Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

16 Mart 2006

Cengiz Han

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

İlker Başbuğ

Yazarlar

Türkiye'nin Tepesi

 


Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye'nin Güvenliğine Etkileri


-İlker Başbuğ-


Genelkurmay II. Başkanı İlker Başbuğ'un 27-28 Mayıs 2004'de "Türkiye, NATO ve AB Perspektifinden Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye'nin Güvenliğine Etkileri Sempozyumu"nda yaptığı açılış ve kapanış konuşması, güvenlik konusunun giderek daha çok terör alanına daraltılmasına şahit olduğumuz şu günlerde TSK web sitesinden alıntılanmışdır.

 

Türk Dirlik


Sayın Komutanlarım, Değerli Konuklar,

 

Genelkurmay Başkanlığı adına hepinize hoş geldiniz diyor, saygıyla selamlıyorum.


Konuşmama izninizle iki saptama ile başlamak istiyorum. Birincisi şu an üzerinde bulunduğumuz topraklara, ikincisi bu toprakların da üzerinde bulunduğu dünyaya ilişkin iki saptama olacak bunlar.

 

Bildiğiniz gibi, bu günlerde vizyonda olan Truva filminin konusunun geçtiği topraklar Türkiye’nin sınırları içerisindedir. Truva hırsın ve ihtirasın nelere yol açtığını gösteren bir hikayedir. Ülkemizin toprakları tarih boyu hırsına ve ihtirasına gem vuramayan kişi ve ulusların yenilgilerine ev sahipliği yapmıştır.

 

Türkiye bu nedenle, uluslararası politikalarını hırs ve ihtiras yerine dostluk, kardeşlik ve dayanışma sacayağına oturtmaya özel ve büyük önem vermektedir.

İkinci saptama ise, bizim, sizlerin ve başkalarının ülkelerinin üzerinde uzandığı dünyaya ilişkin. Olanakların geliştiği ama sorunların bu olanaklar oranında çözülemediği dünyaya ilişkin. Olanaklarımız Mars’a gidiyor ya da daha uzağa.

 

Uygarlık alanlarımızı genişletmeyi amaçlıyoruz, oysa savaşın ve terörün bu gezegendeki uygarlığı yok etmesini önlemekte sıkıntı çekiyoruz. Evrende kendimize yeni komşular arıyoruz ancak küçülen dünyanın herhangi bir yerindeki komşularımıza uygarlığın barışını sunamıyor, güvenliğini sağlayamıyoruz. Başka bir bakışla, hem güçlüyüz hem de güçsüz.

 

İşte bugün başlayan ve iki gün sürecek olan Sempozyumda barış ve güvenliğin ve dolayısıyla insanların mutluluğunun sağlanmasına ilişkin görüşleri paylaşmayı, düşünceleri geliştirmeyi amaçlamaktayız.

 

Açış konuşmamda, Sempozyum sürecinde tartışılacak konulara ilişkin düşüncelerimizin ve saptamalarımızın bir kısmını sizlerle paylaşmaya ve Sempozyumun akışına katkıda bulunabilmesi amacıyla konulara farklı açılardan bakan düşündürücü soruları ortaya koymaya çalışacağım.

 

20nci Yüzyılın sonuna yaklaşırken ve 21nci Yüzyılın hemen başında, dünya iki büyük olay yaşadı. Bu olaylar uluslararası ilişkileri, ittifakları, stratejik düşünceleri, “tehdit” ve buna bağlı olarak “güvenlik” gibi kavramları temelden sarstı ve büyük oranda değişime zorladı.

 

Bu iki olaydan biri Berlin Duvarı’nın yıkılışı, diğeri 11 Eylül’dür.

 

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışı, Sovyetler Birliği’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasına giden yolun başlangıcı olurken, bazı değerlendirmelere göre de dünya düzeninin tek kutuplu bir şekle dönüşümüne neden olmuştur. Kesin olan; ABD ve Sovyetler Birliği veya NATO ile Varşova Paktı arasındaki soğuk savaş döneminin sona ermiş olmasıdır.

 

11 Eylül 2001’de ABD’de yaşanan ve bütün dünya ülkeleri tarafından lanetlenen trajik olay ise; en güçlü devletlerin bile terörün hedefi olabileceğini gösterdi.

Bu iki büyük olay günümüz için acaba şu sonuçları doğurmuş olabilir mi?

- Büyük güçler arasında büyük zayiat ve tahriplere neden olabilecek savaş ihtimalinin ortadan kalkması,

- Bölgesel ve etnik kökenli savaşların hala önemini koruması,

- En önemlisi, öldürücü terorist saldırıların, kitle imha silahlarını da kullanarak, dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamanda ortaya çıkabilecek olması.

Yaşadığımız yüzyılda dünya barışı ve güvenliği için en büyük tehdidin terorizm olduğu artık bütün dünya tarafından açık şekilde bilinmektedir.

 

Aslında burada şu soruyu sormamız gerekiyor:

 

Elbette ABD’de meydana gelen bu olay dünyanın yaşadığı en trajik ve en büyük terör olayıdır, aynı zamanda terörle mücadelede bir kırılma noktasıdır. Ancak, terörün vahşetini anlamak ve teröre karşı etkili mücadeleye başlamak için bu büyüklükte bir olayın yaşanması mı gerekliydi?

 

11 Eylül 2001’den önce de, dünya pek çok terör olayı ile karşı karşıya kalmıştı. Bu olaylara karşı dünya ülkeleri yeterli duyarlılığı göstermişler miydi? Gerekli önlemleri almışlar mıydı? Ya da, bu yöndeki önerileri dikkate almışlar mıydı? Bunlar yapılmamışsa acaba neden diye sormak gerekmiyor mu?

 

Gelinen noktada bugün özellikle terorizmin öne çıkışı, coğrafi sınırlara dayalı savunmayı öngören stratejik düşünceden, coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik düşünceye dönüşümü zorunlu kılmıştır. Bu, kullanılan kavram açısından konvansiyonel savaştan, asimetrik savaşa geçiş anlamına da gelmektedir.

 

Burada incelenmesi gereken husus; güvenlik kavramından ne anlaşıldığı, boyutlarının neler olduğu ve bu boyutlar arasındaki ilişkilerdir.

 

Güvenlik “bir kimsenin, bir topluluğun, bir şeyin tehlikeden uzak olması, güven içinde bulunması durumu” olarak tanımlanabilir.

 

Güvenliğin üç boyutu ise; kişisel, ulusal ve uluslararası şeklinde sınıflandırılabilir.

 

Kişisel güvenlik kapsamında, vatandaşların yaşamını, özgürlüğünü, mülkünü ve refahını güvenli kılmak devletlerin temel işlevidir. Bireyin güvenliği öncelikli hedeftir.

 

Ulusal güvenlik; devletin bekası, bireylerin güvenliği ve ulusun refahını sağlamakla ilgilidir.

 

11 Eylül sonrası, bazı ülkelerin, ulusal güvenlik yapılarını güçlendirmek amacıyla değişiklikler yaptıkları gözlenmektedir.

 

Uluslararası güvenlik ise; güvenlik kavramının küresel boyut kazanmasıdır.

 

Terorizmle etkin mücadelede en önemli olan hususun, güvenliğin bu üç boyut arasındaki ilişkilerde dengeyi ve doğruyu bulmak noktasında olduğu ifade edilebilir.

 

İzninizle, bu hususu bazı sorularla açmaya çalışalım:

- Küresel çağda tam güvenlik mümkün müdür?

- Toplum ne seviyedeki güvensizliğe tahammül gösterebilir?

- Ulusal güvenlik önlemleri alınırken, bireylerin özgürlüğü nereye kadar sınırlandırılabilir?

- Bireysel özgürlükte sınırlamaların artması, acaba toplumda teröre karşı sağduyulu davranıştan bir paranoyaya dönüşe neden olabilir mi? Bu durum, aslında terör açısından bir hassasiyet yaratmaz mı? Hedef olma riski böylece artmaz mı?

- Ulusal güvenliğin sağlanması elbette her devletin asli sorumluluğudur. Ancak, terorizmle etkin mücadelede ulusal güvenlik uluslararası güvenliğe bağımlı mıdır?

­- Eğer yanıtımız evet ise, küresel çerçevede diğer ülkelerin güvenlik gereksinimlerine de önem verilmesi zorunluluğu yok mudur?

- Öyleyse, ulusal çıkarlar ile diğer ulusların çıkarları arasında nasıl bir denge olmalıdır?

- Terör örgütlerinin bilişim teknolojilerini de etkin biçimde kullanması terörle mücadelenin küresel boyutta yürütülmesini zorunlu kılmaz mı?

- Terörle uluslararası mücadelenin ittifaklar yerine isteyen ülkelerin geçici olarak katılımlarıyla oluşturulan kuvvet yapılarıyla yürütülmesi ne derece doğrudur?

Bu analizi müteakip, “Uluslararası güvenliğin sağlanabilmesi için hangi koşullar gereklidir?” sorusuna cevap vermeden önce şu hususların analizini de yapmak gerekiyor.

 

Güç; bir anlamda, “istediğiniz sonuçları elde etmek için, gerekirse başkalarının davranışlarını değiştirebilme yeteneği” olarak tanımlanabilir.

 

Ulusal güç genel olarak dört temel noktaya dayanır: Askeri güç, ekonomik güç, bu ikisinin ortak sonucu olarak ortaya çıkan politik güç ve sosyo-kültürel güç. Ancak, ulusal gücün içinde olmayan ve hükümetlerin denetimi dışında kalan uluslar üstü kuruluşların yarattığı güç de uluslararası ilişkilerde önemli rol oynamaktadır.

 

ABD, askeri güç olarak, teknoloji, harekat yeteneği ve uzak mesafelere kuvvet kaydırabilme imkanları bakımından, bugün dünyada tartışmasız bir güçtür.

Ancak, bu büyük gücün çeşitli nedenlerle dünyanın bir bölgesinde ortaya çıkan ciddi boyuttaki düşük yoğunluklu çatışmalara uzun süre angaje olma durumunda zorluklarla karşılaştığı da bir gerçektir.

 

ABD ekonomik olarak da dünyanın önde gelen güçlerinden birisidir. Buna karşılık, AB’nin toplam ekonomik gücünün ABD ile hemen hemen eşit düzeyde olduğu da bilinmektedir.

 

ABD, Avrupa ve Japonya dünya üretiminin üçte ikisini sağlamaktadır.

 

Hükümetlerin denetimi dışında kalan uluslar üstü kuruluşların yarattıkları güçlere gelince; bunların başında, servetleri bazı ülkelerin ulusal bütçelerinden fazla olan ve uluslararası çalışan şirketler gelmektedir. Buradaki durum çok kutupluluğun bile ötesindedir.

 

Bu değerlendirmelerden ABD’nin, küresel terorizm ve kitle imha silahlarının, özellikle nükleer silahların artması gibi sorunları tek başına çözecek kadar güçlü bir ülke olduğu sonucuna ulaşabilir miyiz?

 

Eğer öyle değilse, ABD’nin bu alanlarda dünyaya önderlik yapmaya mecbur olduğu kadar, işbirliği yapmaya da mecbur olduğunu söylemek doğru olmaz mı?

Bu analizi müteakip uluslararası güvenliğin sağlanmasında başarının hangi koşullara bağlı olabileceği sorusuna dönecek olursak;

- Ülkeler ortak bir tehdit tanımında birleşmeli, tehditlerin muhtemel ortaya çıkış zamanı, diğer bir deyişle, tehdidin çok yakın, orta veya uzun vadeden hangisinde oluşabileceği üzerinde anlaşmaya varmalıdır.

- Bu iki hususun gerçekleşmesi ise; etkili ve zamanında elde edilen istihbarata ve bu istihbaratın paylaşımına bağlıdır.

- Yönlendirici politikalardan ziyade işbirliğine yönelik yaklaşımlar benimsenmelidir.

- Sorumlulukların paylaşımı ile tehdide karşı uygulanacak hareket tarzlarına ilişkin kararlara iştirak arasındaki dengenin sağlanması gereklidir.

 

 

Sayın Komutanlarım, Değerli Konuklar,

 

Türkiye’nin etrafında cereyan eden ve bütün dünyanın da odaklandığı bazı kriz bölgelerine değinmek istiyorum. Elbette dünya üzerindeki kriz bölgeleri burada değineceklerimden daha fazladır. Ancak; Irak ve Afganistan’daki gelişmelerin ve özellikle İsrail-Filistin sorununun bugün için öne çıktığını söylemek mümkündür.

 

“Bu üç kriz bölgesinde ortak olan nokta; söz konusu bölgelerin belirli farklılıkları taşımalarına rağmen, bunların hepsinin terorizmle iç içe ya da ilişkili olduğu gerçeğidir.

 

İsrail ile Filistin arasındaki çatışmalar bugün çok endişe verici boyutlarda devam etmektedir.

 

İsrail ile Filistin arasında bir çözüm sağlanmadan bölgenin istikrara kavuşması mümkün değildir.

 

Olaya terorizm açısından bakıldığında, İsrail-Arap ve Filistin çatışmaları ve bu çatışmalar karşısında bazı ülkelerin aldıkları tavırlar, uluslararası terorizmin doğmasında ve gelişmesinde önemli bir etken olmuştur.

 

Elbette terorizm hiçbir nedenle haklı gösterilemez ve savunulamaz.

 

Ancak, özellikle İsrail-Filistin arasındaki sorun ile uluslararası terorizm arasındaki ilişkiler de görmezlikten gelinemez.

 

Sonuca giden çözüm yolunda özellikle ABD ile Avrupa’nın aynı bakış açısına sahip olmalarının önemine inanılmaktadır.

 

Çözüm yolunun önünü ancak ABD ile Avrupa’nın sahip olduğu müşterek değerler ile askeri, ekonomik ve politik gücün sinerjisi açabilir.

 

 

Değerli Konuklar,

 

Türkiye, Irak’ın ulusal birliğinin, egemenliğinin ve toprak bütünlüğünün korunmasının önemine inanmaktadır. Türkiye Irak’a etnik yakınlık ya da dini açıdan değil, bir bütün olarak bakmaktadır. Irak’ın toprak bütünlüğü yalnızca Irak’ta değil, tüm bölgede istikrarın tesisi için en önemli yapı taşlarından biridir.

 

Burada sorulması gereken soru; 08 Mart 2004’de kabul edilen Irak Devleti Geçiş Dönemi İdari Yasasının, Irak’ın geleceğini ne şekilde etkileyeceğidir. Irak’taki son gelişmeler ve oradaki etkin güç odaklarının geleceğe yönelik beklentilerinin Irak’ın ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü sağlamada nasıl bir sonucu ortaya çıkaracağı da ayrı bir sorudur.

 

Irak Devleti Geçici Dönemi İdari Yasası, Irak’ın ulusal ve toprak bütünlüğünü korumaya çalışırken, Devletin laik bir yapıda olmayacağını göstermektedir. İslamın, Şii ve Sünni inançlar arasındaki fark nedeniyle birleştirici bir öğe olup olmayacağı dikkatle incelenmelidir.

 

Sorun değişik beklentiler taşıyan Irak’taki bütün etnik ve inanç gruplarının hakça nasıl bir arada tutulacağı hususunda düğümlenmektedir.

 

Anılan yasa, çözümü gevşek merkezi federal devlet yapılanmasında görmektedir. Tarihi örnekler, farklı etnik ve inanç gruplarına sahip ülkelerin daha çok, kuvvetli bir merkezi idare altında bir arada tutulabildiğini göstermektedir.

 

Bu yapılanma, eğer gerçekleşirse, başarılı olabilecek midir?

 

Türkiye; Irak’ın bir an önce barış ve istikrara kavuşmasına ve bu bağlamda nüfus içinde önemli bir orana sahip Türkmen’lerin layık oldukları haklara sahip olmasının Irak’ın geleceğine yönelik çözümlere bir denge unsuru olarak katkı sağlayacağına inanmaktadır.

 

Türkiye, ABD’nin ve Koalisyon Gücünün Irak’ta başarılı olması ve Irak’taki yönetimin planlandığı şekilde Irak’lılara geçişi için her zaman destek vermiştir ve vermeye devam edecektir.

 

Irak’ta oluşabilecek bir kaostan veya bir iç savaştan en çok zarar görecek ülkelerin başında Türkiye’nin olabileceği bilinci içinde olmak zorundayız.

Bu nedenle, BM’in Irak’ta daha etkin rol oynamasının önemi açıktır.

 

 

Değerli Konuklar,

 

Uluslararası toplumun gündemindeki bir diğer konu da Afganistan’daki durumdur. Afganistan’ı daha güvenli, istikrarlı ve barış içinde gelişen bir ülke yapmak için uluslararası toplum ve Afgan hükümeti tarafından yürütülen çabalar olumlu yönde gelişmektedir.

 

Türkiye, başından beri katkı sağladığı uluslararası Afganistan Güvenlik Yardım Harekatının ikinci döneminde, yani 20 Haziran 2002 ile 10 Şubat 2003 tarihleri arasında, uluslararası güce komuta etmiş, bir tabur görev kuvveti ile katkı sağlamış ve Kabil Havaalanını işletmiştir. Halihazırda, harekat NATO sorumluluğunda yürütülmektedir.

 

NATO’nun Afganistan’a verdiği desteğin devamı ve yürüttüğü harekatın başarısı ülkenin geleceği için olduğu kadar NATO’nun geleceği için de önemlidir. Bu harekat, ittifakın 21nci yüzyılın tehditleri ile mücadeleye ne kadar hazır ve kararlı olduğunun bir göstergesidir. Bu açıdan, Uluslararası Güvenlik ve Yardım Harekatı ile NATO’nun etkinliğinin test edildiği söylenebilir.

 

NATO Harekatının başarısı, ülkelerin kendilerinden beklenen katkıları, daha az ulusal tahditler koyarak sağlaması ile doğru orantılıdır.

 

Türkiye bu kapsamda halen Afganistan’da bir bölük timi kadar kuvvet bulundurmaktadır. Ayrıca, Kabil Havaalanının işletmesine de katkı sağlamaktadır. NATO talepleri doğrultusunda 3 genel maksat helikopteri bu ay sonunda Kabil’e gönderilecektir.

 

Ayrıca, istikrarı ülke sathına yaymak amacıyla oluşturulan Bölgesel İmar Ekiplerine katkı sağlamak amacıyla Dış İşleri Bakanlığı koordinatörlüğünde çalışmalar devam etmektedir.

 

 

Değerli Konuklar,

 

Bu konuşmada, Büyük Ortadoğu İnisiyatifine değinilmezse, bunun bir eksiklik olarak değerlendirilebileceğini düşünmekteyim.

 

Aslında, bu konuya değinseniz de, değinmeseniz de, biraz önce üzerinde durmaya çalıştığım İsrail-Filistin, Irak ve Afganistan’ın geleceği ile ilgili gelişmeler bu inisiyatifin ana konularını oluşturmaktadır.

 

Bu özün dışında, eğer Büyük Ortadoğu İnisiyatifinin nedenlerine makro seviyede bakarsak; iki temel neden görebiliriz.

 

Bunlar; terorizmi yaratan sebeplerin ortadan kaldırılması ile, bölgedeki enerji kaynaklarının güvenliğinin sağlanmasıdır.

 

Bu nedenle, belirttiğim temel hususların bazı önemli açılardan incelenmesi uygun olacaktır.

 

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde yıllık ortalama ekonomik büyüme oranı %1.5’lerdeyken; nüfus artışı %3’ler civarındadır.

 

Bugün bazı verilere göre 307 milyon olan bölge nüfusu ile ilgili asıl önemli ve çarpıcı olan husus, bu nüfusun 2000 yılı verilerine göre %28’inin 15 ila 30 yaş grubunda; %40’ının ise 15 yaşın altında olduğudur.

 

Nüfusun %68’ine yakın bölümü iş olanakları, iyi eğitim ve sosyal şartların iyileştirilmesini istemekte ve beklemektedir.

 

Petrol gelirlerindeki azalma ve yönetim hataları sonucu; bu %68’lik nüfusun istek ve beklentilerinin karşılanmaması durumunda, bilgi çağının da etkisiyle bölgede sosyal patlamaların olabileceği ve bu durumun bölgede terorizme daha büyük boyutlarda uygun zemin ve koşullar yaratabileceği düşünülmektedir.

 

Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri dünyadaki toplam petrol üretiminin %34’ünü, dünyadaki toplam petrol ihracatının ise %49’nu karşılamaktadır.

 

ABD’nin bu bölgeden ithal ettiği petrol, toplam ithalatı içinde %30’luk bir pay oluştururken; bu pay Avrupa ülkeleri için %42, Japonya için ise %79’lara yaklaşmaktadır.

 

Buradan şu sonucu çıkartmak mümkündür. Söz konusu bölgedeki sosyal rahatsızlıklar ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek patlamalar, petrol üretimini ve ihracatını ciddi bir şekilde engelleyerek, dünya boyutunda bir kaosa da neden olabilecektir. Bu kaostan illegal oluşumlar dışında hiçbir ülkenin fayda sağlayamayacağı da açıktır.

 

Bu sonuca karşı tedbir almak ilk önce bölgedeki ülkelerin kendi sorumluluğudur. Bu çerçevede, 22 Mayıs 2004 tarihinde Tunus’ta toplanan Arap Birliği Zirvesinde de bu yönde bir karar alınmıştır.

 

ABD, Avrupa ülkeleri ve Japonya’nın da, bu ülkelere yardımcı olmak gibi bir yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla ismine ne denirse denilsin bu inisiyatif bir ülke veya topluluğa mal edilemez. İşbirliği, koordinasyon, şeffaflık ve söz konusu üç kriz bölgesinde elde edilecek başarılar bu inisiyatifle ulaşılacak sonuçlar açısından kilit noktalardır.

 

Burada şu soru da sorulmalıdır :

 

Bu bölgedeki sosyal durum ve sorunlar dünyanın başka bölgelerinde yok mudur? Şüphesiz vardır. Ancak, konuya gerçekçi yaklaşıldığında, bölgenin petrol üretimindeki durumunun bu bölgeye özel itina gösterilmesini zorunlu kıldığı ortaya çıkmaktadır.

 

Ancak, bu durum bu bölgenin petrol üretimindeki önem derecesini azaltırken, merkezi Asya’nın önem derecesini artırma düşüncesini de beraberinde getirmez mi?

 

 

Değerli Konuklar,

 

Bazı çevreler tarafından, nüfusunun büyük bir bölümünü Müslümanların oluşturduğu Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinin daha demokratik yapıya ulaşması ile sorunların çözümüne katkı sağlanacağı sıkça dile getirilmektedir.

 

Elbette demokratik yapıların gelişimi bu bölgelerdeki sorunların çözümüne olumlu katkılar sağlayacaktır.

 

Ancak, bu değişim kolaylıkla gerçekleşebilecek midir?

 

Türkiye; laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devletidir. Nüfusunun %99’a yakın bölümü de Müslümandır. Türkiye’den hareketle; nüfusun büyük bir bölümü Müslüman olan ülkelerin kolaylıkla demokratik bir yapıya dönüşebileceği sonucunu çıkarmak yanıltıcı olabilir.

 

Burada unutulan veya dikkatten kaçırılan husus, laikliğin Türk demokrasinin gelişmesinde ana itici güç oluşudur. Bu oluşumda laikliğin Türkiye’de geçirdiği tarihsel süreç de göz ardı edilmemelidir.

 

Laiklik sürecini yaşamayan, bu deneyime sahip olamayan ülkelerin demokratik bir yapıya kolaylıkla ulaşabileceğini söylemek bir iddiadan ileriye geçemeyebilir.

 

Türkiye’de Anayasayı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan Anayasa Mahkemesinin laiklikle ilgili yorumları Türkiye yönünden laikliğin anlamının ortaya konulmasında vazgeçilmez kaynaktır. Nitekim, Anayasa Mahkemesi Kararları bu konuyu şöyle açıklamaktadır.

 

“Demokrasi her şeyden önce laikliğe dayanır. Demokrasinin iki önemli unsuru özgürlük ve eşitliktir. Bu unsurların gerçekleşmesi ancak dini zorlamaların olmadığı laik toplumlarda mümkündür.”

 

Görüldüğü üzere, laiklik ilkesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan tüm değerlerin temel taşıdır.

 

Konuşmamı tamamlamadan önce, Türkiye’nin ulusal güvenliği ve ulusal çıkarları ile ilgili bazı önemli konulara da değinmek isterim.

 

Türkiye’nin üzerinde bulunduğu Anadolu coğrafyasına ve bu coğrafya üzerinde yaşanan tarihe bakar ve incelersek şu sonuca ulaşırız; Anadolu coğrafyası üzerinde ancak güçlü devletler varlıklarını sürdürebilmiş, güçsüzler ise kısa sürede tarih sahnesinden silinmiştir. Bu nedenle, bulunduğumuz coğrafya, birbirini tamamlayan ve destekleyen güçlü politik, ekonomik, sosyo-kültürel ve askeri güç unsurlarına sahip olmamızı gerektirmektedir.

 

Yakın çevremizde yıllardır cereyan eden olaylar dikkate alındığında, buna bir de küreselleşmenin sonuçları eklendiğinde, güçlü bir silahlı kuvvetlere olan ihtiyacın azalması bir yana, aksine arttığı görülmektedir. Ancak, değişen koşullar ve ortaya çıkan yeni görevlerin özellikleri dikkate alınarak, Silahlı Kuvvetlerin yeniden yapılandırılması da gerçek bir ihtiyaçtır.

 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin; konvansiyonel harp ile asimetrik harbi her üç kuvvetin müştereken birlikte icra edebileceği, nitelikli, beka kabiliyeti yüksek, modüler, elastiki ve her türlü ortamda kesintisiz görev yapabilecek bir kuvvet yapısına sahip olması her zaman dikkate aldığımız bir hedeftir.

 

Bu hedeflere ulaşmak amacıyla; Türk Silahlı Kuvvetleri’ne tahsis edilen 2004 yılı savunma bütçesinin Gayri Safi Milli Hasılaya oranı % 2,4; Devlet Bütçesine oranı ise % 6,6’dır.

 

Bu kaynakların en etkin şekilde kullanılması temel hedefimizdir. 14 Mayıs 2004 tarihinde yapılan Savunma Sanayii İcra Komitesi toplantısında alınan karar da, kaynakları en etkin kullanma istikametinde alınan bir karardır. Bilindiği gibi, tedarik işlemleri yıllardır sürdürülen ancak olumlu sonuçlar alınamayan Modern Tank, Silahlı Helikopter ve İnsansız Hava Aracı Projelerine ilişkin tedarik modellerinin değiştirilmesine karar verilmiştir.

 

Bu kararlara ilişkin teklif, Genelkurmay Başkanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ile Savunma Sanayii Müsteşarlığının birlikte yürüttükleri, yaklaşık 8 ay süren çalışmalar sonucunda oluşturulmuştur.

 

Türk Silahlı Kuvvetleri’nin söz konusu ihtiyaçları devam etmektedir. Bu nedenle, projelerin yeniden değerlendirilen harekat ihtiyaç adetleri ve yeni tedarik modellerine göre gerçekleştirilmesine yönelik çalışmaların ilgili makamlar tarafından yürütülmesine de aynı toplantıda karar verilmiştir.

 

Türk Silahlı Kuvvetleri, Cumhuriyet tarihinde her zaman çağdaşlığın ve ilericiliğin simgesi olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri için; Avrupa Birliği üyeliği Atatürk’ün amaçladığı “çağdaş uygarlık düzeyine” varma doğrultusunda, önemli bir toplumsal iradeyi gerçekleştirme aracı anlamını taşımaktadır.

 

Avrupa Birliği’yle ilişkilerimiz önemli bir döneme girmiştir. Bu süreçte, Türkiye’nin önceliği, bu yılın sonunda üyelik müzakerelerinin başlatılmasına ilişkin kararın alınmasını sağlamaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu süreçte ülkemizin önünü açıcı ve yapıcı katkı sağlamak amacıyla gerekli özeni göstermektedir. Her kurum ve kuruluştan da aynı özenin gösterilmesi beklenmektedir.

 

 

Değerli Konuklar,

 

Kıbrıs’ın stratejik öneminin, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’daki gelişmeler çevresinde daha da arttığını söyleyebiliriz.

 

Türkiye açısından, Kıbrıs’ın önemi iki temel esasa dayanmaktadır: Bunlardan birincisi, Kıbrıslı soydaşlarımıza sağlamak zorunda olduğumuz güvenlik sorumluluğudur. İkincisi ise, Türkiye’nin güvenliği ve ulusal menfaatleridir.

 

Kıbrıs’ın Türkiye’nin güvenliği ile ilişkisi, Türkiye’ye olan mesafesi ile açıklanacak kadar yüzeysel değil, daha çok Doğu Akdeniz’deki hak ve çıkarlarımızın korunması ile bağlantılıdır.

 

24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumla; Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlüğün nedeninin Türk tarafı olmadığı ortaya çıkmıştır. Gelinen bu aşamadan sonra, Kıbrıs sorunu Türkiye’nin AB üyeliği perspektifi önünde bir engel olarak gösterilmemelidir.

 

Rum halkının referandumda kullanmış olduğu yüksek orandaki hayır cevabı; Adada kalıcı, adil ve yaşayabilir bir çözüm elde edilmesinin iyice zorlaştığını ortaya koymaktadır.

 

Beklentimiz, ilgili tarafların Kıbrıs Türk halkını rahatlatacak düzenleri uygulama yönünde gayret göstermeleridir.

 

Ülkemiz ve dolaylı olarak da bölge güvenliği açısından önem arz eden diğer bir konu Ege sorunudur. Ege, Türkiye ve Yunanistan’ın Lozan dengesine dayalı olarak kullandıkları bir denizdir.

 

Oluşan diyalog ortamıyla birlikte, Türkiye-Yunanistan ilişkilerinde geçmiş yıllara nazaran daha farklı ve olumlu bir döneme girilmiştir. Ancak, iki ülke arasında yaşanan ana sorunların çözümüne yönelik somut bir ilerleme de henüz kaydedilememiştir.

 

Uluslararası deniz ve hava sahalarının kullanılması, güvenlik gereksinimleri, ulaşım ve doğal zenginlikler bakımından Türkiye’nin, Ege’deki hukuki yaşamsal çıkarlarından taviz vermesi mümkün değildir.

 

Kalıcı bir barış ve istikrarın sağlanması, Türkiye ile Yunanistan arasında Ege’ye ilişkin tüm sorunların adil ve her iki ülke tarafından kabul edilir şekilde çözülmesinden geçmektedir.

 

Tüm sorunların bir arada ele alınıp çözülmesi uygun bir yaklaşım olarak görülmektedir.

 

Her aday ülke gibi Türkiye’nin de mevcut AB müktesebatı çerçevesinde Yunanistan ile birlikte Ege sorunlarını çözmesi ya da çözülemeyen sorunları, arasında Uluslararası Adalet Divanı’nın da bulunduğu çözüm yollarına sunmayı kabul etmesi gerekmektedir.

 

Ancak, burada dikkat edilmesi gereken nokta, hem “ AGENDA 2000”de hem de 1999 Helsinki Kararlarında görüleceği gibi bu sorunları çözmenin tam üyelik müzakerelerinin başlaması için şart olmadığıdır. Yine aynı belgelerde yer aldığı gibi, bu tip sorunlar tam üyelik müzakerelerinin tamamlanmasından önce çözüme ulaştırılmalıdır.

 

 

Değerli Konuklar,

 

Bilindiği gibi, bölücü terör gerek yurt içinde, gerekse yurt dışından tehdit olma özelliğini sürdürmektedir. Bölücü terör örgütünün silahlı unsurlarının Irak’ın kuzeyindeki varlığı devam etmektedir.

 

Bölücü terör örgütünün Irak’ın kuzeyinde bulunan unsurlarının varlığı devam ettiği müddetçe bölgede bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri unsurlarının bulundukları bölgelerde kalmaları Türkiye’nin güvenlik gereksinimidir. ABD’nin terörle mücadele kapsamında bugüne kadar bu terorist unsurlara karşı aktif ve görülebilir bir faaliyette bulunmadığı da gözlenmektedir.

 

 

Sayın Komutanlarım,  Değerli Konuklar,

 

Konuşmamı şu ifadeyle bitirmek istiyorum.

 

Terorizmle uluslararası alanda mücadelenin etkin şekilde sürdürülebilmesi için, İsrail-Filistin, Irak ve Afganistan’a uzun vadeli, adil ve kalıcı çözümler bulunabilmesi önem arz etmekte; bu bağlamda, ABD ve Avrupa’nın ortak yaklaşım ve işbirliğinde bulunmalarına ihtiyaç olduğu değerlendirilmektedir.

 

Umarım, 28 ve 29 Haziran 2004 tarihlerinde, İstanbul’da yapılacak olan NATO zirvesi bu amaca ulaşmak için tarihi bir rol oynayacaktır. Türkiye, Ulu Önder Atatürk’ün bizlere işaret ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda, bu konuların çözümünde ve işbirliğinde üzerine düşen görevi yapmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, artık küresel anlamda barış ve güvenlik ya her yerde ya da hiçbir yerdedir. Saygılar sunarım.

 

İlker Başbuğ

Genelkurmay II. Başkanı, Orgeneral 27 Mayıs 2004

 


 

Orgeneral İlker BAŞBUĞ'un Kapanış Konuşması

 

Sayın Komutanlarım, Değerli Konuklar,

 

İkinci günün sonunda sunulan bildiri ve tartışmalara ilişkin bir değerlendirme yaparak sempozyumu kapatmak istiyorum.

 

Hatırlayacağınız gibi, açış konuşmamda önemli olduğunu düşündüğümüz bazı soruları gündeme getirmiştim.

 

Yaşadığımız yüzyılda dünya barışı ve güvenliği için en büyük tehdidin ve krizlerin ana kaynağının terorizm olduğu konusunda herkes hemfikir. Dün bazı konuşmacıların da değindiği gibi, terörizm teröristlerin ve terör örgütlerinin kullandıkları taktiğe verilen bir isimdir. Bu nedenle kavramsal olarak tehdit, terörizm değil, teröristler ve terör örgütlerinin kendileridir.

 

İçinde bulunduğumuz küresel ortam ve bu ortamın karmaşıklığı dikkate alınırsa, ulusal güvenliğin terörizm bağlamında uluslararası güvenliğe doğrudan bağımlı olduğu açıktır. Eğer bu gerçeği kabul ediyorsak, bu konunun uluslararası çözümünde üzerinde durmamız gereken kurumların başında BM olmalıdır.

 

Bu çerçevede BM Güvenlik Konseyi’nin 12 Eylül 2001 ve 28 Eylül 2001’de almış olduğu iki karara bakmakta yarar vardır. Bu kararlarla, bütün devletlerden; kendi ülke topraklarının diğer ülkelere ve diğer ülke vatandaşlarına yönelik terörist eylem yapan ya da yardım eden, planlayan ve finanse eden kişilerce kullanılmasının engellenmesi; terörizmin finansmanını yok etmesi ve önlemesi, terörist eylemlerin önlenmesi ve yok edilmesi konusunda işbirliği yapmaları ve bilgi alışverişinde bulunmaları istenmiştir. Görüldüğü gibi, bu kararların içeriğinde terörle mücadele için gerekli ana unsurlar bulunmaktadır.

 

Bugün bu konuda bazı gelişmeler olmakla birlikte, istenilen noktada olduğumuzu söylemek güçtür. Bu durumun da temel nedeni günümüzde hala terörizmin tüm ülkeler tarafından kabul edilen bir tanımının olmamasıdır. Bu tanımdan başlamak üzere, uluslararası terörle mücadelede BM’in etkinliğinin artırılması gerekmektedir. Ayrıca, tüm ülkelerin de terörle mücadelede ortak bir noktaya gelmesi zorunludur. Bizim anlayışımıza göre terörün dini, milleti ve coğrafyası yoktur. Terörizmi sadece bir dine dayandırmak, onunla özdeşleştirmek doğru bir yaklaşım değildir.

 

NATO, 1949’da kurulan ve bugüne kadar dünyada barış ve istikrarın sağlanmasında önemli katkıları olan bir ittifaktır. Dünkü açış konuşmamda da ifade ettiğim gibi, terörizmin öne çıkışıyla NATO içinde de coğrafi sınırlara dayalı savunmayı öngören stratejik düşünceden coğrafi sınırlara bağlı olmayan güvenliğe dayalı stratejik düşünceye dönüşüm önem kazanmış ve NATO kendini bu doğrultuda değiştirme sürecine girmiştir. Türkiye, bugüne kadar NATO’nun önemine ve başarılı bir kuruluş olduğuna inanmış olup bundan sonra da NATO’nun öneminin ve gerekliliğinin korunmasına büyük önem vermektedir. NATO’nun teröre karşı mücadele alanındaki etkinliğinin nasıl artırılabileceği üzerinde durulmalıdır. Bugüne kadar bu konuda önemli aşamalar kaydedilmiş olmasına rağmen, hala yapılacak çok şey bulunmaktadır. Bu konuda karşılaşılan paradoks, güvenlik ile refah arasındaki rasyonel dengenin kurulmasında yatmaktadır. Elbette bu dengenin sağlanması ülkelere ait bir sorumluluktur. Ancak, terörizmle etkili mücadelede sadece politik söylemlerle sonuç almak mümkün olmamakta; bunun yanında, etkin, istenilen yer ve zamanda bulundurulabilecek imkan ve kabiliyetlere de gerek duyulmaktadır. Bugün ABD, gayri safi milli hasılasının %3.5’na yakın bölümünü savunma harcamalarına ayırmaktadır. Bu oran ortalama olarak Avrupa ülkelerinde %2’nin altındadır. Bu oranlar da, ABD’nin ve Avrupa ülkelerinin güvenliğe verdikleri önem derecesini göstermektedir.

 

NATO ve AB içinde oluşturulan benzer yapıların ilke olarak birbirini tamamlayıcı, gayretleri birleştirici ve koordineli bir işbirliği içinde ortak amaca yönlendirici, NATO’nun güvenlikten birinci derecede sorumlu kuruluş olma rolünü koruyucu, karşılıklı ilişkilerde şeffaflığa önem verici bir yaklaşım içinde bulunmayı öngörmektedir. Dün de ifade ettiğim gibi, NATO’nun Afganistan’da elde edeceği sonuç ve başarıların NATO’nun geleceği ile doğrudan ilişkili olacağına inanmaktayız.

 

Konuşmacıların kriz bölgeleriyle ilişkili olarak yaptıkları konuşmalarda, İsrail-Filistin, Irak ve Afganistan’ı acil ve önemli kriz bölgeleri olarak değerlendirdiklerini gördük. Burada önemli olan konu, Irak sorunu ile İsrail-Filistin sorununun çözümüne yönelik gayretlerin zamanlamasıdır. Çabaların olanaklar elverdiği ölçüde paralel yürütülmesinde yarar vardır. Ortadoğu’daki sorunların çözümünün bölge ülkelerinin sorumluluğu olduğunu bir kez daha vurgulamakta fayda görmekteyim.

 

Türkiye, Ulu Önder Atatürk’ün bizlere işaret ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda, uluslararası güvenliğin sağlanmasına yönelik tüm konuların çözümünde ve işbirliğinde üzerine düşen görevi yapmaktadır ve yapmaya devam edecektir.Ancak bu husus sağlıklı bir ulusal güvenliğe sahip olmayı da zorunlu kılmaktadır.Ulusal güvenliğimiz ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının ve devletin milletiyle bölünmez bütünlüğünün vazgeçilmez temel taşlarını oluşturan, “laiklik” ve “ Atatürk Milliyetçiliği” ne doğrudan bağlıdır.

 

Laiklik konusuna ilişkin görüşlerimize açış konuşmamda değinmiştim.

 

Atatürk Milliyetçiliği, bilinçli veya bilinçsiz olarak, özellikle bazı Avrupa ülkelerinde yanlış yorumlanmaktadır. Bu yorumlar Atatürk Milliyetçiliğinin etnik temele dayandığının ve hatta Türkiye’nin önünü tıkadığını dahi iddia edecek kadar talihsiz noktalara götürülmektedir. Bu yorumu yapanlara Atatürk’ün Mlliyetçilik anlayışının kendi sözleriyle en iyi şekilde açıklayan ‘’Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözünü ve Anayasamızın 66ncı maddesinde yer alan “Türk devletine vatandaşlık bağı ile baglı olan herkes Türk’tür” ifadesini hatırlatmakta yarar olduğunu düşünmekteyiz. Görüldüğü gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin milliyetçilik anlayışı etnik ve dini temele dayanmamaktadır. Bu milliyetçilik anlayışının değiştirmeye veya aşındırmaya yönelik her türlü düşünce ve girişimlerin üniter devlet yapımıza karşı olduğu şüphesizdir.

 

Çevremize ve dünyaya bulunduğumuz yerden bakmakla yetinmeyip herşeyi kapsayıcı bir noktaya çıkarak ve bizi o noktaya çıkaracak bilgi ve perspektifle bakmak uygarlık ve ilerlemenin gereğidir.

 

Bilgi aklın yolunu açar. Akıl bilginin üzerinde yükselir. Bu Sempozyum aklın ve bilginin buluşmasına ortam yaratmıştır.Bu çalışmanın kısa vadede en büyük kazancı budur.

 

Seçkin bilim adamlarının ve uzmanların geniş kapsamlı katılımlarıyla gerçekleştirilen bu sempozyum; akademik niteliğiyle bizler için son derece örnek ve yararlı bir çalışma olmuştur.İnanıyorum ki , tüm katılımcılar, Türkiye, NATO ve AB perspektifinden kriz bölgelerine, Sempozyumdan çıkan sonuçlar çerçevesinde, daha farklı şekilde bakacaklardır .

 

Çalışmalarda gösterilen özen sempozyumun başarıyla icra edilmesini sağlamıştır .

 

Oturum başkanlığı , raportörlük yapmak üzere ve bildiri sunmak amacıyla çalışmalara katılan değerli bilim adamları yaptıkları katkılarla, sempozyuma derinlik ve zenginlik kazandırmışlardır .

 

Ayrıca, sempozyuma katılan konuklarımız da görüşleri, panelistlere sordukları sorularla bu derinlik ve zenginliği artırmışlardır.

 

Gösterdiğiniz yakın ilgi ve katkılarınızdan dolayı hepinize ve emeği geçen tüm personele şükranlarımı sunarım.

 

Sözlerime bu sempozyumun simgesini oluşturdugunu düşündüğüm şu ifadeyi tekrarlayarak bitirmek istiyorum .

 

“Artık küresel anlamda barış ve güvenlik ya her yerde ya da hiçbir yerdedir ”

 

Saygılar sunarım.

 

İlker Başbuğ

Genelkurmay II. Başkanı, Orgeneral, 28 Mayıs 2004

 


Kaynak: http://www.tsk.mil.tr/genelkumay/bashalk/2004basinbringleri/mayis2004/Mayis2004sempozyum.htm



Osmanlı, Atatürk, Türk Devrimi ve Bugün -İlker Başbuğ-


Elbette, 19’uncu yüzyılda Osmanlı toplumu bazı değişimlere sahne olmuştur. Değişimin yönü, toplumun biçimini değiştirmekten ziyade, toplumsal hareketleri izlemeye ve denetime almaya, toplumun dengesini sağlamaya yöneliktir. Nitekim eğitim alanında yapılan yenilikler, bir yandan bireylerin eğitim düzeyini geliştirmeyi hedeflerken, diğer yandan da siyasal düşüncelerinin geliştirilmemesini ve hatta dondurulmasını hedeflemişti. Osmanlı devleti’nde modernleşmenin ve reformların istenilen ölçülerde gerçekleştirilememesi ve sürekliliğin sağlanamamasının temel nedenlerinden birisi; gerçek anlamda güçlü, entelektüel sosyoekonomik kadroların bulunmamasıdır.


 

İlker Başbuğ


Genelkurmay Başkanlığı'nda Genelkurmay II. başkanı olarak görev yapmaktadır.


 -----



------


 


 
 
 
 

Başsayfa

İlker Başbuğ

Yazarlar