Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

17 Aralık 2007

Ebulfeyz Elçibey

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar

Siyaset-Umumi


Dünya Değiştiren mi, Değer Yargısında Bulunan mı?


-Hasan Bülent Paksoy-


“İngilizce Konuşan Dünya’nın gelmiş-geçmiş en ileri gelen hukukçusu” olarak bilinen ABD Anayasa Mahkemesi Yargıcı (1902-1932) Oliver Wendell Holmes (1841-1935), öz yorum ve düşüncelerine odaklık görevi yapan görüşünü belirtir:

 

“Saygı ile anmak istediğim kişiler, dünya değiştiren düşünceleri yaratanlardır.  Çoğunlukla yarı unutulmuşlardır, çünkü toplum:  yepyeni düşünceler üretenler yerine, değer yargısında bulunanları yeğler .”

 

[“The men I should be tempted to commemorate would be the originators of transforming thought. They often are half obscure, because what the world pays for is judgment, not the original mind”) The Essential Holmes, Richard A. Posner, Ed.   (Chicago: University of Chicago Press, 1997) s 208]

 

‘Para Kazanan’  kişiler de dünyayı değiştirir. Bu, kaçınılmaz bir gerçektir; ama para kazanan ile dünya değiştiren düşünce üreten kişi arasındaki ayrılık ve ayrıcalıkların yok olduğu anlamına gelmez.  Her neden ise, para kazanan, ‘yargıçlık’ yapmak ‘yeteneğini’ de kendinde bulur.  Bu yargıçlık, yalnız ‘yasal’ konularda da kalmaz; bütün toplumun yaşamının ayrıntılarına da uzatılır. 

 

Bu görüş’ün ‘çağdaşlık’  bir gelişme olmadığını görmek de güç değildir; belgeleri çok gerilere gider.  İlk kazılı örneği (ATON)  eski Mısır’da görülebileceği gibi, Kutadgu Bilig içinde de gözden kaçmaz.  Ardından geçen yüzyıllar içinde Çin’den İtalya’ya, Güney Afrika’dan Amerika’ya varıncaya kadar birbirlerinden uzak maya’lar içinde bu gerçek durmadan yenilenir.  Sun Tzu (M.O 6 yy), Galileo, (1564-1642), Hezarfen (1609-1640), Divaoglu (1855-1933),  Mitchell’e (1879-1936) varıncaya kadar sayısız örnek gösterilebilir. 

 

Holmes, düşüncesinin açıklamasını yapmaktan da geri durmamıştır:  “Bir kişi, parasını genellikle kişisel değerlerinin üzerinde tutar “ (“A man is usually more careful of his money than of his principlesBlackwater Tactical Weekly July 16, 2007)

 

Bu arada, Holmes’in (ABD deki zenci köleliğinin kaldırılması nedeni ile başlayan) ABD İç Savaşında (1860-1865), savaş alanında da aldığı rütbeler ile Albaylığa yükseltildiğini, vuruşlar sırasında üç kez yaralandığını unutmadan ekleyelim. 


Anlaşılan, Holmes bu türde düşünen tek Amerikalı ileri gelen değildi. ABD’nin 31ci Başkanı (1929-1933) Herbert Hoover (1874-1964) de, kayıtlara geçtiği gibi bir gözlemde bulunmuştur:

”Bu ulus’un her an gerek duyduğu en önemli varlık, olağanüstü Erkek ve Kadınların önderliğidir.”
 

(“The imperative need of this nation at all times is the leadership of Uncommon Men or Women."  TIME Magazine, August 10, 1954).

 

Şimdi: “Dünya değiştiren” tanımı yapılsın mı, yapılmasın mı?  Yapılsa ne olur, yapılmaz ise dünyanın değişmesi durdurulabilir mi?  Bu soru, “Tartışmalı Kişi” kavramını gündeme getirir.  Özellikle, “İyi-kötü olmaz, ‘karmaşık ve derin kişi’ olur” söylenmelerini başlatabilir.  Bu tur sorular, ‘ortalığı bulandırmak’ için mi söylenmiştir? Neden?  Bu, bir ‘düşüncesel savaş’ mıdır?

Bir kişinin yazılarını ya da kişiliğini ‘küçültmek’ için kullanılan yöntem, o yazılara karşı “tartışmalı yazı” ya da “tartışmalı kişi” deyimini yöneltmektir.   Genellikle bu tur damgalama uygulamaları, son dört bin yıldır, değişik kaynaklı görevli yazarlarca ortaya atılır.  Bu görevli yazarlar, kendilerine görev veren kurum ya da kuruluşların çıkarlarını gözlemekle yükümlüdürler.  Gönüllü, ya da aylıkçı olabilirler.  Bu görevi yerine getirebilmek için de, işverenlerinin gündemindeki girdi-çıktıları yakından bilip bu çıkarları destekleyici ve karşıtlarını yerici yazılar yazmaları gerekir.  Eğer, gündemlerindeki yönlere ve çıkarlara ters düşen bir yazı olur ise, en kısa yoldan o yazı ve yazarının “tartışmalı” olduğunun ileri sürülmesi gerekir ki, ‘beğenilmeyen’ yazının içeriği çok destek görmesin.

 

Bütün bu uğraşlara karşılık, Dünya Değiştirici ile yargılayan arasındaki ayrıcalıklar, bir yerde, yavaş da olsa anlaşılmaya başlar.   “Amerikan güldürü yazarı Mark Twain (Samuel Clemens; 1835-1910) bir gözlemde bulunmuştur: "[Atılımları] başarılı oluncaya kadar, bir kişinin düşünceleri [ve yöntemleri] delilik olarak görülür" (A man is a crank, until his ideas succeed). İngiltere'nin Cambridge Üniversitesi mühendislik bölümü öğrenci derneği de, 1980'lerde Mark Twain'in bu görüşünü ödünç alıp, kendilerini tanıtıcı bir deyim türetti: "Bir devrim, bir deli'nin atılımı ile başlar" (A revolution starts with a crank). Bu iki deyimde de kullanılan, "crank" Türkçe'de "kolçak" anlamındadır: bir "aygıt"ın "dönmeye başlamasını" sağlamak için kullanılır; kullanım amacı, "çevirerek bir aygıt'ın 'devrim' ('devrilmek') yolu ile dönmeye başlamasını" gerçekleştirmektir. Kahve değirmeninin kol'u da bu kolçak (crank) türündedir. Eskiden, içten yanma motorlu araçların "çalıştırılmaya" başlanması da "kolçak" kullanılarak, insan gücü ile sağlanırdı. Ek olarak, "crank," deli, sinirli, ya da "huysuz" kişi anlamına da gelir. Kolaylıkla görülebileceği gibi, İngiliz öğrenciler, bir söz oyunu yolu ile hem doğal bilimleri düşünce bilimleri ile birleştirmekteler; hem de, düşüncelerin bir tabanda, ortak-bölen düzeyinde, ortak değerleri paylaştığını ortaya koymak istemişlerdir.

 

Konu ile ilgili gösterilecek örnekler diğer açılardan da sürdürülebilir. Türk Düşünce İşvereni Ömer Seyfettin (1884-1920), Osmanlı İmparatorluğunun 1911- 1912 savaşı sırasında yazdığı bir yazısında, pirelerin önem ve gereğinden söz eder. Seyfettin, bu yazısı ile "pireler olmaz ise, köpekler uyuşuk kalırlar. Pire ısırdıkça, köpek ayağa kalkıp pireleri üzerinden atmağa uğraşır," "böylelikle uyuşukluk gaflet ve dalaletine düşmekten kurtulur" görüşünü öne sürer. Seyfettin'in güldürü yolu ile yazısında anlatmaya çalıştığı gerçek de kısaca: bir toplum, "baş'ına gelen ağrıları" iyi etmek yoluyla "arılaşır." Önce varlığını, sonra da bölünmezliğini korumak yolunda adım atar. Çünkü bir toplumun bölünmesi, o toplumun ortadan kalkmasının ilk basamağıdır.”  (Hasan Bülent Paksoy, “Düşünce İşvereni.” Türk Tarihi, Toplumların Mayası, Uygarlık (İzmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997) kitabından)

 

Dünya’yı değiştiren kişiler, düşüncesel ya da eylemsel olarak “Atılgan,” “girişimci,” Gözü’nü budaktan sakınmayan,” “başarıcı” nitelikleri paylaşırlar.  Bunlar kısa ama çok güçlü deyimler. “Başarı” deyimin kimliği nedir?  Örnek almak istenir ise, Timur Bey (O. 1405), atılgan idi.  Gün sırası ile Atatürk de.  Bu iki kişilik, birer gösterge olarak da ele alınır.  Çünkü her atılım, bir de sakınca’yı ardında getirir.   Bu sakınca, başarı ile başarısızlık arasındaki ayrıcalıktır.  Her kişi her konuda başarılı olamaz.  Geçmiş boyunca, sakıncaları gerekli inceleme ve bilgi ile göz önüne alan atılımcılar, karşı çözümler yordamı ile güçlükleri yenebileceklerini gördüler, öğrendiler.  Kendilerinden önce yaşamış olanların başarılarının kökenlerini de, konumları içinde, anladılar.  Bu çözümler, ara-sıra olağanüstü olabileceği gibi (Fatih Sultan Mehmed’in kadırgalarını karadan yürütmesi gibi), genellikle eldeki verilerin iyi değerlendirilmesi sonucu elde edilmiş başarılar olmaları bakımından çok daha önemlidirler. 

 

Bu tur incelemeler, Tutucu ve Başkaldırıcı Kişiler ve Kurumlar arasındaki üçlü Çekişme’yi özetler.  Bu tur çekişmeler, İnançlar içinde de yer alır.  Isa İnançlılar arasında olduğu kadar (Katolik –Ortodoks--Protestan), Müslümanlar (Sünni-Şii) arasında da görülürler. 

 

İslamiyet’te Şiilik, Peygamber Muhammed (S.A.V.) yaşamda olduğu günlerinde başlamış idi.   Hz. Ali’nin hem Hz. Muhammed’in damadı, hem de daha önce kan bağı akrabalığı olması nedeni ile Hz. Ali yandaşları, Hz. Ali’nin ilk Halife olmasını istiyorlardı.  Bu gerçekleşmeyince, Hz. Ali yandaşları, Şii (ayrı bir toplum olarak ayrılmak anlamında) oldular.  Bu ayrılık, yalnız “inanç’ olarak kalmadı.  Toplumsal yönlerin değişmesine yol açtı.  Bu ‘toplumsal yon değiştirme,’ belirli toplumların öz kökenlerini korumak için seçtikleri bir çözüm idi.  Iran kökenliler, Araplara savaşta yenilmiş bile olsalar, öz veri ve varlıklarını bu ayrıcalık (Şiilik) yolu ile korumayı seçtiler.  Başarmış oldukları söz götürmez.  Bu da Dünya Değiştiren bir düşüncenin uygulanması idi… 

 

İsa inançlı Hıristiyanlık ise, Hz. İsa’nın Musevilik içinde bir yenilik ve temizlik yapmak istemesi ile başladı.  Isa, bir Yahudi idi.  Tanrı’nın yolunda olmadığı gerekçesi ile en önemli Yahudi Tapınağının  içinde iş yapan “para bozucuların” (belki de ilk bankacılar) tezgâhlarını devirdi, Roma tuğ’u altında yasamakta olan Yahudilerin düzenini bu açıdan altüst etti.   Bu düzen bozmacılığı (Dünya Değiştiren düşüncesi) yüzünden hem Yahudi Toplumunca, hem de üst Düzey Roma yöneticilerince yargılandı ve çarmıha gerilerek olduruldu.  Sonucunda, başlattığı akım’a Yahudi olmayanların katılması ile ortaya yepyeni bir inanç düzeni çıktı. 
 

Eğer Dünya Değiştiren Düşünceler (ve Düşünceyi ortaya atan) ilgi çekmekte ise, değişime karsı çıkanlar, değişimi durdurmak için başka yöntemlere de başvurabilir.  Bu yöntemler, deyimlerin ve kavramların kimliğini değiştirmek gibi uygulamaları da içerebilir.  Toplum ve kişilerin sağduyuları üzerinde bir bulut dilimi örtmek söz konusudur.  Mark Twain bu tur yaptırımlara, bilerek uydurduğu güldürü biçimli abartma ile  “Merhem-i Çeşm-i Hümayun “   (Imperial Optical Linement)  adını vermiş idi.  (Twain, güldürülü deyimini İngilizcedeki “Pulling the wool over eyes” deyisinden türetmiştir)  Kısacası, ‘göz boyamak’ denebilir. 

 

Kennedy’ler, ABD’nin “ileri gelen” ailelerinden biridir.  Günümüzde ailenin başı olan, ABD Massachusetts Senatörü Teddy Kennedy, ABD içinde ‘sol görüşlü’ olarak bilinir; ABD Demokrat Parti üyesidir.   Massachusetts eyaletinde yasayan ve Demokrat Partiye oy verenlerce, on yıllardır aksamadan yeniden Senatörlüğe seçilir.  Dedesi ABD’nin büyük kentlerinden birinin belediye başkanı; babası ABD’nin İngiltere Büyükelçisi ve işadamı; Ağabeyi Bobby, ABD’nin Adalet Bakanı; diğer bir büyük ağabeyi de ABD başkanlığı yapan John F Kennedy idi.  Her birinin, dede’den kalma büyük gelirleri ve varlıkları var.  Değişik illerde saray yavrusu konakları, takım-takım görevlileri, yaşamlarını kolaylaştırıyor.  Bu durumda, ‘solcu’ ve ‘sol’ nasıl tanımlanabilir? 

 

Bilindiği gibi 'sağ' ve sol'  ‘deyimleri,’ 1789 Fransız devrimi surecinde Paris yerleşkesinin iki karşılıklı yakasında toplanıp, "Fransız toplumunun sorunlarını çözücü" düşünceler üreten kişilerin bir araya geldikleri “yön”lerden alınarak sözlüğe yerleştirildiler. 


Bu yerleşkelerden gelen çözümlerin Fransa’dan ve Fransızcadan gelmesine karşılık, Fransızlar gene de 'deyimlerin üzerinde' Fransız sorunları için Fransız çözümlerini üretip, kullandılar.  Sağ ve Sol deyimlerine ve bu deyimlere dışarıdan biçilen 'değerlere' körü-körüne bağlı kalmadılar.   Bu deyimleri de, işlerine geldiğinde kullandılar.  Bu bakımdan, bu tur 'yon' verici düşüncelerin yalnızca adları nedeni ile elde tutulmaları ne denli doğru olur?  Örnekler çoğaltılabilir:

 

Günümüz ABD deki Cumhuriyetçi Parti (Çoğulcu Yönetim’e Katilim Birimi), bir fil; Demokrat da bir eşek ile simgelidir.  Secim sureci çalışmalarında, bu simgelerin çoğaltımı bütün ülkeye yayılır. Abraham Lincoln, ABD İç Savaşı (1860-1865) sürecinde, Cumhuriyetçi Parti üyesi olarak Başkanlık yapmıştı.  İç Savaşın çıkmasına, kara derililerin tutsak kalıp-kalmama tartışması neden oldu.  Lincoln,  tutsaklığı kaldıran Özgürlük Bildirgesini imzalamıştı.  İç Savaş sona erdiğinde, kara derililere özgürlük ve eşitlik verilmesine karşı çıkanlar da Demokrat Parti bayrağı altında toplandılar.   Aradan kırk yıl geçtikten sonra, Cumhuriyetçi ve Demokrat Partilerin,  toplum sorunlarına karşı olan tutumları incelendiğinde,  birbirlerinin yerini aldıkları görülür.  Demokratlar Yirminci Yüzyılın sonlarından bu yana bireysel özgürlüğü ve özellikle kara derililerin eşitliğini savunurken, Cumhuriyetçiler de parayı ve paralıları savunma yolunu seçtiler.  Başka bir deyiş ile sağ sol oldu; sol sağ oldu.  Sağduyu’ya ne oldu?  Yoksa ‘sağduyu,’ bu tür tartışmalar sonucu mu toplumca seçilmelidir?

 

Komünizm ve Solculuk genelde birbirleri ile es tutulur.  Ama kısa bir araştırma sonucu, örneğin Lenin’in (1870-1924), başında bulunduğu Bolşevikler (Yirminci Yüzyıl başları) içinde bile “Solculara” ateş püskürdüğü, toplantı tutanaklarında ve gazete yazılarında görülebilir. 

 

Her olay ve deneyde olduğu gibi,  Çoğulcu Yönetime Katılım Birimlerinin (Ulusal Tüfek Derneği; İşçi Yardımlaşma Kurumları, Bankacılar Derneği, vb gibi)  başlangıçları, eskiden gelme örnekleri var.  Kökenleri de iki bin-iki bin beş yüz yıl’ı askın bir süreç içinde gelişmiştir:

 

M.S. 476 da sona erdiği varsayılan Roma İmparatorluğu, Roma Cumhuriyetinin (M.Ö. 509 - M.S. 49)  temellerinin üzerine bir ‘emr-i vaki’ olarak kuruldu.  Bu gerçeği de, Julius Caesar (M.Ö 44 de olduruldu) tek Yönetici olarak gerçekleştirdi.   Ancak, Roma Senatosu kaldırılmadı, Cumhuriyetten İmparatorluğa devşirildi.  Julius bir general olarak büyük ün’e kavuştuğu için (büyük alanları, alaylarının başında döğüşerek aldığından), görünüşe göre, karşı gelen olmadı.  Üstelik, Roma yurttaşı olanlara düşük giderli ya da gidersiz buğday dağıtıldığından, günümüzde havuç-ve-sopa adi ile bilinen “aba altından değnek göstermek” yöntemi toplumun ses çıkarmasını önledi.   Senato üyeleri de genellikle hem ailelerinin gösterisini azaltmamak, hem de Senatör olmanın getirdiği ‘yönetim’ etkenliğini sürdürebilmek için, yutkunarak Julius’un basa geçmesine göz yumdular. 

 

Cumhuriyet öncesi ve sonrası, Romalı senatörler kendi aralarında iki değişik küme içinde yer alıyorlar, kendi kümeleri içinde, karşı kümenin etkisini kırmaya çalışıyorlardı.  Bu kümelerin adları Optimates (Erkeklerin en yahşisi) ve Populares (Toplum sever)  idi.  Yahşiler, ‘soylu ailelerden’ geliyorlardı, çok varlıklı idiler; Senato’ya seçilebilmek için Roma yurttaşı seçmenlere, büyük giderli kişisel özel armağanlar verebiliyorlardı.  Nasıl olsa, seçildikten sonra, kullandıkları, dağıttıkları para’yı geri alabilecek isler yapabiliyorlardı.  Toplum severler ise, Yahşilerin Roma’da var olan bütün parayı ele geçirmelerini önlemeye çabalıyorlardı. 

 

Her iki kümenin uğraşları, söz’de ve sözlerde kalmadı.  Her iki kümenin önde gelenleri, öz varlıklarını kullanarak, özel ordular kurdular.  Roma’nın öz imparatorluk ordusunun görevi, imparatorluğu genişletmek idi.  Yahşilerin ve Toplum severlerin özel ordularının görevi ise, birbirleri ile vuruşmak; yönetimi ellerine geçirmek ve karşı tarafı yönetimden uzak tutmak.  İki tür ordunun var olusu, özel orduların birbirleri ile sokaklarda vuruşları,  önce cumhuriyetin, sonra da imparatorluğun gücünü yitirmesine büyük ölçüde katkıda bulundu.  Sonucunda, Roma Toplumu toptan ortadan kalktı. 
 

Doğal olarak, bu tur olaylara yol açacak olan düşüncelerin varlığı daha önemli bir gerçektir.  Pekiyi, bu tür düşüncelerin kökenleri nelerdir?  Dünyayı Değiştiren Düşüncenin varlığı mı, yoksa değer yargısında bulunanların çokluğu mu?  Dünya Değiştiren düşünceyi ortaya atan kişinin “Sağduyu-Solduyu” göstergesi midir?  Yoksa bağımsız ve varlıklı toplumun yaşamını sürdürmek istemesi mi; Dünya Değiştiren Düşünceyi ortaya atan kişi’yi yetiştirmesi mi? 

 

Bir toplum’un yok olmadan, bağımsız ve tutsak kalmadan yasayabilmesi için, öncelikle: yasama isteğinin olması gerekir.  Bu isteğin dile getirilmesi gerektir.  Yalnız ‘istiyorum,’ ‘istiyoruz’ sözü ile değil; yapılması gerekli islerin, atılımların açıkça ortaya konulması ve ayrıntılarının tartışılarak isleme konulması ile yapılabilir. 

 

Toplumun ve kişinin "'Öz” unu savunması nerede baslar ya da biter?"
Burada da 'Deyimlerin Kimliği' ve sağduyu-solduyu Kavramları’na dayanan işlevler var. 

 

Uygulamalı olarak düşünülecek olursa:

Bir küme toplum, elerindeki varlık ile 'var' oluyor.
Bu 'varlık' olmasa, toplum da olamayacak.
Bu varlığı korumak için de, bu varlığın bir bölümünü gözden çıkararak 
girişimlerde bulunmasından kaçınamayacak durum var.  Toplum’un gözden çıkarması gerekli olan, toplumun elindeki para ya da toplumu oluşturan bireylerden bir bölümünün canidir.  Genellikle her ikisidir. 

 

Yukarıdaki Roma ve ABD örneklerinde de görüldüğü gibi, ilk küme karşısındaki ikinci küme bu tür değişikliklere karşı koymak istiyor.  Hangi kümenin öz varlığını koruma içgüdüsü daha güçlü?  İkinci küme’ler de, ellerinden gelen bütün güçleri ile toplu bir atağa ya da savunmaya geçmek durumundalar.  Bu “varlıklı güç” değişmez midir, yoksa günden güne boyut ve kökleri dalgalanabilir mi?

Bir de, orta yerde, üçüncü bir küme toplum seyirci durumunda:
 

Onların nereye dönecekleri belirli değil. 
 

Neden?
 

Diğer iki kümeye inanmadıklarından mı, yoksa üçüncü küme olarak, ilk iki kümenin birbirini ‘yiyip-bitirmesini’ beklediklerinden mi?  Bu bekleme sonucu, üçüncü küme üyelerinin istedikleri gerçekleşebilecek midir?  Üçüncü küme’ye söz mü verilmiştir?  Kimden?

 

Ellerinde varlık olan toplumlar ise, yalnızca eldeki varlığın bu tur bir yarışmada kesin başarılı olamayacağını yavaştan anlamaya başladılar mı?  Ya da, kendilerini sağlama alabilmek için Ulusçuluğu ileri sürüp kalkan olarak kullanmak isteyebilirler mi? 


 

Ulusçuluk mu, Yurtseverlik mi?

 

Neden düşünmek gerekli?
 

Hangisi Dünyayı Değiştirecek Düşünce;  Hangisi değer yargısında bulunan? 

Toplum Olarak Varılmak istenen Sonuç Nedir?
 

Hasan Bülent Paksoy

17 Aralık 2007



Atalar Yurdu Kimliği -Hasan Bülent Paksoy-


Bu basmaktan sonra oluşacak kimliklerde, toplum içi bireylere az da olsa bir secim yapma seçeneği vardır.  Top oynayan takim tutmak bir seçenektir.  Herhangi parasal bir gideri de gerektirmez.  Ama bir kişinin nerede oturacağı Muğlalı mı, Mersin’li mi olacağı tam olarak kişinin seçeneği değildir, çünkü işin içine gelir ve geçim soruları girmektedir.  Bu gelir ve geçim işleri de tam anlamı ile kişinin değil, büyük ölçüde toplumun, bireylerin bir araya gelerek ortaya koydukları seçimdir.  Bireylerin bu seçim’e katılmaları kaçınılmaz; bireylerin ortak değerlerinin ele alınmaları ve bu değerlerin işlenip arıtılması toplumun gelir ve yaşam düzenini belirleyecektir.  Bütün öz varlığını, öz çoluk-çocuğunu düşünmeden, bir dilencinin eline verip giden bir kişi bilinir mi?  Komşu topluluklar da bu tür sorun ve kimliklerle uğraşmak durumundadır.  Kimlikten kaçınılamaz.  Kimlik, ne toplumun ne de bireyin geride bırakabileceği bir varlıktır.  Toplum ya da birey öz kimliğini bırakıp kaçmaya kalksa da.



"Aradım-Bulamadım" -Hasan Bülent Paksoy-


Belirli bir bilim dalında derinlemesine bilgi edinmiş olan bir kişi düşünelim.  Bu kişi, bildiği konuları, hiç bilip-tanımadığı toplumlar icinde aramaya çalışıyor.  Başarıya ulaşabilir mi?  Neden? Çünkü Toplumların geçmişleri birbirlerini andırsalar da, yiyecekten giyeceğe, yerel doğa koşullarına bağımlıdırlar.  Komşu olsalar da, bu gerçek değişmez.  Dünyanın çatısındaki toplum ile, dünyanın göbeğindeki topluluklar birbirinden çok ayrıcalıklı: güneş, su, yiyecek-içecek deneyimlidir.  Bu deneyimler, yönetimi ve kişisel varlık kayıtlarını etkileyecek derinlikte süreçlerden geçmiş, dolayısı ile Toplumları toptan, köklerinden etkileyen verilerdir; Toplumlar arası özellikleri belirleyecek türden bilinmeleri gerekli olan ayrıntılardır.  Bu değişik koşulların toplamı, Düşünce işverenlerinin türlerini de etkileyecektir.  İsteseler de, istemeseler de…



Uzaysal Yönetim-Hasan Bülent Paksoy-


Günümüzde, birtakım 'gelecek uzaysal olayların' nasıl yer alabileceği tartışılmakta. Bir küme uzay bilimcisine göre, Güneş odaklı gezegenler çevresinde dolasan uzay taşlarından (kuyruklu yıldız) biri Dünya’ya çarpabilir. Ses duvarı ötesi bir hız ile yer alabilecek bu istenmeyen buluşma, Hiroşima’ya düşen atom bombasının gücünden bir milyon kez artik bir güçte olabilecek. Bu çarpışma sonucu ortaya çıkacak doğasal veriler, insanların bildiği tur dünyanın sonu olacaktır. Çünkü dünyayı koruyucu (ve ciğerlere çekilen, insanlığı yaşatıcı) hava, bu çarpışma nedeni ile tutuşup yanabilecektir.


 

Hasan Bülent Paksoy


Ödemiş 1948 doğumludur. Son yirmi beş yıl içinde, altmışın üzerindeki araştırma yazısı dünyanın bütün oturulan kıtalarında, otuz beş’i aşkın ülkede yayınlandı. Ohio State University, Franklin University, University of Massachusetts Amherst ve Central Connecticut State University tarih bölümlerinde öğretim üyesi, Harvard Üniversitesi Orta Doğu Merkezinde Araştırmacı olarak görev yaptı.


Doktorasını İngiltere'nin Oxford Üniversitesi'nde, Birleşik Krallık (United Kingdom) Üniversiteleri Rektörler Kurulu bursu ile bitiren Hasan Bülent Paksoy, 1970 yılında ABD de Bostwick bursu ile Lisans ve ABD National Science Foundation araştırma programı görevlileri desteği ile de 1976 yılında Yüksek Lisans diplomalarını aldı.

Eserleri:

-Düşüncelerin Kökenleri (2006)

-Lectures On Central Asia (2005)
-The Bald Boy Keloglan and The Most Beautiful Girl In The World (2003)
-Identities: How governed, Who Pays? (2001)
-Essays On Central Asia (1999);
-Intercultural Studies (1998);
-Türk Tarihi, Toplumların Mayası, Uygarlık (1997);
-Central Asia Reader: The Rediscovery Of History (1994);

-Central Asian Monuments (İstanbul: İsis Yayınevi, 1992);
-Alpamysh: Central Asian Identity Under Russian Rule (1989)

 


 Uğraş




İnsan İnciyi Denizden Çıkarmadıkça O İster İnci Olsun İster Çakıltaşı Farketmez


Bir ulus, var oluşunun ve yaşam temelinde yatan değerleri korumak ve geliştirmek için belirli çizgide uzun süreli atılımlarını belirler ve uygulamaya geçer. Bu yöndeki köklü ve sürekli araştırmaları geleceğe dönük olarak düzenler, ve uygulamaya koyar. Düşünce önderleri, uygulayıcı önderlerle işbirliği eder. Tarih boyunca bu tür yaklaşımların çok örneği kaydedilmiştir.10 Ömer Seyfettin (1884-1920), bu konuda gerekli adımların atılmasını ilk salık veren 20. yüzyıl Türk düşünürlerinden biridir. 1919- 1924 Türk Kurtuluş Savaşı öncesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ilk Düşen Ak ve Ashab-ı Kehfimiz yazılarını yazmıştır.11 Bu yazılarda, Türk maya'sının korunması üzerine düşüncelerini genel kavramlar olarak ele almıştır:


 Düşünce



Düşünce İşvereni


Hiç bir Düşünce İşvereni, bu yazıda ele alınan kural ve gözlemlerin üzerinde değildir. Her Düşünce İşvereninin çalışmalarının, bütün Düşünce İşverenlerince, ve toplumca, düşünce kuramları ve uygar tartışma düzenleri içinde, topluma açık olarak, ince elenip sık dokunması gereklidir. Bu tür "eleme" ve değerlendirmeden geçmeyen Düşünce İşverenleri'nin düşünceleri, ilerde dünyadaki toplumların kanları ve canları ile yüksek kertede ödeme yapmalarını gerektirebilir.


 Kimlik



Orta Asya'daki "Köktendinci" Kimlik Üzerine Düşünceler


Kimlik bileşenleri güçlü bir şekilde kültürden etkilenmişlerdir. Kültür gerçek anlamda aklın geliştirilmesidir. Bu yer ve zaman açısından kesindir. Kuşaktan kuşağa, babadan oğula devredilen neydi? Bir jenerasyondan diğerine aktarılan değerlerin bileşeni muayyen bir yönetim şeklinin genel kültürünü belirlemektedir. Bu hem değişken, hem de sabittir. Söz konusu olan bu çelişki en iyi belirli bir kültürü öğrenmekle anlaşılabilir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar