Belirli bir bilim dalında derinlemesine bilgi edinmiş olan bir kişi düşünelim. Bu kişi, bildiği konuları, hiç bilip-tanımadığı toplumlar icinde aramaya çalışıyor. Başarıya ulaşabilir mi? Neden?
Çünkü Toplumların geçmişleri birbirlerini andırsalar da, yiyecekten giyeceğe, yerel doğa koşullarına bağımlıdırlar. Komşu olsalar da, bu gerçek değişmez. Dünyanın çatısındaki toplum ile, dünyanın göbeğindeki topluluklar birbirinden çok ayrıcalıklı: güneş, su, yiyecek-içecek deneyimlidir. Bu deneyimler, yönetimi ve kişisel varlık kayıtlarını etkileyecek derinlikte süreçlerden geçmiş, dolayısı ile Toplumları toptan, köklerinden etkileyen verilerdir; Toplumlar arası özellikleri belirleyecek türden bilinmeleri gerekli olan ayrıntılardır. Bu değişik koşulların toplamı, Düşünce işverenlerinin türlerini de etkileyecektir. İsteseler de, istemeseler de…
Bu örnekten sonra, düşünceyi derinleştirelim: A bilim dalında bilgili bir kişi, B bilim dalına “gezmeğe” gider ise, ne arayacak, ne bulacaktır? Bu soruya yanıt verilebilmesi için, iki sınırlamanın göz önünde tutulması gerekir. Bu sınırlamalar, A bilim dalından gelip B bilim dalında gezmeye gidecek olan kişinin:
1. “tutumuna;”
2. yeteneklerine
bağlıdır. Eğer bu kişi ’istiyor’ ise ve ‘yapabilecek düşüncesel yapısı var ise,’ B bilim dalından da çok şey öğrenip, o dal’a katkıda da bulunabilir.
Şimdi bu örneği toplumlara uygulayalım. Eğer değişik toplumlardan bir-iki kişi, Tanrı’nın dileği ile yeterince dünya bilgisi edinebilir ise, diğer toplumların içinden yetişmiş Düşünce İşverenlerinin varlığını da arayabilir; diğer toplumların düşünce işverenleri ile düşünce alış-verişine girmek isteyebilir. Ne de olsa, düşünceler doğuşlarından birbirleri ile yarışa girmek eğilimindedir. Bu yarış, bir toplumun diğerlerine ustun gelmek için giriştiği bir uğraştır; göstermelik değil, ölüm-kalım yarışıdır.
Ek olarak, kişiler de yaşamlarına içgüdü ile başlarlar. Düşünce İşverenleri, bilgi edindikçe, bu içgüdülerini, az da olsa, gem altına almayı öğrenirler. En alt basamak temel’in daha da ötesinde, ustun bilgi edinen Düşünce İşverenleri, yeni edindikleri bilgileri ile birlikte, gene içgüdülerine dönmek gereğini duyarlar. İçgüdüler, Tanrı'nın verdiği yaşamın gereğini sağlayıcı yöntemlerdir. Bu içgüdüyü anlayamayan, kutluk kişi olamaz. Kutluk olamayan Düşünce İşvereni, Toplum’u uyaramaz. Uykuda kalan Toplum, savrulup, yok olur gider. Belirli bir yerde bu içgüdüyü, duygular ile birlikte ortaya dökmek de gerekebilir. Bu dokumun en uygun yontemi ‘kurgubilim’ a bas vurmaktır.
Bir Düşünce işvereni, Kurgubilimi anlayabilir ve topluma anlatabilir mi? Ya, bir yönetici? Kurgubilim tam anlamı ile yaratılmış bir görüntüdür. Bilinen verilere dayanması hiç gerekmez. Bu verilerin günün birinde değişeceği inancı ile kâğıda aktarılmıştır. Türkçe anlamı ile ‘kurgubilim’ İngilizcedeki ‘science fiction’ dan çok daha kapsamlı bir deyimdir; gerçekleri daha derinden ve köklü olarak ele alır. Düşüncesel gelişimi ve ilerletilmesine bütün bilim dallarını kullanarak yordam verir.
Kurgubilim’in gerçekleri aramakta en onemli yontem olduğu ileri sürülebilir; çok örnekleri toplumların çevrelerini sarmıştır. Yalnız geçmiş ile uğraşmak, bağlamlı olarak pek çok ağırlık gerektirir. Kurgubilim, ileriye, geleceğe uyumlu olabilmeyi sağlar. Düşüncelerin bacağına ağırlık asılmayacağı için, olabilirlilik çok daha gerçekçi olarak düşüncelere sunulabilir. Toplum Olarak Varılmak İstenen Sonuç, sisler ardından daha keskin olarak görülüp-seçilebilir. Bu sonuca ulaşabilmek için yürünecek yol da güvenli olarak görünebilir. Düşünce İşverenlerinin bu yoldan yürüyerek Toplumun düşünce ve görüşlerinin öncülüğünü yapmaları boyunlarına asılı tuz kesesi olarak görülür. Güçlüklere göğüs gererek gerçek is yapmaları kaçınılmaz. Eğer bu isten bilerek kaçınırlar ise, Düşünce İşverenlikleri Toplumca ellerinden alınır. Eğer, ne Toplum, ne de diğer Düşünce İşverenleri bu inceliği göremez ise. O Toplum’un geleceği artık yoktur.
Günümüzde “iletişim” adı ile bilinen yeni bir öğrenim dalı var. Toplum iletişimi, alış-veriş kuruluşları iletişimi gibi alt basamak özellikleri de göstermekte. Bu tur yeni “bilim dalı”nın yaratılmasına ne gibi etkenler katkıda bulunmuştur sorusunun dile getirilmesi kaçınılmaz. Öncelikle belirtilmesi gerekir ki, “iletişim” in birinci kertede, yalnızca iletişimi yapmak isteyencin yararına çalıştığıdır. Toplum içinden gelen bir deprem değildir. Toplum’un bir konuda düşüncelerini yoğunlaştırmadan, o konu üzerinde soru sormadan, bilinçli tartışma yapmadan atılıma geçmesi sağlam sonuç getirebilir mi? Toplum, düşünmeden atılış’a geçer, olayları topluca eline alır ise, nereye nasıl sürükleneceği önceden kolaylıkla bilinemez.
Bu aşamada, ortaya bir sorun çıkar: Düşünce İşverenleri’nin bu ‘iletişim’ çerçevesi içindeki görevleri nelerdir? İletişim içeriğinin, Kurgu Bilim üzerine oturtulup-oturtulmadığını bulup göstermek mi? Unutmayalım ki, iletişim, bir kurulusun düşlerini de kolaylıkla içerebilir. Ama bu düşleri, kökenlerine doğru, geriye giderek belgeleri ile bulmak da gerekebilir. İletişim yapmakta olan kuruluş, son çıkarlarını bir elde göstermeyebilir. Tek bir ‘iletişimde’ sonuç aramaya çalışanlar, aradıklarını bulamayabilirler.
Düşünce İşverenleri arasında, düşüncesel acıdan yanlış yollara sapmalarına neden olabilecek iki belirli tutum vardır. Bu tutumları kısaca özetliye biliriz:
1. çok güç
2. biliyorum
”Çok Güç” diyerek ‘düşünceye başlamak,’ hiç var olmayan sınırları çizip yaratmaktır; düşüncelere boyunduruk takmaktır; başarısızlığa doludizgin gitmektir.
”Biliyorum” ise, kişilerin ve toplumların bütün algılarına kilit vurup, öğrenmeyi durdurmaktır. İçtihad kapılarının kapatılmasıdır.
Bu iki tutum, bir toplumun eğitim düzeninin en büyük iç engelleridir. Daha bir is'e çözüm bulup işbaşına getirmeye başlamadan bütün çıkar yolları tıkamak eğilimidir; sorunlara yeni yaklaşımları, dolayısı ile çözümleri önler. Üstünkörü iş yapmaktır; “Aradım-Bulamadım” türü ‘sonuçlara yol acar.
Kişilerin; bildikleri konuları, bilmedikleri alan ve toplumlar icinde aramaları ne is’e yarayabilir? Eğer, bir kişi daha geniş dünya görüşüne yaklaşmayı bu yontem ile becerebilirse, bilinmeyenleri ortaya çıkarıp, sorunlara çözüm üretebilir ise, çok ise yarayabilir. Ama yalnızca bildiğini bulmak için uğraşırsa, yararı olmayabilir. Bu bakımdan, yeni bir atılıma kalkışır iken, kişinin ‘başlangıç düşüncesi’ çok onemlidir. Yeni çözümler mi aranacaktır, yoksa eski bilinenler mi bulunmaya çalışılacaktır? “Kurgu ve kuramların” önemi bu aşamada çok daha büyük önem kazanır.
‘Kurgu,’ ‘temelsiz çatı’ değildir. Derin kok’lu düşüncelere dayalı olarak üretilmiştir. Tek adımda alınamayacak (ulaşılamayacak görünen) sonuçların uzun süreç icinde alınabilmelerini sağlayacak bir düzendir. Bu uzun süreç icinde, alınması öngörülen sonuç için varlıklarını kullanacak olanlara yol göstermeyi yorulmadan sürdürür. Başlangıç ile ileride alınacak sonuçların arasındaki köprü’dür.
Belirli bir maya icinde yoğrulmuş toplumların varlığı da belirli bir toprağa bağlıdır. Bu yazılı belgelere geçmiştir. Diyelim ki, ikinci bir toplumun araştırmacıları gelip, ilk toplumun topraklarında kazı yapıp, bulduklarına kendi damgalarını basarlar ise, sonuç ne olur? O topraktan gelmiş kişilerin o toprak uzerindeki yurt konuşlanmaları güçsüzleşecektir. Bu atilim, bir Kurgubilim uygulaması olabilir mi? Bu ilk adımdan sonra gelebilecek ek atılımlara yon verecek bir girişim midir?
O toprakların özerkliğine el koymak isteyen ikinci toplumun bireyleri de bu isteklerinin tadını ağızlarında bulacak, bu tadı gelecek kuşaklarına aktaracaklardır. Böylece ileride yer alacak soğuk-sıcak savaşların temeli atılacaktır. Bu tur olaylar, günümüzde, dünyanın çok yerinde yer almaktadır. Üstelik yeraltında bulunanlar, günümüze kadar hiç bilinmeyen bir maya kökenli de olabilir. Binlerce yıl önce gelişmiş olan bu yeniden yeryüzüne çıkarılan maya, ikinci toplumun olmayabilir de. Ama ikinci toplumca, birinci toplumun o yurt üzerinde oturmaması gerektiğini ileri sürmekte kullanılabilir.
Yeryüzüne yeni çıkarılan mayanın niteliklerini öğrenebilmek, gizlerini anlayabilmek tek kişinin yapabileceği is değildir. Çok değişik konularda derinlemesine bilgi birikimli kişilerin birbirleri ile imeceli olarak çalışmalarını gerektirir. Başka bir deyiş ile anlam olarak ‘ülkü’ de bir ‘kurgu’ dur. Kurgular gerçekleşebilir; Ancak, kurgu’ya inananları etkileyebildikleri surece. Temellerinde yatan düşüncelerin köklerinin gücü, yaşamlarının surecini de belirler. Sığ köklü olan kurgu, tan ağartan yel’i önünde dağılıp gider. Bir Kurgu’nun niteliklerini, yasayan bir varlık ile göz önüne getirmeye çalışırsak, ağaç simgesi uygun bir aracı olabilir. Ama. Bütün yasayan varlıklar gibi, ağaçların da ölme gereği kaçınılmaz. Kurgu’nun simgesi ‘yasam ustu’ ‘olay’ lar arasından seçilir ise, kurgu’nun günübirlik ortadan kalkması önlenebilir. Kutluk Bilim üzerine yazılmış yorumlarda bu gerçek açıkça gözlenebilir. Kurgular, özlemlere yol acar; özlemlere ulaşabilmek için aşılması gerekli yollara ışık tutar. Kurgular öğreticidir; günlük yasamda denk gelinmeyen, ancak uzun sureli yasam için gerekli gerçekleri de düşüncelere katar. Kurgu, eğlendiricidir, gülümsenecek bir yapı icinde yapılabilecekleri de gösterir. Bütün bunları, Türklerin geçmişinde var olan kurgu ustalarına soralım.
Bkz; H.B. Paksoy “Keloğlan ve Kurgu Bilim” Düşüncelerin Kökenleri (Florence: Carrie/European University Institute, 2006)
Hasan Bülent Paksoy
6 Ağustos 2007