Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

200?

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Umumi

 

 


Yeni Dünya Düzeni'nin Milli Devlet ve Milli Hukuk Düşmanlığı


-Kürşat Karacabey-


İlkel çağlarda, insanlar arası paylaşım mücadelesinin sonucunu, “haklılık” değil, fakat “güçlülük” belirlerdi. Büyük balığın küçük balığı yutması ne denli hak ise güçlü insanın zayıf insanı yenip yok etmesi de o derecede olağan karşılanırdı. Ne var ki binlerce yıllık süreç içerisinde gelişip olgunlaşan toplumsal yapılar, insan aklı ve vicdanını inciten bu kuralsız gidişata karşı, pahalıya malolan kimi setler çekerek cevap verdi. Meşruiyetleri, sahip oldukları güçen kaynaklanan hegomanik otoritelerle; motivasyonunu yaşadığı derin sefalet ve taşıdığı insanlık onurunun kamçılamasından alan geniş halk kitleleri (tebâ) arasında yaşanan nice kanlı boğazlaşmalar, insanlık tarihinin şekillenmesinde önemli bir role sahip oldu.

 

Kuşkusuz ki bu dramatik seyirde, sorumluluğu, en derinden hissedenler bilgeler ve aydınlardı. Onların, toplumlara coşku aşılayan cesaret ve dirayetleri sayesinde, bir anlamda ortak akıl, zaferini ve egemenliğini ilân etmesini bildi. Uzun bir mücadele sonucunda elde edilen bu kutlu sonuç, “hukuk”u ve hukuk temelinde gerçekleşmiş siyasal örgütlenmenin en yetkin düzeyini ifâde eden “devlet”i yarattı. Artık insanlar, hemcinslerinin estirdiği kasırga ve boranlardan, bu iki şemsiyenin altına sığınarak güven buldular.

 

Kuşkusuz ki bu şemsiyelerin ürettiği güvenin derecesi; toplumdan topluma, devirden devire değişiklikler göstermekteydi. Ama en azından insanlık artık, doğru yola yönelmiş; gücün karşısında haklılık da mevzisini  almaya başlamıştı.

 

Hukukun olgunlaşıp egemenleşmesi sürecini anlatan bu yönelişte,  bir takım din kurallarının da tetikleyici etkisini tespit etmek gerekir. Ancak elde edilen bu sonuçta, bireyler arası mücâdele ve paylaşımın, bir takım ahlâki ve vicdânî kurallara bağlandığı ilk sosyal nüve olan aile kurumunun, katkısı daha büyük olmuştur. En başta aile ekseninde mayalanan bu anlayış, giderek daha büyük toplumsal yapılar içinde âdeta bir model ve aynı zamanda harç olmuştur. Fakat bu kez de kanlı mücadeleler, güçlü aile egemenliğine dayalı feodal örgütlenmeler düzlemine taşınmış ve orada devam etmiştir. Sosyal barış tahakkuk etmekten gene uzak kalmıştır.

 

Değişik kapsamlı sosyal örgütlenme modelleri ne zaman ki “millet” düzeyine erişmiş; işte ancak o zaman “hukuk” da, “devlet” de  anlamlı içerikler kazanmaya başlamıştır. Çünkü “millet” gerek dayanışmacı duygu yoğunluğu, gerekse dış tehditlere karşı koyma ve yükselme potansiyeli itibariyle, sosyal örgütlenmelerin en yetkini ve olgunudur. Duygu ve kültür birlikteliğinin yanında, akıl ve irâdenin de inşâsına katkı sunduğu “millet” anlayışı, bu sâyede hızlı bir şekilde revaç buldu ve yayıldı. 

 

Siyasi coğrafyanın şekillenmesinde başlıca belirleyici etken olan “milletler çağı”, kısa sürede kendi ideolojisini de yaratmış; millet egemenliğine dayalı “milli devlet” yönetim modelini uygulamaya koymuştur. Pozitif milli hukukların ve nisbî de olsa milletlerarası hukukun önemli mesafeler kat edip, bireyler ve milletler için eskisine oranla önemli ölçüde güvenlik ve adalet sağlamaları, bu dönemde gerçekleşmiştir. Bu sayede her bir milletin kendi öznel gerçeklik ve gerekliliklerinden hareketle milli hukuk temelinde, milli politika ve stratejiler belirleme ve bunları uygulayabilme şansı ortaya çıkmıştır.

 

Ne var ki, sömürü geleneği üzerine kurulu batı medeniyeti, güce karşı hakkın galebe çalmasını hazmedememiş; hukuku öteleyen ve güce öncelik tanıyan liberal anlayışın tetiklemesiyle, derhal kapitalist emperyalist sistemi yeniden dizayn etmiş ve bu sistemi, milli devletleri sömürüp yutmaya memur kılmıştır. Gerek milli gerekse milletlerarası ölçekte, güçlünün zayıfı yenmesini hak gören bu anlayış,  Marksist-Sosyalist Sovyet tehdidinin ensesinden uzaklaştığını hissetmesiyle, kökleri eskiye dayanan “yeni dünya düzeni”ni bu kez daha bir iştah ve cüretle uygulamaya koymuştur.

 

Pek tabiiki bu noktada, milletlerarası sömürü mekanizmalarının kapsam ve derinlik anlamında etkinliği ciddi setler çeken milli devlet ve milli hukuklar, tez elden hal’i gereken yapılar olarak hedef tahtasına konulmuştur.

 

Dünyaya yeniden bir düzen verme   yayılmacılığının saldığı tehdit karşısında bir parça kabuğuna çekilmiş; anılan ideolojinin öngörü ve beklentilerini baltalamak suretiyle tehlikeyi bertaraf etme refleksi ile sosyal adaletçi yaklaşımları uygulamaya koymuştur.  

 

Hepimizin bildiği üzere 20. Yüzyılın sonunu göremeyen Marksist-Sosyalist yönetim anlayışının iflası ve SSCB’nin dağılmasıyla, Kapitalist-Emperyalist anlayış bu kez daha bir azgınlaşmış; yakın geçmişte verdiği kimi ödünlerin rövanşını almaya soyunmuştur. Bu yolda kendisine en önemli engel olarak gördüğü milli devlet ve milli hukukları bombardımana tâbi tutmuştur. Küreselleşme” olarak adlandırdığı bu yeni ideoloji, milli devletleri imha ile bunların yerine batı merkezli çok uluslu dev şirketleri ikame etmektir.

 

Kürşat Karacabey



Devlet ve Devlet Düşmanlığı -Kürşat Karacabey-


Devlet kurabilmek, devlet olabilmek, bir toplumun uygarlık düzeyinin en önemli belirleyicisi ve ölçütüdür. Şöyle ki, ancak belli bir tarihsel geçmiş, kültür ve bilgi birikimine erişmiş toplumlar; bireysel ve dar çerçeveli topluluk çıkarları ile güçlerinin önemli bir bölümünü, oluşturulan ortak merkezi bir erke bırakmak suretiyle, çok boyutlu, sistemli bir toplumsal anlaşmaya vararak devleti oluştururlar. Anılan zenginliklere erişememiş topluluklarsa gayrı meşru ve kaba güce dayalı ilkel özellikleri ile şeflik mertebesini işgal eden kişilerin mutlak otoritesi gölgesindeki çete, aşiret ve klanlar şeklinde yönetilirler.



Tablo ve Sorumluluk -Kürşat Karacabey-


Sistem tarafından atanmışları oylamaya mecbur ve mahkum kılındığımız bir seçime daha hızla yaklaşmaktayız. Böyle bir aşamada ister bir dertleşme sayılsın, ister bir feryat!..  Gönlümün bir “çağrı” olarak algılanmasını arzuladığı bu kısa seslenişin konusunu, özetlenen ahvalin öncelikle Türk aydınlarınca, genel olarak da Türk insanınca “görev ve sorumluluğa davet” gibi anlaşılmasını diliyorum.



Demiryollarımız Vatanımızdır -Kürşat Karacabey-


Ülke ekonomisine, toplumsal refaha altyapı kılınan kimi sektörlerde basit kâr zarar hesabı yapılamaz. Aksi halde karayollarının da zarar ettiği olgusunu belirtmek durumunda kalırız. Hatta bu anlamda ülkenin eğitim sektörü de, savunma sektörü de tümden zarardadır. Oysa ki durumun bu kadar basit olmadığı ortadadır. Nasıl savunma sektörü yurttaşların güven içinde yaşayıp geleceklerine yatırım yapmalarını; eğitim yatırımları, toplumsal üretkenliğin, verimliliğin ve kalitenin yükselmesi için yapılan zararda (!) yatırımlar ise, tıpkı karayolları gibi demiryolları da ülke ekonomisinin kurumsal alt yapı anlamında en önemli ögesi olan ulaştırma gereksinimini karşılamak üzere, hizmet veren bir sektördür.


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar