Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

9 Kasım 2007

Sadri Maksudi Arsal

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar

Siyaset-Umumi


Atalar Yurdu Kimliği


-Hasan Bülent Paksoy-


Bir toplumun kimliğini belirleyen öğelerin başında, o toplumun geçmişine ne denli bağlı olduğu gelir.  Bu bağ’ın var olabilmesi için, toplumun kökenini bilmesi kaçınılmaz.  Bu bilgi, belirli birkaç yönden canlı tutulur.  

 

Taş, tuğla yapılar, uzun geçmişte yaşamış ataların geleceğe gönderdiği bir ses’tir.  Ama aradan gecen sure içinde, bu yapılar değişik nedenlerle (deprem, savaş, hava kirliliği) çöküp yok olabilir.  Geriye kalan da, toplumun ortak katini oluşturan sözlü ve yazılı belgelerdir.  Yazılı belgeler çoğaltılmış olabileceğinden, bir bolumu yangında kul olup sellere kapılmış olsa da, geriye kalanı olabilir.  Sözlü belgeler ise, toplumun yasam isteğine bağlı olarak sonsuzluğa kadar yasayabilir; yinelendikçe, yaratan toplumun yaşamını da sağlar.  Ama gene de, yozlaştırılmalarının önüne geçmek için, kayıt altına alınmaları gereklidir.

 

Bireyler gibi, Toplumlar, tek başlarına yasam sürdüremezler.  Komşusuz olamazlar.  Komşuluk ilişkileri de tek basamakta kalamaz.  Karşılıklı gidip gelmeler, birbirlerinin yemekleri tadmalar, eğlenceler ve acılar paylaşılır, ya da birbirlerine naz yapılır. 

Bütün bu tur ilişkilerin yer alabilmesi için, arada bir dizi ayrıcalıkların bulunması gerekir.  Kimliğini kökünden unutan ve kimliksiz yasayan, nasıl öz yemeğinin nereden geldiğini bilebilir, yeniden yapabilir, komşuları ile paylaşabilir?  Daha da ötesinde, toplum olarak kalabilir mi yoksa eriyip gidecek midir?

Doğal kimliklerden kaçınılamaz.  Bir kişi anne’dir, babadır; oğul’dur, kızdır.  İçine doğduğu ailenin ve yasam koşullarının gereği, amca, hala, dayı, yenge, ağabey, küçük kardeş kimliği de olacaktır.  Toplumun kendine verdiği görevler içinde, kişi öğrenci olacaktır, askerlik yapacak, gelin-damat, eli bir iş-ekmek tutan olarak karşımıza çıkacaktır.   Bunların her biri de birer kimliktir.  Ama tek kimlik değildir.  Kimlikler baklava gibi  kat-kat üstüne oluşur.

 

Bu basmaktan sonra oluşacak kimliklerde, toplum içi bireylere az da olsa bir secim yapma seçeneği vardır.  Top oynayan takim tutmak bir seçenektir.  Herhangi parasal bir gideri de gerektirmez.  Ama bir kişinin nerede oturacağı Muğlalı mı, Mersin’li mi olacağı tam olarak kişinin seçeneği değildir, çünkü işin içine gelir ve geçim soruları girmektedir.  Bu gelir ve geçim işleri de tam anlamı ile kişinin değil, büyük ölçüde toplumun, bireylerin bir araya gelerek ortaya koydukları seçimdir.  Bireylerin bu seçim’e katılmaları kaçınılmaz; bireylerin ortak değerlerinin ele alınmaları ve bu değerlerin işlenip arıtılması toplumun gelir ve yaşam düzenini belirleyecektir.  Bütün öz varlığını, öz çoluk-çocuğunu düşünmeden, bir dilencinin eline verip giden bir kişi bilinir mi?  Komşu topluluklar da bu tür sorun ve kimliklerle uğraşmak durumundadır.  Kimlikten kaçınılamaz.  Kimlik, ne toplumun ne de bireyin geride bırakabileceği bir varlıktır.  Toplum ya da birey öz kimliğini bırakıp kaçmaya kalksa da.

 

Demek ki, öz kişilik ve kimlik, bireyler ve Toplum var oldukça var olacaktır.  Toplumun varlığı da, öz kimliğin bilinmesine bağlıdır;  kimlik ve toplum, birbirinden ayrılamayacak et ve tırnaktır. 

 

Dolayısı ile üçüncü katman kimlikler de, Toplum ve bireylerin seçimine bağlıdır.   Bireylerin olduğu gibi, Toplumların da komşuları olması kaçınılmaz.  Bu komşuluk ilişkilerinin de özel kuralları bulunur.  En özlenen, komşuların birbirleri ile iyi geçinmeleridir ki, sağlık ve mutluluk içinde yaşanabilsin.  Birlikte karin doyurulacaktır; torun mürüvveti görülecektir.  Bu Toplumlararası ilişkileri de, atalardan gelme öğütler ve anlatımlar ile ele alabiliriz.   Nasreddin Hoca, Toplumca bu ilişkilerin nasıl geliştiğini anlatan bir simgedir. 

Unutulmaması gerekir ki, Toplum yaratıcıdır.  Hem de, imeceli yaratıcı.  Nasreddin Hoca ve Keloğlan öyküleri bu yaratıcılığın en öz göstergesidir.  Toplum sorunları görür ve yerine göre çözüm üretir.  Bu çözümler, atalardan gelme bilgeliğin deney ve yapımcılığın özüdür.  Keloğlan ile Nasreddin Hoca’nın öyküleri, yakından bakıldığında, birbirlerini bütünleştiricidir.  Sorunları çözüm yolları birbirlerine zıt olsa da, gene varmak istedikleri sonucun Toplum yararına olduğu kolayca anlaşılır.

 

Ara sıra esrik olan komsular da bulunabilir.  Öyle anlarda, mahalleli tolga ve savut giyerek bu gibi aklini geçici de olsa yitirmiş olan bireyi yola getirmeyi bilir.  Eski mahalle geleneğidir.  Günü geldiğinde, Alpamis da toplumu için bunu yapmıştır.

 

Toplum içinde yapılan secimler, inanca dayalıdır.  İnançların kökeninde yatan da, ataların gelecek kuşaklara bağışladığı deney sonuçlarıdır.  Bu deneylerin başlangıcı, Toplumun var olusunun başlangıcına gider.  Bektaşi de Toplumun üyesidir, Tapduk Emre de.  Her bir mahallenin, Toplumun yararına yapacakları vardır.  Önemli olan, atalardan gelme kimlikleri ile birlikte, bir toplum içinde yasamak istekleridir.  Bilinir ki, bir beden çıban çıkarır ise, o çıban yardırılır, iyileşmeye yönlendirilir.  Bu çıban, bedenin içinden de kaynaklanabilir, ısırgan otu türünde bir dış sürtüşmeden de.  Ama gene de, yasam söz konusu ise, çıban iyileştirilir. 

 

Toplumu aldatmak, özellikle, sürekli olarak saptırmak, ne kolaydır, ne de uygundur.  Nasreddin Hoca, bir aksam evine üç okka et götürür, hanımının bu el’den yemek yapmasını bekler.  Bir sure sonra sorar: “Hanim, yemek nerede?”  Hanimi da: “Kedi eti yedi” deyiverir.  Hoca da, teraziyi kaptığı gibi mutfağa uçar; kediyi kefe’ye koyup tartar.  Kedi üç okka çekmiştir.  Hoca kendi kendine söylenir:  “ Eğer kedi burada ise, et’e ne oldu? Et burada ise, kedi nerede?”

Keloğlan’ın, Toplumu aldatmaya ya da küçük düşürmeye çalışanlarla sonsuz çekişmesi vardır.  Toplum ile kendince alay etmeye kalkışan bir aklıevvel, düşünür taşınır, bir oyun bulur.  Keloğlan’a:   “Al sana bir kâse yoğurt; kaymağını bozmadan yiyebilirsen, sana bir tarla vereceğim” der.  Keloğlan da kâsenin dibini deler, yoğurdu afiyet ile midesine indirir. 

 

Keloğlan ve Nasreddin Hoca gerçek bir kişi midirler, yoksa Keloğlan ve Hoca’nın düşünce düzenini seven toplumun kendi içinden yarattığı birer simge kişilik midirler?   Bu, hiçbir gün için önemli bir soru değildir.  Keloğlan ve Nasreddin Hoca, Toplumun öz kimliğidir.  Bir karış altında da, Toplumun sabrı tükendiğinde, tolgalı-savutlu Alpamis kimliği vardır. 


 

Hasan Bülent Paksoy

9 Kasım 2007



"Aradım-Bulamadım" -Hasan Bülent Paksoy-


Belirli bir bilim dalında derinlemesine bilgi edinmiş olan bir kişi düşünelim.  Bu kişi, bildiği konuları, hiç bilip-tanımadığı toplumlar icinde aramaya çalışıyor.  Başarıya ulaşabilir mi?  Neden? Çünkü Toplumların geçmişleri birbirlerini andırsalar da, yiyecekten giyeceğe, yerel doğa koşullarına bağımlıdırlar.  Komşu olsalar da, bu gerçek değişmez.  Dünyanın çatısındaki toplum ile, dünyanın göbeğindeki topluluklar birbirinden çok ayrıcalıklı: güneş, su, yiyecek-içecek deneyimlidir.  Bu deneyimler, yönetimi ve kişisel varlık kayıtlarını etkileyecek derinlikte süreçlerden geçmiş, dolayısı ile Toplumları toptan, köklerinden etkileyen verilerdir; Toplumlar arası özellikleri belirleyecek türden bilinmeleri gerekli olan ayrıntılardır.  Bu değişik koşulların toplamı, Düşünce işverenlerinin türlerini de etkileyecektir.  İsteseler de, istemeseler de…



Uzaysal Yönetim-Hasan Bülent Paksoy-


Günümüzde, birtakım 'gelecek uzaysal olayların' nasıl yer alabileceği tartışılmakta. Bir küme uzay bilimcisine göre, Güneş odaklı gezegenler çevresinde dolasan uzay taşlarından (kuyruklu yıldız) biri Dünya’ya çarpabilir. Ses duvarı ötesi bir hız ile yer alabilecek bu istenmeyen buluşma, Hiroşima’ya düşen atom bombasının gücünden bir milyon kez artik bir güçte olabilecek. Bu çarpışma sonucu ortaya çıkacak doğasal veriler, insanların bildiği tur dünyanın sonu olacaktır. Çünkü dünyayı koruyucu (ve ciğerlere çekilen, insanlığı yaşatıcı) hava, bu çarpışma nedeni ile tutuşup yanabilecektir.



Alpamış -Hasan Bülent Paksoy-


A. Divay daha önce bozkırda bulduğu ALPAMIŞ ı 1901 yılında basım yolu ile dünyaya bağışlamış idi. Aşağıda ayrıntıları verilen kitapta [A L P A M Y S H Central Asian Identity under Russian Rule (1989) ]
 

bu Divay yayınının tıpkıbasımı ve ilk Ingilizce çevirisi yayınlanmıştır. Bu kitaba 1989 yılında yüksek üretim gideri nedeni ile alınamayan Latin harfli ALPAMIŞ, şimdi okuyuculara sunulmaktadır. Konu ve destan üzerine değişik yorumlar ve kaynakları, basılmış kitap içinde yer alıyor.   


 

Hasan Bülent Paksoy


Ödemiş 1948 doğumludur. Son yirmi beş yıl içinde, altmışın üzerindeki araştırma yazısı dünyanın bütün oturulan kıtalarında, otuz beş’i aşkın ülkede yayınlandı. Ohio State University, Franklin University, University of Massachusetts Amherst ve Central Connecticut State University tarih bölümlerinde öğretim üyesi, Harvard Üniversitesi Orta Doğu Merkezinde Araştırmacı olarak görev yaptı.


Doktorasını İngiltere'nin Oxford Üniversitesi'nde, Birleşik Krallık (United Kingdom) Üniversiteleri Rektörler Kurulu bursu ile bitiren Hasan Bülent Paksoy, 1970 yılında ABD de Bostwick bursu ile Lisans ve ABD National Science Foundation araştırma programı görevlileri desteği ile de 1976 yılında Yüksek Lisans diplomalarını aldı.

Eserleri:

-Düşüncelerin Kökenleri (2006)

-Lectures On Central Asia (2005)
-The Bald Boy Keloglan and The Most Beautiful Girl In The World (2003)
-Identities: How governed, Who Pays? (2001)
-Essays On Central Asia (1999);
-Intercultural Studies (1998);
-Türk Tarihi, Toplumların Mayası, Uygarlık (1997);
-Central Asia Reader: The Rediscovery Of History (1994);

-Central Asian Monuments (İstanbul: İsis Yayınevi, 1992);
-Alpamysh: Central Asian Identity Under Russian Rule (1989)

 


 Uğraş




İnsan İnciyi Denizden Çıkarmadıkça O İster İnci Olsun İster Çakıltaşı Farketmez


Bir ulus, var oluşunun ve yaşam temelinde yatan değerleri korumak ve geliştirmek için belirli çizgide uzun süreli atılımlarını belirler ve uygulamaya geçer. Bu yöndeki köklü ve sürekli araştırmaları geleceğe dönük olarak düzenler, ve uygulamaya koyar. Düşünce önderleri, uygulayıcı önderlerle işbirliği eder. Tarih boyunca bu tür yaklaşımların çok örneği kaydedilmiştir.10 Ömer Seyfettin (1884-1920), bu konuda gerekli adımların atılmasını ilk salık veren 20. yüzyıl Türk düşünürlerinden biridir. 1919- 1924 Türk Kurtuluş Savaşı öncesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ilk Düşen Ak ve Ashab-ı Kehfimiz yazılarını yazmıştır.11 Bu yazılarda, Türk maya'sının korunması üzerine düşüncelerini genel kavramlar olarak ele almıştır:


 Düşünce



Düşünce İşvereni


Hiç bir Düşünce İşvereni, bu yazıda ele alınan kural ve gözlemlerin üzerinde değildir. Her Düşünce İşvereninin çalışmalarının, bütün Düşünce İşverenlerince, ve toplumca, düşünce kuramları ve uygar tartışma düzenleri içinde, topluma açık olarak, ince elenip sık dokunması gereklidir. Bu tür "eleme" ve değerlendirmeden geçmeyen Düşünce İşverenleri'nin düşünceleri, ilerde dünyadaki toplumların kanları ve canları ile yüksek kertede ödeme yapmalarını gerektirebilir.


 Kimlik



Orta Asya'daki "Köktendinci" Kimlik Üzerine Düşünceler


Kimlik bileşenleri güçlü bir şekilde kültürden etkilenmişlerdir. Kültür gerçek anlamda aklın geliştirilmesidir. Bu yer ve zaman açısından kesindir. Kuşaktan kuşağa, babadan oğula devredilen neydi? Bir jenerasyondan diğerine aktarılan değerlerin bileşeni muayyen bir yönetim şeklinin genel kültürünü belirlemektedir. Bu hem değişken, hem de sabittir. Söz konusu olan bu çelişki en iyi belirli bir kültürü öğrenmekle anlaşılabilir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar