Yazar | 
Hasan Bülent Paksoy |  | | Kişisel Web | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi |  | | |  | |  | Maksim Gorki ----------------------- "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."----------------------- Ekmeğimi Kazanırkeni | | |
| 
Düşüncesel ve Bedensel Tutsaklıklar
-Hasan Bülent Paksoy-
Bedensel Tutsaklığın tanımı güç olmasa gerek. Ancak, Düşüncesel Tutsaklık ile olan ilişkilerini anlamak ve anlatabilmek, o denli gelir-geçer türden değildir.
Tutsak almak, edinmek, alışkanlık ve ötesinde bağımlılık yaratır. Üstelik uyuşturucu bağımlılığından da çok derin yıkım yapar. Uyuşturucu bileşim, kullanıcı kişileri tek olarak denetimi altına alır. Düşüncesel tutsaklık, dağıtım yöntemleri nedeni ile çoğunlukla kitlesel ve toptan toplumsaldır.
Yasam kayıtlarına göre, Bedensel tutsaklar, en önce üretimde çalıştırılır idi. Böylelikle, kendi yiyeceği ekmeği tutsaklara ekip biçtiren ve yaptıran tutsak alıcının eğlenceye ayıracağı günler ve yıllar büyük orantıda artmış oluyordu. Ancak, tutsaklar yaslanıp is'e yaramaz duruma geldiklerinde, yeni tutsak bulmak gerekiyordu. Tutsak almanın birinci basamağı, tutsak olması öngörülen toplum'a savaş açmak idi. Savaş’tan yenik çıkan toplum'un tanrılarca tutsak edilmesi öngörüldüğü ileri sürülüyordu. Bu tutsaklar, tükettiklerinin üzerinde, tükettiklerinden çok üretim yapmak için çalıştırılıyordu. Üretim’in bu yönden tüketimin üzerinde tutulması, tutsak almış olanları çalışmadan besliyordu. Tutsak alanlar, tutsak alma bağımlılıklarını sürdürüyorlardı. Tutsak alanlar, is yapmadan geçirdikleri yıllar boyunca, kendilerini eğlendirecek ya da yaratıcılıklarını gösterecek gün geçirme oyunlarına dalıyorlardı. Kısa surede, gündelik is yapmaktan uzaklaşan tutsak alıcılar arasında, düşüncesel oyunlara girip bu tur eğlenceleri geliştirenler çoğalmaya başladı. Bu eğlence uğraşları, bilgi'nin her dalında kendini göstermeye başladı. Gündelik geçimini sağlamak için çalışmayanlar, güçlerini değişik sorulara yanıt bulmak için kullanmaktaydılar. Yirminci yüzyılın baslarında bile, tutsaklık düzeninin insanlığın yararına bir gelişme olduğu ileri suren büyük düşünürlerin var olduğunu da burada kaydedelim.
Yaşamın başlangıcından bu yana, dış tutsaklığa ek olarak, bir de iç tutsaklığın gelişmeğe başladığını görüyoruz. Bir ülke ya da topluluk içinde varlığı olanlar, özellikle toprak ağaları, ekip-biçecek toprağı olmayanları boğaz tokluğunda tarlalarında çalıştırmaya başladılar. Bu yönden, toprak ağaları kendilerine soyluluk biçtiler; ülkelerinin hakanları da bu soylulukları değişik nitelik ve kerteler ile onayladılar. Çıkarılan özel yasalar da bu boğaz tokluğuna çalışanları toprağa 'yasal' olarak bağladı. O denli ki, seyrek de olsa, tarımsal topraklar bir ağa’dan diğerine satıldığında, toprağı isleyenler de toptan satılmış oluyordu. Üstelik bu toprağı isleyen tutsakların hiçbir bağımsızlığı yoktu ve topraktan ayrılamıyorlardı. Bu tur tarımsal tutsaklığa, ülkesine ve konuşulan dil'e göre, dünyanın dört bucağında değişik adlar verildi.
Bu tarımsal tutsakların şayisini belirli ve kısıtlı bir düzeyde tutmak, toprak ağalarının çıkarına idi. Eğer bu tarımsal tutsakların oranı azalacak olursa, beklenen urun artısı gerçekleşemeyecekti. Tersine, sayıları istenenin çok üstüne ulaştığında, iki turlu sakınca ortaya çıkıyordu:
1) üretim artığını yemeye başladıklarından, yeterince tarımsal tüketim ustu yedek oluşamıyordu;
2) yapacakları belirli bir is olmadığından, 'sakıncalı düşüncelere' kapılabiliyorlardı.
Belirli bir düzeyde, Haçlı Seferlerinin bu tur gerek ustu toplum bireylerinin 'azaltılması' için de çıkarılabilmiş olduğu düşünülebilir.
Toprak ağalığı ve bu ağalığa bağlı soyluluk ise, oldukça yeni bir yönetim düzeninin gelişmesine neden olmuş idi. Topraktan elde ettikleri tarımsal ürünlerin, kendi gerekleri dışında kalanları diğer bölgelere ya da toplumlara satmaya başladılar. Bu satışlar, altın olarak gelir getiriyordu. Tutsak kullanarak elde edilen bu tur gelirlere alışanlar, toprak ağalıklarını öz toplumlarının toprakları dışında da kurmayı ve sürdürmeyi düşündüler. Düşünce ve isteklerini gerçekleştirebilmek için, 15. yüzyıl sonrası, deniz ötesi alanlara göz attılar; yerleşim alanları ve yavru yurtlar kurdular. Gittikleri yeni topraklarda da değişik yöntemler ile yeni tutsaklar aldılar.
Bu acilim sonucu, öz yurtları içinde 'alışverişçilik' yönetim, yaşam ve saplantı düzeni ortaya çıktı. Dünyadaki uluslararası ilişkileri çok büyük ölçüde etkiledi.
Alışverişçilik, uzun sureli bir düzen kurmak isteği ile geliştirilmiş idi. Bir alışverişçinin aylık ya da yıllık geliri ----yaşamı boyunca---- düzenli olarak eline gelmekte idi. Önemli olan, bir mal üzerine tekel tutturabilmiş olmak, üretici ile tüketici arasında uzun sureli tek alıcı-satıcı kalabilmek idi. Bu tur tekelci dengeyi sürdürebilmek için, alışverişçiler her turlu yönetim düzeni ile dünyanın her yerinde anlaşmalara giriyorlar, çıkarlarına uygun, uzun sureli arkadaş ediniyorlardı.
Parasalcılık ise, çoğunlukla 'hiç' ten başlayarak, doğumda soyluluk aramayarak, kural tanımadan, büyük tutarlarda para kazanmak idi. Önemli olan, kısa surede büyük para kazanmak ve bu parayı katlayıp daha çok para kazanmak olarak görülüyordu. Parasalcılar, kimseye karsı bir sorumluluk taşımak istemiyorlardı. Herhangi bir yerde sürekli kalmaları da zorunlu değildi. Arkadaşlarını gömlek çıkarır gibi değiştirebiliyorlardı.
Bu para kazanma uğrası içinde, üretici, tekelci ve tüketici denklemlerinin, uluslararası sözleşmelerin bozulması söz konusu ise, parasalcılarca hiçbir sakıncası yoktu. Ayrıca, parasalcılar yeni aygıt ve surum mallarının üretilmesine de önem veriyorlar, eski pazarlara yeni mallar sürerek pazarları yenilemesini de biliyorlardı.
alışverişçiler ile Parasalcılar arasında çekişmelerin yer alması kaçınılmaz idi. Yöntemleri arasında büyük bir ayrılık yok idi. Üreticinin elinden ürününü en düşük karşılıkla almak, karşılığında en yüksek gider ile mal satmak vardı.
16. yüzyıl baslarında alışverişçiler deniz yolu ile büyük atilim yaptılar, Asya-Avrupa’nın alışverişini tüm olarak elde ettiler.
Yerli tutsaklıklara ve ilgili yönetim ve saplantılara ise, ancak 'inanç' ve din baslığı altında karsı çıkılabildi. Özlerine "Püriten" (arî; arîlik) tanımı veren bir kesim Hıristiyan, 17. yüzyılda başka bir kıtaya giderek özlerine uygun yeni bir yönetim ve yasam düzeni kurmayı uygun gördüler. Çünkü inançlara Gore, bir hiristiyanın diğer hiristiyanları kardeş görerek üzmemesi gerekiyordu.
Bu bir başkaldırma idi; Başka bir deyişle, alışverişçilik düzeni ile, paracılık arasında ölesiye bir yarış başlatılmış oldu. Çünkü alış-veriş düzeninde bir alışverişçinin düzen dışında is yapmaması gerekiyordu. Bu bir üst düzey dernek idi. Bu derneğe ancak doğuştan üye olunabiliyordu. Dernek kurallarına ters düşebilecek bir is yapılmadıkça, dernek üyesi kalınıyordu ve dernek olarak ülke, bölge ve toplum yönetiliyordu.
Buna karşılık, para varlığı üzerine kurulmuş olan paracılık yönetim düzeni ise, çok daha az kuralı içeren yeni bir dernek oluşturmuş idi: derneğin tek kural’ı, en çok parası olanın başkan olması idi. Genellikle, toplumun yüzde doksanından ustun parası olanlar bu derneğe kendiliklerinden üye oluyorlardı. Alış-verişçiler gibi, paracıların derneği de yasal kurumlara kaydettirilmemişti. Ancak, toplum içinde yasayan bütün bireyler bu derneği ve üyelerini çok iyi tanıyorlardı.
Bu iki dernek arasındaki en büyük ayırım, derneklerin saplantılarını da en iyi belirtisi olarak görülebilir:
Alış-verişçiler, kurallara uyan üyelerini korumayı görevleri saydılar. Bir alış-verişçi bütün varlığını yitirse bile, doğuştan bu derneğin üyesi olduğu için, korunacaktır. Nasılsa, düzen içinde islerini ileride düzeltecektir.
Parasalcılar ise, yapma kurallara baş eğmediler. Ne de olsa, parasalcılık alışverişçiliğe başkaldırma idi. Kim olursa olsun, parası var oldukça özel parasalcı derneğin üyesi olabiliyordu. Üstelik, toplumun kurallarının bu parayı elde etmek için çiğnenmiş olması da bir sakınca değildi. Doğal olarak, yasa ile açıktan bir çatışma olmadıkça bu kural kesinlikle yürürlülükte idi.
Bu iki derneğin arasındaki ayrılık özellikle alış-verişçilerin ağırına gidiyordu. Kuşaklar boyu doğuştan derneklerinin üyesi olarak toplumlarını, ülkelerini ve dünyayı yönetmekte idiler. Bu yeni bitmiş paracılar da kim oluyordu da alış-verişçilere karsı geliyordu?
bütün bu alınganlık ve çatışmalara karsın, 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar iki dernek arasındaki yarışma sürüp gitti. 19. yüzyıldan başlayarak yirminci yüzyılın nerede ise sonlarına dek parasalcılık öne geçti. Hem de alış-verişçileri büyük ölçüde geride bırakarak, dünya düzenini para gücü ile derinden değiştirerek.
Bu sözü edilen yüzyıl içinde, alış-verişçilik yenilmemiş idi; yalnızca kendini yenilemeye başlamıştı. alış-verişçilik, tanım olarak bir tekelcilik idi. Her yer ve donemde olduğu gibi, tekelcilik kendi-kendine bırakılmış bakımsız maya gibi kendi-kendini yemeye baslar. parasalcılık ise, durmadan her göz kırpmada kendini yenilediği için, ilerlemeyi basarmış idi. Ancak, yirminci yüzyılın sonlarına doğru parasalcılar da kendilerini paralarının satın alabildiği taç ve görüntüler uğruna özlerini yenilemekte yavaş adımlar atmaya başladılar. Bu da alış-verişçilerin üniversitelerde öğrettiklerinin etkisi ile gerçekleştirilmiş idi.
Her iki derneğin ve üyelerinin para’nın ve elde edilmiş varlıkların tutsaklığına girip girmediği ise burada tartışma götürebilir.
17.-18. yüzyıllarda başladığı öne sürülen Üretim Devrimi çerçevesinde, bu tarımsal tutsakların bir bolumu, toprak ağalarınca yeni üretim yöntemlerine itildiler. Örneğin, balçıktan el emeği ile yapılan yemek kaplarını, sıcak suyun uçuşması yordamı ile çalışan gereçler yardımı ile yapılması sırasında, emekçilerin görevleri ve görev yerleri değişti. Tarladan üretim-işlev evine gitmeleri gerekti. Çalışır iken daha çok düşünmeleri ve anlayışlarını yönlendirmeleri gerekiyordu. Üstelik, kalabalık içinde, sinirli alan kapsamında yasamaya başlamışlardı. Bu da, düşüncelerin ve getirdiği soruların nezle gibi kişiden diğerine bulaşmaya başlamasına yol açtı. Ancak bağımlılıklarından dolayı, tutsaklık konumları değişmemişti.
Üretim arttıkça, üreticilerin gündelik çalışmalarını desteklemek için eskiden beri bilinen yöntemlere daha da geniş ölçüde başvurulması gerekti. Para sandıkları yöneticileri yeni acılımlar buldukları için sevinçli idiler. Yalnız büyük üreticilere değil, bu büyük kuruluşlarca üretilmiş bir ürün’ü almak isteyen toplum bireylerine de faiz ile borç para vermek olanağını bulmuşlardı. Bu durumda, olayların ve varlıkların akışları acısından yeni gelişmeler de yer almakta idi. Artik para sandıkları gelirlerini yalnızca ortağı da oldukları büyük kuruluşlardan sağlamıyorlardı. Bir açıdan, artik toplum'un bütün olgun bireyleri para sandıklarının çalışanları durumuna gelmişlerdi. Hem de, uzun sureli olarak. Toplum bireylerinin bu durumu bilip-bilmemeleri, o toplum içindeki eğitim düzeyinin bir göstergesi olmuştu.
Bu ayırımda, tutsaklığın sonsuzluğa kadar ulaşıp-ulaşmayacağı sorusunu sormak gerekir. Görüldüğü gibi, tutsaklık bedenselliğin kati görüntülerinden uzaklaşmış bulunuyor. Ancak tutsaklığın sonuçları değişmeden. Bununla birlikte, düşüncesel tutsaklık nasıl bir tanıtım ile ele alınabilir?
Pek çok inanç düzeni, insan bağımsızlığının hem sinirli hem de yanlış olduğunu vurgular. Bir görüş’e Gore, kişi bağımsız olduğunu bilecek olur ise, inanç düzenine olan bağlantısını önemsiz olarak görmeye başlayacak, inan düzenine para vermeyecek ya da verdiğini büyük ölçüde azaltacaktır. Bu da inanç düzeni yönetici ve başçılarının geçimlerinin sığlaşmasına yol açabilecektir.
Thomas Jefferson’ın (ABD' nin üçüncü Başkanı ve 1776 ABD başkaldırma ve Bağımsızlık Bildirisinin başyazarı) ABD Kongresine verdiği durum dökümünde söylediği gibi: tarım, sınai üretim, ticaret ve kabotaj rahat yaşamımızın dört direğidir. Bunlar özel ellerde bulunduğunda daha da basarili olurlar. Ancak, Jefferson, bu özel ellerin alış-verişçi mi, yoksa parasalcı mi olduğunu kesin olarak belirtmedi. Bununla birlikte, Avrupa'nın alış-verişçi düzeninden sakınarak yeni cennet' e gidenlerin parasalcı oldukları biliniyordu. Bu eğilimlerini de inançsal olarak, "Arilik" düzeninin ardına gizlemişler idi.
Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, tarım, sınai üretim, ticaret ve kabotaj bağımsız olarak yapılabilir mi? Bu "bağımsızlık, bedensel mi düşüncesel midir" sorularını ele almak gerekiyor. Önce, Başkan Jefferson un (1801-1809) bu sözleri neden söylemek gereğini duyduğunu düşünelim: ABD neden ve kim'e karsı başkaldırmış idi? Ne gibi nedenlerle?
Amerikalı yurtsever Patrick Henry (1736-1799) Virginia kongresinde 1775 yılında yaptığı ünlü konuşmasında "Ya bağımsızlık, ya da olum verin" diyerek tutsaklık olarak gördüğü olay ve gelişmelere karsı olan tutumunu gösteriyordu. Bu görüş, diğer Amerikalı yurtseverlerin katilimi ile, bir savaş uran'ı olmuş idi. [Uran için, bkz, H.B. Paksoy, Lectures on Central Asia (2005)
Birleşik Krallık düşünürleri T. Macauley (1800-1859) ve J.S. Mill (1806-1873) (ve Babasi James Mill 1773-1836) arasında, bağımsızlığın ne olup-olmadığı üzerine bir yazılı tartışma yer almış idi. Bu tartışmaya Gore, kayıtlara geçmiş olaylara bakarak Macauley bağımsızlığın ne olduğunun tanımını yapmak istemişti. Karşılığında, Mill de, tanımı soyutlaştırarak kuralları ortaya koymak için uğraşıyordu. Bu olayların yaşandığı yılların içindeki gelişmeleri de gözden kaçırmamak gerekir.
Doğal olarak, bağımsızlık üzerine bu tur düşünceler ne ilk ne de son olarak yer alıyordu. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Tutsaklıkların önüne geçebilmek, bir dizi veri'yi gerektirir: Es sorumluluk; Yasaların dengeli ve sureli arak Toplum içinde uygulanmaları; Toplum'un öz varlığını koruyabilecek kurumların varlığı; Toplum koruyucu kurumların niteliklerinin bilinmesi, bu kurumların Toplum'a bağlılığı. bütün bu nitelik ve verileri içinde toplayan bir cilt bulunmaktadır. 1071 yılında Balasagunlu Yusuf'ca yazılımı bitirilmiş olan Kutadgu Bilig.
Bir kişi tam anlamı ile bağımsız olabilir mi? Yiyecek, barınma ve giyecek gereklerini karşılamak için, belirli girişimlerde bulunması gereklidir. Bu gereklerin temel olarak karşılanması için, kişinin toprak ile uğraştığını düşünelim. Toprağı nasıl elde edecek? Toprağı elde etmiş olsa bile, su, tohum ve ilgili tarımsal gereçlerin kaynağı ne olacaktır? Hava durumu tarımsal verim'i doğrudan etkileyeceğine Gore, sürekli ekin alabilecek midir? Bir gün için, bütün bu sorunların çözüldüğünü varsayalım. Komşunun birinin, ya da yoldan geçmekte olan birkaç kişinin bu yiyecek, giyeceği sözünü ettiğimiz 'tüm bağımsız' kişinin elinden almayacağını nereden bilebiliriz? varlığını koruyabilmek için, bu kişi yanında birkaç kişi daha mi bulundurmalıdır? Bu koruyuculara da as, is gerek olduğuna Gore, tarımsal alanını genişletmesi gerekebilecek, gene doğa’ya olduğunca, koruyucularına da dayanmak durumunda kalacaktır. Bu koruyucular kimdir? İç (öz), diş (yabancı) dayanaklı mıdırlar?
Bu tırmanışı günümüze kadar getirmekte güçlük çekilmeyeceği acıktır. Dolayısı ile, konu en kısa yoldan Toplumsal ilişkilere dönüşmektedir. Kutadgu Bilig, yalnız toplumsal ilişkileri değil, bu kapsamda yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkileri de açıklamaya başlar. Geçmişteki pek çok ve başarılı örneği özetler. Bu soruların karşılığını ancak Toplum kendi verebilir; atılacak adımları İşbirliği ve İmece ile Toplum belirler.
Hasan Bülent Paksoy 5 Mart 2007
|
Kutluk Veren Bilgi’nin Başlangıcı, Tarihçinin Sonu: Tarih mi, Yoksa Tarihçilik mi ‘Son’a Erdi? -Hasan Bülent Paksoy- -D. Phil-
Bir süre önce, “Tarih’in sona erdiği” ileri sürülmüş idi. Soğuk Savaş çerçevesinde ele alınan bir düşünce olup, ilgili “çarpışmanın” sona ermesi ile bundan böyle karsılaştırmalı tarih yazılmasına gerek kalmadığını, kazananların görüsünün tek geçerli gerçek olduğunu vurguluyordu. Ya da öyle gösterilmesi isteniyordu.
|
"Alın Yazısı" mı, "Kişi seçimi" mi? -Hasan Bülent Paksoy- -D. Phil-
Mustafa Kemal Atatürk'ün "Egemenlik Ulusundur" (ya da, ilk söylediği gibi "hakimiyet, kayıtsız şartsız Milletindir") seslenişi ile yalnızca yurdu dört koldan saran dış yağılara karşı ileri sürülmüş bir yön gösteriş değildir. Öncelikle, toplumun düşüncelerinde düzenli ve yöntemli olmaları gereğini vurgulamaktadır. Diyebiliriz ki, Atatürk, toplumun egemen olarak yaşayabilmesi için "alın yazısı-kişi egemenliği" yaklaşımları arasında seçim yapması gerektiğini ileri sürüyordu.
|
Toplum Olarak Varılmak İstenen Sonuç Nedir? -Hasan Bülent Paksoy- -D. Phil-
Bu soruya ayrıntılı karşılık verilmeden yola çıkmak, nereye gidileceğini bilmemeye eşittir. Nereye gidileceğini bilmemek, en kısa yoldan "yok" olmaktır. Çıkılması öngörülen yolculuğun birinci aşamada öncelikle düşüncesel açıdan olması, sorunun daha da büyük önem kazanmasına neden olur. Çünkü, düşüncesel yolculuk sonsuz olduğu gibi, sonuçları da sürekli ve ileriye açık olacaktır.
|
| | 
Hasan Bülent Paksoy
Doktorasını İngiltere'nin Oxford Üniversitesi'nde, Birleşik Krallık (United Kingdom) Üniversiteleri Rektörler Kurulu bursu ile bitiren Hasan Bülent Paksoy, Ohio State University, Franklin University, University of Massachusetts-Amherst ve Central Connecticut State University tarih bölümlerinde öğretim üyesi, Harvard Universitesi Orta Doğu Merkezinde Araştırmacı olarak görev yapdı.
Prof. Paksoy'un elliyi aşkın araştırma yazısı son yirmi yıl içinde Amerika, Avrupa ve Asya kıtaları üzerindeki onbir ülkede (ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Türkiye, Japonya, Kazakistan, Hollanda, Belçika, Güney Kore, Kanada) çıkarılan bilimsel dergilerde yayınlandı.
Paksoy, 1970 yılında ABD de Bostwick bursu ile Lisans ve ABD National Science Foundation araştırma programı destegi ile de 1976 yılında Yüksek Lisans diplomalarını aldı.
ESERLERİ
IDENTITIES: HOW GOVERNED, WHO PAYS? (2001); ESSAYS ON CENTRAL ASIA (1999); INTERCULTURAL STUDIES (New York: Simon and Schuster, 1998); TURK TARIHI, TOPLUMLARIN MAYASI, UYGARLIK (Izmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997); CENTRAL ASIA READER: THE REDISCOVERY OF HISTORY (New York: M. E. Sharpe, 1994); CENTRAL ASIAN MONUMENTS (Istanbul: ISIS Yayinevi, 1992); ALPAMYSH: CENTRAL ASIAN IDENTITY UNDER RUSSIAN RULE (Hartford, Conn: AACAR, 1989)
| 
| Uğraş |


| İnsan İnciyi Denizden Çıkarmadıkça O İster İnci Olsun İster Çakıltaşı Farketmez
Bir ulus, var oluşunun ve yaşam temelinde yatan değerleri korumak ve geliştirmek için belirli çizgide uzun süreli atılımlarını belirler ve uygulamaya geçer. Bu yöndeki köklü ve sürekli araştırmaları geleceğe dönük olarak düzenler, ve uygulamaya koyar. Düşünce önderleri, uygulayıcı önderlerle işbirliği eder. Tarih boyunca bu tür yaklaşımların çok örneği kaydedilmiştir.10 Ömer Seyfettin (1884-1920), bu konuda gerekli adımların atılmasını ilk salık veren 20. yüzyıl Türk düşünürlerinden biridir. 1919- 1924 Türk Kurtuluş Savaşı öncesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ilk Düşen Ak ve Ashab-ı Kehfimiz yazılarını yazmıştır.11 Bu yazılarda, Türk maya'sının korunması üzerine düşüncelerini genel kavramlar olarak ele almıştır:
|
| 
| Düşünce |

| Düşünce İşvereni
Hiç bir Düşünce İşvereni, bu yazıda ele alınan kural ve gözlemlerin üzerinde değildir. Her Düşünce İşvereninin çalışmalarının, bütün Düşünce İşverenlerince, ve toplumca, düşünce kuramları ve uygar tartışma düzenleri içinde, topluma açık olarak, ince elenip sık dokunması gereklidir. Bu tür "eleme" ve değerlendirmeden geçmeyen Düşünce İşverenleri'nin düşünceleri, ilerde dünyadaki toplumların kanları ve canları ile yüksek kertede ödeme yapmalarını gerektirebilir.
|
| 
| Kimlik |

| Orta Asya'daki "Köktendinci" Kimlik Üzerine Düşünceler
Kimlik bileşenleri güçlü bir şekilde kültürden etkilenmişlerdir. Kültür gerçek anlamda aklın geliştirilmesidir. Bu yer ve zaman açısından kesindir. Kuşaktan kuşağa, babadan oğula devredilen neydi? Bir jenerasyondan diğerine aktarılan değerlerin bileşeni muayyen bir yönetim şeklinin genel kültürünü belirlemektedir. Bu hem değişken, hem de sabittir. Söz konusu olan bu çelişki en iyi belirli bir kültürü öğrenmekle anlaşılabilir.
|
|  | Okumakta Olduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |  | Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|