüsran getirecektir. Dünyada Türk Milleti kadar sabırlı ikinci bir millet daha yoktur. Türk Milleti, oynanmakta olan oyunları, yapılmakta olan ihanetleri görüyor, ancak, sabırla bu yanlış yapanların yanlışlarından vazgeçmelerini bekliyor. Eğer bu yanlışlar ve ihanetleri yapanlar buna devam ederlerse, ileride de bunun hesabını vermek zorunda kalırlar. Çünkü, Türk Milleti’nin sabrı taştığı zaman, ortalık toz duman olur, göz gözü görmez hale gelir. Ortalık sakinleştiğinde görülür ki, ayakta duran Türk Milletidir. Toza toprağa karışanlar ise, bu devlete ve bu millete ihanet edenlerdir. Bu gün Türkiye Cumhuriyeti Devletine, vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür diyoruz. Nasıl, ABD’de yaşayan bir Çinli, bir Koreli, bir İngiliz, bir Japon “Ben Amerikalıyım” diyorsa ve ülkesinin yasalarına saygılı bir hayat sürüyorsa, burada da durum aynıdır. Herkes önce yaşadığı ülkenin çıkarlarını gözetecektir ki ülkenin kalkınmışlığından kendisi de yararlansın. Ülkemizde yaşayan bir kısım vatandaşlarımız farklı etnik kökenden geliyor olabilir. Ancak, onlar şunu çok iyi bilmelidirler ki, Türkiye’de buldukları dostluk ve kardeşlik ortamını dünyanın hiçbir ülkesinde bulamazlar. Onlar bu atmosferin dışında yaşayamazlar. Geçmişte gördük, bin bir hevesle Çeçenistan’a gidenler, İsrail’e gidenler, Ermenistan’a gidenler, Yunanistan’a gidenler, hayal kırıklığı içinde geri döndüler. (Tabii sadece sağ kalabilenler.) Onlar için de artık “Ortak Payda Türklüktür.” Yeni Dünya Düzeni kurmaya çalışanlar ülkemizdeki her türlü renkliliği ve en küçük farklılıkları kullanmak istemektedir. Bunu yapacak maddi ve manevi birikime sahiptirler. Bu yeni düzeni kurabilmek için, kontrollerinde bulunan hesapsız paraları, sınırsız şekilde harcamaktadırlar. Türk Milletine, AB içinde mutlu gelecek hayalleri kurdurarak, elimizdekini-avcumuzdakini adeta gasp etmektedirler. Özelleştirme (!) çalışmaları çerçevesinde yapılanlara dikkatli bakıldığında, gördükleriniz karşısında şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirsiniz. Uluslar arası sermaye çevreleri ve onların yerli işbirlikçileri, bu milletin varını yoğunu haraç-mezat elinden almaktadırlar. Bu KİT’lerin niçin satıldığı sorulduğunda, “Zarar ediyorlardı” diye cevap veriyorlar. Peki, zarar ettiği için bir işletmenin satılması ne kadar karlıdır? Bunu hiç düşünmüyorlar. Zararın nedeni o işletmenin var olması mı yoksa, o işletmenin yanlış yönetilmesi mi? Bunu düşünen yok. Bir işletme durduğu yerde zarar etmez. Bazı insanlar o işletmeyi kullanarak üretim yapmak ister, başarılı olamayınca da işletme zarar eder. Burada zararın suçlusu işletmenin varlığımıdır ki “Satıp kurtulalım” diyerek milletin malını ona-buna peşkeş çekiyorsunuz. Bu sattığınız işletmeler hangi şartlarda meydana getirildi hiç düşünüyor musunuz? Haraç-mezat, hatta bazen bedavaya satılan bu işletmeleri tekrar milletin malı yapmak istediğinizde, bunun neye mal olacağını hiç hesap ettiniz mi? En canlı örnek olarak Türk Telekom’u gösterebiliriz. Bu karlı kurumu milletin elinden alabilmek için ne oyunlar oynandığını, ne baskılar yapıldığını, vatansever insanların nasıl ”Vatan haini” ilan edildiğini herkes biliyor. “Aman bir an evvel satalım, yoksa elimizde kalır ve bunun zararı da sırtımızdaki kamburu büyütür” dedikleri Türk Telekom, zarar etmedi, tam tersine kar etti. Basında bu durum, “Telekom herkesi şaşırttı” diyerek haber yapıldı. Aslında bu haberi yaparak kamuoyu önünde söyledikleri yalanları mazur göstermeye çalıştılar. Çünkü onlar da çok iyi biliyordu ki Telekom zarar etmeyecek. -Baba Buş- taa Amerikalardan İstanbul’a, bir geceliğine, zarar edecek bir Telekom için mi gelmişti? Kısacası, “özelleştirme” bir kurt masalıdır. Bu fakir milleti tamamen güçsüz bırakmak için bir bahanedir. Başka ülkelerde özelleştirmeler yapılmış ve başarılı olmuş olabilir. Ancak, her ülkenin kendine göre şartları vardır. Bu milletin sahip olduğu değerleri elden çıkarırsanız, zaten hiçbir birikimi olmayan bu millet bir daha o değerlere sahip olamayacaktır.
Sermaye Birikimi Osmanlı’dan beri uygulanan yanlış politikalar nedeniyle, insanımız ve devletimiz güçlü bir sermaye birikimi sağlayamamıştır. Bunun neticesi olarak da devlet ve vatandaşlar fakir kalmıştır. Bu gün Türkiye’de dönen sıcak paranın 5 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. Varlığından bahsedilen döviz zerevimizin tamamı da 25 milyar dolar olarak ifade ediliyor. İçeriye ve dışarıya, devlet ve özel sektör olarak toplam borcumuzun ise, 230 milyar dolar civarında olduğu biliniyor. Bizde durum böyle iken, bir bakıyorsunuz, 2000 yılında Kanada’da bir banka, en çok mevduat toplayan –Dünyanı üçüncü bankası- olmuş. Bir yıl içinde topladığı mevduat tutarı ise 500 milyar dolar. İşte bu durumu çok iyi incelememiz gerekir. Bizim gibi sermaye birikimi sağlayamamış fakir bir ülkede, devlet kasasından çalınan her kuruşun ne kadar önemli olduğunu çok iyi anlamamız gerekmektedir. Anlamalıyız ki hırsızlara da ona göre davranalım. Bizi soyanların yüzsüzlüğü kadar bize zarar veren bir başka şey de bizim saflığımızdır. En basit örneği olarak gördünüz işte, 3 Kasım seçimlerinde meydanlarda boy gösteren hırsızları nasıl alkışladıklarını. Bu millet halen,çoluk çocuğunun geleceğini çalanları, ensesine vurup ağsından ekmeğini alanları alkışlayabilmektedir. Uyuşturucu terine kullandıkları TV yayınları ve gazeteleri sayesinde, bire süre daha bu milleti kandırabileceklerdir. Ancak, artık deniz bitti. Gemi karaya oturdu. Gidecek yol yok. Ülkeyi iflas ettirdiler. Sonrada ödeyemeyeceği borçların altına soktular. Tüm gelirimiz bu borçların faizlerini ödemeye bile yetmiyor artık. Ama bu arada, bizi bu borç batağına sokanlar, kendi servetlerinin hesabını tutamayacak kadar zengin oldular. Yani, tarihten gelen yanlışlar nedeniyle, bir türlü sermaye birikimini sağlayamamış olan bu fakir millet için alınan borç paralar da maalesef birilerinin özel kasalarına akmıştır. Bu birilerinin ad ve adresleri herkes tarafından bilinmektedir. Bu şartlar altındaki bir devlet, bu yoklukları yaşayan bir millet alçakça soyulmuştur. Çeşitli kılıflar altın da bu soygun devam ettirilmektedir. Bu gidişin sonu, perişanlıktır. Açlıktır. Yokluktur. Millet kendi karnını doyuramayacak noktaya getirilmiştir. Çiftçimiz ekip-biçemez, üretemez duruma sokulmuştur. Bunlar da yetmezmiş gibi, kendi ülkemizde, kendi toprağımıza ekeceğimiz ürünlere yabancılar kota koymaktadır. Neyi ne kadar üreteceğimize onlar karar vermektedirler. Böylece, kendi üretebileceğimiz ürünleri de onlardan almak zorunda kalacağız. Borç içinde yüzüyorken, bir de yiyecek için onlara borçlanacağız. Daha şimdiden bu borçlara karşılık ülkenin toprakları ipotek altına sokulmuştur. Atatürk’ün 15 yıl gibi kısa bir zamanda, bu aç milleti doyurmak, çıplak milleti giydirmek için kurduğu tesisler, yerli yabancı kim denk gelirse, haraç mezat elden çıkarılmaktadır. Bunun adı da özelleştirme olmaktadır. Buğday ekme, tütün dikme, şeker pancarı ekme, fındık fidanlarını sök. Şeker fabrikaların, tütün fabrikaların, fındık işleme tesislerin kapansın. Peki, bu millet ne yiyecek, ne içecek? Bunu düşünmeye bile gerek yok. Onlar bize satacaklar ya!
Sermaye Birikimi Neden Sağlanamıyor? Bu milletin neden bir türlü sermaye birikimi sağlayamadığını araştırdığınız zaman, karşınıza ilginç bir durum çıkar. Bu millet bu gün niçin sermaye birikimi yapamıyorsa, geçmişte de onun için yapamamıştır. Çünkü, sermayeyi elinde tutanlar, canları sıkıldığı zaman kapağı dışarı atıp, bu ülkede sağladığı birikimlerini yurt dışına kaçırmaktadır. Sonrada utanmadan bu millete iftiralar atmaktadır.Yok baskı görüyorlarmış da yok bilmem ne. Bre şerefsiz, baskı gördüğün için mi bu kadar zengin olabildin bu ülkede? Eğer baskı yapılınca insanlar böyle zengin oluyorsa, halkı baskı altına alalım da kısa zamanda herkes köşeleri dönsün. Osmanlı döneminde ticaretten, sanattan ve her türlü akçalı işlerden uzak tutulan Türkler, çiftçilik yapıp, vergi vermekten ve savaşmaktan sermaye birikimi yapmaya fırsat bulamamıştır. Tarımdan yeterli birikimi sağlayamadığı için, sanayi devrimini gerçekleştirememiştir. Emperyalist ülkeler Endüstri devrimini bile tamamlayıp, bilişim-iletişim toplumu olma sürecine girmişlerdir.Biz ise halen, sanayi devrimini gerçekleştirmiş değiliz.Böyle olunca da tabi ki emperyalistlerin, Yeni Dünya Düzencilerini, Küresel Kraliyetçilerin iştahını kabartan bir fakir devlet konumuna düşüyoruz. Onlar bu durumu çok iyi bildikleri için, bizim zor durumumuzu kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak istiyorlar. Bunun için de aramızdaki iş birlikçileri kullanıyorlar. Bir yandan dış borçların faiz ödemeleri, bir yandan da içerdeki hainlerin hortumlamaları yüzünden sermaye birikimi bir türlü gerçekleşmiyor. Yanlış vergi politikaları yüzünden,vatandaşlar kayıt dışı ekonomiye yöneliyorlar. (İyi ki de kayıt dışı ekonomi oluşmuş.Yoksa ülke çoktan iflas etmiş olurdu.) Peki bu durumda yapılması gereken nedir? Ne yapılmalıdır da bu tuzaklardan kurtulmalıdır? Bunun bir tek yolu vardır. O da başlatılacak olan “Ulusal Kalkınma Hamlesi”dir. Kendi kaynaklarını kullanan, aldığı borçları verimli yatırımlara yönelten bir uygulama devletimizi yabancı devletlerin boyunduruğundan kurtaracaktır. Tabi ki öncelikle yapılması gereken, “Milli Kalkınma Hamlesi”ne kaynak temin etmektir. Bu kaynak da hazır beklemektedir. Bu kaynak, arsızların,hırsızların, hortumcuların, vurguncuların, talancıların, yalancıların bu milletten çaldıkları paralar ve bu paraların en yüksek orandaki yasal faizleridir. Her kuruşu bu millete ait olan çalınmış servetini millet hırsızlardan geri alacaktır. Hem de faiziyle beraber. Böylece ekonomiye sokulacak 100 milyar dolar civarında bir para verimli bir şekilde kullanılacak ve milletin kaderi değişecektir. Çünkü fakirlik bu milletin kaderi değildir. Sadece şerefsizlerin bir tuzağıdır. Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır. Şu sıralarda alel acele “azınlık vakıflarının mülk edinmesine izin vere yasa”nın çıkarılması boşuna değildir. Bu milletin düşmanları istiyorlar ki, Türk Milleti uyanmadan, elinde-avucunda ne varsa satın alalım. Uyandıklarında ellerinde işe yarar kaynakları ve yapacak hiç bir işleri olmasın. Türklük, Ortak Payda
Yer yüzünde Türk milletinin yaşadığı topraklar, çok verimli yer altı ve yer üstü kaynaklara sahiptir. Ancak, bu kaynakları Türkler değil, genellikle düşmanları kullanmaktadır. Türk Milleti bu kaynakları kullandığı taktirde, dünyanın süper gücü olma potansiyeline sahiptir. Bu gün her Türk Devleti, kendisi için gereksinim duyduğu her hangi bir şeyi, diğer bir Türk Devletinde bulabilecek konumdadır. Kiminde ham madde, kiminde petrol, kiminde doğal gaz, kiminde altın-gümüş, kiminde bor, kiminde pamuk, kiminde demir (bu liste sayfalar tutar) atıl olarak beklerken, bu ülkelerin halkları olan bizim milletimiz, ele aleme avuç açmak zorunda bırakılıyor. İşte, Yeni Dünya Düzeni adı altında yapılmak istenen şey, bu kullanılmamış kaynakların sonsuza dek Türk Milletinin ve diğer mazlum milletlerin elinden alınması operasyonudur. Bunun önüne geçmenin yet yolu da Türk Devletleri ve toplulukları arasında, yükselen değerin “Türklük” olması, yani,”Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. Dünya Türkleri bu eksen üzerinde bir ayara geldikleri taktirde, ne kadar önemli bir güç olduklarını anlayacaklardır. Bu elbette kolay olacak bir şey değildir: Bu uğurda, rahmetli Elçibey gibi yiğit Türk evlatları sıkıntılar yaşayabilecek, sıkıntılar içinde ebediyete göçebilecektir. Ama bu ülkü canlı tutulmalı ve bu hedefe varılmalıdır. Yer yüzünde Türk Milletinin mutluluğu ve huzuru için başka bir yol bulunmamaktadır. Kendini düşmanının merhametine teslim eden insanlar, milletler ve devletler, her şeye müstahaktır. Çünkü bunu baştan kabul etmişlerdir. Eğer Türk Milleti, kendi dünyasında ”Türklüğü Ortak Payda” yapamazsa, “Yeni Dünya Düzeni” kurucularının, “Küresel Kraliyet”çilerin, “Tek Dünya Devleti”ni hedefleyenlerin oyunlarından ve tuzaklarından kendini kurtaramayacaktır. Türk Milleti, Türk Dünyasında, Türklüğü Ortak Payda yapabilecek ortak değerlere, ortak kültüre ve ortak dile sahiptir. Bunu başarabilecek potansiyele sahiptir. Başarmak için sadece başlamamız gerekmektedir. Çünkü, dünyanın çeşitli bölgelerinde varlıklarını sürdüren kardeşlerimiz, yeni “Küresel Saldırılar” karşısında böyle bir uyanış, böyle bir arayış içine girmişlerdir. Yer yüzünde yaşayan bütün milletler ve halklar, mensubu oldukları milleti seçme hakkına sahip olamamışlardır. Bunu Tanrı böyle istemiştir. Ancak, yarattığı insanları, inançlarını seçmekte serbest bırakmıştır. Bu durumu da, indirdiği en son dinin kitabı olan Kuran’da belirtmiş, İslam Peygamberinin sözleri ile insanlığa duyurmuştur. “Dileseydik sizi bir tek kavim olarak yaratırdık.” , “Biz sizi kavim kavim yarattık ki, tanışıp anlaşasınız”, ‘Dinde zorlama yoktur’ , ‘Kişi kavmini sevmekle suçlanamaz’ ayet ve hadisleri bu cümledendir. Bu nedenle, dinimizi de çok iyi öğrenerek, küresel güçler ve onların maşaları tarafından istismar edilmesine de engel olmalıyız. Bilindiği üzere, milletimizin bir kısmı başka dinleri benimsemiş olmakla birlikte, Türk olduğunun bilincindedir ve bundan taviz bile vermemektedir. Onlarla biz aynı dünyanın insanları, aynı evin çocuklarıyız. Zaten, aynı dine bağlı olunsa bile bu defa da mezhep, tarikat, cemaat ayrılıkları bizi bölmektedir. Çünkü düşman, kullanabileceği en küçük fırsatı değerlendirerek bizi bölmeye çalışmaktadır. Öyleyse, Tanrının takdir ettiği eksende bir araya gelmek, en akılcı çözüm yolu olacaktır. Kurtuluşumuz ve mazlum milletlerin kurtuluşu, inançlarımıza saygılı olarak, “Türklük Ortak Paydasında” birleşmemizdir. Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman, dünya bütün insanlık için daha bir yaşanır olacaktır. Votkacılar bu işi beceremediler, insanları mutsuz ettiler ve meydandan çekildiler. Sığır çobanları da bu işi yapamayacaklarını daha önce de göstermiş ve sabıkalı duruma düşmüşlerdir. Kurulmaya çalışılan AB ise, geçmişte mazlum milletleri sömürerek bu günlere geldiğinden, insanların huzurunu ve mutluluğunu sağlayacak bir deneyime, birikime ve inanca sahip değildir. Kurulmaya çalışılan ”Tek Dünya Devleti” veya diğer bir ismiyle “Küresel Krallık” ise daha baştan, insanları kendi köleleri ilan ettiği için, insanlara sadece kan ve göz yaşı getirebilir. “Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü” felsefesine yaklaşamaz bile. Bunların dışında bu işi yapabilecek tek güç Türk Milletidir. Türkler bu sınavı bir kez değil, bilinen tarih içinde onlarca defa kazanmışlardır. Bu nedenle de, dünya insanlığının huzuru ve mutluluğu, Türk Milletinin “Türklük Ortak Paydasında” birleşmesiyle çok yakından ilgilidir. Eğer Türk Milleti bu hedefi yakalayabilirse, bu bütün insanlığın hayrına olacaktır. Türk Milletinin yiğit evlatları. Tarih önünde, üzerinize düşen göreve sahip çıkarak hemen çalışmaya başlayın. İlk iş Türkçe’mizi canlandırmaktır. Savaşılacak ilk düşman, Türkçe’mizi hedef alanlardır. Çünkü onlar da çok iyi biliyorlar ki, bir millete dilini unutturursanız, o milleti köleleştirmeniz işten bile sayılmaz. Biz de bunun farkında olarak çalışmalıyız. Hedefe giden yolun başında yapılacak ilk iş Türkçe’yi canlandırmak, sonunda ise, Dünya Türklüğünü “Türklük Ortak Paydası”nda birleştirmektir. Bunun sonucu ise, bütün dünya insanlığının huzuru ve mutluluğudur.
Muharrem Kılıç 27 Kasım 2002 İstanbul
|