Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

30 Ekim 2006

III.Selim Han

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar

Siyaset Umumi

 

Kutluk Veren Bilgi’nin Başlangıcı, Tarihçinin Sonu:

Tarih mi, Yoksa Tarihçilik mi ‘Son’a Erdi?


-Hasan Bülent Paksoy- -D. Phil-


Bir süre önce, “Tarih’in sona erdiği” ileri sürülmüş idi.  Soğuk Savaş çerçevesinde ele alınan bir düşünce olup, ilgili “çarpışmanın” sona ermesi ile bundan böyle karsılaştırmalı tarih yazılmasına gerek kalmadığını, kazananların görüsünün tek geçerli gerçek olduğunu vurguluyordu.  Ya da öyle gösterilmesi isteniyordu.

 

“Türk Tarihi, Toplumların Mayası, Uygarlık (1990)”  ve “Kutluk Veren Bilgi Ve 26 Ağustos’a Giden Yol (2000)”  yazılarımda, Kutluk Veren Bilgi nitelikleri üzerinde görüş belirtmiş idim.  Aradan gecen süre içinde de Kimlikler  [IDENTITIES: how Governed, Who Pays? (Carrie, 2001);  Türkçesi: Etnik ve Toplumsal Kimlikler Nasıl Oluşur? (KaraM, 2005) Çeviren: Osman Karatay] kitabını yayınladım.  Amaç, Kutluk Veren Bilgi’nin görevini ne yöntemler ile yerine getirdiğini ele almak idi.  Bu arada, Kutluk Veren Bilgi ile uğraşanların ne tür yaklaşımlarla ise girişebilecekleri de ana çizgileri ile öneriliyordu.  Bu yönde en önemli özelliklerden biri de, Kutluk Veren Bilgi’ye ulaşmak için bütün verileri seslendirip değerlendirmeye almak gereği olarak özetlenebilir.

 

Sonucunda, Tarih’in sonunun geleceğini savunmanın, güçlüklerin ötesinde bir ağırlığı olduğu görüsüne vardım.  Ancak, bu düşünce esliğinde başka bir sorun seçilmeye başlandı:  Tarih ile uğraşanların geleceği. 

 

Önce bir örneğe göz atalım.  18. yüzyılda Napolyon ordusu ile Mısır’a çıkmışdı.  Amacı, Britanya İmparatorluğunun iki bölümü (Britanya adaları ve Hindistan) arasına Fransa olarak girip, Britanya İmparatorluğunun bütün olarak yaşamasını güçleştirmekti. Britanya İmparatorluğunun bu iki bölümü arasındaki yol, Mısır ve Süveyş Kanalı üzerinden geçtiği için, Fransa açısından, Avrupa içi güç dengesinin ağırlığını değiştirmek bakımından oldukça gerçekçi bir yaklaşımdı.  Napolyon yanında bir uzmanlar topluluğunu da yanında götürmüş idi.  18 yüzyıl’ın önemli bilim adamlarının bir bolumu bu topluluğu oluşturuyordu.  Amaçları, Mısır maya’sını derinlemesine incelemek ve bulup öğrendiklerini dizinleştirerek dünyaya sunmak idi.  Napolyon’un Mısır çıkartması bu açıdan büyük ölçüde başarıya ulaştı.  Eski Mısırlıların kökenleri üzerine araştırmalar çoğaldı.  O süreç içinde bir soru da düşünceleri kurcalamaya başladı:  Günümüz Mısırlıları, Eski Mısırlıların torunları mıdır? 

 

Bu soru doğal idi, çünkü varlığı M.Ö. 3000 ve daha öncelerine kadar uzanan Eski Mısır ortalama M.Ö. Üçüncü yüzyıldan bu yana Makedonyalı Alexander’ın, sonra Romalıların, Arapların, Memlukluların ve Osmanlıların yönetiminde kalmış idi.  (Amiral Nelson’un İngiliz Krallık Donanması ile Fransız donanmasını 1798 de Nil ağzındaki Ebubekir Körfezinde yenmesi ile, Mısır usulca İngiliz siyasi yönetimine geçti).  Tarih ile uğraşanlar, bu sorunun karşılığını elyazması papirüslerden, tas yonma üzerindeki yazılardan ve çağdaş gezginler, gözlemciler ve bilirkişilerin yazdıklarından araştırmaya başladılar.  Ortaya birkaç yönde görüşler atıldı.  Her görüş’ün karsı görüşleri de olduğu için, yanıtlar kolaylıkla ak ya da kara olarak anlaşılmıyordu.

 

Yakin yıllarda, kişisel özvarlık kayıtları (DNA) yordamı ile yapılan araştırmalarda, günümüz Mısırlılarının, Eski Mısırlı soydan geldikleri ortaya konulmuş oldu.  Başka bir deyiş ile Tarih ile uğraşanlar değil, yaşambilimciler bu önemli soru’yu açıklığa kavuşturdular.  Böylelikle, günümüz Mısırlıları dünya önünde atalarından kalma yapıtlar ve mayaları ile öğünebilir duruma geldiler.  Dede Korkut kitabında da belirtildiği gibi boy boylandı, soy soylandı, atalarının yazdıklarının doğruluğu ortaya konulmuş oldu.

 

Napolyon’un yatak odasının duvarlarını kaplayan kağıtların içindeki yeşil rengi oluşturan arsenik zehirlenmesi nedeni ile olduğu; Arap yarımadasındaki, binlerce yıl önce yok olmuş yerleşim alanlarının gökyüzünde dolasan yapma uydular içindeki yer altı kalıntılarını görebilecek aygıtlar yolu ile bulunması; Arizona eyaletindeki büyük çukur’un binlerce yıl önce gökten düşen büyük bir taş’ça kazılmış olduğunun delillendirilmesi, tarihçiler değil, doğal bilimcilerin başarısı oldu. 

 

Yakın süreç içinde, Orta Asya’da yüzyıllardır yaşamakta olan Kazakların, kurgu bilim urunu sayılan Amazonların torunları olup olmadığı Orta Asya dışında yasayan araştırmacılar ve bilim kuruluşlarınca incelenmekte.  Bu araştırmacılar da Tarihçi değil.  Bu arada, Kazakların, Z. V. Togan’ın anlattığı gibi, Orta Asya’da daha önce yaşamış boyların açılıp-kapanmaları sonucu ortaya çıkmış olduklarını da unutmayalım.

 

Bu durumda birkaç soru sorulması kaçınılmaz.  Bu tür sorulara neden olacak görüşler, günümüzde ortalıkta dolaşmakta:

 

— Nasılsa gerçekler ileride doğal bilimlerce ortaya çıkarılacak.  Neden ayrıca kaynak ayırıp tarih incelemesi yapalım?

 

— Kitaplara, el yazmalarına gerek yok, kitaplıkları kapatalım.

 

— İnsanlık bilimleri artık geçersiz, bütün kaynaklar doğal bilimlere aktarılsın.

 

Düşüncelere konu olacak sorular da, yukarıdaki görüşlere “mi?” eklenmesi ile ortaya atılabilir.

 

Her bilim dalı öz ana konularında kalmayabilir, bırakılmayabilir. “Ana Dal” bilimleri de değişime uğrayabilir.  Örneğin, coğrafya yüzyıllar boyunca (en azından 1500 ile 1900 yılları arasında) en gözde bilim dalı idi.  Günümüzde NASA’nın yaptığı çalışmalar türünde iş gören Portekiz Yön Bulucular Okulu, Kâşif Beyzade Henry (1394–1460) tarafından kurulmuş idi.  Bu okul’u bitiren Yön Bulucular, gemileri ile okyanusları aşıp, dünyanın yuvarlaklığını belgelediler.  Karadan bilinen ülkelere denizden ulaşıp, yeni alışveriş yolları açtılar; eski alışveriş yollarının önemleri azaldı, develi kervan alışverişi yapan ülkelerin kazançları büyük ölçüde düştü. Geliri azalan bölgelerin siyasi güçleri azaldı. 20. yüzyılın başına gelinceye dek, bütün kıtalara ayak basıldı, dağları denizleri aşıldı. 

 

Coğrafya bu sonuçları almış olarak en başarılı düzey’ine vardığında, diğer bilimlerce yeni geliştirilen yöntemler yordamı ile harita yapımlarına geçildi.  Uçak ve uydular ile alınan görüntüler, el ile çizilenlerden daha keskin olduğundan, coğrafyacılar, mesleklerini koruyabilmek ve geçimlerini sürdürebilmek için, başka yönlerde kendilerine is bulma çabalarına girdiler.  Secim sonuçlarının bölgesel ayrışımlarının dökümlerini yapmak, üretim ve üreticilerinin isletmelerinin bölgesel konumlarını belgelemek, suç isleyenlerin yoğunlaşımlarını saptamak gibi dal-budaklanmalar coğrafyacıların ilgi alanına girdi.  Dolayısı ile bugün için, bir coğrafya bilim dalının olup-olmadığı tartışma götürebilir.

 

Bir başka temel dalı, İnsan Bilimleri (Antropoloji), diğer bilim dalları ile yaptığı yarışma sonucu, her yön’e büyüdü.  Artik yalnız ‘ilkel’ toplulukları araştırmıyor:  doktor-hasta ilişkilerinden salgın hastalıkların dünya toplumları üzerindeki etkilerine; iktisadi gelişmelerin askeri yetenekler üzerindeki izlerinden, dilbiliminin insan düşünce ve duygularının oluşumuna kadar uzanan bilgisel dilimlerde uzmanlaşıyor. 

 

Özellikle ABD deki İngilizce bölümlerinde görev yapmaya başlayan öğretim üyeleri, en kısa surede, İngilizce dışında bir konu seçerek araştırma yapmak ve sonuçlarını yayın yolu ile dünyaya duyurmak için kolları sıvar.  Örneğin: ABD Texas Tech Üniversitesinde kurulmuş Türk Öyküleri Sandığı (ATON=Archive of Turkish Oral Narrative; http://aton.ttu.edu ) tohumunu atan Profesörler Uysal ve Walker İngilizce konusunda doktora yapmışlardı.  Diğer İngilizce profesörleri günümüzde daha çok felsefi konulara eğilmektedirler, ‘teori’ geliştirmekle uğraşmaktadırlar. 

 

Bu arada, Tarih’in Felsefe, Matematik, Fizik gibi diğer bilimlerin tarihlerinin yazılmasına katkısı olduğu belirtilebilir. Coğrafya bilmeden tarih’in de içinden kolaylıkla çıkılamaz.  Ancak, tarihçi bu bilim ana dallarına dolaylı olarak katkıda bulunur.  Bu noktada, Olay Kayıtçısı (vakanüvislik) ile Kutluk Veren Bilgi uğrası arasındaki ayrışmayı vurgulamak gerekir.  Bu Kutluk Veren Bilgi uğrası, tarihçiliğin ötesinde çalışmalar yapmaktır.

 

Dünyanın geçmişi, kümeler arası gerilimler ile doludur.  Bu gerilimlerin günü gününe kayıt alınması ile, olayların derinlemesine incelenerek çıkarılacak dersler arasındaki ayrıcalıklar Olay Kayıtçısı ile Kutluk Veren Bilgi uzmanı arasındaki ayrıcalıklardır.  A ile B arasındaki çatışma, Olay Kayıtçılarınca sıcağı-sıcağına ve günü gününe kaydedilir.  Kutluk Veren Bilgi Uzmanı (Kutadgu Biligci) dünyada olup bitmiş ve yer almakta olan değişimleri, süreçleri, birikimleri konumlarına yerleştirerek toplum için yon ve yöneylem acılarından araştırır.  Buluşlarını topluma geniş kapsamlı olarak aktarır.  Toplum da, bünyesinde tartışma açarak, gerekli denetlemeyi yapar, seçimlere giderek çözümler başlatır.  Bu tür girişimde bulunmayan, bu tur Kutadgu Biligci yetiştirmeyen toplumlar, diğer toplumların etkisine ve vesayetine girer.

 

Kurgu Bilim içinde “geri yıllara yolculuk aracı,” sevilen ve tutulan bir aygıttır.  Geçmiş yüzyıllara yolculuk edip, kitaplar, elyazmalarından öğrendiklerimizi en azından olayları içinden yasayarak görebilmek çok iç gıdıklayıcı olabilir.  Varlığı, Kurgu Bilim’in başlangıcından bu yana özlenmiştir.  Son on yıl içinde ise, fizikçiler bu tür bir aygıtın ileride gerçekleştirilebileceğinden söz etmeye başladılar.  Bu gün için, basarı ile yapılıp-yapılamayacağı tartışma götürür.  Geçmişte ‘kesinlikle olmayacağı’ ileri sürülen olay be gereçleri bugün günlük yaşamımızda gördüğümüz ve kullandığımızı unutmadan, bir düşünce uzantısına girebiliriz.  Geriye yolculuk olduğunda, olaylar değiştirilebilir mi?  Bir torun gidip babasının doğumunu önleyebilir mi?  Sonucunda, olaylar ne denli değişip günümüze akabilir?  Bu tartışmalar, dünya fizikçiler toplantılarında yer almaya başladığı gibi, iyi tanınan fizikçiler sözü edilen toplantılardan birinde “bu aygıt’ı gerçekleştirdiğimizde, tarihi değiştirmeyeceğimize söz veriyoruz” türünde demeç vermek yeteneğini kendilerinde görebildiler.  

 

Bilimlerin sürekli olarak birbirleri ile ‘konuşmaları,’ düşünce alışverişi yapmaları, birlikte çözümler üretmeleri sözkonusudur.  Bu çok önemli bir noktadır: düşünce bir başlangıçtır.  Olaylar çabuk ya da yavaş olarak gerçekleşecektir.  Bu olaylar, toplumların seçimlerine kalmış düzenlerde gelişir.  Düşünceler, eninde-sonunda atılım’a geçmeyi öngörür.  Bir süreç yaratıcılığı öncüsüdürler.  Düşünce ya tam olarak doğmuştur, ya da doğduktan sonra gelişmesini sürdürecektir.  Bu da, düşünceyi ele alan toplumların görgü ve yetenek birikimleri kadar, ileri görüşlülüklerinin sonuçlarını kapsar.  Dolayısı ile, toplumca ve Kutadgu Biligcilerce denetlemesi yapılmayan düşüncelerin ardından gitmenin ne gibi sonuçlar verebileceğini düşünmek gerekir. 

 

Önce Tarihçinin ne olup-ne olmadığına özet olarak bir göz atmak yararlı olabilir.  İlk “yazılı tarih” in Thucydides’ce ele alınan, M.Ö. 4. yuzyılda yapılan Peloponez savaşları üzerine olduğu ileri sürülür.  Olayları vakanuviscesine anlatır.  Buna karşı Halikarnaslı (Bodrum) Herodot’u (M.Ö. 5. yüzyıl) Thucydides’e karşı gösterenler olabilir.  Ancak, tarih yazan kişinin kimliği ve bağlantılı olduğu kümelerin tarih yazımları üzerine olan etkilerinin de düşünce ve denetleme yöntemlerince değerlendirilmesi gerekir.

 

Aradan geçen yuzyıllar içinde, pek çok ‘tarih’ yazılmıştır.  Bunların çok büyük bir bölümünün ‘gazavatnama’ ‘fetihnama’ ve ‘soylama’ üzerine olabileceklerini unutmamak gerekir.  Bu tür yazarların bir bölümünün, yöneticilerin ve hükümdarların verdikleri maaş ile ya da içinde yaşadıkları topluluk birimlerini yönetenlerinin yararına çalıştıkları gözden kaçmaz. Romalı Tacitus (M.S. 1. yüzyıl),  Kuzey Afrikali İbn Haldun (1332–1406) belki de tarihten ilk ders çıkarmayı başaran, ve buluşlarını dünyaya sunan tarihçilerdir. 

 

Avrupa’nın M.S. 5. yüzyıl sonrası ‘karanlığa gömülmesi’ sırasında yazılanların tarih olup-olamayacağı üzerine değişik görüşler ileri sürülmüştür.  Ayrı konudur. 1789 Fransız İhtilali öncesi ve sonrası surecinde Avrupa’da yazılmaya başlanan tarihlerin, Avrupa’nın gelişmesine büyük katkıda bulunduğu ise kaçınılmaz.  Çünkü tarih, yalnız düşüncelere değil, duygulara da ağırlığını koyar.  Sonucunda, veri olarak doğru olmayan ‘bilgi’ler de doğru ve gerçekmişçesine toplumların belleğine şırınga ile sızdırılmış gibi görev yapar.  Bu tur duygu temelli tarihler ‘Yanlış Hesap Bağdat’tan Döner’ deyimi uyarınca ileride bir gün ortaya çıkarılırsa da, is isten geçmiştir.  Bir yapay bellek ve yapay bilim oluşturulmuştur.  At’ı alan Üsküdar’I geçmiştir.  Yalnız bir ulus ya da toplum değil, komsuları ve insanlığı da boyunduruk altına sokabilecek tohumlar atılmıştır.  Çünkü tarihi anlayabilmek için, tarih üzerine yazılmış tarihlerin, insan toplulukları üzerindeki etkilerini gözden kaçırmamak gerekir.  “Gerçek” tarihler kadar, bu tur kurgu-bilimsel tarihlerin gelecek üzerindeki etkisi çok büyük boyutlardadır.

 

Leopold von Ranke (1795–1886) nin tarih’i ‘düzenli ve yandaşsız’ olarak ele aldığı ve bilimsel olarak yönlendirdiği genellikle kayıtlara geçmiş bir yaklaşımdır.  Bu anlayış, ortalama İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar sürmüş, sonra da “Gündeşlik Ötesi” (post-modern) gibi bir yaklaşımın varlığından söz edilir olmuştur. Bu en yeni tutum, hiç birşeyin temelinin olmadığı ve gerçeklerin kişilere göre değiştiği varsayımı üzerine kurulmuş görünmektedir.

 

Bu durumda, toplumlarca bugüne dek bilinen her tür ‘tarih’ yaklaşımlarının temeline kibrit suyu döküldüğü gibi, birbirleri ile uyuşmayan bilgilerin tarih adi altında temcit pilavı gibi ortaya sürülmesi kaçınılmaz olmuştur.  Artik her turlu düşünce, görüş ve istek, tarih adi altında sürüm’e girebiliyor; bu başlık altında içeriklerinin gerçek olduğu ileri sürülebiliyor.

 

Dolayısı ile, yukarıdaki gelişmeler ışığında ancak iki yol görünebilir: 

 

  1. Tarih’in gerçekten son’u gelmiştir, dolayısı ile Tarihçilere artik gerek yoktur;

     

  2. Ya da, 1990 da (yukarıda adi verilen yazı) önerdiğim gibi, tarih’i İnsan Bilimlerden, Hayvan bilimlerine kadar A dan Z ye geniş bir yellek içinde ele almak, tarihi verileri bu bilimlerin birikimleri yardımı ile denetlemek, alınan sonuçları karsılaştırmalı olarak toplum’a sunmak.

 

Bu noktada “tarih kesinlikle yansız ve yandaşsız olur mu” sorusuna da karşılık aramak gerekir.  Çünkü buraya kadar, ‘yandaşlık’ aramadan, gerçeklerin araştırması üzerinde durduk.  Sorumuzun karşılığını ise, çevremize bakarak alabilecek durumdayız.  Başka bir deyiş ile, önce yazılmayan tarih’in getirdiği eksikliklerin çizelgesinin çıkarılması yanıt vermeye yeterli olacaktır. 

 

Böylece, geriye, ilk sorduğumuz soruya donuyoruz:  tarihçiliğin sonu geldi mi?  Yerine Kutadgu Biligcilik gelecek mi?   Gelmesi gerekir değil; gelecek mi?”  Bir soru daha ekleyelim:  Gelmez ise, ne olur?

 

Bu soru’ya en iyi karşılıklardan birini, Benjamin Franklin vermiştir.  4 Temmuz 1776 günü, Amerika’nın Bağımsızlık Bildirgesini imzaladıktan sonra, Franklin Filadelfiyadaki toplantıdan çıkar.  Kapı önünde kendini bekleyen bir küme bulur.  O sıralarda, bir kesim Amerikalı, Başkomutan George Washington’un Kral olmasını istemektedir.  Kral, krallığı gerektireceği için, en büyük soru “kuracağımız yönetim düzeni ne olacaktır; krallık mı, cumhuriyet mi?”

Franklin karşılık verir:

“Cumhuriyet, hanımefendi;  Eğer koruyabilirseniz.”

 



"Alın Yazısı" mı, "Kişi seçimi" mi? -Hasan Bülent Paksoy- -D. Phil-


Mustafa Kemal Atatürk'ün "Egemenlik Ulusundur" (ya da, ilk söylediği gibi "hakimiyet, kayıtsız şartsız Milletindir") seslenişi ile yalnızca yurdu dört koldan saran dış yağılara karşı ileri sürülmüş bir yön gösteriş değildir. Öncelikle, toplumun düşüncelerinde düzenli ve yöntemli olmaları gereğini vurgulamaktadır. Diyebiliriz ki, Atatürk, toplumun egemen olarak yaşayabilmesi için "alın yazısı-kişi egemenliği" yaklaşımları arasında seçim yapması gerektiğini ileri sürüyordu.



Toplum Olarak Varılmak İstenen Sonuç Nedir? -Hasan Bülent Paksoy- -D. Phil-


Bu soruya ayrıntılı karşılık verilmeden yola çıkmak, nereye gidileceğini bilmemeye eşittir. Nereye gidileceğini bilmemek, en kısa yoldan "yok" olmaktır. Çıkılması öngörülen yolculuğun birinci aşamada öncelikle düşüncesel açıdan olması, sorunun daha da büyük önem kazanmasına neden olur. Çünkü, düşüncesel yolculuk sonsuz olduğu gibi, sonuçları da sürekli ve ileriye açık olacaktır.



Orta Asya'daki "Köktendinci" Kimlik Üzerine Düşünceler -Hasan Bülent Paksoy-


Yönetimin federatif modeli merkeziyetçi ve otoriter yapının aşırılıklarını kontrol etmek için bir çözüm teşkil etmektedir. Bu durumda, çıkarılan yasalar, çoğunluğun adına yönetici seviyesinde ilan edilen kurallar (gerçekten çoğunluğun kararını yansıtıyorsa), azınlığın ya da azınlıkların gereksinimlerine ve isteklerine uymayacaktır. Peki bu uyumsuzluk çoğunluk tarafından da izlenen hakların bir ihlali olmayacak mıdır? Azınlık bazı şartlara boyun eğmeye, örneğin 'verimlilik' adına belli bir ürünü almaya zorlanmayacak mıdır? Sözgelimi eğer üretici genetik donanımdan geçmiş tarım ürünlerini üretme ve pazarlama hakkına sahipse, tüketicilerin de bunları kabul etme ya da reddetme hakları olmamalı mıdır?


 

Hasan Bülent Paksoy


Doktorasını İngiltere'nin Oxford Üniversitesi'nde, Birleşik Krallık (United Kingdom) Üniversiteleri Rektörler Kurulu bursu ile bitiren Hasan Bülent Paksoy, Ohio State University, Franklin University, University of Massachusetts-Amherst ve Central Connecticut State University tarih bölümlerinde öğretim üyesi, Harvard Universitesi Orta Doğu Merkezinde Araştırmacı olarak görev yapdı.

Prof. Paksoy'un elliyi aşkın araştırma yazısı son yirmi yıl içinde Amerika, Avrupa ve Asya kıtaları üzerindeki onbir ülkede
(ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Türkiye, Japonya, Kazakistan, Hollanda, Belçika, Güney Kore, Kanada) çıkarılan bilimsel dergilerde yayınlandı.

Paksoy, 1970 yılında ABD de Bostwick bursu ile Lisans ve ABD National Science Foundation araştırma programı destegi ile de
1976 yılında Yüksek Lisans diplomalarını aldı.

ESERLERİ

IDENTITIES: HOW GOVERNED, WHO PAYS? (2001); ESSAYS ON CENTRAL ASIA (1999); INTERCULTURAL STUDIES (New York: Simon and Schuster, 1998); TURK TARIHI, TOPLUMLARIN MAYASI, UYGARLIK (Izmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997); CENTRAL ASIA READER: THE REDISCOVERY OF HISTORY (New York: M. E. Sharpe, 1994); CENTRAL ASIAN MONUMENTS (Istanbul: ISIS Yayinevi, 1992); ALPAMYSH: CENTRAL ASIAN IDENTITY UNDER RUSSIAN RULE (Hartford, Conn: AACAR, 1989)


 Uğraş




İnsan İnciyi Denizden Çıkarmadıkça O İster İnci Olsun İster Çakıltaşı Farketmez


Bir ulus, var oluşunun ve yaşam temelinde yatan değerleri korumak ve geliştirmek için belirli çizgide uzun süreli atılımlarını belirler ve uygulamaya geçer. Bu yöndeki köklü ve sürekli araştırmaları geleceğe dönük olarak düzenler, ve uygulamaya koyar. Düşünce önderleri, uygulayıcı önderlerle işbirliği eder. Tarih boyunca bu tür yaklaşımların çok örneği kaydedilmiştir.10 Ömer Seyfettin (1884-1920), bu konuda gerekli adımların atılmasını ilk salık veren 20. yüzyıl Türk düşünürlerinden biridir. 1919- 1924 Türk Kurtuluş Savaşı öncesi, Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ilk Düşen Ak ve Ashab-ı Kehfimiz yazılarını yazmıştır.11 Bu yazılarda, Türk maya'sının korunması üzerine düşüncelerini genel kavramlar olarak ele almıştır:


 Düşünce



Düşünce İşvereni


Hiç bir Düşünce İşvereni, bu yazıda ele alınan kural ve gözlemlerin üzerinde değildir. Her Düşünce İşvereninin çalışmalarının, bütün Düşünce İşverenlerince, ve toplumca, düşünce kuramları ve uygar tartışma düzenleri içinde, topluma açık olarak, ince elenip sık dokunması gereklidir. Bu tür "eleme" ve değerlendirmeden geçmeyen Düşünce İşverenleri'nin düşünceleri, ilerde dünyadaki toplumların kanları ve canları ile yüksek kertede ödeme yapmalarını gerektirebilir.


 Kimlik



Orta Asya'daki "Köktendinci" Kimlik Üzerine Düşünceler


Kimlik bileşenleri güçlü bir şekilde kültürden etkilenmişlerdir. Kültür gerçek anlamda aklın geliştirilmesidir. Bu yer ve zaman açısından kesindir. Kuşaktan kuşağa, babadan oğula devredilen neydi? Bir jenerasyondan diğerine aktarılan değerlerin bileşeni muayyen bir yönetim şeklinin genel kültürünü belirlemektedir. Bu hem değişken, hem de sabittir. Söz konusu olan bu çelişki en iyi belirli bir kültürü öğrenmekle anlaşılabilir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 

Başsayfa

Hasan Bülent Paksoy

Yazarlar