Türkiye'den
Ufkun Ötesine Bakmak -Bir Deneme-
-Galip Türkmen-
Yalnız ufku görmek kafi değildir,
ufkun ötesini de görmek ve bilmek gerekir.
M.K. ATATÜRK
Tarih büyük olayların sonucunda yazılır şeklinde
genel bir yanılgı vardır. Gerçekte ise tarih; asla büyük olaylarla
şekillenmez. Büyük olaylar, kendisini hazırlayan çok daha küçük ve
önemsiz gelişmelerin bir sonucudur.
Tarihte ne oldu?
Osmanlı İmparatorluğu 14., 15., 16. ve 17.
yüzyıllarda hiç şüphesiz küresel bir güçtü. Kara kıtasında, yani o
tarihlerdeki yegane dünyada, en büyük güç olarak ticaret yolunun tam
ortasında, Akdeniz’i, Karadeniz’i birer göl haline getirmişti. Dünya’nın
bütün problemleri ile ilgileniyor, tüccarların güvenlik içinde seyahat
etmelerini sağlıyordu. Bu da kendisine refah olarak dönüyordu.
Ne zaman ki, Amerika ticari yönden keşfedildi ve
buraya yönelik olarak Batı, sömürgecilik faaliyetlerine girişti, işte o
zaman çark yavaş yavaş tersine dönmeye başladı. Kristof Kolomp, 1492
tarihinde sefere çıkarken bunu Amerika’yı keşfetmek amacıyla yapmıyordu.
İspanya’da Kraliyet ailesinden ve diğer zenginlerden topladığı para ile
seferin finansmanını sağladı ve bunun da elbette bir karşılığı vardı. Bu
sefere para yatıranlar karşılığında daha fazla gelir bekliyorlardı.
Kolomp da bunu fazlasıyla gerçekleştirdi. Yatırımcılarına
beklediklerinden fazla kazandırdı. Risk büyüktü, o oranda da kazanç
büyük oldu. Bu tarihten sonra seferler aynı sebeple arttı. 1497 yılında
İngilizler 1534 yılında Fransızlar kıtaya seferlere başladılar. Bugünkü
uluslararası sermayenin doğuşunu hazırlayan bu seferler hiç kimsenin
beklemediği sonuçlara yol açtı.
Söz konusu dönemde Osmanlı İmparatorluğu için Amerika
veya Pasifik bilinmeyen bir yer değildir. Yavuz Sultan Selim, olası
gelişmeleri dikkate alarak Cidde limanını hazırlama teşebbüsüne
başlamış, fakat proje ondan sonra akamete uğramıştır. 1525 yılında
Selman Reis’in Umman Denizini keşif seyahatı, 1530’da Mustafa Bey’in
Gucurat seferi, 1538’de Süleyman Paşa’nın Hindistan seferi gerçekleşmiş,
1544 ekiminde de Abdurrahman Bey, Aden deniz vuruşmasında Portekiz
donanmasını mağlup, amiral Don Marco’yu da esir etmiştir.
Barbaros Hayrettin Paşa’nın Amerika kıtasına yapmayı
tasarladığı Sefer, Damat İbrahim Paşa’nın anlayışsız tutumu sonucunda
gerçekleşmemiş ancak Barbaros yine de Atlantiğe açılmış ve 1535’de
Portekiz’in Atlantik’deki limanı Faro’yu vurmuştur. Barbaros’un Amerika
kıtasına sefer yapma talebi Divan’da, Avrupa ile karada olan
münasebetlerin daha emniyetli olduğu ileri sürülerek reddedilmiştir. Bu
karar, divanda ne kadar tartışıldı bilinmiyor ancak, tarihi önemi, tarih
kitaplarında sayfalarca yer alan pek çok olaydan daha ciddi sonuçlar
doğurmuştur.
Barbaros’un teklifinin reddedilmesi Osmanlı
yönetiminin stratejik bakışının sınırlı olduğunu göstermektedir.
Amerika’nın zengin altın ve gümüş kaynaklarının nasıl bir dönüşüme sebep
olacağını Osmanlı algılayamamıştır.
Bu dönüşüm yavaş ve denizlerde yaşanan büyük bir
mücadele sonucunda gerçekleşmiştir. Pasifik – Amerika - Avrupa
arasındaki ticari seferlerin güvenliği ve Okyanusa hakimiyet için
verilen mücadelede önce Osmanlı donanması yarıştan çekilmiş, akabinde
İspanyol, Portekiz ve İngiliz denizcilerinden İngilizler mücadelenin
kazanan tarafı olmuştur. Böylece, Osmanlı donanması Akdeniz’e kapanıp
bölgesel güç olmakla yetinirken, İngiltere global bir güç olmuştur.
Amerika’ya yapılan ilk sefer nasıl çok ortaklı bir
ticari işletmenin organizasyonu ise, Hindistan’a yapılan seferler de çok
ortaklı “Kumpanyalar” kanalıyla olmuştur. İngiliz Hint Kumpanyası,
Fransız Hint Kumpanyası, Hollanda Hint Kumpanyası gibi… Ne zaman bu
şirketlerin çıkarları tehlikeye girmişse, ordular masrafları bu
şirketler tarafından karşılanmak kaydıyla harekete geçirilmiştir. Bu
şirketlerin en büyük yatırımcıları krallar, prensler, aristokratlar ve
saray yahudileri olmuştur. Böylece asiller tüccarlaşmış ve çıkarları
askerlerle bütünleşmiştir.
İngiltere denizlerde hakimiyeti sağladıktan sonra
ticaret için deniz daha emniyetli hale gelmiş ve ticaret yolları tamamen
denizlere kaymıştır. Böylece tarihi “İpek Yolu” önemini yitirmiş,
Osmanlı da üç kıtanın tam ortasında kenar ülkesi olmuştur.
Denizaşırı ticaretin iki ayağı vardır. Biri,
Amerika’ya yapılan ve yapılacak seferlerin mecburen deniz aşırı olması,
diğeri ise Pasifik ile Avrupa arasındaki ticaretin denize kayması.
Avrupa ile Pasifik arasındaki seferlerin denize kaymasının sebeplerinden
biri Osmanlı İmparatorluğu’nun ipek yolu üzerindeki mutlak hakimiyeti
nedeniyle alternatif güzergah arayışı, diğeri ise gemilerle yapılan
ticaretin ipek yolunda deve ve at sırtında yapılan ticaretlere göre daha
hızlı, güvenli ve ekonomik olmasıdır. Yani bu durum ekopolitik gereği
zorunlu olarak oluşmuştur.
Bugüne gelindiğinde dünya ticaretinin % 90’ının deniz
yoluyla yapıldığı görülmektedir ve denizlerin güvenliği ABD donanması
tarafından sağlanmaktadır. II.Dünya Savaşından sonra İngiltere
denizlerde egemenliği ABD donanmasına bırakmıştır.
Şimdi
ne oluyor?
Günümüzde teknolojinin hızlı gelişimi sonucunda;
bilgi ve belge transferi için gereken zaman saniyelerle ölçülebilir hale
gelmiştir. Birkaç tuş ile dünyanın her yerine para transfer etmek
mümkündür. Telefon ve internetin yaygınlığı bilgiye ulaşımı da son
derece kolaylaştırmıştır. İnsan nakli hızlanmıştır. Sıvı mal naklinde
su, doğalgaz ve petrol boru hatları bir kez doldurulduğunda zaman ve
mesafe ortadan kalkmaktadır. Oysa, katı mal naklinde üç büyük ekonomik
bölge arasındaki mesafe hala 10 mil/saat hızla katedilmektedir. Burada
çok ciddi bir dengesizlik söz konusudur ve deniz nakliyatının hızı çağın
dışında kalmış, ticaretin hızına ayak uyduramamaktadır. 1 konteyner
yükün Avrupa’dan Pasifik’e ulaşması 40 – 45 günü bulmaktadır. Oysa bu
malın bedeli ve belgeleri birkaç saniye içerisinde havale
edilebilmektedir.
Diğer yandan ABD’nin tek başına denizlerin
güvenliğini kontrol ediyor olması ve son yıllarda uluslararası hukuku ve
Birleşmiş Milletleri, yani iki dünya savaşı sonucunda oluşan statüyü,
hiçe sayar davranışlar göstermeye başlaması, ticaret için alternatif
yollar arama gayretlerini hızlandırmıştır. ABD, Osmanlı’nın 15. ve 16.
yüzyıllardaki konumuna benzer bir konumdadır. Aynı sebepler ile ticaret
yolu için alternatif güzergah aranmaktadır.
Bunların bir sonucu olarak Dünya nüfusunun büyük
çoğunluğunun yaşadığı kara kıtasının iki ucunda yer alan iki büyük
ekonomik bölge (Avrupa – Pasifik) arasındaki tarihi ticari yolun yeniden
modern demiryolları ve karayolları ile canlandığı bir süreç
yaşanmaktadır. Ekopolitik’in gereği olarak ticaret yolu yeniden karaya
çıkmaktadır. Bunda üç sebep önemli rol oynamaktadır.
-
Ticaretin ve teknolojinin doğal gelişim
süreci,
-
ABD egemenlik anlayışının getirdiği
endişeler,
-
SSCB’nin dağılmasından sonra
egemenliklerini elde eden, İpek Yolu güzergahında yer alan
Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Azerbaycan ve Gürcistan’ın
uluslararası sisteme entegre olma çabaları,
Çin, İpek Yolu’nun tekrar canlanmasını devlet
politikası olarak benimsemiş durumdadır. Halen
Çin-Kırgızistan-Özbekistan demiryolu yapımı devam etmektedir. Çin’in
Doğu Türkistan üzerinden Orta Asya’ya bağlanmak için büyük yatırımlara
başlayacağı da ifade edilmektedir. 2006 yılında İstanbul’u ziyaret eden
Sincan Uygur Özerk Bölge Hükümeti Başkan
Yardımcısı Kurexi Maihesuti, Çin’in her zaman İpek Yolu’nu canlandırmaya
hazır olduğunu belirtmiş ve İstanbul’un İpek Yolu için önemine
değinmiştir.
Çin’den başka Avrupa Birliği’nin de İpek Yolu’nun
canlandırılmasına ilişkin projeleri bulunmaktadır. Bunlardan başka
Almanya ve Rusya; bu hattı Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden geçirecek
şekilde Transnasyonel Avrasya Otoyolunun projelendirme çalışmalarına
başlamışlardır.
Bu gelişmelerin farkında olan UNOCAL firmasının Dış
İlişkiler Başkanı Maresca; 1998’de Amerikan Kongresi’nde yaptığı
Afganistan politikasının nasıl olması gerektiğine ilişkin konuşmasında,
"Yeni İpek Yolu" projesinden bahsediyordu. Maresca, kabaca, Asya’daki
enerji havzalarının Amerikan şirketlerinin kontrolünde olması
gerektiğini ve ABD hükümetinin bu yönde siyasi girişimler yapması
gerektiğini söylüyordu. 1999 yılında ABD Temsilciler Meclisinin kabul
ettiği, ancak Bush yönetiminin onaylamaması nedeniyle yürürlüğe girmeyen
İpek Yolu Yasa tasarısı gelişmekte olan sürecin önemini ortaya
koymaktadır. Çağdaş dünyanın bütün büyük oyuncuları ipek yolu
projelerinde bir şekilde yer almak için yarışmaktadırlar.
Tarihin kırılma anlarından birinin başlangıcındayız.
Tarihi İpek Yolu’nun yeniden ticaret yolu haline gelmesi Türkiye’nin
önüne çok büyük fırsatlar çıkaracaktır. Ancak bu sürecin çok sancılı
olacağını söylemek kehanet olmayacaktır. İpek Yolu’nun doğmakta olduğunu
gören ABD daha şimdiden kara kıtasında stratejik noktalara yerleşmeye
başlamıştır.
Türkiye; jeopolitik konumu
nedeniyle yeni ticaret yolunun tam da ortasındadır. Coğrafi konumu, İpek
Yolu güzergahının demografik yapısı, bölgede yerleşik devletler
itibariyle milli güç yeteneklerinin kapasitesinin büyüklüğü ve miras
aldığı imparatorluk geleneklerinin sağladığı tarihi derinlik ile bölgede
baş rol oynayabilecek niteliklere sahiptir.
Türkiye dönüşüyor
Türkiye’de geleneksel yapı hızla çözülmekte, yerini
daha dışa açık ve rekabetçi bir yapı almaktadır. Türkiye’de, diğer bir
çok ülkede olduğu gibi, iktidarı (devlet yönetim erkini) dört bileşenin
dengesi oluşturmaktadır. Bunlar;
1 – Askerler
2 – Bürokrasi ve yarı resmi kuruluşlar (meslek
teşekkülleri)
3 – Siyaseti üreten yapılar (partiler, cemaatler,
STÖ’ler)
4 – Tüccarlar
Askeri kurumların devlet içindeki gücünün
zayıflatılması Avrupa Birliği’nin en önemli talebi haline gelmiştir.
Bazı kesimlerce bu durum Cumhuriyet’in tasfiyesi ve 2.Cumhuriyet’in
kurulması olarak ifade edilmektedir.
1986 yılında yürürlüğe konulan Özelleştirme ana
planı, AB’ne uyum yasaları ve IMF’nin talepleri doğrultusunda bürokrasi,
ekonomiyi yönetecek aygıtlardan arındırılmıştır. Yarı resmi kuruluşlar
son yıllarda ciddi güç kaybına uğramışlardır. Yapılan ve yapılması için
AB ve IMF gibi kuruluşlar tarafından talep edilen reformların hedefi
itibariyle bu kurumlar istenilmemekte yerine Sivil Toplum Örgütleri
geliştirilmektedir. Ulus ötesi bağlantıları güçlü olan STÖ’ler
bağlantıları adına ve onların isteği doğrultusunda değişimi talep
etmekte ve diğer güçlerin sözcülüğünü yapmaktadırlar.
Her ne kadar şeffaf ve demokratik olarak genel
seçimler yapılsa da son 20 yıldır güçlenen cemaatler, diğerlerinin
dağınıklığından da yararlanarak, siyaseti kontrol eder hale gelmiştir.
Bu yapılar üyelerinin profili itibariyle ulus ötesi yapılardır.
Son yıllardaki reformların içeriğine baktığımızda,
motive edici gücün ticaret dünyasının talepleri olduğu çok net
görülmektedir. Ticaret dünyası, ekonominin büyümesi sebebiyle devamlı
güçlenmekte ve isteklerini dışarıdaki partnerlerinin de yardımıyla kabul
ettirme yönünde başarılı olmaktadırlar. Ticaret dışa açıldıkça daha çok
ulus ötesi güçlerle işbirliğine girecek ve dönüşümü daha çok
isteyecektir.
Dünya çatışıyor
Küresel
boyutta yaşanan mücadelenin iki tarafı olduğu ifade edilmektedir.
Bunlardan biri ABD ve müttefikleri, diğeri ise terörist gruplar. ABD ve
müttefikleri iki ülkeyi işgal etmiş, ancak bu grupları tasfiye edemediği
gibi, işgal ettikleri ülkeleri de kontrol altına alamamıştır. Dünyanın
en büyük ordusuna, en büyük ekonomisine sahip olan deniz ticaret
yollarının güvenliğini tek başına sağlamakla aslında tek küresel güç
olan ABD, adeta görünmeyen bir düşmanla çarpışmakta ve buna karşı önemli
bir başarı elde edememektedir.
Bu durumda karşımıza şu soru çıkmaktadır. Terörist
örgütler bu mücadeleyi kazansalar dünyada ne değişecek ya da başka bir
deyişle bu örgütler nasıl bir dünya tasarlamaktadırlar?
Bu sorunun cevabı; terörist örgütler Taliban’ın
Afganistan’ı gibi bir ülke ve yönetim istiyorlar ise, bu yönetimin var
olduğu dönemde Afganistan’da hangi başarıyı göstermişler de modern
Batı’yı bu derece rahatsız etmişler ve savaşa sebep olmuşlardır?
Kapitalist sistemlerine en büyük rakip olan Komünizmle bile bir kez dahi
çatışmayan Batı, askeri, ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak kendisi
için hiçbir tehdit unsuru taşımayan Afganistan’a niçin saldırmıştır?
Başka bir şekilde sorduğumuzda, daha önce ABD ile iyi ilişkileri olan
Taliban yada El-Kaide neden ABD’ye saldırmıştır? Bugün hiçbir kanıt
olmadan saldırıldığı anlaşılan Irak, neden ABD’nin hedefi olmuştur?
I.Irak Savaşı’nda 11 Eylül saldırısı gibi bir gerekçe yoktu. Kuveyt’in
Irak tarafından işgaline ABD ve müttefikleri neden savaşacak kadar önem
vermişlerdir? Eğer bunun cevabı petrol ise; hemen belirtelim ki, o
tarihlerde ve sonrasındaki II.Irak Savaşı öncesinde Irak petrolleri
yabancı firmaların kontrolündeydi. Fransız TotalFinaElf, Rus Lukoil ve
Çin CNOOC firmaları Irak’ın petrollerinin büyük kısmını üretiyorlar ve
kontrol ediyorlardı. Irak’ın ya da başka petrol üreten ülkelerin (Rusya
hariç) büyük petrol komplekslerinin olmayışı, dağıtım şirketlerinin
bulunmayışı ne anlam taşımaktadır? Petrol nakli halen büyük tankerlerle
denizden yapılmaktadır ve bunların güvenliğini ABD donanması
sağlamaktadır.
Savaşın enerji kaynakları için olduğunu söylemek
doğru bir ifade ise de tarafların kim olduğu çok net değildir. Irak’ta
Saddam ve rejimi kaybeden taraftır elbette, ancak, en az Saddam kadar
Total firması da kaybetmiştir ve hiç sesi çıkmamaktadır. Total’in
imtiyazları iptal edilmiş yerini Halliburton ve benzeri şirketler
almıştır. Oysa Batı’nın geleneğinde şirket çıkarları için savaşmak
vardır. ABD, kendi şirketlerinin çıkarları için savaşırken Total’in
yatırımcıları çok zayıf oldukları için mi savaşmamaktadırlar?
Irak’ta kaybeden kim, kazanan kim diye sorduğumuzda
karşımıza Halliburton ve Total çıkmaktadır. Bunlardan başka firmalar
varsa da, bu ikisinin izini sürdüğümüzde aslında kazananın kim,
kaybedenin kim olduğu net bir şekilde anlaşılmakta, gerçekte olup
bitenler daha anlamlı hale gelmektedir.
Total firması Fransa’da ticaret siciline kayıtlı bir
petrol şirketidir. Şirketi, Belçika kralı ve Rothschild ailesi kontrol
etmektedir. Rothschild ailesi 1700’lü yılların sonundan bu yana Avrupa
sermayesinin (yani krallar ve aristokratların) bankerliğini yapan bir
ailedir. Çin İmparatoru, 1830’larda Çin’de afyon ticaretini yasaklayınca
İngiliz Hint Kumpanyası iflas etme noktasına gelmişti. Zira kumpanya
Anadolu’da üretilen afyonu işleyip Çin’e satarak büyük kazançlar elde
ediyordu. Rothschild bankacılık sisteminin batması demek, paralarını
bunlara emanet eden Avrupa kralları ve aristokratlarının da zarara
uğraması demektir. Bu sebeple, Fransız ve İngiliz donanması, adı tarihe
“Afyon Savaşları” olarak geçen iki savaş neticesinde Çin ordularını
yendiler ve Çin’de afyon satışının serbest kalmasını sağladılar. Bu
savaşın bir sonucu da Hong Kong’un İngiltere’ye (daha doğrusu finans
kapitale) 150 yıllığına kiralanmasıydı ki, bu süre 1999 yılında bitmiş
ve Hong Kong, Çin’e devredilmiştir. Bu tarihten itibaren Çin, dünyaya
açılmaya başlamıştır.
Rothschild ailesi halen Avrupalı tüccar
aristokratların paralarını işletmektedir. Yatırımları dünyanın her
yerindedir ve bu yatırımların daha güvenli olarak işletilmesi için
Küreselleşme adı altında bir programı 1970’li yıllardan itibaren
uygulamaya koymuşlardır. Bu program ilk önce Chatham House’da (İngiltere
Kraliyet Uluslararası İlişkiler Enstitüsü) ele alınmış, ardından Club of
Rome (Roma Klubü) tarafından geliştirilmiştir. Klubün üye profiline
baktığımızda krallar, kraliçeler, prensler, aristokratlar ve bunların
taşeronları karşımıza çıkmaktadır. Bu yapıyı Finans Kapitalizmi olarak
adlandırmak daha doğru olacaktır. Zira, burada üretim faktörlerinden
sadece sermaye vardır. Sermaye ile işletme/tesis arasındaki bağ mülkiyet
ilişkisi değil, hissedarlık ilişkisidir ve hiçbir sermayedar
işletmenin/tesisin mülkiyetini benimseyecek büyüklükte hisseye sahip
değildir. Sistemde sadece para vardır ve bu da akışkandır. Parasını
yatırım firmalarına tevdi eden kapital sahipleri çoğu zaman hangi
firmaların hissedarı olduklarını da bilmezler. Sadece parasıyla
geçinenlerin (bir tür tefecilik) ideolojisi olan Küreselleşme
mülkiyetsiz bir toplum öngörmektedir.
Küreselleşme programının temelinde, serbest ticaretin
önünde ciddi bir engel oluşturan, ulus devletlerin tasfiyesi
yatmaktadır. Bunun için Avrupa Birliği ulus devletleri bünyesinde öğüten
bir değirmen gibidir. Diğer ulus devletler için ise çok kültürlülük adı
altında mikro milliyetçilikler körüklenerek bölüp ufalama ve yok etme
programı uygulanmaktadır. Küreselleşme devletsiz bir toplum
öngörmektedir. Devlet ve mülkiyet kavramlarındaki değişikliğe paralel
olarak egemenlik kavramı da anlamını yitirmiştir. Küresel kapital için
egemenlik şirketlere alınan imtiyazlardır.
Bu mücadelenin yürütüldüğü alanlardan öncelik
Ortadoğu ve yakın coğrafyası olmaktadır. Zira programı yöneten finans
kapital için bu bölgede hayati çıkarlar söz konusudur ve Türkiye tam da
bu bölgenin ortasındadır.
Ulus devletlerin hedef seçilmesi kendi içinde
tutarlıdır. Zira, sınırlar, gümrükler, vergiler, vergilerin artmasına
sebep olan kurumsal yapılar (silahlı kuvvetler, bürokrasi gibi) ticareti
daha pahalı hale getiren faktörler olarak görülmektedir.
Halliburton, ABD silah endüstrisinin önemli bir
firmasıdır. ABD’de güçlü bir silah endüstrisi bulunmakta ve bunlar
Cumhuriyetçi Partiyi desteklemektedirler. Cumhuriyetçi Partiyi
destekleyen bir başka endüstri ise petrol şirketleridir. Silah
endüstrisinin büyümesi elbette bu silahların tüketilmesine bağlıdır ve
savaş, en masum şekliyle barışı korumak için daha çok silahlanma, bu
firmaların hayat damarıdır. Savaş ve korku üreterek beslenen bu firmalar
doğal olarak savaş talep eden ideolojileri ve kurumları
desteklemektedirler. Bu grup klasik coğrafi egemenlik anlayışını devam
ettirmeye çalışmaktadır.
Kaybeden taraf finans kapitalin firması Total iken,
kazanan taraf askeri endüstrinin firması Halliburton olmuştur. Bu
durumda yeni doğan İpek Yolu güzergahındaki mücadelenin bu iki temel güç
arasında geçeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Artık, tüccarlaşan
aristokratlar ile askerlerin çıkarları çatışmaktadır.
Terör denen yeni taraf ise aslında hangi çıkar
grubuna hizmet etmektedir, silah endüstrisinin müdahale gerekçesini
oluşturmak için mi vardır, yoksa finans kapitalin ulus ötesi, asimetrik
bir savunma silahı mıdır, bunun cevabını elbette tarih verecektir, ancak
şimdi her ikisini de söyleyenlerin elinde tezlerini doğrulayacak
argümanlar bulunmaktadır.
Bu çatışmanın ortasında ABD’nin konumu nedir?
1. Küreselleşmenin mikro milliyetçiliği teşvik eden
politikalarının izlerine burada rastlamıyoruz ve ABD çatışma alanı
dışındadır. Kimse ABD’yi bölmeyi düşünmüyor.
2. Dünya ticaret yolları Amerikan donanmasının
kontrolündedir ve zamanından önce Amerika’nın çatışma alanı haline
gelmesi dünya için büyük bir yıkım olacaktır.
3. Bunlardan başka IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş
Milletler ve NATO gibi örgütlerde ABD’nin çok büyük etkisi
bulunmaktadır.
ABD
başkanlık sistemi ile yönetilmekte ve Başkanlığı ele geçiren bu devasa
gücü kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmektedir. Nitekim Clinton
döneminde finans kapital bunu yapmıştır. Bush Başkan olana kadar
dünyanın her yerinde ekonomik krizler olmakta iken Başkan olmasından
itibaren askeri krizler olmaya başlamıştır. IMF ve Dünya Bankası,
Clinton döneminde ekonomik krizleri destekleyici politikaları tercih
ederken, Bush döneminde ekonomik istikrarı destekleyici politikalar
uygulamışlardır. Buradan da çok açık bir şekilde görüldüğü üzere her iki
grup, savaşı kendi üstün oldukları alanlara çekmektedirler. Parayı
kontrol eden finans kapital ekonomik krizleri yöneterek çıkarlarını
maksimize etmektedir ve bunun için de ABD başkanlık gücünü
kullanmaktadır. Diğer yandan silah endüstrisi Başkanlığı ele
geçirdiğinde askeri krizlerle çıkarlarını maksimize etmeye
çalışmaktadır. Dolayısıyla her iki gücün de ABD’nin Başkanlık
otoritesinin imkan ve kabiliyetlerine ihtiyaçları vardır ve bu gücü elde
etmek için her iki taraf büyük bir yarış halindedir. Nitekim 2008
Kasımında yapılacak seçimlerden önce Gürcistan üzerinden Rusya ile
yaşanan soğuk savaşı andıran kriz Cumhuriyetçi Partinin başkan adayı
McCain’in oylarını artırırken, tam da bu sıralarda patlayan ekonomik
kriz Demokrat Partinin adayı Obama’nın oylarını artırmıştır.
Her iki gücünde kullandığı dil farklılık
göstermektedir. Güvenlik, önleyici vuruş, askeri kapasite, savaş,
nükleer bomba vb kavramlar hangi ülkelerin gündeminde ön planda,
ekonomik ilişkiler, karşılıklı bağımlılık, diyalog, küreselleşme,
kazan/kazan formülü, sivil toplum vs. kavramları kimler daha çok
kullanıyor. Bu açıdan bakınca ABD’nin mevcut yöneticileri ile Rusya’nın
ya da İran’ın yönetim kademeleri arasında söylem farkı var mı? Çin
nerede duruyor ve ne ile meşgul? Türkiye sıcak krizleri yatıştırma
gayretleri ve komşuları ile sıfır sorun anlayışı ile hangi anlayışa daha
yakın?
Türkiye nerede duruyor?
SSCB’nin dağılmasından sonra Türkiye’nin yakın
çevresinde büyük bir güç mücadelesi yaşanmaktadır. Hazar ve Ortadoğu
enerji merkezleri olarak sıcak çatışma bölgesidir. Irak’ta yaşanan savaş
hali, Balkanlar’da süren belirsizlikler, Kafkaslardaki istikrarsızlığın
çok uzun süreceği aşikardır. 1974’den bu yana Kıbrıs, 1984 yılından bu
yana uğraştığı bölücü terör sorunlarını çözemeyen Türkiye bölgesel ya
da küresel bir güç müdür?
Soru bu şekilde kurgulanınca cevap elbette hayır
olacaktır. Zira, kendi sorunlarını çözemeyen, çevresindeki sorunlarda
söz sahibi olmayan bir ülke bırakın küresel güç olmayı bölgesel güç de
olamaz.
Soru başka şekilde kurgulandığında; dünyanın beşinci
büyük ordusuna ve 300 milyar doları aşan dış ticaret hacmi, 650 milyar
doları aşan milli geliriyle bölgesinde güçlü bir ekonomiye sahip, dünya
uluslar topluluğunda bütün organizasyonlarda yer alan, Balkanlar’da,
Kafkaslar’da, Ortadoğu’da, Orta Asya’da özgün politikalarını şu veya bu
şekilde geliştirebilen, bölgesinde 73 milyonluk nüfusu ile güçlü bir
ülke olarak söz sahibi olan, tarihi derinliği ve kültürel genişliği ile
Türkiye bölgesel bir güç müdür? Cevap: elbette bölgesel güçtür.
Türkiye
son 20 yıldır bölgesel güç olma yolunda önemli adımlar atmıştır. Savunma
sanayisindeki gelişmeler, bu alanda kendine yeterlilik çalışmaları ve
Askeri kapasitesini yüksek tutma gayretleri nedeniyle Askeri kapasite
itibariyle bölgesel bir güçtür. Son yıllarda yaptığı ataklarla
bölgesinde önemli bir ekonomik güç haline gelmiştir. Milli güç unsurları
itibariyle kültürel üretim hızla artmakta, Türk TV yayınları Avrupa,
Balkanlar, Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu’da giderek daha çok izlenir,
Türk dizileri ve müziği daha popüler hale gelirken, Türkiye’de paralel
bir süreç yaşanmakta ve yabancı kültürlerin etkileri azalmaktadır.
SSCB’nin dağılması Türkiye’nin önüne büyük fırsatlar
çıkarmıştır. Bu fırsatların iyi değerlendirilmediği ifade edilmekle
beraber 1990’lı yıların başına kadar hiç olmadığı coğrafyalarda Türkiye
artık var ve gittikçe güçlenmektedir. Ayrıca soydaş ve akraba
devletlerin bağımsızlıkları ve gittikçe güçlenmeleri Türkiye tarafından
hiçbir adım atılmasa dahi Türk milleti adına bir kazanç olmaktadır.
Bölgesel güç olmanın ötesinde küresel bir aktör olabilmek için dünyanın
her yerinde çıkarlarımızın olması gerekmektedir ki, bu da yavaş yavaş
oluşmaktadır. Türk iş adamları, tüccarlar dünyanın dört bir yanında
ticaret yapmaktadırlar.
Bu tarihsel dönemeçte Türkiye’nin enerjisinin önemli
bir kısmını Avrupa Birliği ile ilişkilere harcarken fırsatları
değerlendirme adına bazı hataların yapıldığı söylenmektedir. Ancak, AB
organlarının isteği ile yapılan pek çok reformun ülke ve millet
menfaatine uygun olduğu da açıktır. Bu reformları yapmadan bölgesel güç
olmak mümkün değildir.
2000’li yılları Türk yüzyılı yapacak fırsatlar hızla
Türkiye’nin üzerine gelmektedir. Arzu etmese de bölgenin imkanları ve
gelecekte dünya için ifade ettiği anlam bugünkü konumunu devam ettirmeye
imkan vermeyecektir.
Türkiye’nin gayretleri dışında SSCB dağılmış, kardeş
devletler ortaya çıkmıştır. Irak’a yapılan müdahale tamamen Türkiye’nin
dışındaki güçlerin tercihleri sonucu oluşan bir durumdur. Irak’ta,
Gürcistan’da olanlar Türkiye’nin dışında olmakla beraber Türkiye’yi de
içine alan olaylardır ve hayati çıkarlarını tehdit edecek gelişmelerdir.
Dolayısıyla Türkiye’nin dışında alınan kararların Türkiye’ye bir
maliyetinin olduğu ve olacağı açıktır Türkiye’nin tarafsız kalma
ihtimali bulunmamaktadır.
Rusya’nın enerji kaynaklarını dış politikasının bir
aracı haline getirmesi ve AB’nin Rusya’ya bağımlı olmak istememesi
Türkiye’yi alternatif enerji temin güzergahı haline getirmiştir.
Bu gelişmeler fırsata dönüştürülebilir mi?
Öncelikle bir paradoksu ortaya koymamız
gerekmektedir. Ekonomik yönden fırsatları değerlendirip güçlenirken,
askeri yönden sıkışmakta ve kendimizi daha güvensiz hissetmekteyiz.
Bu durum 2002 yılına kadar tersineydi. Ekonomik
yönden krizlerle boğuşup dururken, güvenlik açısından göreceli olarak
daha iyi durumdaydık, bölücü terör durmuş, elebaşı yakalanmıştı.
Güvenlik açısından elde edilen başarı ekonomik alanda bir türlü elde
edilemiyordu.
Bu paradoks gibi gözüken durum, yukarıda açıklamaya
çalıştığımız dünya güç dengeleri birlikte değerlendirildiğinde anlamlı
hale gelmektedir. Bizim yapacağımız şey aslında güç dengeleri üzerinde
sörf yapmasını bilmekten ibarettir.
ABD’yi geliştiren ve büyüten mücadelenin Türkiye’de
şartlarının oluşturulması, içeride siyaseti üreten güçler arasındaki
dengenin yeniden kurulması gerekmektedir. Aslında bu yavaş yavaş
oluşmaktadır. Nitekim devletle sorunlu olduğu düşünülen, hatta tehdit
olarak görülen kesimlerin iktidarda şu veya bu şekilde bulunmaları
durumunda ülkenin kalkınması için gösterdikleri gayret sonuçları
itibariyle ülke yararına olmuştur. Var olan derin güvensizlik, kısmen
korunmasında fayda olsa da, birbirini düşman görecek boyutlardan
çıkarılmalıdır.
Sonsöz;
Türkiye kendisi ile boğuşmaktan vazgeçip toparlandığı
takdirde yeniden küresel bir güç olmanın bütün imkanlarına sahiptir.
Ancak, küresel anlamda bir güç olmak ne kadar isabetli olacaktır? Ben
şahsen bütün dünya ile barış içinde ilgilenmek gerektiğine inanıyorum.
Tanımı gereği hegoman olması gereken “küresel güç” Türkiye için ne kadar
istenilebilecek bir şey buna emin değilim. Her geçen gün dünyanın
merkezi haline gelen bir bölgede “bölgesel güç” olarak ayakta kalmak
büyük başarı olacaktır. Adriyatik’ten Kıtay’a (Çin’e) bu gücün barış
içinde, insan hakları ve adalet temelli olarak derinleştirilmesi
önümüzdeki yüzyılın başlıca konusu olmalıdır.
Galip Türkmen
8 Ekim 2008