
Küreselleşen Değerler ve Perspektif Çarpılması Üzerine...
-Meral Akşener-
İdeolojilerin son bulması, tek kutuplu dünya ve küreselleşmenin öne çıkması; kavramların yüklendiği anlamlardan başlamak üzere düşünce hayatımızı ve kurum ve kuruluşlarımızdan başlayarak devlet dediğimiz olguyu derinden etkilemektedir. Siyasal partilerimizin ve siyaset anlayışımızın bu etkilenmenin dışında kalması mümkün değildir. Başta devlet dediğimiz olgu olmak üzere tüm kurum ve kuruluşlarımız ile birlikte siyasal partilerimizde, değişen dünyada varlık sebeplerini, ülkeye, topluma ve küresel değerlere bakışlarını yeniden değerlendirmek ve yeni bir çağdaş paradigma geliştirtirmek zorundadır. Önümüzdeki dönemde çağ ile uyumlu ve çağın yükselen değerlerini kavramış ve yeni bir paradigma geliştiremeyen kurum ve kuruluşların yok oluşlarına şahit olacağız. Yeni bir siyaset paradigması geliştirmenin ilk koşulu, küreselleşen değerlerin doğru algılanması ve bu değişimin toplumsal etkilerinin doğru analiz edilmesidir. Kavramların içini boşaltma ve istismar etme geleneğini bırakarak, sağ-sol düşünce ekseninin kırılmağa yüz tuttuğu bu ortamda bu değerleri doğru algılar ve doğru tespit edersek devasa gibi görünen problemlerimizin çözümü konusunda ciddi bir yola girmiş oluruz. Yaşadığımız dünyada küreselleşen kavramlar arasında hiç şüphe yoktur ki Demokrasi-İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü olguları gelmektedir. Ben bu yazı çerçevesinde bu kavramların detaylı analizinden ziyade düşünce ve toplumsal hayatımızdaki sosyo-psikolojik etkilerine değinmek istiyorum. Küreselleşen kavramlar konusunda düşünce hayatımızda hemen hemen bir konsensüs izlenmektedir. Bu konuda dikkat edilmesi gereken konu; suni olarak oluşturulmak istenen Cumhuriyet-Demokrasi ekseni yanlışlığına düşmemektir. Taktik ve stratejik olarak oluşturularak istenen bu eksen bilimsel değildir. Bu kısa tespitten sonra değişim dönemlerinde yaşadığımız sosyo-psikolojik olgulara dikkat çekmek istiyorum. Bilindiği gibi köklü değişim dönemlerinde karşılaştığımız ilk sosyo-psikolojik olgu "perspektif çarpılması"dır. Yaşadığımız dönemin iyi anlaşılabilmesi için bu olgunun derinlemesine analizi gerekir. Perspektif çarpılması bireysel ve toplumsal çerçevede kalıcı bir olgu değildir. Yaşanan değişimin büyüklüğü ve toplumun algılama düzeyine bağlı olarak geçici bir süre toplumları etkilemektedir. Perspektif çarpılmasının yaşandığı dönemlerde bireysel ve toplumsal manada "mantık" ve "algılama" bozuklukları ortaya çıkmaktadır. Perspektif çarpılmasının bireysel ve toplumsal etkileri; çağın yükselen değerlerinin ters istikametinde de olabilmektedir. Yine böyle dönemlerde bireysel ve toplumsal korku duygularının artmakta olduğu ve bu korku duygularının istismar edildiği de bir gerçektir. Burada göz ardı edilmemesi gereken en önemli konu ortaya çıkan kurumsal ve kavramsal istismar olgusunun düşünce hayatımızı ve toplumsal hayatımızı etkilemesine izin vermemektedir. Yaşadığımız bu dönemde yükselen kavramlar uzlaşma, işbirliği, karşılıklılık ve karşılıklı bağımlılık olmasına karşılık politik aşırılıklar ve gerilimin öne çıkmasının sebebi budur. Siyasal hayatımıza şimdilerde egemen olan bu politik aşırılıklar ve gerilimin alt yapısında toplumsal perspektif çarpılması ve bunun istismarı bulunmaktadır. Perspektif çarpılmasının bir başka toplumsal boyutu ise "Tek konulu seçmen"lerin ortaya çıkışıdır. Bir terör örgütünün liderinin yakalanması ile değişen siyasal tablo; bu tek konulu seçmenlerin varlığını göstermeğe yeterlidir. Değişim dönemlerinde perspektif çarpılmasının yanı sıra gözlemlenen bir diğer sosyo-psikolojik olgu korku duygularının artışıdır. Bireyler; geleceği, geleceğin kurallarını dolayısı ile ne olacaklarını kestiremedikleri için korkmakta; kuramlar ise mevcut güçlerini muhafaza edip edemeyeceklerini kestiremedikleri için korkmaktadır. Toplumsal korku duygularının artışının bir başka sebebi ise toplumsal hafızada bulunan korku stoklarıdır. Sanal veya gerçek korkularla yıllarca beslenen toplumsal hafıza değişimin yarattığı korku duygularını kolaylıkla kabul etmekte ve hatta büyüterek temellendirmektedir. Yaşadığımız dönemlerde; yıllarca devletin parçalanması veya "İran'a döneriz" gibi olgularla korkutulan toplumsal hafızanın perspektifinin çarpıldığı bir dönemde ortaya salınan her türlü stratejik korkuyu büyüterek ve kolaylıkla kabullenmesini sanırım bu şekilde izah edebiliriz. Perspektif çarpılmasının bir diğer sonucu bireysel ve toplumsal mantık örgüsünün zedelenmesidir. Bu zedelenme içerisinde bireysel ve toplumsal çerçevede ''veya mantığı" adını verdiğimiz "siyah-beyaz" mantığı kuvvetlenir. İstismar edilen bir başka olgu da budur. Bu ortamda herşey ya siyahtır ya da beyaz. Oysa perspektifin çarpıldığı ortamda ihtiyacımız olan mantık "Ve" mantığıdır. Veya mantığı yapısı itibarı ile istismara açık bir gerilim mantığıdır. Ve mantığı ise bir uzlaşma ve sükunet mantığıdır. Yaşadığımız dönemde Osmanlı veya Cumhuriyet denilmesini sanırım bununla izah edebiliriz. Oysa olması gereken Osmanlı ve Cumhuriyet olgusudur. Yine aynı şekilde olması gereken Cumhuriyet veya Demokrasi değil Cumhuriyet ve Demokrasi olgusudur. Perspektif çarpılmasının bir diğer neticesi güven duygusunun zedelenmesidir. Bu ortamda ortaya çıkan güvensizlik duygusu bireysel, kurumsal ve toplumsal davranış kalıplarımızı derinden etkilemektedir. Bireysel ve toplumsal anlamda güven duygusu, yerine kolaylıkla başka bir şey ikame edilebilir bir duygu değildir. Burada dikkat etmemiz gereken konu; sosyolojik anlamda güven duygusunun tamirinin çok kolay olmadığı ve çok zaman istediği konusudur. Perspektif çarpılması dönemlerinde artışına şahit olduğumuz güven ya da güvensizlik duygusunu devlet-toplum ekseni üzerinde analiz etmeye çalışırsak karşılaşacağımız tablo şu şekildedir: Kendisine güven duyulmayan bir otorite değişim dönemlerinde başlıca birkaç tip davranış geliştirmektedir. Baskı; dolayısı ile demokratik hakların, insan hak ve özgürlüklerinin kısıtlanması ya da en azından statükonun mahafazası ile kontrol mekanizmalarının arttırılması. Kendisine güven duyulmayan bir otorite bu davranış biçimlerini kavramları istismar etme ve kendisine bağlı ve kendisinden beslenen sivilimsi örgütleri harekete geçirerek yapabilmektedir. Yaşadığımız dönemde Demokrasi ve Laiklik kavramlarına yüklenmek istenen inanılmaz anlamları sanırım bu şekilde izah edebiliriz. Kendisine güven duyulmayan toplumlar ise genellikle marjinalite ve illegalite gösterirler. Marjinalleşme değişim dönemlerinde görülen korku duyguları ile de beslendiğinden bu dönemlerde en öne çıkan sosyal olgu olabilmektedir. Güven noktasında devlet-toplum ekseninde bir kısır döngü bulunduğunu da ifade etmeliyim. Güven duygusu azalmış toplumların geliştirdikleri marjinalite ve illegalite davranışları korunma amaçlı; körü körüne teslimiyet, toplumsal meselelere ilgisizlik ya da takiyye yöntemleri ile örtülmeye çalışılır. Değişimi yaşadığımız bu dönemde "güven duygusu" bireysel ve toplumsal anlamda en ciddi sorunlarımızdan biridir. Yaşadığımız kaosu yaratan en ciddi etken de, yaşadığımız kaosu arttıran en ciddi etken de "güvensizlik" duygusudur. Toplum x Devlet x Birey üçgeninde karşılıklı olarak yaşanan duygu budur. Demokrasi-İnsan Hakları ve Hukukun Üstünlüğü olgularının küreselleştiği bir ortamda aydınımıza düşen bu küresel kavramlara ve perspektif çarpılmasının sosyo-psikolojik neticesine istismar amaçlı farklı anlamlar yüklenilmesine dikkat çekmek olmalıdır Meral Akşener Not: Yeni Türkiye Dergisi 29. sayısında yayınlanmıştır.
|