Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

18 Ocak 2008

Ebulfeyz Elçibey

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar

Siyaset-Umumi


Kurgusal Kutsal Kurumlar


-Hasan Bülent Paksoy-


Kuzey Afrikalı St. Augustine (M.S. 354 -- 430) Tanrı’nın Şehri kitabını, Mani dininden Hıristiyanlığa geçtikten sonra on üç yıl uğraşarak yazdı. Katolik Hıristiyan kilisesinin temellerini sağlamlaştıran, yayılması için çaba gösterenlere yol gösterici olarak bilinen Augustine'in etkisi geniştir. Bu neden ile "Azizlik" katına yükseltilmiştir.

Augustine'in kitabına konu olan şehir, Roma, Augustine'in açılarından görülmeli ve anlaşılmalıdır:

1. Roma, ilk basta bir Cumhuriyet idi. Jul Sezar (Ölümü: M.Ö. 44) Roma Cumhuriyetini kaldırdı, kendini imparator yaptı. Roma da imparatorluk oldu.

2. Roma, imparatorluğunun başkenti idi. Romalıların kendilerine özgü bir inanç düzenleri vardı. İmparatorluk olarak yayılmaya başladıklarında, diğer inanç düzenleri, uzak yerlerden Roma'ya tüccarlar ve askerler yolu ile girmeye başladı.

3. Beş değişik inanç düzeni yandaşları, Roma imparatorluğunun ruhuna islemek için birbirleri ile kıyasıya yarış etmeye başladılar.

4. Roma, Hıristiyanlığı Museviliğin yeni bir kolu olarak gördüğünden, yasaklamaya çalıştı. Hıristiyanları öldürdü.

5. Buna karşı, Hıristiyanlık Roma içinde "fakir ve aşağılanmış" olan Romalıları koruduğu ve içten desteklediği için, hız ile yayıldı.

Böylece, Augustine'in kitabı da, Hıristiyanlığın Roma’yı alıp yürümesi üzerine kuruldu. Roma imparatorluğuna Tanrının imparatorluğu gözü ile bakılmasını öneriyordu. Buradan, bütün dünyanın aşağılanmış toplumlarının yüceltilmesi de yönetilecek idi. Augustine, Tanrının Hıristiyan olusu ve görüşünün ayrıntıları üzerinde durur. Bu arada Hristiyanligin kutsal kitabi İncil üzerine kendi görüş ve yorumlarını da eklemekten kaçınmaz.

Bu arada kaydedilmesi gerekir ki, "özlenen şehir" görüşünü daha önce Atina'lı Eflatun'un (M.Ö. ? 427 - 347?) Cumhuriyet başlıklı kitabında görüyoruz. Buradaki 'özlenen,' şehrin dış görünüşü, altyapısı değil; yönetiminin kimliği, işleyişi ve kurumları. Ondan önce ele alınıp alınmadığını ise tanrıları bilir. Çünkü bu özlenen şehrin adını "Magnesia ad Meandrum" olarak vermiştir. "Meandrum" Menderes'tir; nehir'in kıvrımları anlamındadır. Magnesia ise, Eski Kuzey Yunan şehirlerinden birinin adı. Dolayısı ile, özlediği yer, "Nehirin Kıvrımlarındaki Manisa." Günümüzde Aydın ili, Germencik ilçesi, Ortaklar'a bağlı Tekinköy sınırları içinde olup, kazısı yapılmaktadır.

İngiliz edebiyatında çok iyi bilinen Camelot şehrinin gerçekten var olduğunu gösteren belge bulunmamıştır. Buna karşılık, Camelot şehrinin bir tepe üzerinde kurulduğu ileri sürülür. Roma’nın yedi tepe üzerinde olduğunu düşünceden çıkarmadan, ikinci Roma olarak bilinen İstanbul’un tepelerinin sayılıp, her birinin tarihlerinin yazıldığını ve yayınlandığını unutmayalım.


John Winthrop (O. 1649) , İngiltere’den Yeni Dünya (Amerika) ya göç eden "Puritan" ("arılaştırılmış") tanımlı İngiliz mezhebinin bir önderi idi. O da, yeni kurulmakta olan Massachusetts de Tepe Üzerindeki Şehir (1630) kitabını kaleme aldı. Amacı, Augustine'in yaptığından çok değişik değil idi. Yeni bir şehir ve yeni bir düzen kuruluyordu. Bu düzen hem inanç, hem de yönetim bakımından (Eflatun ve Augustine'in de öngördüğü gibi) diğerlerinden değişik olacak idi. Bu kitabin etkileri de büyük oldu. Yakın geçmişten iki örnek verilebilir:

John Kennedy, 1960 da Cumhurbaşkanlığına başlamadan iki hafta önce, Winthrop'un Tepe Üzerindeki Şehir kitabı çerçevesinde, ele alacağı Amerikan yönetiminin özelliklerinin ne olacağını bu kitaba göndermeler yaparak açıkladı.

Ronald Reagan, 1989 yılında (cumhurbaşkanlığından ayrılırken) yaptığı konuşmasında Winthrop'un kitabına gönderme yapmaktan kendini alamadı.

Amerika’nın gelişmesinde ve başarılarının sürmesinde, üniversitelerin yeri çok büyüktür. Yakından bakıldığında, Amerikan üniversitelerinin bir bolumu hep tepeler üzerinde kurulmuştur. Ancak yakınlarda tepe yok ise, o zaman zorunluluk gereği düz yerlerde temelleri atılır. Düz olan ilk yerleşkelerinden yıllarca sonra ayrılıp, yüz kilometre gidip bir tepe bulan üniversitelere bile denk gelinir. Bütün bunlar da, eskiden gelme inanış ve düşüncelerin bir uzantısıdır. Yerleşkeleri çok bakımlıdır. Çünkü Amerikan üniversitelerinin çoğunluğunun kurulduklarında ilk görevi (Katolikliğe ve Roma'ya karşı) Protestan Hıristiyan din adamı yetiştirmek idi.

Ancak On dokuzuncu yüzyılın son yılları ve Yirminci Yüzyılın başlarında ABD de laik araştırma üniversiteleri kurulmaya başladı; önce kurulmuş olanlar da etkilenerek çizelgelerini laikleştirdiler. [i] Birinci dünya savaşına kadar, bilim öğrenmek isteyen Amerikalı öğrenciler genellikle Almanya'ya gidiyorlardı. Doktoralarını yaptıktan sonra Amerikan üniversitelerinde görev alan öğretim üyelerinin sayısının beş binin üzerinde olduğu varsayılıyor. Eflatun'un 2500 yıl önce Atina’da kurduğu "Akademi"nin altında yatan ilkelerinin de bu değişime katkısı olduğunu unutmayalım.

Bu olaylar ve zincirlemeler Amerikan kimliğinin oluşması ve gelişmesi üzerinde düşüncelerin yenilenmesine neden olabilir. Amerikalılığın Özelliği [ii] olarak çevirebilinecek deyimi ilk kullanan bir Amerikalı değil, 1831 yılında Fransız düşünce işvereni Alexis de Tocqueville (1805 - 1859) idi. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Amerika’da geliştirilen ve kullanılmaya başlanan "Amerika’nın Alın Yazısı" deyimi [iii] Tocqueville'nin görüşünden esinlenmiş idi. Bu inanca göre, Amerika Birleşik Devletleri batı’ya açılarak bütün Amerika kıtası üzerine yayılması kaçınılmaz bir tanrısal buyruk idi. 1898 Amerikan - İspanya savaşı öncesi ve sonrası da bu "yarı-resmi" görüş, bütün dünyayı kapsayacak bicimde uygulanmaya başladı. İlgili söylevler ABD Temsilciler Meclisi tutanaklarından okunabilir.

Bu arada, "Amerika"nın bu görüş eğiliminin ne ilk, ne son olduğunun unutulmaması gerektiği vurgulanmalıdır. İmparatorluk kurmuş her ulus, Tuğ Bağlamış her Türk toplumu, özelliklerine göre bu tur görüşleri ileri sürmüştür. Bu genel konular üzerine yazılmış kitaplar kitaplıkları doldurur.

Ancak; bu tür görüşleri ileri suren toplumlar arasında, temelden bir ayrıcalık olup-olmadığı kolaylıkla sorgulanabilir. Bir imparatorluğun yayılma alanının engebeleri, sulaklığı; yayılma alanında oturanların kimliği, mayaları, göz ve deri renkleri; yayılma alanında bulunan öz kaynakların türleri; yayılmakta olan imparatorluğun, "yayılma alanında oturanlara oranla gücü" gibi verilerin de gözden kaçırılmaması gerekir.

Özellikle yayılma alanında oturanların gücünün ölçülmesi önemlidir. Bu güç, yalnız sayı ile belirlenemez. Mayasal köken, inançlar, eğitim düzeni bu gücün en önemli göstergeleridir. [iv] Balasagunlu Yusuf'un 1069 yılında yazdığı gibi, Beyler ellerini kılıçlarına dayamadan önce, atılabilecek çok adım vardır. Yeter ki, Düşüncelerin Kökenleri gözden kaçmasın. İstesek de, istemesek de, Düşünce İşverenlerinin doğru ya da yanlış olarak ileri sürdükleri, insanlığın yönünü değiştirir. Düşünce İşverenleri de düşüncelerini etkileyen Maya'lardan kaçamazlar. Bu Maya'lar da gerçek ya da kurgusal olabilir.

Hasan Bülent Paksoy

18 Ocak 2008


[i] H.B. Paksoy Türk Tarihi, Toplumların Mayası ve Uygarlık (İzmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997). Yazılış Yılı: 1991
[ii] American Exceptionalism
[iii] Manifest Destiny
[iv] H.B. Paksoy, "Maya, T.A.S. " Yazılış Yılı: 1995



Dünya Değiştiren mi, Değer Yargısında Bulunan mı? -H. Bülent Paksoy-


‘Para Kazanan’  kişiler de dünyayı değiştirir. Bu, kaçınılmaz bir gerçektir; ama para kazanan ile dünya değiştiren düşünce üreten kişi arasındaki ayrılık ve ayrıcalıkların yok olduğu anlamına gelmez.  Her neden ise, para kazanan, ‘yargıçlık’ yapmak ‘yeteneğini’ de kendinde bulur.  Bu yargıçlık, yalnız ‘yasal’ konularda da kalmaz; bütün toplumun yaşamının ayrıntılarına da uzatılır.  Bu görüş’ün ‘çağdaşlık’  bir gelişme olmadığını görmek de güç değildir; belgeleri çok gerilere gider.  İlk kazılı örneği (ATON)  eski Mısır’da görülebileceği gibi, Kutadgu Bilig içinde de gözden kaçmaz.  Ardından geçen yüzyıllar içinde Çin’den İtalya’ya, Güney Afrika’dan Amerika’ya varıncaya kadar birbirlerinden uzak maya’lar içinde bu gerçek durmadan yenilenir.  Sun Tzu (M.O 6 yy), Galileo, (1564-1642), Hezarfen (1609-1640), Divaoglu (1855-1933),  Mitchell’e (1879-1936) varıncaya kadar sayısız örnek gösterilebilir. Holmes, düşüncesinin açıklamasını yapmaktan da geri durmamıştır:  “Bir kişi, parasını genellikle kişisel değerlerinin üzerinde tutar “



Atalar Yurdu Kimliği -Hasan Bülent Paksoy-


Bu basmaktan sonra oluşacak kimliklerde, toplum içi bireylere az da olsa bir secim yapma seçeneği vardır.  Top oynayan takim tutmak bir seçenektir.  Herhangi parasal bir gideri de gerektirmez.  Ama bir kişinin nerede oturacağı Muğlalı mı, Mersin’li mi olacağı tam olarak kişinin seçeneği değildir, çünkü işin içine gelir ve geçim soruları girmektedir.  Bu gelir ve geçim işleri de tam anlamı ile kişinin değil, büyük ölçüde toplumun, bireylerin bir araya gelerek ortaya koydukları seçimdir.  Bireylerin bu seçim’e katılmaları kaçınılmaz; bireylerin ortak değerlerinin ele alınmaları ve bu değerlerin işlenip arıtılması toplumun gelir ve yaşam düzenini belirleyecektir.  Bütün öz varlığını, öz çoluk-çocuğunu düşünmeden, bir dilencinin eline verip giden bir kişi bilinir mi?  Komşu topluluklar da bu tür sorun ve kimliklerle uğraşmak durumundadır.  Kimlikten kaçınılamaz.  Kimlik, ne toplumun ne de bireyin geride bırakabileceği bir varlıktır.  Toplum ya da birey öz kimliğini bırakıp kaçmaya kalksa da.



"Aradım-Bulamadım" -Hasan Bülent Paksoy-


Belirli bir bilim dalında derinlemesine bilgi edinmiş olan bir kişi düşünelim.  Bu kişi, bildiği konuları, hiç bilip-tanımadığı toplumlar icinde aramaya çalışıyor.  Başarıya ulaşabilir mi?  Neden? Çünkü Toplumların geçmişleri birbirlerini andırsalar da, yiyecekten giyeceğe, yerel doğa koşullarına bağımlıdırlar.  Komşu olsalar da, bu gerçek değişmez.  Dünyanın çatısındaki toplum ile, dünyanın göbeğindeki topluluklar birbirinden çok ayrıcalıklı: güneş, su, yiyecek-içecek deneyimlidir.  Bu deneyimler, yönetimi ve kişisel varlık kayıtlarını etkileyecek derinlikte süreçlerden geçmiş, dolayısı ile Toplumları toptan, köklerinden etkileyen verilerdir; Toplumlar arası özellikleri belirleyecek türden bilinmeleri gerekli olan ayrıntılardır.  Bu değişik koşulların toplamı, Düşünce işverenlerinin türlerini de etkileyecektir.  İsteseler de, istemeseler de…


 

Hasan Bülent Paksoy


Ödemiş 1948 doğumludur. Son yirmi beş yıl içinde, altmışın üzerindeki araştırma yazısı dünyanın bütün oturulan kıtalarında, otuz beş’i aşkın ülkede yayınlandı. Ohio State University, Franklin University, University of Massachusetts Amherst ve Central Connecticut State University tarih bölümlerinde öğretim üyesi, Harvard Üniversitesi Orta Doğu Merkezinde Araştırmacı olarak görev yaptı.


Doktorasını İngiltere'nin Oxford Üniversitesi'nde, Birleşik Krallık (United Kingdom) Üniversiteleri Rektörler Kurulu bursu ile bitiren Hasan Bülent Paksoy, 1970 yılında ABD de Bostwick bursu ile Lisans ve ABD National Science Foundation araştırma programı görevlileri desteği ile de 1976 yılında Yüksek Lisans diplomalarını aldı.

Eserleri:

-Düşüncelerin Kökenleri (2006)

-Lectures On Central Asia (2005)
-The Bald Boy Keloglan and The Most Beautiful Girl In The World (2003)
-Identities: How governed, Who Pays? (2001)
-Essays On Central Asia (1999);
-Intercultural Studies (1998);
-Türk Tarihi, Toplumların Mayası, Uygarlık (1997);
-Central Asia Reader: The Rediscovery Of History (1994);

-Central Asian Monuments (İstanbul: İsis Yayınevi, 1992);
-Alpamysh: Central Asian Identity Under Russian Rule (1989)

 


 Uğraş




İnsan İnciyi Denizden Çıkarmadıkça O İster İnci Olsun İster Çakıltaşı Farketmez


Bir ulus, var oluşunun ve yaşam temelinde yatan değerleri korumak ve geliştirmek için belirli çizgide uzun süreli atılımlarını belirler ve uygulamaya geçer. Bu yöndeki köklü ve sürekli araştırmaları geleceğe dönük olarak düzenler, ve uygulamaya koyar. Düşünce önderleri, uygulayıcı önderlerle işbirliği eder. Tarih boyunca bu tür yaklaşımların çok örneği kaydedilmiştir.10 Ömer Seyfettin (1884-1920), bu konuda gerekli adımların atılmasını ilk salık veren 20. yüzyıl Türk düşünürlerinden biridir. 1919- 1924 Türk Kurtuluş Savaşı öncesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ilk Düşen Ak ve Ashab-ı Kehfimiz yazılarını yazmıştır.11 Bu yazılarda, Türk maya'sının korunması üzerine düşüncelerini genel kavramlar olarak ele almıştır:


 Düşünce



Düşünce İşvereni


Hiç bir Düşünce İşvereni, bu yazıda ele alınan kural ve gözlemlerin üzerinde değildir. Her Düşünce İşvereninin çalışmalarının, bütün Düşünce İşverenlerince, ve toplumca, düşünce kuramları ve uygar tartışma düzenleri içinde, topluma açık olarak, ince elenip sık dokunması gereklidir. Bu tür "eleme" ve değerlendirmeden geçmeyen Düşünce İşverenleri'nin düşünceleri, ilerde dünyadaki toplumların kanları ve canları ile yüksek kertede ödeme yapmalarını gerektirebilir.


 Kimlik



Orta Asya'daki "Köktendinci" Kimlik Üzerine Düşünceler


Kimlik bileşenleri güçlü bir şekilde kültürden etkilenmişlerdir. Kültür gerçek anlamda aklın geliştirilmesidir. Bu yer ve zaman açısından kesindir. Kuşaktan kuşağa, babadan oğula devredilen neydi? Bir jenerasyondan diğerine aktarılan değerlerin bileşeni muayyen bir yönetim şeklinin genel kültürünü belirlemektedir. Bu hem değişken, hem de sabittir. Söz konusu olan bu çelişki en iyi belirli bir kültürü öğrenmekle anlaşılabilir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar