Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

16 Temmuz 2007

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Umumi

 

 


Küreselleşme Hükmünü İcra Ediyor


-Kürşat Karacabey-


Dünyada üretilen toplam ekonomik değerleri, şayet bir büyük pasta gibi tahayyül edersek; bu pastanın tepsilere servis edilmesi usulüne dair şu keskin gerçekliği de derhal tespit ve ifade etmemiz gerekmektedir.

 

Bu pastadan az sayıdaki zengin ülkelerle, çok sayıdaki yoksul ülkelerin aldıkları paylar arasındaki oran, süratli biçimde zengin ülkeler lehine açılmaktadır. Bundan başka her bir ülkenin tepsisine düşen pastanın, o ülke yurttaşlarına dağılımında da, çok az sayıdaki zenginler ile ezici çoğunluğu oluşturan yoksullar arasındaki paylaşım oranı da aynı hızla zengin azınlığın lehine açılmaktadır.

 

Şimdi bu oranları temsil eden dengeyi zihnimizde bir yay olarak canlandırırsak, bu yayın sonsuza dek gerilmeye devam edemeyeceğini; bir noktadan sonra kopma ve kırılmaların yaşanacağını da öngörmemiz gerekir. Bu halin aksinin kabulü, en başta fizik kurallarına aykırı düşer.

 

Bugün dünyada olup biten terör ve anarşizmi tetikleyen başlıca nedeni olan bu gerilmelerin, insanlığın geleceğini daha öte ölçeklerde tehdit ettiği ise bir vakıadır.

 

Büyük balığın küçük balığı yutmasını hak gören liberal ekonomik anlayışın örgütlediği böylesi bir gerilme, geçtiğimiz yüzyılda “sosyal devlet” uygulamaları  ile kısmen de olsa durağanlaşmış; büyük kopmalar yaşanmamıştı. Kuşkusuz bu sonuçta, batı kapitalizminin Sovyet Sosyalizmini tehdit olarak algılamasının da payı büyük olmuştur. Ne var ki anılan sosyalizm uygulamasının yozlaşarak iflasa sürüklenmesi sonucunda, batı merkezli kapitalist emperyalizm kendisini bu kez daha bir “köpeksiz köyde değneksiz dolaşan kabadayı” konumunda hissetmiş ve savaş baltalarını yeniden eline almıştır.

 

Üstelik batı, tarihsel sömürgecilik geleneğinin deneyim zenginliğini  kullanmak ve baş döndürücü biçimde değişen konjonktürel gerçekliği iyi gözetmek suretiyle, bu kez sömürgecilik anlayışını albenili bir giysiye büründürmesini de bilmiştir.

 

Peki bu giysi ne midir? Bu giysinin adı, derinlikli düşünme yeteneğinden yoksun olmalarına karşın çok konuşmayı ihmal etmeyen sözüm ona aydın müsveddelerinin, her gün ağızlarını doldurarak, ballandıra ballandıra zikrettikleri “globalleşme”, yani “küreselleşme” yani “yeni dünya düzeni”dir.  

 

Üstelik “yeni dünya düzeni” olarak uygulamaya konulan postmodern liberal anlayış, geleneksel kapitalist emperyalizmden çok daha donanımlı, çok daha vahşi ve çok daha hırçın bir görünüm sergilemektedir. Üstelik sömürünün derinlik ve kapsamı bakımından, hiçbir dönemde var olmayan derecede olumlu bir iklimde at oynatmaktadır.

 

Türkiye de özellikle Özal’ın iteklemesiyle bu girdaba tepe taklak dalmış vaziyettedir. Özal’dan bu yana iktidara gelen hemen hemen tüm yönetimler de, bu gidişata, alternatif oluşturmak bir yana esaslı surette omuz vermişlerdir.

 

Türk insanını öz yurdunda sırasıyla yarıcı, kiracı, köle ve en sonunda istenmeyen misafir konumuna düşüreceği malum olan bu sürece; ne pahasına olursa olsun Cumhuriyet’ten rövanş alma saikiyle hareket ettiği pek belli olan mevcut iktidar, daha bir hırsla ve şevkle sarılmaktadır.

 

Nitekim son iktidarın  beş yıla yaklaşan icraatları sonucunda, ortaya çıkan tablo şimdilik şudur: Ülkenin aynı zamanda stratejik özelliği haiz ekonomik kaleleri, işbirlikçiler  kılavuzluğunda haraç mezat yabancı sektörel tekel veya tröstlere teslim edilmektedir. Bankacılık sektörümüzün %42’si yabancılaşmıştır. Devletin ülke ekonomisine yön ve strateji tayin edebilmesi için “olmazsa olmaz” enstrümanları (petrokimya, enerji, telekomünikasyon tesisleri gibi…) konumunda olup; tüm çalma çırpmalara rağmen inadına kar etmeye devam eden kuruluşlar, birkaç yıllık işletme karı karşılığında yabancılara ya da işbirlikçilerine, peşkeş çekilmiş ve çekilmeye devam etmektedir. Şimdiye değin “istikrar” bahanesiyle uğruna vermediğimiz tavizin kalmadığı, “ulusal” borsa, %70 oranlarında yabancıların eline geçmiştir. Devletin borç toplamı 180 milyar dolar artarak bağımsızlığımızı fiilen kıskaç altına alma noktasına ulaşmıştır. Ekonomide çok kısa vadeli sürdürülebilirliği sağlayan, dışarıdan (vurkaççı) kara ve sıcak para akışı, faiz adı altında dünyanın hiçbir yerinde görülmedik derecede ülke kaynaklarını yolup dışarıya transfer etmektedir.  

 

Adeta sus payı olarak dağıtılan kömür, makarna gibi  ulufelerle uyuşturulan ve yapay gündem ve meşgalelerle bakar gör kılınan halk çoğunluğu, açlık sınırına doğru hızla sürüklenirken, ülkenin ekonomik değer ve kaynakları, içeride gittikçe azmanlaşan küçük bir azınlığa ve çok uluslu sermaye odaklarına pompalanmaktadır.

 

Küreselleşmenin doğasını yansıtan bu sürece bağlı olarak; çiftçi yıl be yıl geri giderken, işçi-memur-emekli yüzde üç buçuk maaş zamlarıyla oyalanırken, nüfusun dörtte birine yakını işsizlik ve açlıkla hemhal iken, birkaç gün önce gazetelerin, bu seyirle ters orantılı bir gelişmeyi sevinç çığlıkları atarak Türk halkına müjdelidiğine tanık olduk.

 

13 Temmuz 2007 tarihli gazeteleri süsleyen haber aynen şu: Mustafa Koç yönetimindeki Koç Holding bu yıl dünyanın en büyük 500 şirketi sıralamasında 168 basamak birden atlayarak 190. sıraya yükseldi. Yani, dünyanın en büyük 200 şirketi arasında artık bir Türk şirketi de var. Koç Holding, 34 milyar dolarlık cirosuyla listeye 190. sıradan girerken, büyük bir rüya da gerçekleşmiş oldu.”

 

Evet yorum gerektirmeyecek açıklıktaki bu tablo, ülke kaynaklarını kurutma pahasına dönen değirmenin suyunun, buradan alınıp hangi değirmenlere akıtıldığının resmi olsa gerektir!.. Ve tabii iktidarın, özde kimlerin iktidarı olduğunun da!...

 

Kürşat Karacabey

16 Temmuz 2007



"Milli İrade" Demokrasinin Neresinde? -Kürşat Karacabey-


Âlâ yu vâlâ içinde hazırlandığımız bir genel seçime daha, neredeyse bir arpa boyu kadar yaklaşmış bulunmaktayız. Demokrasinin kalesi addedilen partilerden, sistem tarafından hormonlanan/finanse edilen üç-beş tanesinin, “dört çarpı dört bayrak yarışı” heyecanıyla, cadde ve sokakları alabildiğine şenlendirişine (kimilerince de kirletişine) burunlarımızı çarparcasına tanık olmaktayız. Halk ile âdeta dalga geçercesine, kimileyin açık artırma, kimileyin de açık indirme usulüyle göğe savrulan sağlaması yapılmamış bol kese vaatler, kar tâneleri gibi havada uçuşmakta…



Yeni Dünya Düzeni'nin Milli Devlet ve Milli Hukuk Düşmanlığı -Kürşat Karacabey-


İlkel çağlarda, insanlar arası paylaşım mücadelesinin sonucunu, “haklılık” değil, fakat “güçlülük” belirlerdi. Büyük balığın küçük balığı yutması ne denli hak ise güçlü insanın zayıf insanı yenip yok etmesi de o derecede olağan karşılanırdı. Ne var ki binlerce yıllık süreç içerisinde gelişip olgunlaşan toplumsal yapılar, insan aklı ve vicdanını inciten bu kuralsız gidişata karşı, pahalıya malolan kimi setler çekerek cevap verdi. Meşruiyetleri, sahip oldukları güçen kaynaklanan hegomanik otoritelerle; motivasyonunu yaşadığı derin sefalet ve taşıdığı insanlık onurunun kamçılamasından alan geniş halk kitleleri (tebâ) arasında yaşanan nice kanlı boğazlaşmalar, insanlık tarihinin şekillenmesinde önemli bir role sahip oldu.



Devlet ve Devlet Düşmanlığı -Kürşat Karacabey-


Devlet kurabilmek, devlet olabilmek, bir toplumun uygarlık düzeyinin en önemli belirleyicisi ve ölçütüdür. Şöyle ki, ancak belli bir tarihsel geçmiş, kültür ve bilgi birikimine erişmiş toplumlar; bireysel ve dar çerçeveli topluluk çıkarları ile güçlerinin önemli bir bölümünü, oluşturulan ortak merkezi bir erke bırakmak suretiyle, çok boyutlu, sistemli bir toplumsal anlaşmaya vararak devleti oluştururlar. Anılan zenginliklere erişememiş topluluklarsa gayrı meşru ve kaba güce dayalı ilkel özellikleri ile şeflik mertebesini işgal eden kişilerin mutlak otoritesi gölgesindeki çete, aşiret ve klanlar şeklinde yönetilirler.


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar