
Düşünce İşvereni
Hasan Bülent Paksoy
Türkiye Cumhuriyeti, 1950 ve 1960'larda "Düşünce İşçisi" kavramını emeklilik ve sağlık yasaları kapsamına aldı. Kamu ve özel işyerlerinde çalışmakta olan Beden İşçilerinin bu gibi korumalar altına alınmaları daha önce gerçekleştirilmiş idi. Ek olarak, Beden İşçilerinin toplu sözleşme, iş-durdurma, işyeri-kapatma ve yandaş çalışma düzenleri de Bülent Ecevit'in Çalışma Bakanlığı döneminde yasallaştırıldı. Ardından, Üretim İşverenleri de, İşçi Dayanışma Kurumları'nın konuya yaklaşımlarını yansıtırcasına, örgütlenmek yolunu seçtiler. İşveren Birlikleri kuruldu, İşveren Dayanışma Birlikleri de oluşduruldu. İşçi ve İşveren kümeleri, birbirlerine karşı, iş-durdurulması ve işyeri-kapatma durumlarında üyelerinin gündelik geçim giderlerini sağlamak için birer yardımlaşma sandığı kurdular. Bu durumda, Düşünce İşçileri karşısında bir de "Düşünce İşverenleri Birliği"ni düşüncesel olarak aramak doğaldır. Düşüncesel ortam, boşluğu sevmez. Düşünceler, var olan boşlukları en kısa yoldan doldurmak yoluna giderler. Eğer bir toplum'da "Düşünce Boşluğu"nun baş verdiği saptanır ise, diğer toplumların Düşünce İşverenleri, belirtilen ilk toplumdaki bu "boşluğu" en kısa yoldan, en kısa süre içinde "doldurmak" için çalışmalarını attırırlar. "Kale'nin iç'den fethedilmesinin" en açık, en az giderli, en etkin yoludur. Bu düşünce dizisinin ortaya attığı başlangıç soruları kısaca özetlenebilir: "Düşünce İşvereni kimdir?" "Düşünce İşvereninin görevleri nelerdir?" "Düşünce İşvereninin amaçları ne olabilir?" "Düşünce İşvereni olmayan bir toplum, yaşayabilir mi?" Alman İmparatorluğunun kurulmasına ön ayak olan Otto von Bismarck (1815-1898; başbakanlığı: 1871-1890), 19. yüzyılın ikinci yarısında "İşçi Sendikalarının" Emekli Sandıklarının ve diğer "toplumsal varlık paylaşma yöntemlerinin" "kurucusu" olarak da bilinir. Beden İşçileri Dayanışma Birlikleri kurmak ve desteklemekle, Bismark, Alman İmparatorluğu ve Almanların genel çıkarlarını gözetiyordu. Beden İşçisi Dayanışma Sandıklarının oluşturulmasına çalışırken, Bismark yeni tür "Çoğulcu Yönetime Katılım Birimleri" nin kurulması amacını güdüyordu. "Soylu (Junker)" köken'den gelen Bismarck'ın "çoğulcu yönetim" anlayışı, Bismarck'a ve çağdaşı olduğu "soylu" toplumlara özgü idi. O süreç içinde Alman (İmparatorluk öncesi, Prussian Krallığı) parlamentosunda siyasi partiler arasındaki çekişme, bir yaşama tıkanıklığı yaratmışdı. Bismarck, "Çoğulcu Yönetim'e Katılım Birimlerinin" yöntemlerinin ağırlık odağını değiştirmek; kurduğu sendika, meslek odaları vb'yi siyasal bakımdan "partileştirmek" yolu ile, Alman parlamentosunun yaşama yetkilerini etkilemek, bu yetkileri bir yerde parlamentonun elinden almak ve seçimleri kendi istediği yöne çekmek amacını güdüyordu. Bismarck'ın, öz isteklerini tam anlamı ile gerçekleştirdiği söylenemez. Neden olarak, Bismarck'a karşı gelen, "dengeleyici nitelikte çalışan," bir dizi Düşünce İşvereninin varlığı gösterilebilir. Bununla birlikte, Bismarck'ın ortaya attığı görüşler, daha sonra, 20. yüzyılın ilk yarısında, Alman Milli Sosyalist (Nazi) Partisince ele alındı. Belki de, Bismarck'a karşı gelen Düşünce İşverenleri, üzerlerine düşen düşüncesel görevleri tam olarak yapmamışlardı. Nazi Partisi yetkilileri, 1933-1945 arası diğer siyasi partilerin kapatılmalarını ve tek partili yönetime geçişi Bismarck'ın daha önce -başka neden ve amaçlarla- ortaya attığı görüşleri kullanarak savundular. Bismarck, bu atılımları sonucu bir "Düşünce İşvereni" olarak da karşımıza geliyor. Buna karşılık, Adam Smith (1723-1790) bir yönetici olmadığı halde, yazdığı Toplumların Varlıkları -Ulusların Zenginliği- (Wealth of Nations) kitabını yazdıkdan sonra, bu kitabın diğer Düşünce İşverenleri üzerindeki genel etkileri dolayısı ile, bir küresel Düşünce İşvereni oldu. Bu gibi, uluslararası ölçülebilir başarıları dolayısı ile "tek başına" Düşünce İşvereni durumunda olan çok kişinin anılabileceği açıkdır. Fransız İmparatorluğu, iki yuzyılı aşkın bir süre önce "Fransız Akademisi"ni kurdu. Bu kurum, öğrenci yetiştirmek için oluşdurulmadı. Fransız Akademisi'nin amacı, bilim dallarına olağanüstü düzeyde katkıda bulunmuş ve dolayısı ile uluslararası düzeyde ölçülecek başarı kazanmış Fransız bilim adamlarını onurlandırmak idi. Bu Akademi'nin, bir yerde de, Akademi dışında olan Fransız Bilim Adamlarını özendirmek, daha yüksek düzeyde başarılara yönlendirmek için kurulduğu söylenebilir. Fransız Akademisine üye alınan kişiler, çalışmalarını ya özel kişisel gelirlerini kullanarak elde etmişlerdi, ya da üniversitelerde çalışarak bu sonuçlara ulaşmışlardı. Alman ve İngiliz İmparatorluklarının da bu gibi akademileri olduğunu, Çarlık Rusyasının da Almanlardan bu akademi düşüncesini ödünç aldıklarını, Çarlık Bilimler Akademisinin kurulmasına Alman bilim adamlarınca ön ayak olunduğunun belgeleri ile kayıt altına alındığını kısaca belirtelim. Sovyetler Birliği (SSCB), kendilerine "çoğunluk (Bolşevik)" adı veren, "mesleği" "devrimcilik" olan çok küçük bir azınlık tarafından kuruldu. Bolşevikler içinden çıkan Sovyet yöneticileri, bir azınlık düşüncesi olan "Marksist-Leninist" düzenini çarlık İmparatorluğu içinde tutulan çoğunluğunun üzerine "oturtabilmek," Sovyet düzenini yürütebilmek için (Çarlık Bilimler Akademisi temelleri üzerine), Sovyet Bilimler Akademisini kurdular. Bu akademi'ye bağlı Doğu Bilimleri Enstitüleri, yaklaşık iki yüzyıldan beri çalışmalarını sürdürüyordu. Rus adı tarihte (Annales Bertiniani) ilk olarak 9/10. yüzyılda geçer. Rus/Sovyet Doğu Bilimleri Enstitüleri, yaptıkları yayınlarda, çalışmaları sonucu ortaya çıkan Türklerle ilgili temel bilgileri saklamaya çabaladılar: Annales Bertinianinin yazılmasından yüzyıllar önce Türkler'in Asya'ya yayılmış büyük hanlıkları vardı; Türklerin Orhon Yazıtlarında örneği görülen ve kendilerine özgü yazı düzenleri bulunuyordu. Daha sonra, Türk hanlıkları, Rusları yönetimleri altında da tutmuşlardı. Rus/Sovyet Bilimler Akademi'si bu özetlenen gerçekleri "unutmaya" ve dünya'ya "unutturmaya" çalıştılar. Türkistanlı Türklerin "tarihlerini yazarak," bu toplumların Rus/Sovyetlerle " öz istekleri" ile "birleştiklerini;" Ruslar Orta Asya'ya 18-19. yüzyıllarda orduları ile girinceye kadar Türklerin "yazılı dilleri" olmadığını; Rus/Sovyetlerin Orta Asyalılara "alfabe," "maya" verdiklerini; "Rus ağabey'inin" Türkistanlı Türkleri "barbarlık" tan uzaklaştırdıklarını ve "uygarlaştırdıklarını" da ileri sürdüler. Rus/Sovyet Bilimler Akademilerinin ileri sürdüğü bu "görüşlere" karşı gelenlere Sovyet Bilimler Akademileri uzmanlarınca değişik ve "kınayıcı" "adlar" takıldı. Sovyet Bilimler Akademisi, İkinci Dünya Savaşı sonrası Sovyet ordusunca tutsak edilen Alman bilim adamları yolu ile uzay bilimlerinde başarı kazandı, yapma uyduları dünya yörüngesinde döndürdü; buna karşılık, Lyssenko ve Marr gibi kişileri de el üzerinde tuttu. SSCB' nin tek yöneticisi olan Stalin'in (Joseph Vissarionovich Chugashvili, 1879-1953) gözdesi durumuna gelen bu kişiler ise, daha da yüksek düzeyde Dünya'ya tanıtılıyorlardı. Marr, bütün dünya dillerinin dört Rusça sözcükten kökenlendiğini ileri sürdü. Lyssenko, Sovyet "düşüncesi"nin "yaşam bilimlerinin tek kök'ü" olduğunu savundu. Sovyet Düşünce İşverenleri, Bilimler Akademisi'ni "ayakkabı çekeceği" gibi kullanarak, Marr ve Lysenko'nun yaptığı gibi, ön yargılı düşünceleri sonuçları önceden belirlenmiş Marksist-Leninist düşünce "kap"larına sığdırmaya çalıştılar. Üstelik, bir "bilim adamı"nın Sovyet Bilimler Akademisine üye olabilmesi için SSCB Komünist (Türkistan'da "kengeş" olarak bilinir) parti'sine üye olması, en üst düzey Sovyet yöneticilerince "siyasi bakımdan güvenilir" bulunmaları gerekiyordu. Fransız, İngiliz, Alman, Rus/Sovyet İmparatorluklarının ulusal düzeyde akademi kurmaları ve kendi yurtdaşlarını uluslararası düzeyde yarışmalar kazandırmaya özendirmesi, "devlet" in Düşünce İşverenliği midir? Yoksa, adı geçen uluslar yalnızca başarılı olan öz yurtdaşlarını ödüllendirmek isteği ile mi bu adımı atmışlardır? Bu açıdan, örneğin, Rus/Sovyet Bilimler Akademileri ne denli "başarılı" olabilmişdir?
Japonlar, yukarda verilen örneklerin tersine, Bilim Akademileri kurmadılar. Üniversite ve özel kuruluşlar bünyelerinde görev yapan Japon bilim adamları, ortaklaşa ve birbirlerine yordam vererek, önceden saptadıkları düzenli sonuçlara -saptadıkları çizelgeler içinde- ulaşmasını bildiler. Başarılarını, birlikte çalışarak kazanmayı sürdürüyorlar. 20. yüzyılda Londra'da bir küme İngiliz yurtdaşı, özel kişi olarak, geçimlerini sağlayan gündelik işlerini bırakmadan, birbirlerinin evlerinde toplanmaya başladılar. Londra'da oturdukları mahallenin adından esinlenerek tanınan bu küme, özel görüş ve düşüncelerini kişisel ve kümesel olarak kağıda dökdü, yayınladı. Bloomsbury Group düşünce çalışmaları, İngiltere'nin ve diğer Avrupalı devletlerin yönetimlerine etki yapdı. "İsa'nın doğum günü" olarak kutlanan Christmas, Aralık ayı sonuna denk gelir. Hristiyanlık öncesi Roma İmparatorluğunun, yılın değişik günlerinde yer alan belirli şenlikleri ve şölenleri var idi. "İsa'nın doğum günü," eski Roma şenliklerinin birinin saldıgi "kök" üzerine, Hristiyan kilisesince, "nasılsa toplum her yıl "o" gün şölen yapmakda; alışkanlık ile bu yeni kutlamayı da yapar" düşüncesi ile, sonradan "aşılanmışdır." Hristiyan Düşünce İşverenleri, bu eylem ile Roma dinlerini --Hristiyanlık dini yararına-- ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Londra'daki Royal Society, İngiltere ve Avrupa'nın ileri gelen doğal bilimler birliklerinden biridir. Her yıl, "İsa'nin Doğum Günü" dolayısı ile, Royal Society üyelerinin birince, Royal Society Christmas Lecture (İsa'nin doğum günü[nü kutlayıcı] ders[ler]) verilir. Bu derslerin din ile uzaktan-yakından iliskisi yokdur. İngiltere'nin en-yeni kuşağını, genç yaşda doğal bilimlerle tanışdırmak amacını güder. Bu dersler TV yolu ile de genel olarak topluma aktarılır. Royal Society, bir Düşünce İşverenleri kümesi olarak topluma katkıda bulunur. Görüldüğü gibi, Düşünce İşvereni değişik kimlikli, amaçlı ve kaynaklı olabiliyor. Neden bu kadar kişi yaşamlarını bilerek-istiyerek güçleştiriyor, diğer işlerini ve dünya zevklerini bir yana bırakarak bir Düşünce İşvereni olmak için bilinçli olarak çalışıyor? Bu soruya karşılık verebilmek için, ek sorulara gerek var: "Düşünce" nedir? Düşünce "yöntemleri" nelerdir? Düşüncenin "amaçları" nasıl saptanır? "Susadım. Bir bardak su içeyim" diye "düşünen" bir kişi, Düşünce İşvereni midir? Günlük TV yayınlarına bakıp, özel olarak yorum yapan bir kişi Düşünce İşvereni olabilir mi? Eğer bu kişi bu yorumlarını yazıp, gazete ya da TV de yayınlatabilse, bu özel kişinin düşünceleri Düşünce önderi olabilir mi? Bir kişinin Düşünce İşvereni olabilmesi için "diplomalı" olması gerekir mi? 1919-1924 Türk Bağımsızlık Savaşı başladıkdan sonra, Osmanlı döneminde imzalanan anlaşmalar çerçevesinde, Erzurum'a bir uluslararası gözlemciler kümesi gelir. Erzurumlularla, Türkçe bilen çevirmenler yardımı ile konuşmaya çalışırlar. Gözlemcilerin başı, "...siz Türkler buralara [küçük Asya'ya] hem yeni geldiniz, hem de azınlık durumundasınız..." türünde söz eder. Erzurum belediye başkanı bu sözleri duyar, karşılık verir: "...Bey, Erzurum'un ölüsü de, dirisi de Türk'dür; gidip mezar taşlarına da bakalım..." Bu Erzurum belediye başkanının okuma-yazması bile yokdur; buna karşılık, uluslararası düzeyde yüksek eğitim görmüş ve ölçülür başarı kazanmış, düşünce kullanan kişileri yenmesini bilmişdir. Düşünce ve anlatım yeteneklidir. "...Bey, Erzurum'un ölüsü de, dirisi de Türk'dür; gidip mezar taşlarına da bakalım..." buluşu ile, tam anlamı ile Düşünce İşvereni olmuşdur. Bu örnek (ayrıntıları, 1919- 1924 Türk Kurtuluş Savaşı komutanlarından Kazım Karabekir'in İstiklal Harbimiz kitabındadır), ikinci basamakda da düşündürücüdür. Eğer Erzurum mezarlıklarında mezar taşları Türkçe olmasa idi, ya da bu mezar taşları-mezarlıklar (günümüz de Sırplar- Boşnaklar arasında yer aldığı gibi) Erzurum'u kısa bir süre önce işgal altında bulunduranlarca --tarihi silmek için-- ortadan kaldırılmış olsa idi, bu görüş geçerli olabilir miydi? Buna karşılık, en yüksek düzeyde eğitim görmüş kişilerin, soluk alır gibi, el-ile-tutulur-göz-ile- görülür bir iş yapmadan, kendiliklerinden Düşünce İşvereni olabilecekleri de öne sürülebilir mi? Karşılık diğer bir soru: Belgeleri ile bir düşünce ileri süren bir kişi, bir düşünceyi ileri sürdüğü gün "başarılı" sayılıp el üzerinde tutulur mu? İngiliz bilim adamı Darwin (1809-1882), Evrim'in Kökenleri (Origins of Species) başlıklı kitabını yazdıkdan sonra, İngiliz (Anglikan) kilisesinin en yüksek basamak üyelerince "cehalet"le, "Allahsızlık"la suçlanmış, yargılanmış idi. Aradan bir süre geçtikten sonra, "Yanlış hesap Bağdat'dan döner" deyimini andırırcasına, Darwin'in görüşleri belirli toplumlar içinde kök saldı ve bir bölüm doğal bilimlere temel oldu. Darwin'in ardından giden bir küme Düşünce İşvereni de, "Toplumsal Darvincilik" düşüncesini ileri sürerek, toplumların "orman kanunları" çerçevesinde yaşadıklarını, ancak düşüncesel ve beden bakımından en sağlam ve güçlü olan toplumların yaşamlarını sürdürebileceklerini vurguladılar. 19. yüzyıl sonlarında, bu "Toplumsal Darwincilik" ABD Düşünce İşverenlerinin temel kuramları arasına girdi. Bu arada, Galileo'nun (1564-1642) da, bilimsel buluşlarının Katolik kilisesi temel inançlarına aykırı geldiği için, yargılandığını ve evine hapsedildiğini unutmayalım. Bu olay üzerinden 300 yılı aşkın bir süre geçdikten sonra, Vatikan Katolik kilisesi ruhanileri Galileo'nun buluş ve görüşlerinin doğru olduğunu, yargılanmasının yanlış olduğunu açıkladılar. Bir Düşünce İşvereni daha "aklanmış" oldu. "Geç olsun da, güç olmasın." Bilindiği gibi, Karl Marks (1818-1873) Almanya'da doğmuş ve Yahudi inançlıdır. Doktora çalışmalarını Alman Üniversitelerinde yapmışdır. Doktorasını bitirdikten sonra, düşünce ve yazıları günündeki Alman okuyucularını (Almanların, "Alman olmayanlara" karşı tutumları dolayısı ile de) "kızdırmış" olduğundan İngiltere'ye göç etmişdir. Marks, Londra'da, babası bir kumaş üretim evi sahibi olan Friedrich Engels'in (1820- 1895) sürekli para yardımı ile yaşamışdır. İngiliz Ulusal Kütüphanesinde yazı çalışmalarını sürdürmüş, kendinden önce yaşamış olan Düşünce İşverenlerinin yayınlanmış yazılarından, özellikle Sir Thomas More (1478-1535)un Utopia ve Plato (İsa'dan önce ?427-347?) nun Republic kitaplarından esinlenmiş, okuduklarını bütünleştirerek (Engels ile birlikte, Almanca olarak) Komünist Manifestosu'nu yazmışdır. "Proleter Diktatörlüğünün" Almanya'dan başlayacağına derin inancı var idi. Rusları oldukça olumsuz açıdan eleştiren görüşlerini kağıda dökmüş, yayınlamıştır. Ancak, Ruslar Marks'a başvurup, uluslararası Komünist birliğinde Rusları temsil etmesini isteyince, Marks bu görevi direnmeden üstlenmişdir. Marks, Komünist Manifestosunda, her insanın ihtiyacının yalnız devlet eliyle, "Toplum'un ortak geliri ile" karşılanmasını savunmuşdur. Buna karşılık, Marks kendi çocuklarını (kızlarını) özel okullara göndermek için Engels'den ek para isteyen mektuplar yazmış, özel okullarda okutmuşdur. Özel yaşamındaki çelişkilere karşın, Marks'ın düşünceleri "din düzeyine" yükseltilmiş, ardından yürüyen pek çok "havari" bulmuşdur. Bütün düşünceler, kıyamet gününe kadar yaşamak yeteneğindedir. Kişiler ölür. Düşünceler ise, özellikle yazılı ve basılı olarak ortaya atıldıkdan sonra, pek kolay ortadan kaldırılamazlar. Marksizm de bu kapsamdadır. Marks öldükden sonra, Marks'ın ortaya atdığı kavramlar --örneğin "proleter diktatörlüğü" ilkesi-- uyarınca kurulan SSCB (1924-1991?), Marks adını (Roma İmparatorluğunun uygulamalarından esinlenerek) değişik şehirlere, üniversite ve okullara vermiş, Marks adına araştırma enstitüleri kurmuşdur. Kısacası, Marks (gene Roma İmparatorluğunda bulunan örnekleri gibi) tanrılaştırılmış, Marks adına SSCB tarafından bu yollardan değişik "tapınaklar" dikilmiştir. Marks'ın ortaya attığı komünist kavramlar SSCB devlet organları eliyle, Lenin (Vladımir Ilich Ulyanov, 1870-1924) ile başlayarak, diğer ülkelere "düşünce dışı güç kullanmak" yolu ile de ihraç edilmiş, değişik ülkelerde uygulanmışdır. Bu "ihracaat" için Beden İşçileri Birlikleri de "Dünya İşçileri, Birleşin; Zincirlerinizden Başka Kaybınız Olmayacakdır" gibi deyimlerle, komünizme karşı gelen toplumların Düşünce İşverenleri ile "vuruşturmak" yolu aranmışdır. Bu vuruşmanın "düşüncesel" ortamdan çok, sokaklarda ve silahlı olarak yer almasına da çalışılmışdır. Lenin de öldükten sonra, sırası geldiği için, "tanrılaştırıldı." SSCB' ye devlet konuğu olarak gelen diğer devlet başkanları bile, içinde Lenin'in gövdesinin kalıntıları bulunan, Moskova' nın Kızıl Meydanındaki "Lenin baş tapınağına" götürülerek "SSCB' nin kurucusunun saygısına anı" adı altında "tapınmaya" zorlandılar. Günümüzde SSCB "İmparatorluğunun" "çöktüğü" ya da ortadan kalktığı söyleniyor. Doğru olabilir. Bununla birlikte, SSCB'nin kurulmasına dolaylı olarak da olsa ön ayak olan Marks'ın (ve, Lenin'in) düşüncelerinin ortadan kalktığı söylenemez. Marks ve Lenin'e dikilmiş bütün tapınak ve heykelleri ortadan kaldırılmış olsa bile, ön ayak oldukları olaylar ve ortaya attıkları düşünceler diğer Düşünce İşverenlerini çalıştırmaktadır. Bu da, Düşünce İşverenlerinin birbirleri ile sürekli olarak -öldükten sonra bile- düşünce yarıştırmayı sürdürmekte olduklarını gösterir. Ayrıca, SSCB' nin kurulması da, "çökmesi" de, yalnızca Rusların Düşünce İşverenlerine mi dayalıdır? Amerikan güldürü yazarı Mark Twain (Samuel Clemens; 1835-1910) bir gözlemde bulunmuştur: "[Atılımları] başarılı oluncaya kadar, bir kişinin düşünceleri [ve yöntemleri] delilik olarak görülür" (A man is a crank, until his ideas succeed). İngiltere'nin Cambridge Üniversitesi muhendislik bölümü öğrenci derneği de, 1980'lerde Mark Twain'in bu görüşünü ödünç alıp, kendilerini tanıtıcı bir deyim türettiler: "Bir devrim, bir deli'nin atılımı ile başlar" (A revolution starts with a crank). Bu iki deyimde de kullanılan, "crank" Türkçe'de "kolçak" anlamındadır: bir "aygıt"ın "dönmeye başlamasını" sağlamak için kullanılır; kullanım amacı, "çevirerek bir aygıt'ın 'devrim' ('devrilmek') yolu ile dönmeye başlamasını" gerçekleştirmektir. Kahve değirmeninin kol'u da bu kolçak (crank) türündedir. Eskiden, içten yanma motorlu araçların "çalıştırılmaya" başlanması da "kolçak" kullanılarak, insan gücü ile sağlanırdı. Ek olarak, "crank," deli, sinirli, ya da "huysuz" kişi anlamına da gelir. Kolaylıkla görülebileceği gibi, İngiliz öğrenciler, bir söz oyunu yolu ile hem doğal bilimleri düşünce bilimleri ile birleştirmekteler; hem de, düşüncelerin bir tabanda, ortak-bölen düzeyinde, ortak değerleri paylaştığını ortaya koymak istemişlerdir. Konu ile ilgili gösterilecek örnekler diğer açılardan da sürdürülebilir. Türk Düşünce İşvereni Ömer Seyfettin (1884-1920), Osmanlı İmparatorluğunun 1911- 1912 savaşı sırasında yazdığı bir yazısında, pirelerin önem ve gereğinden söz eder. Seyfettin, bu yazısı ile "pireler olmaz ise, köpekler uyuşuk kalırlar. Pire ısırdıkça, köpek ayağa kalkıp pireleri üzerinden atmağa uğraşır," "böylelikle uyuşukluk gaflet ve dalaletine düşmekten kurtulur" görüşünü öne sürer. Seyfettin'in güldürü yolu ile ile yazısında anlatmaya çalıştığı gerçek de kısaca: bir toplum, "baş'ına gelen ağrıları" iyi etmek yoluyla "arılaşır." Önce varlığını, sonra da bölünmezliğini korumak yolunda adım atar. Çünkü, bir toplumun bölünmesi, o toplumun ortadan kalkmasının ilk basamağıdır. Düşünce İşvereni yetiştirilebilir mi, yoksa Düşünce İşvereni yalnızca anadan doğma Düşünce İşvereni midir? Bir kişinin, doğuştan ne kadar Düşünce İşverenliğine yatkın olup olmadıklarını bugün bilemiyoruz. Kalıtım bilimcileri, bir kişinin doğmadan önce, ilerde ne gibi bir yaşam süreceğini saptamak yöntemlerini günümüzde araştırmaktadırlar. Kalıtım bilimciler uğraşlarını sürdüre dursunlar, göz ardı edilemeyecek gerçekler vardır. Bir toplum yaşamını sürdürmek istiyor ise, Düşünce İşverenleri yetiştirmekle görevlidir. Ancak eğitim yolu ile Düşünce İşvereni yetenekleri en yüksek düzeye çıkarılabilir. Düşünce İşverenleri, öz varlığını bilen, bu varlığı yaşatmak ve dünya düzeyinde geliştirmek isteyenler arasından çıkacaktır. Bu bir "eleme"dir. Yalnızca bir tek ayak-topu takımı en üst düzeyde başarılı olacaktır, birinci gelecektir. Düşünce İşverenleri, dünya düzeyinde yarışmalara katılmakla sorumludurlar. Her gün, üzerinde çalıştıkları konularda sınavdan geçeceklerdir. Bu tür yarışma doğaldır, dünya düzeninin gerçeklerindendir. Bütün toplumlar, bu yarışmaya katılacaklardır. Başka seçim yokdur.
Bir Düşünce İşvereni başağrısı çekmeden iş yapabilir mi? ABD başkanı Harry Truman (1844-1972; başkanlığı: 1945-1953), 1948 yılında ABD Demokrat Partisi Başkan adayı idi. Truman bir seçim konuşması yaparken, siyasal düşünce karşıt'ı olan Cumhuriyetçi Partililerin yapmadıklarını, yapmaktan kaçındıkları işleri özetler. Seçmenlerden biri Harry Truman'ın söylediklerini beğenir, ve dinleyici topluluğu içinden Harry Truman'a seslenir: "[Sana] karşı gelenlere cehennem azabı çektir, Harry" (Give them hell, Harry). Harry Truman karşılık verir: "Ben gerçekleri söylüyorum. Bana karşı gelenler, bunu cehennem azabı olarak görüyorlar" (I tell the truth, they think it is hell). Truman, bu seçim'i kazandı. Truman'in görev süresinin bitmesinden sonra, Cumhuriyetçi parti'den olan Eisenhower (1890-1969) ABD Başkan'ı (1953-1961) seçildi. Bir toplum öz yönetimine ilgi göstermez, öz yönetimine özen ile katılmaz ise, bu vurdumduymazlığı sonucu başına geleceklere sorgusuz ve yakınmasız katlanmak durumundadır. Toplum, öz yönetimine katılmak için de, bilgi edinmelidir. Hastalıkları önlemek için aşı yapılır. Çiçek hastalığına karşı yapılan aşı yöntemi Türkler tarafından geliştirilmiş [İngiltere'nin Osmanlı İmparatorluğu'na yolladığı Büyükelçisinin karısı olan Lady Mary Wortley Montagu (1689-1762) tarafından önce İngiltere'ye] sonra da Dünya'ya yayılmışdır. Bilindiği gibi, çiçek aşısı, çiçek hastalığına yakalanmış bir kişi'den [hastalığın göstergesi olan "çiçek"ten] alınacak hastalıklı bir doku'yu, bu hastalığa yakalanmamış bir kişinin bünyesine katıştırmak ile yapılır. Amaç sağlam kişi'yi hasta etmek değildir; çiçek hastalığına yakalanmamış kişinin çiçek hastalığına bağışıklık kazanmasına yardımcı olmaktır. Bu yöntem, düşünce savaşları için tam anlamı ile geçerlidir. Bu görüş bir "aldatmaca" değildir: Düşünceler dünya üzerinde sürekli olarak birbirleri ile savaş ederler. Önce, öz varlığını bilen, sağlıklı bir toplum ile iş'e başlanılır. Bu toplum'u "düşünce" yolu ile gelebilecek "toplumsal hastalıklara" karşı aşılamak için, düşüncelerin kökenleri araştırılır. Bu tür "toplumsal hastalıkların" nedenleri ve sonuçları yazılı olarak topluma aktarılır. Öğrenilmesi gerekli veriler bulunur, uygulamaya konulur. Toplum da böylelikle "aşılanmış" olur. Bu tur işleri yapmak da Düşünce İşverenlerinin görevidir. Çiçek aşısı konuşunda Türkler, toplum olarak Düşünce İşverenidirler. Ancak, bir tek Türk Düşünce İşvereni ya da Düşünce İşvereni kümesince, Türk toplumunun ya da bir Türk Düşünce İşvereninin bu başarısı ayrıntıları ile belgelenmemiştir; Dünya'ya geniş kapsamda yazılı-basılı olarak sunulmamışdır. Türk toplumunun Çiçek Aşısı gibi, insanları ve dünya sağlığını yakından ilgilendiren bu Düşünce İşverenliği belgelenip Dünya'ya sunulmaz ise ne olur? "Varlığı" bilinmeyen, başarılı olduğu anlatılmayan bir toplum, "var" olabilir mi? 18 ve 19. yüzyıllarda Fransız Düşünce İşverenleri büyük çapta çalışmış, olaylar başlatmışlardır. Bunların arasında Fransız Devrimini görebiliriz. 1789 Fransız Devrimi en az iki bakımdan önemlidir 1) "çoğulcu" ile "tek yönetici" devlet anlayışları arasındaki çekişme; 2) "tek kutsal kitab'a dayalı dünya görüşü" ile "din'in tek başına egemen olmadığı" düşüncelerine dayalı yönetim düzenleri arasındaki yarış. Fransız Devriminin kökünde yatan düşünce akımlarının kaynakları arasında özellikle Alman Düşünce İşverenlerinin çalışmaları vardır. Fransız Düşünce İşverenleri, Alman Düşünce İşverenlerinin çalışmalarından geniş ölçüde yararlandılar; bilgi alış-verişinde bulundular. Birbirlerinin ülkelerinde konuk olarak oturdular, üniversitelerinde de okudular. Bununla birlikte, Fransız-Alman Düşünce İşverenleri, birbirlerinin ardından körü-körüne gitmiyorlardı. Fransız Düşünce İşverenleri, Fransız dil'ine büyük önem veriyorlar, düşüncelerini düzgün Fransızca kullanarak geliştiriyorlardı. Dil, bir toplumun mayasının arılaştırılması ve geliştirilmesi için de en önemli gereçtir. Fransız Düşünce İşverenleri, gerekli "aşı" yı aldıktan sonra, geliştirdikleri düşünceleri Fransız gerçeklerine Fransızca aktarmış, uygulamışlardı. Yeni düşünce buluşları için yeni sözcükler yaratılması doğaldır. Diller eğitim yolu ile gelişir. Her toplumun Düşünce İşverenleri, yeni düşünce yöntem ve kavramlarını, öz toplumlarının diline, toplumlarının anlayacağı deyimler kullanarak aktarmakla da sorumludur. Alman Düşünce İşverenleri, en az Fransız Düşünce İşverenleri kadar bu konulara önem vermişler, yeni oluşan düşünceleri açıklayabilmek için Almanca deyimler yaratmışlardır. Sözcük ve kavramları olduğu gibi, su katılmamış biçimde, diğer dillerden "ödünç almak" ne denli doğrudur? Sorgusuz ödünç alınan sözcukler sonucu gelişmeyen bir dil de, çalışmayan beden gibi güçsüzleşir. Dil'i ölen toplumun geleceği ne olabilir? Karmaşık dil kullanmanın, bilginin, düşünce yeteneğinin, ve eğitim'in göstergesi olmadığını Ömer Seyfettin de biliyordu. Kolay anlaşılır yazı ve konuşma dilinin, kişinin eğitimin en yüksek basamağının göstergesi olduğu inancında idi. Bu yüzden Seyfettin, arı Türkçe atılımına katılarak Türkçe'nin geliştirilmesine çalışıyordu. O kadar ki, bir gün "lügat paralayarak" "ağdalı" konuşan bir meslektaşına, arkadaş topluluğu içinde çıkışmış idi: "Cancağızım neden öyle sözlük gibi konuşuyorsun?" İngiltere'nin 1980’lerdeki başbakan'ı Lady Margaret Thatcher, "Eğer bir yazı kolay okunuyor ve aktardığı bilgiler iyi anlaşılıyor ise, yazarının da olgun olduğunu gösterir" demekle, Seyfettin'in görüşüne de katılmışdır. Fransız Devrimi Fransa içinde hızını alıp yerine oturduktan sonra, Fransız toplumu ve Fransız aydınları, dünya düzeyinde etkilerini göstererek dünya çapında Düşünce İşverenleri durumuna geldiler. Gene eklenmesi gerekir ki, Fransız Devriminin temelinde yatan düşünceler, Amerikan Devriminden (1776) de büyük ölçüde etkilenmiştir. (Ayrıca, günümüz Fransız şarap-üzümü asmalarının da tarımsal köken olarak "asi"li, "Amerikan" olduğu bilinir). Amerikan Devriminin ilkeleri Paris'e Amerikalı Düşünce İşvereni Benjamin Franklin (1706-1790) ve Amerikan Devriminde Amerikalılar yanında çarpışan Fransız soylusu La Fayette (1757-1834) yolu ile de gelmisti. Fransız Devrimi, ayrıca, diğer Avrupa kökenli (örneğin, İtalyan) Düşünce İşverenlerinin katkıları ile de etkilendi. Düşüncelerin sinir tanımadığını en iyi gösteren örneklerden birini daha böylece görmüş oluyoruz. Unutulmaması gerekir ki, bütün bu örneklerde yer alan olaylar, Düşünceleri yaratan Düşünce İşverenlerinin ana dillerinde yazılmış idi. Bu Düşünce İşverenleri, birbirlerinin dillerini çok iyi biliyorlardı, bu dillerde uluslararası düzeyde yazışıp yayın yapıyorlardı; ama, toplumları için, öz dillerini yenilikleri ile birlikte kullanıyorlardı. Ayrıntıları, günümüzde ABD Kongre Kitaplığı Başkan'ı olan, daha önce üniversite öğretim üyeliği yapan James Billington'un yazdığı Fire in the Minds of Men kitabında belgelenmiştir. Fransız Düşünce İşverenlerinin düşünceleri basıldı, yayınlandı. Basılan bu düşünceler, diğer dillere, bu arada 19cu yüzyıl içinde Türkçe'ye de aktarıldı. Tanzimat (1839-1876? 1909?), dolayısı ile Osmanlı devleti içindeki "yenileşme" çalışmaları üzerinde etki gösterdi. Tanzimat’ın kökenleri tartışılabilir; bu akımın kendi başına tam anlamı ile başarılı olduğu söylenemez. Türk atasözu: "Sokma akıl, dokuz adım gider." Abdulhamid II (1842-1918) 31 Mart Olayı sonrası Selanik'ten yola çıkan, içinde Mustafa Kemal (1881-1938) ve Ömer Seyfettin gibi subayların da bulunduğu Hareket Ordusunca 1909 da tahtdan indirilinceye kadar, Tanzimat’ın getirdiği yeniliklerin çoğunluğunu söndürebildi. Bununla birlikte, 1919-1924 Türk Kurtuluş Savaşının başını çekenler, "Tanzimat" sürecinde özellikle İstanbul'da kurulan okullarda okudular, ilerde yapacakları atılımların kökünde yatan düşünceleri bu okullarda mayalandı. Abdulhamid'in "söndürme çalışmaları" bir yerde başarısız kaldı; düşüncelerin olumsuzluğunu gene vurgulandı. “Acı”yı toplum çekti. Günümüzde toplum önderleri arasında sayılan, yüksek eğitim görmüş diplomalı kişiler içinde, "politika'yı partiler yapar, ben karışmam" tutumlu olanları yok değildir. Toplumlar, tarih boyunca bağımsızlık kazanmak için uğraşmışlardır. Amerikan, Fransız Devrimleri bu isteğin birer göstergesi olduğu gibi, bu yöndeki günümüzce en yakın örnekleri İkinci Dünya Savaşı sonrası Doğu Avrupa ve SSCB içindeki tutsak kalan uluslar vermiştir. Bu toplumlar, tek bir kişi -örneğin, Hitler- ya da küçük bir yönetici kümesinin toplumları "kaba güç yolu" ile yönetiminden -örneğin, SSCB Politbürosu- sıyrılmak, yönetimi öz ellerine almak için vuruşmuşlardır. Bu da, "politika'yı siyasi partilerin eline bırakmak" ile gerçekleşmemistir. Adı üzerinde olduğu gibi, "Çoğulcu Yönetim," toplum bireylerinin yönetime katılarak, yönetimi ellerine alarak yapabilecekleri bir iştir. Bu işten, "öz yönetimine olumlu açıdan katılmaktan" kaçınanlar, boyunduruk altında yaşamakla yükümlüdürler. Bu "olumlu atılım"ın ne olacağını, toplum ve kişiler öz mayalarına bakarak, toplum'u oluşduran ortak mayaları uyarınca seçeceklerdir. "Maya"sız olan toplum yaşayabilir mi? 1776 Amerikan Bağımsızlık Duyurusu (Declaration of Independence) Philadelphia şehrinde yazılırken, Benjamin Franklin de bu uğraşa katılanlar arasında idi. 23 Nisan 1920 de, Ankara'da yeni kurulan TBMM de olduğu gibi, Amerika'da yeni kurulacak yönetim düzeninin ne olacağı önceden belirlenmemiş idi. Bir kesim, George Washington'un "Kral" olmasını öngörüyordu. Sonuç, Amerikan toplumunca dört göz ile beklenmekte idi. Son toplantıdan çıkan Benjamin Franklin'in yolu, bir hanım tarafından "[Duyuruda kesinleşen] Yönetim düzeninin niteliği nedir" sorusu ile kesilir. Franklin karşılık verir: "Cumhuriyet, hanımefendi; eğer koruyabilirseniz." Eğer bir toplum öz mayasına dayalı düşünceleri üretemez, öz mayasına dayalı Düşünce İşverenleri yetiştiremez ise, o toplumun geleceği ne olacaktır? Gelişmelerin yer alması kaçınılmazdır. Yalnızca bir dil'den diğerine çeviri yapmak yolu ile Düşünce İşvereni olunabilir mi? Bir toplumun Düşünce İşverenlerinin ortaya attığı düşüncelerin diğer dillere de çevrilmeleri gereklidir, önemlidir. "Aşı yapmak" yönteminin bir parçasıdır. Bir toplumun öz Düşünce İşverenleri, Düşünce ve görüşlerini dünya düzeyinde ve dünyanın en çok konuşulur dillerinde de "tercüme 'kokmayan' düzende" yayınlarlar. Yoksa, Düşünce İşverenleri birbirleri ile başka düzeyde nasıl tartışacak, anlaşabileceklerdir? "Eğitilmiş" ve "mayalı" "köklü" olduklarını bu yoldan "göstermelidirler." Mayası bozuk, ya da "mayası olmayan" kişiler ne denli başarılı olabilir, saygı görebilir? Birleşik Krallık Düşünce İşvereni Edmund Burke (1729-1797) bir toplumun kurumlarının, o toplumun genel eğitim ve varlığının düzeyini ve niteliğini gösterdiğini de vurgulamış, eklemiştir: "bir toplumun uçuruma yuvarlanması için, yalnızca o toplum bireylerinin [suya-sabuna dokunmamak isteği ile] hiç bir iş yapmaması yeterlidir." Müzikte, bir toplumun ana kurumlarından biridir, mayasının temel taşlarındandır. Mustafa Kemal Atatürk, "Bir toplumun dünyadaki gelişmeleri anlayabilmesi için, müzikteki değişiklikleri saptaması gerektir" demiştir. Atatürk’ün bu görüşüşünün ilk bakışta görülmeyen derinliği vardır. Müzik, bir toplum içindeki "yön dalgalanmalarının," "maya savaşlarının" göstergesidir. Bir toplumun, diğer toplumların ezgilerini olduğu gibi öz mayası içine alır ise, sonuç ne olur? Toplum, beğendiği ezgilerin köklerini ve niteliklerini de yakından bilmelidir. Mayasının ne gibi etkenler altında kaldığını, ne gibi yönlere gittiğini, bu etkilerin nereden geldiğini bu yoldan da anlayacak, belirleyecektir; sonuçlar çıkaracaktır, yeni atılımlara girişecektir. Bir Düşünce İşvereni'nin ortaya attığı (yeni ya da eski) "Düşünce"nin genel olarak topluma "yararının" değerlendirilmesinin yapılması kaçınılmazdır. İnce eleyip, sık dokuyarak, "Düşüncelerin" diğer veriler ışığında topluma yarar-zararları yazılı olarak karşılaştırılır. Bir düşüncenin topluma "yarar" ya da "zarar"ının olup olmadığını anlayabilmek için, toplum önce öz amaçlarını ve mayasını bilmelidir. Düşünce İşverenlerinin en önde ele alması gerekli olan iş, topluma sözcülük etmeleridir; toplumun dünyada yer almakta olan olay ve gelişmeleri anlamalarına yardımcı olmakdır. Düşüncelerin "iyi" ya da "kötü" olarak ayırımlarının yapılmasından daha çok, düşüncelerin tartışmalarının yapılarak ayrıntılarının anlaşılması daha önemlidir. Bu yol, "Aşı yapmaya" bir başka yönden de yardımcı olacaktır. Ancak, bir de hastalığın baş vermesine neden olacak ortamları da ortadan kaldırmak gerekir. Yalnız, örneğin, kolera'ya karşı aşı yapmak yetersizdir. Kısa süreli bir "çözüm"dür. Uzun süreli çalışma olarak, kolera'nın patlak vermesini önlemek gerekir; çalışır lağımların döşenmesi ve lağımların getirdiği akıntıların temizlenmesi için arıtma kuruluşlarının yapılması kaçınılmazdır. Düşüncelerin yazılı olarak değerlendirilmesi, basım-dağıtım yoluyla bu değerlendirmelerin açıkca topluma aktarılması, bir toplum için "iyi" ya da "kötü" seçimlerinin yapılmasının en uygun yoludur. Yeter ki, toplumun Düşünce İşverenleri bu görevi yerine getirebilecek yetenekte olsun. Düşünce İşvereninin varlığı ve gücü, topluma yapmak istediği katkıdan öteye gidebilir mi? Neden bir kişi, ya da küme, Düşünce İşvereni olmak için varlığını harcasın? Topluma olan sorumluluk gereğinden mi, yoksa, kişisel olarak elde edebileceği "kazanç" tan mı? "Bu kazanç" ne olabilir? Bu tür sorular da o kadar önemli değildir. Önemli olan, bir toplumun öz bünyesi içinden çıkacak Düşünce İşverenlerini titizlikle incelemesi, değerlendirmesidir. Yalnız "diğer" toplumların Düşünce İşverenlerini değerlendirmek yeterli değildir. Düşünce İşverenleri, birbirlerinin düşüncelerini sürekli eleştirecek ve denetleyeceklerdir. Düşünceler "küreseldir." Toplumlar, Düşünce İşverenlerini "sınavdan geçirecektir." Bu üç yönlu düşünce uğraşı, Düşünce İşverenlerinin bilgi ve düşüncelerini "kötü"ye kullanmalarını önleyecektir. Bir toplum bu ‘üçlü denge'yi kurmayacak olursa, bağımsız olarak yaşamını sürdürebilir mi? Nasreddin Hoca, komşusunun kazanını ödünç alır. Kullandıktan sonra, kazanın içine bir tencere koyar ve komşusuna geri götürür. Komşu şaşkınlıkla sorar: "Hoca, bu ne?" Nasreddin Hoca kısaca karşılık verir: "senin kazan gebe imiş, doğurdu." Komşu hiç direnmeden kazanı da, tencereyi de alır. Aradan bir süre geçer, Nasreddin Hoca gene kazanı ödünç ister. Komşusu istekle kazanı getirir, verir. Aradan uzunca bir süre geçer, Hoca'dan ses çıkmaz. Komşu, Nasreddin Hoca'nın kapısının ipini çeker: "Hoca, kazan bana gerek." Nasreddin Hoca, üzgün: "sorma, komşu, senin kazan öldü." Komşu, kızgın, bağırır: "kazan nasıl ölürmüş ki?" Nasreddin Hoca karşılığı yapıştırır: "doğurduğuna inandın, öldüğüne neden inanmazsın?" Bir toplumun her üyesi, Örneğin, bir muslukçu, Düşünce İşvereni olabilir mi? Her Düşünce İşvereni, bir mutfak musluğunun damlamasını durdurabilir mi? Her iki örnek içinde görülebileceği gibi: bir Düşünce İşvereni, mutfak musluğunun damlamasını durdurabileceği gibi; muslukçu da Düşünce İşvereni olabilir. Arandığında, çok örnek bulunabilir. Kazanç toplumundur. Benjamin Franklin ve Thomas Edison'un (1847-1931), geçim sıkıntıları dolayısı ile, ilkokul öğrencileri olarak "okul çalışmalarına" son verdiklerini belirtelim. Ancak, bu gibi kişiler, kendilerini yetiştirmeyi de çok iyi bilirler ve içinden çıktıkları toplumlara da içten ve köklü olarak bağlı kalırlar. Franklin ve Edison, başarılarının uluslararası düzeyde olmalarına ve dünya düzenini geri dönülmeyecek kadar temelden değiştiren buluş ve çalışmalarına karşılık, maya olarak koyu Amerikalı idiler ve Amerikalı kaldılar. Kısa bir süre içinde, Koç Üniversitesinin İstanbulda kurulduğu dünyaya duyurulmaya başlandı. Sayın Vehbi Koç, bu atılımı ile, yalnız başarılı bir Türk işadamı olarak kalmıyor; Düşünce İşverenliğine de adaylığını koyuyor. Bu türdeki diğer başarılı iş kuruluşlarının da bu yolda çalışmaları olduğu yakın günlerde ağızdan-ağıza yayılıyor. Içten kutluyoruz. Bir toplumun içinde, doğuştan Düşünce İşvereni olan kişiler de bulunabilir. Ömer Seyfettin, hayatının son yıllarında İstanbul da bir lisede edebiyat öğretmenliği de yapdı. Ayrıntılar, Tahir Alangu'nun yazdığı Ömer Seyfettin kitabında yer alır. Seyfettin, yönetimine katıldığı kurumların özellikleri dolayısı ile, pek çok olayın içyüzünü ve meselenin çözüm yolunu biliyordu. Bir gün: "...İlim başka, alim başka; irfan başka, arif başka..." diye bir deyim yaratmış; dilinden düşürmez olmuş. Seyfettin müteakip haftalardan birinde öğretmenlik yapdığı lisenin Muallimler Odasına girer, ve önemli bir açıklamada bulunur: "...Avusturya'dan vagonlar dolusu şeker geliyor..." Seyfettin'in yüksek makamlardaki siyasi kişilere de yakınlığı bilindiğinden, aylardır şekeri rüyalarında gören diğer muallimler çok mutlu olurlar, sevinç ile, "...nasıl birkaç kilo ya da birer çuval alabileceklerini..." Seyfettin'den sorarlar. Seyfettin karşılık vermez. Az sonra, lisenin kıdemli hademelerinden biri Muallimler Odasına girer. Seyfettin, muallimleri çok sevindiren bu bilgiyi, odada bulunanların önünde hademeye de verir. Hademenin karşılığı: "...inanma beyim; Avusturya'nın şekeri olsa, kendi yer..." Seyfettin muallimlere döner, ve açıklamada bulunur: "...İlim başka, alim başka; irfan başka, arif başka... Sizler ilim ve irfan sahibisiniz. Söylediğime inandınız. Bu adam alim değil; ama arif. Dolayısı ile söylediğimin içyüzünü, doğru olmadığını, kolaylıkla gördü..." Hiç bir Düşünce İşvereni, bu yazıda ele alınan kural ve gözlemlerin üzerinde değildir. Her Düşünce İşvereninin çalışmalarının, bütün Düşünce İşverenlerince, ve toplumca, düşünce kuramları ve uygar tartışma düzenleri içinde, topluma açık olarak, ince elenip sık dokunması gereklidir. Bu tür "eleme" ve değerlendirmeden geçmeyen Düşünce İşverenleri'nin düşünceleri, ilerde dünyadaki toplumların kanları ve canları ile yüksek kertede ödeme yapmalarını gerektirebilir. "Akılsız Baş'ın Ceza'sını, Ayaklar Çeker." Hasan Bülent Paksoy Türk Tarihi, Toplumların Mayası, Uygarlık İzmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997 kitabından ISBN 975-96079-0-5
|