Dünyada üretilen toplam ekonomik değerleri, şayet bir büyük pasta gibi tahayyül edersek; bu pastanın tepsilere servis edilmesi usulüne dair şu keskin gerçekliği de derhal tespit ve ifade etmemiz gerekmektedir.
Bu pastadan az sayıdaki zengin ülkelerle, çok sayıdaki yoksul ülkelerin aldıkları paylar arasındaki oran, süratli biçimde zengin ülkeler lehine açılmaktadır. Bundan başka her bir ülkenin tepsisine düşen pastanın, o ülke yurttaşlarına dağılımında da, çok az sayıdaki zenginler ile ezici çoğunluğu oluşturan yoksullar arasındaki paylaşım oranı da aynı hızla zengin azınlığın lehine açılmaktadır.
Şimdi bu oranları temsil eden dengeyi zihnimizde bir yay olarak canlandırırsak, bu yayın sonsuza dek gerilmeye devam edemeyeceğini; bir noktadan sonra kopma ve kırılmaların yaşanacağını da öngörmemiz gerekir. Bu halin aksinin kabulü, en başta fizik kurallarına aykırı düşer.
Bugün dünyada olup biten terör ve anarşizmi tetikleyen başlıca nedeni olan bu gerilmelerin, insanlığın geleceğini daha öte ölçeklerde tehdit ettiği ise bir vakıadır.
Büyük balığın küçük balığı yutmasını hak gören liberal ekonomik anlayışın örgütlediği böylesi bir gerilme, geçtiğimiz yüzyılda “sosyal devlet” uygulamaları ile kısmen de olsa durağanlaşmış; büyük kopmalar yaşanmamıştı. Kuşkusuz bu sonuçta, batı kapitalizminin Sovyet Sosyalizmini tehdit olarak algılamasının da payı büyük olmuştur. Ne var ki anılan sosyalizm uygulamasının yozlaşarak iflasa sürüklenmesi sonucunda, batı merkezli kapitalist emperyalizm kendisini bu kez daha bir “köpeksiz köyde değneksiz dolaşan kabadayı” konumunda hissetmiş ve savaş baltalarını yeniden eline almıştır.
Üstelik batı, tarihsel sömürgecilik geleneğinin deneyim zenginliğini kullanmak ve baş döndürücü biçimde değişen konjonktürel gerçekliği iyi gözetmek suretiyle, bu kez sömürgecilik anlayışını albenili bir giysiye büründürmesini de bilmiştir.
Peki bu giysi ne midir? Bu giysinin adı, derinlikli düşünme yeteneğinden yoksun olmalarına karşın çok konuşmayı ihmal etmeyen sözüm ona aydın müsveddelerinin, her gün ağızlarını doldurarak, ballandıra ballandıra zikrettikleri “globalleşme”, yani “küreselleşme” yani “yeni dünya düzeni”dir.
Üstelik “yeni dünya düzeni” olarak uygulamaya konulan postmodern liberal anlayış, geleneksel kapitalist emperyalizmden çok daha donanımlı, çok daha vahşi ve çok daha hırçın bir görünüm sergilemektedir. Üstelik sömürünün derinlik ve kapsamı bakımından, hiçbir dönemde var olmayan derecede olumlu bir iklimde at oynatmaktadır.
Türkiye de özellikle Özal’ın iteklemesiyle bu girdaba tepe taklak dalmış vaziyettedir. Özal’dan bu yana iktidara gelen hemen hemen tüm yönetimler de, bu gidişata, alternatif oluşturmak bir yana esaslı surette omuz vermişlerdir.
Türk insanını öz yurdunda sırasıyla yarıcı, kiracı, köle ve en sonunda istenmeyen misafir konumuna düşüreceği malum olan bu sürece; ne pahasına olursa olsun Cumhuriyet’ten rövanş alma saikiyle hareket ettiği pek belli olan mevcut iktidar, daha bir hırsla ve şevkle sarılmaktadır.
Nitekim son iktidarın beş yıla yaklaşan icraatları sonucunda, ortaya çıkan tablo şimdilik şudur: Ülkenin aynı zamanda stratejik özelliği haiz ekonomik kaleleri, işbirlikçiler kılavuzluğunda haraç mezat yabancı sektörel tekel veya tröstlere teslim edilmektedir. Bankacılık sektörümüzün %42’si yabancılaşmıştır. Devletin ülke ekonomisine yön ve strateji tayin edebilmesi için “olmazsa olmaz” enstrümanları (petrokimya, enerji, telekomünikasyon tesisleri gibi…) konumunda olup; tüm çalma çırpmalara rağmen inadına kar etmeye devam eden kuruluşlar, birkaç yıllık işletme karı karşılığında yabancılara ya da işbirlikçilerine, peşkeş çekilmiş ve çekilmeye devam etmektedir. Şimdiye değin “istikrar” bahanesiyle uğruna vermediğimiz tavizin kalmadığı, “ulusal” borsa, %70 oranlarında yabancıların eline geçmiştir. Devletin borç toplamı 180 milyar dolar artarak bağımsızlığımızı fiilen kıskaç altına alma noktasına ulaşmıştır. Ekonomide çok kısa vadeli sürdürülebilirliği sağlayan, dışarıdan (vurkaççı) kara ve sıcak para akışı, faiz adı altında dünyanın hiçbir yerinde görülmedik derecede ülke kaynaklarını yolup dışarıya transfer etmektedir.
Adeta sus payı olarak dağıtılan kömür, makarna gibi ulufelerle uyuşturulan ve yapay gündem ve meşgalelerle bakar gör kılınan halk çoğunluğu, açlık sınırına doğru hızla sürüklenirken, ülkenin ekonomik değer ve kaynakları, içeride gittikçe azmanlaşan küçük bir azınlığa ve çok uluslu sermaye odaklarına pompalanmaktadır.
Küreselleşmenin doğasını yansıtan bu sürece bağlı olarak; çiftçi yıl be yıl geri giderken, işçi-memur-emekli yüzde üç buçuk maaş zamlarıyla oyalanırken, nüfusun dörtte birine yakını işsizlik ve açlıkla hemhal iken, birkaç gün önce gazetelerin, bu seyirle ters orantılı bir gelişmeyi sevinç çığlıkları atarak Türk halkına müjdelidiğine tanık olduk.
13 Temmuz 2007 tarihli gazeteleri süsleyen haber aynen şu: “Mustafa Koç yönetimindeki Koç Holding bu yıl dünyanın en büyük 500 şirketi sıralamasında 168 basamak birden atlayarak 190. sıraya yükseldi. Yani, dünyanın en büyük 200 şirketi arasında artık bir Türk şirketi de var. Koç Holding, 34 milyar dolarlık cirosuyla listeye 190. sıradan girerken, büyük bir rüya da gerçekleşmiş oldu.”
Evet yorum gerektirmeyecek açıklıktaki bu tablo, ülke kaynaklarını kurutma pahasına dönen değirmenin suyunun, buradan alınıp hangi değirmenlere akıtıldığının resmi olsa gerektir!.. Ve tabii iktidarın, özde kimlerin iktidarı olduğunun da!...