Türk Dirlik

BaşsayfaBilgimeceSiyasetUmumi

 

Siyaset-Umumi

www.turkdirlik.com

 

Enver Paşa

www.turkdirlik.com


Siyaset


Umumi

 

 

 

 

Doktrinler; Süreçleri ve Devrimleri


Diplomatik Gözlem Gazetesi


Dünya siyâsetinde 19. ve 20. Yüzyıl’dan itibaren ABD’nin tesiri hissedilmektedir. Bu tesir dünya konjonktürünü biçimlendirecek ve yönlendirecek şekilde olmaktadır. ABD siyâsî geleneğinde her ABD Başkanının dönemi kendi adı ile beraber bir doktrin ile anılmaktadır. Burada başkanın izlediği dünya siyâseti örneğin Reaganizm veya Reagan Doktrini olarak tarif edilmektedir. Nitekim son dönemde de Bushizm ve Bush Doktrini ifâdesi sıklıkla duyulmaktadır.

 

ABD tarihinde doktrinleriyle dünyayı derinden etkileyen ve özel konumu nedeniyle Türkiye'yi de yakından ilgilendiren dört başkan göze çarpmaktadır. Bunlar Wilson, Monroe, Truman ve Bush’tur. Nixon, Clinton ve Reagan ise, adı geçenler ile mukayese edildiğinde “ara dönem” veya “hazırlık dönemi” hüviyetine sahip olduğundan konu dışında bırakılmıştır.

 

Çünkü Wilson, Monroe, Truman ve Bush’u diğerlerinden ayrıcalıklı kılan ve onları daha çok ön plana çıkaran husus, her birinin aldığı kararların ve takip ettiği siyâsanın ABD politikalarında ve dünya siyâsetinin keskin virajlarını şekillendirmesidir.

Her dört başkanının döneminde dünya değişim ve dönüşüm süreci yaşamıştır. ABD’nin kendisi de, Türkiye de bu değişim ve dönüşümden farklı nispetlerde de olsa etkilenmiştir. Söz konusu süreçler aynı zamanda uluslararası hukukun ve siyâset terminolojisinin evrimine de doğrudan tesir etmiştir.

 

Bu yazıda dünya siyâsetinin son safhasında görülen Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’daki devrimlerin incelenmesi ve mukayesesi hedeflenmiştir. Bununla birlikte söz konusu devrimleri ve onu içeren sürecin doğru tahlili için, ABD’nin 19. Yüzyılın başlangıcından bu yana benzer özellikler ihtiva eden doktrinler ve onların doğurduğu süreçlere de temas edilecektir.

 

Yazının bir diğer amacı ise, dünya siyâsetinin ne şekilde evrildiğini ve gelişmelerin Türkiye’ye muhtemel tesirlerini merak eden okuyucularımıza, “Metal Fırtına”, “”Deprem Bombası” ve “Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler” çerçevesinin dışında bir bakış açısı sunmaktır. Nihâyetinde yazıda yer alan hususların ispatı ve ilmî izahı, “Deprem Bombası” ve “Dünyayı Yöneten Gizli Örgütlerin” aksine mümkündür.

 

Monroe…

 

19. Yüzyıl'ın başlarında, Orta ve Güney Amerika devrime yönelmiştir. İngiliz kolonileri özgürlüklerine kavuştuklarından itibaren “özgürlük” kavramı Latin Amerika halkını hareketlendirmiştir. Bu gelişmeler ABD'de de dikkatle izlenmiştir. Çünkü yaşanan gelişmeler sömürgecilik döneminin sonuna yaklaşıldığını göstermiştir. ABD açısından bu durum, Avrupa’nın ABD’nin bir bakıma “yakın haricindeki” etkinliğini sınırlamak amacıyla değerlendirilmesi gereken bir fırsat olmuştur.

 

Bu dönemde güneyde Arjantin ve Şili'den kuzeyde Meksika ve Kaliforniya'ya kadar Amerika’nın İspanyolca konuşan bölümünün tamamı Simon Bolivar, Francisco Miranda, Jose de San Martin ve Miguel Hidalgo'nun önderliğinde bağımsızlık kazanmıştır.

 

Sömürgelerin bağımsızlığı ABD açısından uygun gelişme olmuştur. Çünkü ABD'nin Avrupa etkisinden kurtulmasını çağrıştıran gelişme, yani Latin Amerika'daki bağımsızlık hareketleri hem fikir zemininde hem de ulusal çıkarlar zemininde çok önemli gelişmelerin başlangıcı olmuştur(1) .

 

1822'de, ABD Başkanı James Monroe'ya başta Brezilya olmak üzere, yeni Latin Amerika devletlerini tanıma yetkisi verilmiştir(2) . Latin Amerika'da yaşananlar bir bakıma sonraki dönemlerde yaşanacak "bölgesel çözülmelerin" veya "bölgesel yeniden yapılandırılmaların" ilk örneği olmuştur. Hatta denebilir ki, "dünya düzeninde ilk değişim ve yeni dünya düzenine giden yoldaki ilk durak" Latin Amerika olarak gösterilebilir.

 

Aynı dönemde Rusya, Prusya ve Avusturya, kendilerini devrime karşı korumak amacıyla, "Kutsal İttifak" diye anılan bir birlik kurmuşlardır. Bu birliğe daha sonra Fransa da katılmıştır. Kutsal İttifak'ın temel amacı isyan dalgalarının, statükoya karşı gelişen hareketlerin yaygınlık kazanmasını ve ulusal çıkarları zedelemesini önlemek olmuştur.

 

Dünya siyâsetinin güç sarkacının bir tarafında, değişimle güçlenen ve her yerde değişime destek veren ABD yer alırken, diğer tarafta ABD'den sonra diğer sömürgelerini de yitiren ve bu süreci bir noktada durdurmayı amaçlayan Avrupa yer almıştır.

 

İki kutbun çakıştığı ilk nokta Kutsal İttifak'ın, eski kolonilerin İspanya'ya geri verilmesi talebiyle olmuştur. ABD ve İngiltere, Latin Amerika ile ticaretin çıkar sağlaması nedeniyle ve Kıta Avrupa'nın uzak denizlere ve uzak topraklara erişmesini önlemek için Anglo-Sakson kutup haline gelirken, Avrupa'da da saflar sıklaşmıştır. Sonunda İngiliz donanması Latin Amerika önlerinde Kutsal İttifak'a ve Fransa'ya karşı nöbet tutmaya başlamıştır.

 

Bunun hemen ardından ABD Başkanı Monroe, Aralık 1823'te Kongre'deki yıllık konuşmasında, "Avrupa'nın Amerikalar üzerindeki egemenliğini daha fazla yaymasını ret eden" ve ileride Monroe Doktrini olarak tanımlanacak olan açıklamasını yapmıştır:

 

"...Amerika kıtaları, bundan böyle Avrupa güçlerinden herhangi birinin gelecekteki kolonileştirmesine konu olamaz.

Kendi siyasal sistemlerini bu yarı kürenin herhangi bir yerine yaymak için yapacakları her girişimi, barış ve güvenliğimiz için tehlike olarak görürüz.

 

Herhangi bir Avrupa gücünün mevcut kolonilerine ya da onlara bağlı topraklara hiç müdahale etmedik ve etmeyeceğiz. Buna karşın, bağımsızlığını ilan etmiş ve sürdürmüş olan ve bağımsızlığını tanımış bulunduğumuz hükümetler aleyhine, onları baskı altına almak ya da geleceklerini herhangi bir biçimde denetlemek amacıyla herhangi bir Avrupalı güç tarafından girişilecek herhangi bir müdahaleyi, Birleşik Devletlere karşı dostluk dışı bir davranıştan başka bir hareket gibi göremeyiz(3) ."

Monroe’nun bu açıklamasının –Monroe Doktrini’nin- özü şu şekilde tespit edilebilir: "Amerika Amerikalılarındır", dolayısıyla "Avrupa'nın çıkarlarının sınırı, ABD'nin çıkarlarının sınırıdır"…

 

Daha sonra Latin Amerika ülkelerinin yeni anayasalarını çok kez ABD modelini örnek alıp hazırladığı ve ABD'ye siyâsî yakınlık duydukları görülmektedir. Bu dönemde ABD siklet merkezi Amerika kıtasında olan bir dış siyâset takip etmiştir. ABD bu dönemde iç siyâsî çekişmeler, reformlar ve Amerikan yaşam tarzını yaratmakla uğraşmıştır. 20. Yüzyılın temelleri de 19. Yüzyıl'da atılmıştır. 19. Yüzyıl dünyasında yenileşme hız kazanmıştır. 20. Yüzyıl gurur duyulacak bir asır olmasa da birçok karakteristik özelliğini 19. Yüzyıl’daki gelişmelerden miras almıştır. 20. Yüzyıl'ı anlamak, 19. Yüzyıl'ı incelemek ile mümkündür. 19. Yüzyıl’da Avrupa’da gelişen millîyetçi ve ayrılıkçı akımlar büyük ölçüde Monroe’nun sözlerinin tesiri altında kalmıştır(4) .

 

Wilson…

 

1913'te bir başka ABD Başkanı, Wilson ortaya çıkmıştır. Başkan Wilson'un dönemi Birinci Dünya Savaşı'nı içermiştir. Birinci Dünya Savaşı; imparatorlukların tesir sahasının sınırlanmasının ardından tasfiye olduğu, ulus-devletlerin kurulduğu ve Latin Amerika'da yaşanan değişime benzeyen büyüklükte bir dönüşümün yaşlı kıtada da olduğu bir dönemdir.

 

Bu dönemde Ermeniler, Rumlar ve İngilizler Amerika'yı savaşa çekmek istemişlerdir. Amerika'yı Akdeniz sularına çekecek en iyi neden,Osmanlı Devleti'ndeki Amerikan vatandaşlarının hayatlarının tehlikede olduğu iddiası olarak görülmüştür. İngilizler bunu açıkça savunurken, Yunanistan, bir yandan Amerika'nın yardımını sağlamak için Türklerin karşısında Yunanlıların zayıf olduğunu ve Osmanlı Devleti'nin bu durumdan yararlanmaya kalkışacağını iddia etmiştir.

 

Bu senaryo, ABD için de bütün batı için de mantıklı olmuştur. Çünkü o dönemin dış politika mantığında ön plana çıkan iki temel kaygı, İslâm karşıtlığı ve Osmanlı karşıtlığı olarak görülmektedir. İmparatorluklar döneminin son temsilcisi olan ve batı açısından, gelişen dinamikler ve yaklaşan süreçler nedeniyle tasfiyesi gerekli görülen Osmanlı Devleti, değişime direnmenin zorluğunu bu dönemde bütün ağırlığı ile hissetmiştir.

 

İlk büyükelçisini 1914 yılında gönderen Osmanlı Devleti'nin propaganda savaşında başarılı olması pek mümkün olmamıştır. Çünkü Osmanlı Devleti, yabancısı olduğu bir dünyada, o dünyanın kuralları ve fikriyatı ile yine o kurallara ve fikrîyat ile, sahibi olan dünya ile mücâdele etmek zorunda kalmıştır. Wilson, Yunanlılara iki savaş gemisi satması için Amerikan Senatosu'na baskı yapmıştır. Osmanlı Devleti'nin şartların dayattığı ılımlı siyâsetini değerlendiren Rumlar, Ermeniler ve İngilizler, Amerika'yı Türklerin aleyhine çevirmeyi başarmışlardır.

 

Türk diplomasi tarihinde özel bir yeri olan ABD Büyükelçisi Morgenthau'nun raporları ve heyecanı yüksek tutması sonucu, Amerikan yönetimi Akdeniz'e zırhlıları göndermiştir. Londra Yunanlılar karşısında Osmanlı Devleti'ni zayıf bırakmak amacıyla, Osmanlı'nın siparişi olan Sultan Osman ve Reşadiye gemilerini vermemiştir. Bu durumda çaresiz kalan Osmanlı Devleti, Almanya'nın yakınlığını kabûl etmek zorunda kalmıştır. Almanya da zâten bu sebepten dolayı Amerika ile Osmanlı Devleti'nin arasının açılmasını istemiştir. Hatta Amerika'nın Akdeniz'e savaş gemileri göndermesine ses çıkarmayacağını Amerika'ya bildirmiştir.

 

Daha sonra Birinci Dünya Savaşı başlamıştır. Bu dönemde Amerika ile olan ilişkilerde göze çarpan iki önemli unsur; ABD Başkanı Wilson'un savaşın sonlarına doğru, 8 Ocak 1918'de yayınladığı ve kendi adıyla anılan ilkeleri ile bu ilkelerin Paris Barış Konferansı'na yansımaları olmuştur.

 

Nisan 1917'de Birinci Dünya Savaşı'na giren ABD Başkanı Wilson, "hakka dayanan ve sürekli bir barışın temeli" olmak üzere, kesin bir barış sağlamak amacıyla Amerikan Senatosu'na verdiği muhtıra ile barışı sağlayacak ünlü "On Dört Noktayı" açıklamıştır. Bu muhtırada, gelecekte kurulacak barışın temelleri iki nokta üzerinde açıklanmıştır:

 

"Büyük ve küçük bütün devletlere siyâsî bağımsızlıklarını ve toprak bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına alma imkânını sağlamak amacıyla bir milletler teşkilâtı kurmak.

 

Milletlerin kendi kaderlerine kendilerinin hâkim olmaları ya da değişik bir söyleyişle, toprak sınırlarının millîyetler ilkesine göre düzenlenmesi. Bu millîyetler ilkesinin kendi geleceğini tayin hakkı olarak adlandırılması."

 

Bunların yanında bu ilkede, gizli diplomasinin kalkması, silâhlanmanın azaltılması, denizlerin her zaman için mutlak serbestliği, Alsace-Lorraine'in Fransa'ya geri verilmesi, Polonya'nın yeniden canlandırılması gibi görüşler de vardır.

Wilson, muhtırayı verdiği oturumda ayrıca savaş amaçlarını açıklarken Osmanlı Devleti’ne de değinmiştir;

"Şimdiki Osmanlı İmparatorluğu'nun Türk ülkelerinin egemenliği güvenlik içinde sağlanmalı, fakat hâlen Türk yönetimi altında bulunan diğer unsurların hayatı kesinlikle özerklik yönünde her türlü engelden uzak olmalı ve gelişmelerinin sağlanması güvence altına alınmalıdır".

 

Bu prensipler, İstanbul Hükümeti'ni de etkilemiştir ve bütün mağluplar gibi ülkenin kurtuluşunu sağlamak için bu ilkelerden sağlanabilecek fayda araştırılmıştır. Sadrazam Ahmet İzzet Paşa,19 Aralık 1918'de Meclis-i Mebusan da yaptığı konuşmada şunu söylemiştir;

 

"Amerika Devlet Başkanı tarafından açıklanmış, hak ve adalet esaslarına dayalı bir barışı tam bir içtenlikle kabûl edeceğiz".

Buradan anlaşılıyor ki, bugün olduğu gibi Monroe ve Wilson'un başkan oldukları dönemde de diplomasi dili her zaman günlük dile veya gerçek tutumlara tercüman olmamıştır ve o zamanlarda da "söylenen", "anlatılmak istenen" ve "talep edilen" yine farklı olmuştur.

 

Paris Barış Konferansı, I. Dünya Savaşı'ndan sonra yenik İttifak Devletleri ile yapılacak anlaşmaların önkoşullarını saptamak amacıyla İhtilaf Devletlerinin başbakan ve dışişleri bakanları seviyesinde temsil edildiği bir zirve toplantısında, 18 Ocak 1919-24 Aralık 1920 arasında faaliyetlerini sürdürmüştür.

 

Paris Barış Konferansı, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki Yalta ve, Soğuk Savaştan sonraki Malta, Paris ve Viyana toplantıları ile mukayeseye müsaittir. ABD-Osmanlı ilişkileri Paris Barış Konferansı zemininde şöyle gelişmiştir;

 

Ermeni faktörü, Sevres Anlaşması öncesindeki ABD'nin tutumunda politik bir amaç taşımıştır. ABD için konunun en önemli bölümü Sevres'in 89. Maddesi uyarınca Ermenistan'a Türkiye'den koparılıp verilen toprakların, yani Türkiye-Ermenistan sınırının çizilmesi yetkisinin Wilson'a verilmiş olmasıdır. Wilson, uzun süredir etkisinde kaldığı Osmanlı ve Türk karşıtı akımların etkisiyle bu konferansta Ermenilerin 26 Şubat 1919'da bağımsız bir Ermenistan'ın tanınmasını resmen istemeleri üzerine destek vermiştir.

 

İmparatorlukların çözülmesi ve güç kaybetmesi, Birinci Dünya Savaşı sonrasının da temel çizgilerini belirlemiştir. Bu açıdan bakılınca “Wilson'un On Dört Noktası” aslında Monroe'nun doktrininin geliştirilmesinden ibarettir. Çünkü burada amaç yine "Avrupa'nın çıkarlarının sınırını yine ABD'nin çıkarlarının sınırında tutmaktır". Dolayısıyla gerek iki kutup arasındaki üçüncü bölgelerdeki mücâdeleler ve düşünce akımları bu çerçevede şekillendirmiştir.

 

Yine bu konferansın başlarında Amerika'nın Türkiye üzerinde bir mandayı üstlenmesi gündeme gelmiştir. Bu öneriler, önce Türkiye'nin tümünü kapsayan, bir hafta sonra da Ermenistan, İstanbul ve Boğazlar'ı da içine alan bir projedir. İngiliz Başbakanı Lloyd George tarafından önerilen Amerikan mandası, diğer devletlerce de desteklenmiştir. İngiltere'nin Amerikan mandasındaki ısrarının nedeni, ABD'yi bu bölgeye çekerek Bolşevizm'in güneye yayılmasını önlemek ve ABD'yi Orta Doğuya sokarak, bölgedeki riski paylaşmak olmuştur.

 

ABD, Londra'nın büyük heyecanla desteklediği manda projesine çekingen yaklaşmıştır. İlk olarak bölgeyi, bölgedeki çıkarlarını ve gelişmeleri incelemiştir. Hatta bu kapsamda Sivas'ta Mustafa Kemal ile de görüşmeler yapmıştır. Mustafa Kemal kendisi ile görüşmeye gelen General Harbourd'a, Sivas'ta Heyet-î Temsilîye Reisi olarak millî mücadelenin hedeflerini özetleyen bir memorandum vermiştir

 

ABD makamlarının sürdürdüğü incelemeler, Anadolu'daki durumun kendilerine aksettiğinden farklı olduğunu göstermiştir. Devâmında 19 Kasım 1919'da Washington'da Türkiye'nin manda idaresine konulması ve bağımsız bir Ermenistan kurmak düşüncesi de sona ermiştir.

 

Sonrasında Anadolu'da Kurtuluş Savaşı yaşanmıştır ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması ile sonuçlanmıştır. Orta Doğu’da ve Avrupa'da ise haritada önemli değişimler yaşanmıştır. Bu dönemde Osmanlı Devleti, tarihte benzeri nadir görülen bir şekilde "dönüşüm" yaşamıştır. Dönemi sona eren Osmanlı Devleti, tarihin imparatorluklar döneminde kalırken, Türkiye ulus-devlet dönemine sağlam bir başlangıç yapmıştır. Buna mukabil Türkiye, bu sayede yeni döneme zamanında geçerken, şartların getirdiği zorunluluk sonucu diğer imparatorluk kökenli devletlerin paylaşımlarının dışında kalmıştır.

 

Truman …

 

Bu şartlar 1940'ların sonuna kadar sürmüştür. İkinci Dünya Savaşı bitip ABD ile Avrupa arasındaki çekişme sonlanırken, ABD'nin karşısındaki kutup SSCB olarak şekillenmiştir. Daha önceki sömürgeciliğin sona ermesi, imparatorluklar döneminin bitmesi ve ulus-devletler dönemlerinden sonra kapitalist ve sosyalist bloklar arasında rekâbet başlamıştır.

 

Bu arada Türkiye'de yeni konsept ve yeni yapı oturmuştur ve Türkiye her sahada önemli mesafeler kat etmiştir. Ancak İkinci Dünya Savaşı ile beraber kısa bir süre için dahi olsa içine düşeceği belirsizlikten habersizdir.

 

Komünizmin ortaya çıkardığı tehlike, Amerika'yı, sadece Avrupa gelişmelerinin içine değil, uluslararası ilişkiler düzeninin bütünü içine sürüklemiştir ve uluslararası politikanın global yapısı içinde ve özgürlükçü düzeninin korunmasında sorumluluklar almaya yöneltmiştir. Burada da Truman'ın Monroe ve Wilson ile bütünlük ve tutarlılık gösterdiği dikkat çekmektedir(5) . Ancak Truman Doktrini'ni öncekilerden ayıran detay, Latin Amerika ile başlayan sürecin bütün dünya geneline yayılması olarak göze çarpmaktadır(6) .

 

Bu defa hedef üç ana yönde yayılma çabasına giren SSCB'nin sınırlanmasıdır. Sovyet yayılmacılığının temel yönleri, İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfezi ile Hint Okyanusu, Türkiye üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Akdeniz ile Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz Havzası’dır.

 

Bu açıdan bakıldığında Wilson döneminde çıkarları bire bir uyuşmayan Ankara ile Washington'un, geçen süre zarfında yanlış bilgilerin etkilerinin minimize edilmesi ile beraber aynı kampta ve yan yana olduğu görülmektedir.

 

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra özellikle Balkanlar’da ve Orta Doğu’da etkinliğini artırma gereksinimi duyan ABD, SSCB ile sınırdaş tek batı ülkesi olan Türkiye ile daha da yakınlaşmıştır.

 

ABD Başkanı Truman Amerikan Kongresi'ne 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan'a 400 milyon dolarlık askerî yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istemiştir(7) . Bu mesajda Türkiye'nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zorunluluk olduğu belirtilmiştir ve Türkiye ile Yunanistan'ın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle anlatılmıştır:

 

"Eğer Yunanistan silâhlı bir azınlığın kontrolüne düşerse, bunun Türkiye için sonuçları çok ciddi olur. Böyle bir durumda karışıklık ve düzensizlik bütün Orta Doğuya yayılabilir(8) ."

 

Avrupa'da kamplaşma, iki kutuplu bir düzen ve Avrupa'nın yeni düzeni biçiminde gelişirken, Amerikan Kongresi'nin 22 Mayıs'ta Yunanistan'a 300 milyon ve Türkiye'ye de 100 milyon dolarlık bir askerî yardım yapılmasıyla Avrupa'nın sınırı da belirlenmiştir. Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye'nin Sovyet baskısı altında bulunmasının, Boğazlardan Çin'e kadar olan bütün Orta Doğu ve Asya'yı tehlikeye soktuğunu görüşünü dile getirmiştir.

 

Truman ile Anti-Sovyet temeline oturan ABD dış politikasının geleneksel yardımlaşma enstrümanı bu defa Marshall Planı olmuştur. Daha önceki dönemlerde Latin Amerika ile ticaret yapan ABD, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla bir program hazırlamıştır(9) . Savaştan sonra Avrupa ülkeleri, yıkılan ekonomilerini onarmak için yoğun bir çabaya girişmiştir(10) .

 

Burada gözden kaçmaması gereken, hatta altı kalın kalemle çizilmesi gereken bir konu vardır;

 

Marshall Programı'nın başlıca iki amaç taşımaktadır. Birincisi, sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmaktır İkincisi Komünizmin Batı Avrupa'daki yayılışına engel olmaktır.

 

Marshall Programı, ABD'nin, yardımları karşılığında Avrupa ülkelerinden ekonomik ve mâlî bağımsızlıklarını artıracak yönde çaba göstermelerini, bu amaçla gerekli iç önlemleri almalarını ve aralarında yakın bir işbirliği gerçekleştirmelerini istemiştir. Böylece Avrupa ülkelerinin ABD'ye bağımlılıkları da azaltılmış olacaktır. Ama Avrupa ülkeleri hem yeni düzende sağlam duracaktır hem bunu ABD için yapacaktır. Ayrıca bunun için ABD kaynaklarına "artık" gereksinim duymayacaktır.

Burada bir parantez açarak Almanya'ya değinmekte yarar vardır;

 

Almanya dünya savaşlarının hem birincisinin hem de ikincisinin "müsebbibi" olduğu için; ABD'nin hangi doktrin, kuram veya ilke doğrultusunda olursa olsun, Almanya'yı göz ardı ederek ve Almanya'yı mutlu etmeyerek Moskova'ya ve Pekin'e karşı durması mümkün değildir. Bunun için Almanya savaş sonrasının ağır şartlarının da yardımıyla "evrime tabi tutulmuştur"…

Almanya, daha sonra dünya düzeninde şartlar yeniden değişip, yeni bir rota izlemeye başlayıncaya kadar çift kutuplu sistemde, batı kampında ve özellikle SSCB konusunda "en sağlam kale" olmuştur.

 

Avrupa Onarım Programı'nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa'ya 11.4 milyar dolar yardım yapmıştır. Federal Almanya bu meblağın %11’ini almıştır.

 

Türkiye de Marshall Planı'ndan yararlanmıştır ve rotasını sabit tutmuştur. Devâmında da çoğulcu demokrasiye geçmiştir. Böylece Türkiye, batının hemen SSCB sınırında desteklediği bir demokrasi hâlini almıştır. Türkiye, 80’li yıllarda -20’li ve 60’lı yıllarda da olduğu gibi- bugünün terminolojisi ile yeniden küresel gelişmelere uygun bir evrim yaşamıştır. Serbest pazar ekonomisine geçen Türkiye, daha önce ulus-devletin kurulması ve çoğulcu parlamenter sisteme geçişte olduğu gibi, değişim sürecini yakalamıştır. Daha sonraki evrelerde Türkiye’nin 2000’li yıllarda da o dönemin kavram ve değerlerini benimseyerek, açık toplum, örgütlü toplum, düşünce özgürlüğü, insan hakları, hukukun üstünlüğü ve diğer benzer sahalarda eksiklerini kapatmıştır. Türkiye 80’lerde attığı adımlar sayesinde 90’ları büyük ölçüde hazırlıklı karşılamıştır.

 

Duvarlar Yıkılırken…

 

SSCB'nin dağılmasından sonra dünya sistemi çift kutuptan tek kutuba yönelmiştir. Ama Almanya'nın başını çektiği "Birleşik Avrupa" arayışındaki hareket Washington'a karşı rekâbete aday olmuştur. Bu arada Türkiye, dünya siyâsetindeki yine ani bir değişim döneminin sıkıntısını yaşamıştır. Soğuk Savaş şartlarının değişmesi, Türkiye'nin jeo-politik önemini etkilemiştir.

Yeni dönemin koşulları küreselleşme, çoğulculuk, insan hakları, demokrasi ve açık toplumu ön plana çıkarmıştır. İnternet mucizesi ve teknolojik gelişmeler artık askerî sır olmaktan çıkmış, süper marketlerde satılan ürün hâline gelmiştir. Bu dönemle beraber uluslararası konjonktürün kuralları ve belirleyicileri öncesinden farklı olmuştur. Yaşanan gelişmeler yeniden "değişim", dönüşüm" ve "başkalaşım" tartışmaları bütün dünyada ve Türkiye'de ayyuka çıkarırken, Türkiye yeniden reformlara başlamıştır.

 

Soğuk Savaş yıllarını iyi değerlendiren Avrupa iyi bir nekahat dönemi geçirmiş ve yeniden başa güreşmeye talip olmuştur. Her ne kadar son döneme ilişkin gelişmeler anlatılırken veya yorumlanırken, her şey 11 Eylül’e dayandırılsa da, onun öncesinde de duvarların çökmesinden itibaren tırmanan ve temel belirleyici olan bir Amerika-Avrupa rekâbeti vardır.

Özellikle enerji sisteminde rekâbet, tek para birimi, NATO'nun bir Avrupa Ordusu vasıtasıyla "yedeklenmesi" çabası ve ekonomi savaşları ile özetlenebilecek bu mücâdele, Washington açısından da Monroe ve Truman doktrinlerinin yeniden harmanlanması sonucunu doğurmuştur(11) . Böylece George Walker Bush'un dönemi Monroe ve Truman'ın bugüne göre uyarlanması olmuştur. Bush'un "tehdit önleme" ilkesi, yani ABD'nin bir gücü kendisine yönelik bir tehdit hâlini almadan bastırması veya durdurması görüşü "Bush Doktrini" adını almaktadır.

 

Bush…

 

Bush dönemi ve Bush’un görüşleri ağırlıklı olarak 11 Eylül 2001’deki saldırıların etkisi altında şekillenmiştir. Ancak 11 Eylül yaşanmasa da, aynı görüşün kendisini göstereceğine inanmak mümkündür. ABD’nin dış politikası kesintisiz bir çizgi olarak ele alındığında, SSCB’nin çökmesinin ardından Sovyet ardılı havzadaki halk hareketi destekli rejim değişiklikleri ve eski Yugoslavya ve Kosova’da yaşananlar, sonrasındaki gelişmelerin de benzer şekilde cereyan edeceğine işâret etmektedir. Son gelişmeleri esas alan bu yazıda ağırlık Bush Doktrini’ne verilmiştir(12) .

 

Bush Doktrini’ni doğru değerlendirebilmek için bilhassa temel belgelerden hareket etmekte fayda vardır. Çünkü temel belgeler, birçok bakımdan gelişmelerin ipuçlarını verir, akıllardaki sorular listesinin cevap anahtarıdır. ABD’nin Eylül 2002’de son hâlini alan güvenlik doktrine bakıldığında gelişmeleri doğru değerlendirmek ve bundan sonraki muhtemel gelişmeleri tahmin etmek daha kolaydır.

 

ABD’nin güvenlik doktrinine göre 20. Yüzyıl özgürlükçü ve totaliter rejimler arasında sert bir mücâdele ile geçmiştir ve sonucunda özgürlük mutlakiyete galip gelmiştir. SSCB’nin çökmesi de Doğu Blokunun dağılması ABD tarafından böyle kodlanmaktadır(13) .

 

Yine aynı şekilde “ulusal başarı” diye bir kavram burada yerini almıştır. Aynı çerçeveye göre ulusal başarı “özgürlük, demokrasi ve serbest girişim” şeklinde sıralanan sac ayaklarına oturmaktadır. Bunun ayrı bir önemi de şudur: Bizim coğrafyamızda sıklıkla dile getirilen “siyâsî ve iktisadî istikrar” bir ölçüde “ulusal başarı” tanımının dayandırıldığı üç sac ayağı ile de bağlantılıdır. Özetle ABD’nin yeni güvenlik doktrininde sözünü ettiği “ulusal başarı” -bizdeki “siyâsî ve iktisadî istikrar”- özgürlük, demokrasi ve serbest girişim ile mümkündür.

 

ABD’ye göre “özgürlük”, bizde sıklıkla kullanılan “liberalizm” ile yakın anlamlar taşımaktadır. Yani ekonomi ve ticaretin, siyâsî ve toplumsal yaşamın alabildiğine bireysel özgürlükler lehine genişletilmesidir. ABD açısından “ittifak” ve “müttefik” gibi kavramlar, yine eski dönemlerde olduğu gibi ABD ve ABD’nin terminolojisi ile paralellik ölçütüne dayanmaktadır. Dolayısıyla Wolfowitz, Grossman ve Perle gibi yetkililerin söyledikleri, “Türkiye’nin ABD’yi ikna etmesi” gerektiği görüşü de büyük ölçüde, Türkiye’nin “ulusal başarıyı” hedeflemesi bunun için “demokrasi”, “özgürlük” ve “serbest girişim” için adımlar atması gerektiği olabilir.

 

ABD’nin güvenlik doktrininde 21. Yüzyılda “sadece” bu kavramlarda öncelik tanıyan ülkelerin güçlenebileceği öngörülmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin ulusal başarısı da aynı ölçüte dayanmaktadır. Bu satırlara kadar ifade edilen ve teori ağırlıklı olan “refah toplumu” modelini çağrıştıran temel parametrelerin devamında, “böyle bir sistemi ve nimetlerini korumanın görev olduğu” görüşü yerini almaktadır. Bu “görevin” yerine getirileceği, yani sistemin kendisini koruyacağı zaman ve mekan ise “bütün dünyada ve bütün zamanlarda” diye tarif edilmektedir.

 

Kuşkusuz ABD en kuvvetli ekonomisi, sağlam siyâsî sistemi ve dünyanın en kuvvetli ordusu ile “sistemi ve nimetleri” korumak için “bütün dünyada ve bütün zamanlarda” üzerine düşen “görevi” yerine getirerek “ulusal başarısını” büyütmeye en yakın adaydır(14) .

 

Güvenlik konsepti iki dayanağa dayanmaktadır. Bunlardan birincisi ABD Anayasası, ikincisi ise ABD’nin sahip olduğu mirastır. ABD için anayasa, “özgürlüklerin garantiye alınması” ve miras, “kötüler ve kötülüklerle mücâdele” anlamını taşımaktadır

Doktrin, anayasaya ve mirasa dayanarak, elindeki gücü ve sahip olduğu görevi “sadece kendi çıkarları için değil”, aynı zamanda “insanlığın ve özgürlüklerin” avantajına değerlendirilmesini istemektedir.

 

Elbette ilk bakışta “dünyanın bir yarısının diğer yarısı ile mücâdelesi” şekilde görülen bu durumun, “bütün insanlığın ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi” şekilde yorumlanması zordur. Ancak bu yaklaşım, çok da içi boş bir bakış açısı değildir.

 

Çünkü doktrine göre “ABD anayasası ve mirası”, bütün uluslara ve toplumlara “siyâsî ve iktisadî özgürlük” getirilmesi hedefini içermektedir. Doktrinin “bütün dünya” için taşıdığı önem, ABD’nin “görevinin”, zaten “bütün dünyada ve bütün zamanlarda” yapılacak olması kadar, “daha güvenli bir dünyanın insanlar için daha iyi bir yaşamı mümkün kılmasından” ve görevin “barışı teröristlere ve diktatörlere karşı” koruyacak olmasından kaynaklanmaktadır.

 

Burada “barış” ve “teröristler ile diktatörler” pek açık tarif edilmemektedir. Ama büyük olasılıkla barış “batı ile uyumluluk” ve teröristler ile diktatörler, “batı karşıtlığı” anlamına gelmektedir. “Batı” ise sadece ABD’yi ve onun ortaklarını kapsamaktadır. Doktrin bu temel saptamaları ve çerçevesi ile iki çok önemli gelişmeye işâret etmektedir:

 

Bunlardan birincisi; “bütün bölgesel anlaşmazlıkların doktrinin dayandığı sac ayaklarına uygun adımlarla çözüleceğidir”. ABD’nin bundan böyle bütün bölgesel anlaşmazlıklarda inandığı ve savunduğu ilkeler doğrultusunda taraf olduğudur.

İkincisi; Yeni mücâdelenin yürütülmesinde ABD’nin diğer küresel aktörlerle “uzlaşmayı deneyeceği”, ki Rusya ile ilişkileri bu yönde ilerlemektedir ve “teröristler ve diktatörler” ile mücâdelede, yoğunluğun ABD’nin refahı açısından önem taşıyan bölgelerde olacağıdır.

 

Çünkü doktrin şöyle demektedir: “Ulusumuzun güvenliği yönetimimizin birinci ödevidir”. ABD ulusunun güvenliği Meksika’ya veya Kanada’ya karşı askerî önemlere değil, dünya pazar paylarına, ABD sermayesinin serbest dolaşımına ve enerji kaynaklarının kontrolüne gereksinim duyduğuna göre, mücadelenin nasıl olacağı da yine doktrinde ifâde edilmektedir: “Bu ödev dramatik bir şekilde değişmiştir. Geçmişte düşmanların ABD’yi tehdit etmek için büyük ordulara ve gelişkin sınaî olanaklara gereksinimi vardı. Bugün ise şebekeler ve bireyler ülkemizde büyük buhranlara ve üzüntülere yol açabilir. Hatta bunun mâlîyeti tek bir tanktan bile daha düşük olabilir. Teröristler açık toplumda yerlerini alıyorlar ve modern teknolojiyi bize karşı kullanıyorlar”.

 

O nedenle doktrine göre, tehdidin bertarafı için “askerî güç, geliştirilmiş iç güvenlik, cezaî takibat, istihbarî faaliyet ve terörizmin mâlî kaynaklarının kesilmesi” gerekmektedir.

 

Elbette de “küresel tehdide” karşı önemlerin de “küresel boyutta” uygulanması öngörülmektedir. İşte tam bu noktada da “şer ekseni” veya “terörizme destek veren ülkeler”, adı nasıl konulursa konulsun, bir dizi ülke mücadelenin hedefi olarak öne çıkmaktadır(15) .

 

“Şer ekseni” ifâdesi doktrinde yok, ama aynı ülkelerden “terörizmin müttefikleri medeniyetin düşmanıdır” diye söz edilmektedir. ABD’nin küresel güç olurken, ona yönelen tehditlerin de küreselleşmesinden duyduğu sıkıntının bütün satırlarına sindiği doktrinde, radikalizm ve teknolojinin bütünleşmesinin doğurduğu büyük tehdidin önlenmesinde “teknoloji transferinin” de denetime alınması gerektiği doğrudan olmasa da belirtilmektedir.

 

Doktrinin yaptığı önemli bir vurgu daha vardır. 17. Yüzyıl’dan bu yana uluslararası toplumun ilk defa, süper güçlerin savaşa hazırlanmak ve birbiri ile mücâdele etmek yerine, barışı korumak için çalışarak daha iyi bir dünya sağlayabileceği döneme geldiği savunulmaktadır. Bu görüş, şu saptamaya dayanmaktadır; Bütün süper güçler buhrana yol açabilecek ortak bir tehdit ile karşı karşıyadır ve hâliyle işbirliği yapmalıdırlar.

 

Süper güç dışında kalanlar ise kazanacakları daha fazla demokrasi, liberalizm ve serbest girişim korunması ile daha iyi bir dünyada yaşayacaklardır. Gerçekten de diğer süper güçlerden Rusya’nın demokrasi ve Çin’in öncelikle ekonomi konusunda gelişmeye ihtiyacı var ve ABD bu “ortak paydayı” en iyi şekilde değerlendirmeyi öngörmektedir.

 

ABD’nin 11 Eylül saldırılarından çıkardığı dersler arasında “Afganistan gibi güçsüz ülkelerin ABD’nin ulusal çıkarlarını tehdit edebildiği” saptaması da vardır. Fakirlik sadece terörist ve katil üretmeyip, aynı zamanda kurumların zayıf olmasına ve kötü yönetilen devletlerin terörist bağlantılar ile uyuşturucu kartellerine eklemlenmesine de yol açabilmektedir.

 

O nedenle doktrin, yeryüzünde hiçbir ülkenin teröristlerin ve terörist bağlantıların hoş görülemeyeceği kadar gelişmesini talep etmektedir. Hâliyle ABD, dünyanın her yerinde daha çok özgürlük, daha çok demokrasi ve daha çok serbest girişim talep edeceği, arzulayanlara daha çok yardım vereceği ve bu sayede cephede safları daha sıklaştıracağı görülmektedir. Doktrinin “çözüm” için yaklaşımı bu şekildedir .

 

Tam bu noktada Dünya Ticaret Örgütü, Amerika Devletler Örgütü ve NATO, yeni doktrinin önemli enstrümanları durumuna gelmektedir. Bu kuruluşlar ABD’nin güvenliği ve dış politikası ile bağlantılı olmuştur, ama bu durum şimdi daha somuttur.

ABD’nin bugüne kadar en çok eleştirildiği detay, kendi iç dünyasına kapanıp kendi hedeflerini izlerken, çoğu zaman dünyada yaşanan trajedilere ilgisiz kalması olmuştur. Fakat ABD, Bush Doktrini ile beraber Afrika’daki açlık ve fakirlik ile mücâdele konusunda da adım atmıştır. Söz konusu yaklaşımın herhangi bir sorunu çözmesi beklenmemeli, ama sağlayacağı katkı önemsenmelidir.

 

17 Eylül 2002 tarihli doktrin, dokuz ana başlıktan oluşmaktadır. Büyük ölçüde ABD Başkanı Bush’un 1 Haziran 2002’de West Point’te yaptığı konuşmasında ipuçlarını verdiği doktrin, özünde “iyi ile kötünün” mücâdelesi şeklinde sunulsa ve büyük oranda “skolastik düşünce” ile “dualizmi” çağrıştırsa da, en isabetli tanımlama ile “Amerikan enternasyonalizmi” olarak isimlendirilebilir. ABD bu doktrin ile dünyadaki mevcut sistematiğinde kendisinin avantajlı olduğu ölçütleri ön plana çıkarmaktadır.

 

Doktrin, küresel terörizmde yer alan örgütlerin “imhasını” birinci öncelik olarak tanımlamaktadır. “İmha” edilecekler arasında komuta kademeleri, kontrol ve iletişim sistemleri, mâlî ve aynî destekler ve karargâhlar ile üsler yer almaktadır. Bu adımların örgütleri etkisiz hâle getirmesi ve terörizmi küresel anlamda felç etmesi umulmaktadır. Ama coğrafî ve siyâsî sınırları olmayan “terörizm imparatorluğuna” karşı mücâdelede de coğrafî ve siyâsî sınırların olmayacak olması, kaygılanmak için yeterlidir.

 

Kuşkusuz doktrinde “örgütlere mâlî ve aynî yardım sağlayarak terörizmin müttefiki olanların” da cezalandırılacağının vurgulanması, ABD’nin bu isimlerin listesini yaptığı ve henüz açıklamadığı düşüncesini de akla getirmektedir.

 

Bölgesel anlaşmazlıklar konusunda da doktrinin dayandığı üç ilke; açık toplum, yabancı sermaye ve ifade özgürlüğü gibi alt başlıkları reçete olarak şekillenmektedir. Bölgesel anlaşmazlıkları çoğunlukla demokrasi, özgürlük ve serbest girişim olgularında eksiklileri olan ülkeler arasında yaşandığı veya en azından bu anlaşmazlıklarda taraflardan en az bir tanesinin bu ülkelerden birisi olduğu dikkate alındığında tek bir sonuç çıkmaktadır: Demokrasinin tam, özgürlüklerin gelişmiş ve serbest girişimin güçlü olduğu ülkeler bölgesel anlaşmazlıklardan kendi lehlerine sonuç çıkaracaklardır.

 

Haydut devlet konusunda ise bazı detaylar doktrinde daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Haydut devletler, “kendi vatandaşlarına şiddet uygulayan, ulusal kaynakları kişilerin ve grupların çıkarları için kullanan, insan haklarını dikkate almayan, komşuları için tehdit oluşturan, hukuk tanımayan, kitle imha silahı üreten, teröre destek veren ve varlığını ABD karşıtlığına dayandıran devletlerdir”.

 

Birçok ülkeyi kolaylıkla, gerekçelerden biri veya diğeri yüzünden listeye eklemek mümkündür. Bu tarif bilhassa dünya siyâsetîndeki son gelişmeleri doğru algılamak için son derecede kıymetlidir. Bir başka önemli detay ise, ABD’nin bazı ülkeler ile ilişkilerinde olduğu gibi, gücünü ülkeyi yönetenler ile iyi bağlantılarına dayandırmayıp, çoğunu dönüşüme zorlayacağıdır. Afganistan, Irak, Filistin, Lübnan, Suriye, İran ve Suudî Arabistan’daki çeşitli değişim ve dönüşüm zorlamaları bu kapsamda değerlendirilmeye müsaittir. Yugoslavya, Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan yazının devâmında incelenmiştir.

ABD’nin yeni doktrininde sözünü ettiği ilkelerin gerçekçiliği veya içtenliği sorgulanabilir, ama ABD’nin bu doktrini uygulayacağından şüphe duyulmamalıdır.

 

Dört Doktrinin Penceresinden…

 

Son durum her dört doktrine göre yorumlandığında şu sonuçlar çıkmaktadır: Amerika Birleşik Devletleri;

Monroe Doktrinine göre, Avrupa'nın, Rusya’nın ve Çin’in ve "haydut devletlerin" çıkar sahalarını ve hatta doğrudan kendisini etkilemesine karşı çıkmaktadır."

 

Wilson Prensiplerine göre, karşısındaki tehdidin yayılmasını önleyecek fikir yapılarını desteklemeye ve kendisini bütün etnik ve bölgesel ihtilâfların tarafı kabûl ederek, "haydut devletlerdeki" devletsiz milletleri teşvik etmeye devam etmektedir.

Truman Doktrinine göre, "ABD çift kutuplu dünya düzeninde safları netleştirecek ve sıklaştıracak adımları atarak, özgür dünyanın görünen tehdide karşı korunmasında etkin rol üstlenmektedir".

 

Bush Doktrini’ne göre, "kendisine düşman olunması ve düşmanının kendisini tehdit etme ihtimâllerine karşı müdâhale hakkını saklı tutmaktadır ve önceki doktrinlerden devâmla, “haydut” ve “yarı-haydut” rejimlerin değişmesi için, kimi ülkelere zorla, kimi ülkelere de güzellikle “demokrasi virüsü” enjekte etmektedir.

 

90’ların Dengeleri Sona Erdi

 

Soğuk Savaşın sona ermesi ile beraber, dünya siyâsetinde yaşanan buhran, yerini kısa bir sürec için şöyle bir sistematiğe bırakmıştır: ABD konumunu muhafaza etmiş ve güçlendirmiştir. Rusya 90’lı yılları sisteminin restorasyonuna ayırmaya mecbur kalmıştır. Moskova eski tesir sahasında ulaşmak ve “yakın haricinde” denetimi sağlamak için enerji kartını oynamıştır.

 

Çin, bir kısmı yeni komşu ülkelerdeki istikrarsızlıkları dikkatle izlemiş ve ölçülü adımlar ile değerlendirmiştir. Avrupa bütünleşme sürecine hız vermiş ve ortaya çıkan yeni devletlerin çoğu ile kalıcı ve sağlıklı ilişkiler kurmuştur. İran, SSCB sınırlarının ortadan kalkmasından itibaren yeni nüfuz sahaları kazanmıştır. Bu arada soğuk savaş şartlarına göre dizayn olunan devlet sistemleri ve ihtilâflar zor bir safhaya girmiştir. Avrasya’da denge, Berlin-Moskova eksenine yerleşmiş ve bu kıtadaki gelişmeler büyük ölçüde Berlin-Moskova ilişkileri ile şekillenmiştir. Berlin çoğu konuda Moskova ve Pekin’in görüşlerini dikkate alarak hareket etmiştir.

 

ABD bu şartlar altında, ikili ve çoktaraflı bölgesel altyapı projelerini teşvik ederek, bilhassa enerji, telekomünikasyon ve ulaşım sahalarında, taraf ülkelerin “birlikte yaşamak ve birlikte üretmek” ilkesi çerçevesinde hareket etmesini sağlayama yönelmiştir. Söz konusu projeler ağırlıklı olarak, Balkan Yarımadası, Kuzey Körfez Bölgesi’nin bir kısmı ile Doğu Akdeniz Havzası, Kafkasya ve Orta Asya’da yer almıştır.

 

Söz konusu hattın en özet tarifi ile ABD’nin doğrudan dostu ve doğrudan müttefiki olmayan kesimin tesir sahasının sınırı olduğu düşünülebilir. Nitekim ABD’nin bu hattı kendi yanında tutması, Avrupa, Rusya ve Çin’in önemli yer altı kaynaklarına erişimini de kısıtlamaktadır. Fakat Yugoslavya, Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da “enjekte edilen demokrasi virüsü”, ABD’nin kendi kurduğu hattı aşması ve bilhassa Moskova ile Pekin’e “daha da yaklaşması” anlamına gelmektedir. Yugoslavya’daki değişim Balkan Yarımadası’nda kalıcı bir dönüşümü mümkün kılmıştır.

 

Yugoslavya’nın adının Slavca “ Güney Slavlarının Ülkesi” olmasından hareketle, Slavizm’in güney ayağı kırılmıştır. Gürcistan’da yaşanan ve 2005 içinde önce Ermenistan’da, sonra ise Azerbaycan’da yaşanması beklenen değişim, Rusya’nın hayatî çıkarlarının bulunduğu Güney Kafkasya’dan çıkarılması ve “Zakafkasya’da” –Kafkasların ardında- tesirsiz kılınması sonucunu doğurabilir.

 

Ukrayna’nın geleneksel olarak Beyaz Rusya ve Rusya ile beraber “çelik çekirdek” olduğundan hareketle ve Beyaz Rusya’da da başlayan muhalif gösterilere dikkatle, Ukrayna’da yaşananların “çelik çekirdeğin dağılması” olarak yorumlanması mümkündür. Kırgızistan’da yaşananlar ise diğer Orta Asya Cumhuriyetlerinde ve bilhassa Çin’in “hava yastığı” Moğolistan’da olabileceklere ışık tutmaktadır. Moskova ve Pekin’in karmaşık ve dertli etnik yapılarının hudutlarını çizen siyâsî sınırları ile sınırlanmasının devâmında, “demokrasi virüsünün” her iki devletin diğer sınırlarını da zorlaması mümkündür. Çin’de ve Rusya’da ana etnik grupların sayısının beraber 130 dolayında olduğu düşünüldüğünde, muhtemel gelişmelerin neler olabileceği görülmektedir.

 

Demokratik Devrim; Yugoslavya

 

5 Ekim 2000’de Yugoslavya’da Slobodan Miloseviç 13 yıllık iktidarının ardından devrilmiştir. Miloseviç’in devrilmesi Sırbistan’ın istikrarsızlık üreticisi olmasına son vermiştir. 1989'da Slobodan Miloşeviç'in iktidara gelmesiyle milliyetçilik yükselmiştir. Ardından federasyonu oluşturan cumhuriyetler arasında çekişme başlamıştır. Buna uluslararası toplum tarafından Belgrad'daki saldırgan yönetimi cezalandırmak için uygulanan ve sıradan halkın yaşamını çekilmez kılan ambargolar eklenmiştir.

 

Miloşeviç, iktidar basamaklarının başında, 1987'de Kosova'ya gidip Sırp soydaşlarına "Bir daha sizi kimse incitemeyecek" derken, millîyetçi çıkışını yapmış ve 1988'e gelindiğinde de yönetimini ele geçirmiştir(17) .

 

Ama Miloşeviç Sırp millîyetçiliğini ateşlemiş ve federasyon içinde o güne kadar yer alan diğer milletlerin de hareketlenmesi sonucunu doğurmuştur. Önce Slovenya ve Hırvatistan ayrılmaya karar vermiştir. Ardından Bosna ve Kosova aynı yolu izlemiştir. Miloşeviç hep kazanmak için girdiği dört savaştan da yenilerek çıkmıştır. 1991'de Hırvatistan'la savaş patlak verdiğinde Belgrad'a BM ambargosu başlamıştır. Bu karar dışında her savaşın ardından ülkeye akın eden Sırp mülteciler de ekonomiyi altüst etmiştir. Ülke aç, evsiz 800.000 Sırp mülteci ile dolmuştur.

 

İşsizlik %50'ye dayanmış, enflasyon oranıysa %125’e çıkarken, ortalama aylık gelir 40 dolar seviyesinde kalmıştır. Federal bütçenin %70'i askerî harcamalara ayrıldığı için sosyal hizmetler yerine getirilememiştir.

 

Tüm yenilgilere ve yıkıma karşı Sırp halkı Miloşeviç'in uzun süre arkasında olmuştur. Sırp halkı 1991’de Hırvatistan'ın Vukovar kentine giden tanklara sevgi gösterisi yaptığı günlerden Ekim 2000’deki parlamento baskını noktasına gelmiştir(18) .

Sırplar Saraybosna halkının Sırplara ateş açtığına inandığı ve Srebrenica kentindeki Müslüman katliamının Batının komplosu olduğu inandığı, Kosova'daki etnik temizliğin CNN'in psikolojik savaşı olduğunu düşündüğü günlerden süratle uzaklaşmıştır. Kosova Savaşı’nı, NATO harekâtına değin hissetmeyen Sırplar, bombardımanın yıkıcılığı ile beraber dünyadan enterne olmanın faturasının yüksekliğini fark etmiştir.

 

Savaşlar sırasında “kahraman” olanların daha sonra, “savaş ekonomisinden” istifade etmeleri ve başlayan iç rekâbetin devâmındaki faili meçhul cinayetler, 90'lı yıllar boyunca Sırp halkının karşısında alternatifi olmayan Miloşeviç için alternatif arayışlarını doğurmuştur. 1996'da Sırp lider, muhalefetin seçim zaferini çaldığında, muhalif içinden 'Birlikte' isminde bir ortaklık çıkmıştır. Muhalif partiler arkalarına destekçilerini alıp üç ay boyunca gösteri yapmıştır.

 

Hareket daha sonra dağılmıştır. 24 Ekim seçimlerine 18 parti muhalif aday Vojislav Kostunitsa'nın arkasında yer alınca Miloşeviç'ten rahatsız olan kitlelerin oy vereceği isim de belli olmuştur. Kayıp yılların bilançosu Kostunitsa'ya oy olarak yansımıştır. Miloşeviç bildiği şekilde yine iktidara kalmakta direnince sonunu başlatmıştır. Sırp Kilisesi Kostunitsa'nın arkasında yer almıştır. Muhalifler orduyla temasa geçmiştir. Polis ise göstericilerle birlikte hareket etmiş ve devrim gerçekleşmiştir(19) .

 

24 Eylül’de devlet başkanlığı ve parlamento seçimleri yapılmıştır. Muhalefet kendi adayı Vojislav Kostunitsa'nın Miloşeviç'e karşı %33'e %57 oranında oyla zafer kazandığını ilân etmiştir. Seçim komisyonu ise Miloşeviç'in %44 oyu karşısında Kostunitsa'nın %41'de kaldığını duyurmuştur. 25 Eylül’de 40.000 muhalif Belgrad'da Kostunitsa'nın seçim zaferini kutlamıştır. Batılı liderler Miloşeviç'i seçime hile karıştırmakla suçlamıştır 26 Eylül günü seçim komisyonu, Kostunitsa'nın %48.9, Miloşeviç'in %38.6 oranında oy aldığını duyurmuştur ve ikinci tura gidileceğini açıklamıştır. 27 Eylül günü Miloşeviç'i “oyları çalmakla” suçlayan Kostunitsa, Belgrad'daki mitingde “pazarlık yapılmayacağı” sözü vermiştir. 28 Eylül’de seçim komisyonu ikinci turun 8 Ekim'de yapılacağını duyurmuştur. Muhalefet sivil itaatsizlik çağrısı yapmıştır. Sırp Kilisesi Kostunitsa'nın zaferini tanıdığını açıklamıştır.

 

29 Eylül’de Kostunitsa, oyların %52'sini aldığını açıklayıp, oy sayımının yenilenmesini istemiştir. Miloşeviç karşıtı gösteriler yayılırken, Kolubara madeninde 7.500 madenci greve başlamıştır. 30 Eylül’de seçim komisyonu ikinci turda ısrarcı olduğunu açıklamıştır. Rusya Devlet Başkanı Putin arabuluculuk önermiştir. 2 Ekim günü Miloşeviç, televizyonda ilk halka hitabında muhalefetin Balkanlar'ın Batı siyasetinin tahakkümüne girmesini istediğini iddia etmiştir(20) .

 

4 Ekim’de Sırp polisi Kolubara madenini basmıştır. Ancak madenciler halktan destek görmüştür. Muhalefet Miloşeviç'e iktidarı devretmek için 6 Ekim'e dek süre tanımıştır ve Anayasa Mahkemesi, seçimin Miloşeviç'in görev süresinin dolacağı Temmuzda tekrarlanacağını açıklamıştır. 5 Ekim günü Belgrad'da düzenlenen en büyük kitle gösterisi isyana dönüşmüş ve devâmında devrim gerçekleşmiştir(21) . Devrimin devâmında Yugoslavya üzerindeki uluslararası baskı son bulmuş ve Koştunitsa yönetimi destek sağlamıştır.(22)

 

7 Ekim 2000’de Koştunitsa yeni devlet başkanı olmuştur. 23 Aralık’ta seçimler yenilenmiştir ve 25 Aralık’ta Zoran Cinciç başbakanlığa gelmiştir. 28 Haziran 2001’de Slobodan Miloşeviç Uluslararası Adalet Divanı’na teslim edilmiştir(23) . Yugoslavya’da bugün Kosova ve Karadağ’ın ayrılması ihtimâlleri gündemde yer almaktadır.

 

Güller, Karanfil Devrimi veya Kadife Devrim; Gürcistan…

 

23 Kasım 2003’te Gürcistan'da, şaibeli seçimlerin ardından hiç kesilmeyen protesto gösterileri, parlamento baskınıyla sona ermiştir. Devlet Başkanı Şevardnadze basılan parlamentodan zorlukla kaçabilmiştir.

 

Gürcistan'da 2 Kasım'daki genel seçimin ertesi günü yabancı gözlemcilerin diz boyu usulsüzlük yapıldığını ilân etmesinden sonra her gün düzenlenen protesto gösterileri, parlamento ve devlet başkanlığının basılmasıyla sonuçlanmıştır. Başkent Tiflis'e konvoylarla gelen on binlerce muhalifin tehdidini ciddiye almayan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze, parlamentonun yeni dönemini açarken, içeriye akan insan seliyle karşılaşmış ve korumaları tarafından arka kapıdan çıkarılıp Savunma Bakanlığı'na bağlı Kodjori özel güçler eğitim merkezine götürülmüştür Kalabalık parlamento ve çevresini tümüyle kontrol altına alıp gösterilerini sürdürmüş ve güvenlik mensupları kalabalığa müdahâle etmemiştir.

 

Şevardnadze, parlamento çıkışında Acaristan'dan gelen yandaşlarına "anayasaya göre başkanlık sürem doluncaya dek gitmeyeceğim" diye hitap etmiştir. Daha sonra yayımlanan devlet başkanlığı açıklamasında, "bu, başkanı devirmeyi amaçlayan bir darbedir. 30 günlük olağanüstü hâl ilân etmekten başka çare yok. Tüm güvenlik güçlerini bu emre uymaya çağırıyorum" denilmiştir. İçişleri Bakanı Koba Narçemaşvili de tüm emirlere uyacağını açıklamıştır.

 

Daha sonra Şevardnadze, muhalefete gösterilerine son vermesi için 48 saat tanımıştır. Baskının başını çeken Ulusal Hareket blokunun lideri Mihail Saakaşvili ise, parlamentoya yürümeden önce Şevardnadze'ye "İstifa için 45 dakikası kaldı. Ya buraya gelir, ya da halk onu almaya gider. Ülkeyi terk etmek için uçağını hazırlasın" demiştir.

 

Saakaşvili, Şevardnadze parlamentodan uzaklaştırılırken, kürsüye çıkıp "Gürcistan'da kadife devrim gerçekleşti. Şiddete karşıyız" diye konuşmuştur. Daha sonra Saakaşvili, parlamentonun eski dönem başkanı Nino Burjanadze'yi vekâleten devlet başkanı atamıştır. ABD destekli muhalefetin iktidara gelmesine şüpheyle bakan Rus lider Putin ise, Yugoslavya’daki Demokratik Devrim’deki başarısız arabuluculuk girişiminin ardından Dışişleri Bakanı İgor İvanov'u Tiflis'e göndererek süreci etkilemeyi denemiştir(24) .

 

1991'de Gürcistan’ın Moskova'dan bağımsızlığını ilân etmesinin ardından Gürcü lider Zvad Gamşahurdiya muhalefet tarafından devrilince başlayan buhran 1992'de Tiflis'e dönen Şevardnadze ile sonuçlandırılmıştır. Şevardnadze bağımsızlık isteyen Güney Osetya ve Abhazya özerk bölgesindeki isyanları bastırmıştır. 1995 ve 1998'de iki suikasttan kurtulmuştur. Dünya kamuoyu hem iç karışıklıklar hem de suikastler için Moskova’yı sorumlu tutmuştur. Şevardnadze, “en zengin Sovyet cumhuriyeti” olarak gösterilen Gürcistan’daki ağır iktisadî buhrandan ve çok düşük hayat standartları ile yolsuzluklardan etkilenmiştir(25) .

 

Gürcistan’da Şevardnadze’nin devrilmesinden sonra 4 Ocak için seçim kararı alınmıştır. 4 Ocak seçimlerinden Ulusal Hareket'in lideri Mihail Şaakaşvili zaferle çıkmıştır. Amerika'da hukuk eğitimi almış olan 35 yaşındaki Saakaşvili ise, ABD desteğiyle ülkeyi krizden çıkaracağı iddiasındadır.

 

Şaakaşvili, dün ülkede istikrar konusunda ABD Başkanı George W. Bush'tan güvence aldığını ilân ederken, özerk bölgelerle sorunların çözüleceği, ülkede geniş çaplı askeri üsleri bulunan Rusya ile ilişkilerin düzeltileceği ve Batı'yla işbirliğinin süreceği mesajlarını vermiştir. Bu arada Şevardnadze ise istifa etmiştir(26) .

 

Eduard Şevardnadze Tiflis’te iktidara geldiği günden beri dış politikada dengelere dikkat eden, ama ABD ile iyi ilişkilere büyük önem veren bir lider olmuştur. Bununla birlikte ağır şartların sonucu olan siyâsî yıpranma ve devâmında, ABD açısından çok kritik bir coğrafya olan Güney Kafkasya’da gelişebilecek muhtemel olumsuzluklar Şevardnadze’nin sonunu getirmiştir. Çünkü uluslararası konsorsiyumların finanse ettiği ve Hazar petrollerini Avrupa'ya taşıyacak Bakü-Ceyhan boru hattının üzerinde olmasından ötürü Gürcistan önemlidir.

 

Ayrıca eski Sovyet cumhuriyetlerinin arasındaki konumu, ülkedeki Rus askeri üsleri ve Çeçen savaşçıların hareket yolu üzerinde bulunmasından ötürü de Rusya'nın gözünü üzerinden ayırmadığı bir ülkedir. Batı yanlısı bir tutum takınan Şevardnadze, Rusya'nın baskısına karşın Pankisi'deki Çeçenleri Moskova'ya vermemiştir(27) . Eduard Şevardnadze Kafide Devrimden sonra ABD'nin düşürülmesine yardım ederek kendisine ihanet ettiğini öne sürmüştür. Şevardnadze, pek çok konuda Washington'a destek verdiği halde neden terk edildiğini anlayamadığını belirterek, "Irak için yardım istediklerinde verdim. Olup biteni izah edemiyorum" demiştir. Şevardnadze, devrilmesinde ABD'nin Tiflis Büyükelçisi Richard Miles'ın muhalefete destek verdiğini söylemiştir(28) . Gürcistan’daki devrim ülkeyi etnik temelli parçalanma ihtimâlini gündeme getirmiştir ve parçalanma zorlukla önlenmiştir.

 

Kestane Devrimi veya Turuncu Devrim, Ukrayna…

 

21 Kasım 2004 günü yapılan genel seçimler Ukrayna’da devrimi de başlatmıştır. Ukrayna'da hileli seçimi AB yanlısı Yuşçenko'nun kaybettiği açıklanınca, turuncu bayraklı muhalifler sokaklara dökülerek, sivil itaatsizlik başlatmıştır. Ukrayna'da “Moskova'nın yörüngesinde kalma ile AB'ye yönelme arasında” referanduma dönüştürülen devlet başkanlığı seçimi burun farkıyla iktidar partisinin lehine sonuçlanınca ülke karışmıştır. Sandık başı anketlerinde önde çıkan AB yanlısı muhalefet, hile iddiasıyla sonucu ret edip meydanlara inmiştir.

 

İkinci turu yapılan seçimin ilk resmî olmayan sonuçlarına göre, Putin yönetimi ve hâlihazırdaki Ukrayna Devlet Başkanı Leonid Kuçma'nın desteklediği Başbakan Viktor Yanukoviç, oyların %49.4'ünü alırken, AB yanlısı muhalefetin adayı Viktor Yuşçenko %46.7'de kalmıştır. Kiev Uluslararası Enstitüsü'nün 460 seçim istasyonunda, 30.000 seçmenle yaptığı sandık başı anketleri Yuşçenko'nun %54, Yanukoviç'in %42 oranında oy aldığını göstermiştir. Sosyal Gözlem Merkezi'nin sandık başı anketinde ise Yuşçenko'nun üstünlüğü %46'ya karşı %50 olarak şekillenmiştir. 31 Ekim'deki ilk turda Yuşçenko %39.9, Yanukoviç %39.3 oy almıştır.

 

Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı gözlemcileri, seçimin demokratik olmadığını ve uluslararası standartları karşılamadığını açıklarken, sonucu ret eden Yuşçenko, sivil itaatsizlik başlatmıştır. "Çalışmayı kesin, okulları bırakın, her şeyi durdurun" diyerek 50.000 taraftarını Bağımsızlık Meydanı'nda toplayan Yuşçenko, "Zafere kadar meydanı terk etmeyin" diye seslenmiştir. Sivil itaatsizliğe muhalefetin diğer kanatları da katılmıştır. Lviv, Ivano Frankivsk ve Ternopil'de yerel yetkililer seçimi tanımadıklarını duyurmuştur(29) .

 

Seçimi izleyen ABD Senatosu Dışişleri Komisyonu Başkanı Richard Lugar, usulsüzlük yapıldığını söylemiştir. AB Dönem Başkanı Hollanda'nın Dışişleri Bakanı Bernard Bot da, kendilerine ulaşan bilgilerden ötürü çok endişeli olduklarını belirtmiştir. NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer ise, Ukrayna'nın Batı ölçütlerinde seçim sözünü tutmadığını söylemiştir. Yüz binler, Batı yanlısı Yuşçenko'nun zaferinin ilanı için sokağa dökülmüştür. Ukrayna'da hileli olduğu öne sürülen devlet başkanlığı seçimine karşı başkent Kiev'de başlayan sivil itaatsizlik, ertesi gün diğer kentlere de sıçramıştır.

Başkentte kurdukları çadırlarda kalan göstericiler, sabaha dek gitar çalıp şarkı söylemiş, diğer kentlerden de insanların başkente gelmesiyle 100.000’i aşan kalabalık muhalefet adayı Viktor Yuşçenko'nun çağrısıyla parlamentoya yürümüştür. Gün boyu parlamento önünde gösterilerini sürdüren bazı Yuşçenko taraftarları polisi aşarak parlamentoya girmeye çalışmıştır Yuşçenko, güvenlik güçlerini de muhalefet safhına davet etmiştir. Muhalif milletvekili Yuliya Timoşenko, göstericileri başkanlık sarayına yürümeye çağırmıştır. Yürüyüşe geçen kalabalık saraya yüz metre kala durdurulmuştur. Göstericiler yüzlerce polisin koruduğu sarayı kuşatmıştır(30) .

 

Ukrayna’daki gerginlik, Lahey’de AB-Rusya Zirvesi’ne de yansımıştır. Zirvede Putin Ukrayna’da seçimlere hile karışmadığını savunurken, AB’li muhatapları hile olduğunda ısrar etmiştir.

 

Lahey'deki AB-Rusya zirvesinde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile AB Dönem Başkanı Hollanda Başbakanı Jan Peter Balkenende, Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve AB dış politika temsilcisi Javier Solana düzenlenen ortak basın toplantısında restleşmiştir. Seçimin kesin sonuçlarını beklemeden iktidarın adayı Viktor Yanukoviç'i telefonla kutlamış olan Putin, "Seçim şeffaf geçti. Anlaşmazlık sokaklarda değil mahkemede çözülmeli" derken, 'sonuçlar halkın tercihlerini yansıtmıyor, şikâyetleri inceleyin' çağrısı yapan AB kanadı ise seçim sonucunu tanımayacaklarını ilân etmiştir(31) .

 

Bu arada seçimi kazandığı iddiasındaki Batı yanlısı muhalefet lideri Viktor Yuşçenko'nun genel grev çağrısı, batıda karşılık bulsa da, Yanukoviç yanlısı doğuda etkisiz kalmıştır. Batı bölgesinde bazı anayollar trafiğe kapatılırken, Lviv'de eğitimciler süresiz grev ilân etmiştir. Kiev'de üniversitelerdeki hocalar derslere girmemiştir. Yuşçenko'nun sonuçları götürdüğü yüksek mahkeme, başvuruyu karara bağlayana kadar sonuçların resmî gazetede yayımını durdurmuştur. Yanukoviç yanlıları ise, mahkemenin sonuçları iptâl edemeyeceği görüşünü savunmuştur. Kiev'deki Bağımsızlık Meydanı'nda dondurucu soğuğa rağmen toplanan yaklaşık 100 bin göstericiye seslenen muhalif lider Yuliya Timoşenko ise, 'hükûmet binalarını ve parlamentoyu abluka altına alma' çağrısı yapmıştır(32) .

 

Sonraki günlerde Rus yanlısı Yanukoviç, “kan dökülecekse iktidar istemem” diyerek Gürcistan’da Eduard Şevardnadze’nin paralelinde bir siyâset takip etmiştir. Bu arada ülkenin doğusu ve batısı arasında da gerilim yükselmiştir.

 

10 muhalif partiden oluşan Bizim Ukrayna Blokunun lideri Viktor Yuşçenko iktidara gelirken, doğudaki Rus yanlıları özerklik referandumu kararı almıştır. Ülkenin Turuncu Devrimden memnun olmayan kesimi Kırım’a ve Rusya’ya katılımı gündeme getirmiştir. Daha sonra bu fikirlerden vazgeçilmiştir(33) .

 

27 Aralık 2004’te ise Ukrayna'da yeniden yapılan devlet başkanlığı seçimini, muhalefet lideri Viktor Yuşçenko kazanmış ve Turuncu Devrim başarıya ulaşmıştır. Bir başka deyişle Moskova, Yugoslavya ve Gürcistan’dan sonra Ukrayna’da da kaybetmiştir.

 

 

 

Lâle, Limon Devrimi veya Sarı, Pembe Devrim; Kırgızistan

 

19 Mart 2005’te Kırgızistan'da 27 Şubat'taki genel seçimlerde hile yapıldığını iddia eden muhalifler gösterileri başlatmışlardır. Kamu binalarını işgâl etme eylemi, polisin müdahâlesiyle sona erse de, ülkedeki gerginlik artmaya başlamıştır.

 

Oş ve Celalabad'da sabah operasyon düzenleyen polis, kontrolü geri almış, Oş Valisi Kubanıçbek Coldoşev, valilik binasına önemli ölçüde zarar verildiğini belirterek, 158 kişinin gözaltında bulunduğunu, bunların sorguları tamamlandıktan sonra en kısa zamanda serbest bırakılacağını açıklamıştır. Vali, göstericilerin operasyon sırasında güvenlik güçlerine demir çubuklarla, sopalarla ve molotofkokteyllerle saldırdığını ve bu sırada 14 güvenlik görevlisinin yaralandığını belirtmiştir.

 

Celalabad'da ise operasyonun ardından göstericiler bir kaymakam ile Milli Güvenlik Komitesi görevlisi iki kişiyi rehin almıştır. Yeniden valiliği ve emniyet müdürlüğünü kuşatmaya çalışan 15.000 kadar göstericiyi polis uyarı ateşiyle dağıtmaya çalışmıştır. Rus İnterfax Ajansı olaylarda 10 kişinin hayatını kaybettiğini duyurmuştur. Devlet Başkanı Askar Akayev'in istifasını isteyen muhalifler, Akayev’in bu girişimin iç savaşa neden olacağını söylemesini önemsememişlerdir(34) . Hükûmetin muhalefete diyalog çağrısı ve geri adım atması sonuç vermemiş, olayların daha da hızlanması neticesini doğurmuştur(35) .

 

Kırgızistan’daki devrimin temelinde ülkenin güney kesiminde yaşayan Özbek nüfus etkili olmuştur. İki kentte kamu binalarını ve havaalanlarını ele geçiren muhalifler, sonra başkent Bişkek’e yönelmişlerdir.

 

Muhalif liderlerden Roza Otunbayeva, Oş kentinde eski milletvekili Düyşönkul Çotonov ve 'halkın seçtiği' vali Anvar Artıkov, kent merkezinde binlerce kişinin katıldığı gösteride güvenlik güçlerini saf değiştirmeye çağırmıştır. Azatlık Radyosu'na göre göstericiler, karayollarının denetimini ele geçirmek için atlı gruplar oluşturmuştur. Devlet Bakanı Osmonakun İbraimov ise, göstericilerin, Bişkek'e doğru yola çıkmak için hazırlandığını söylemiş ve halkı, iktidarın yanında olmaya çağırmıştır. Rusya muhalifleri kınamıştır(36) .

 

1990'dan beri iktidarda olan Kırgızistan Devlet Başkanı Asker Akayev'in, devrime kadar “Asya'nın demokrasi adası” diye anılan ülkesindeki imajı kısa sürede “muhalefete geçit vermeyen despot, anti-demokratik lidere” dönüşmüştür. 61 yaşındaki Akayev, 2000'de gözlemcilerin hileli dediği seçimde üçüncü kez başkan seçilmesinden sonra muhalefete baskı yapmakla eleştirilmiştir. Akayev, serbest pazar ekonomisine geçiş çabaları nedeniyle Batı'dan övgüler almıştır. Buna rağmen ülkesindeki fakirlik ve işsizlik gücünü zayıflatmıştır. Kişi başına düşen milli gelirin 330 doları geçmediği Kırgızistan’da, çok sayıda fabrika da işletilememektedir. Akayev, kalifiye Rus nüfusun kaçışını önlemek için 2000'de çifte vatandaşlık yasası çıkarıp Rusya'yı ikinci resmî dil ilan etmiş ve Afganistan Savaşı sırasında ABD'ye Manas'ta üs tahsis edip Washington'la yakınlaşmış, ayrıca 2003'te Rusya'ya Kant'te acil müdahâle gücü bulundurmasına imkân tanımıştır(37) .

 

Muhalif Ata Jurt ve Halk Hareketi'nin başını çektiği isyan, eski Başbakan Kurmanbek Bakiyev’in bin kişiyle Başkanlık Sarayı’nı basması ve hanedanlık kurmakla suçlanan Akayev’in ülkeyi terk etmesi ile sonuçlanmıştır. Kırgızistan'da muhalefet lideri Kurmanbek Bakiyev, hem başbakan hem de vekaleten devlet başkanlığı görevlerini yürüteceğini açıklamıştır. Bakiyev, başkent Bişkek'te kalabalık bir gruba seslenerek, ”Parlamento bugün beni başbakan olarak atadı ve devlet başkanlığı görevini verdi” demiş ve artık başbakanın ve devlet başkanının görevlerini yürüttüğünü söylemiştir.

 

Kırgızistan'da hem başbakan hem de vekaleten devlet başkanlığı görevlerini yürüteceği açıklanan muhalefet lideri Kurmanbek Bakiyev, devlet başkanlığı seçimlerinin Haziran'da yapılacağını bildirmiştir.

 

Polis ve askerin, muhaliflere neredeyse hiç müdahâle etmediği isyanda, önceki örneklerden farklı olarak yağma olayları yaşanmıştır. başkent Bişkek’teki hükümet binası meydanında önceleri sayıları 700 kişiyi geçmeyen, pembe ve sarı renkli bayraklar taşıyan muhalefet grubunun toplanmasının ardından Akayev’e bağlı sivil güvenlikçiler, iktidar yanlısı gösterici gibi davranarak, muhalefet yanlılarına taş atmaya başlamışlar ve muhalif grubu sayısı, yağmacıların da katılımıyla bin kişiye ulaşmıştır. Akayev’in sivil giyimli polisi, bu grubu kuşatma altına almak isterken, bir anda kendisini kuşatılmış bulmuştur. Akayev’in sadık adamları ateş etmeye başlayınca, taş yağmuruna tutulmuştur. Öğle saatlerine doğru Kırgızistan yönetimi görevini terk etmiştir.

 

Parlamento binasından dumanlar yükselirken, bazı yöneticiler dövülerek dışarıya atılmış ve devlet başkanlığı makamı tahrip edilmiştir. Muhalefet liderlerinden Roza Otunbayeva, Akayev’in devrildiğini belirterek, şunları söylemiştir:

 

“Bizim Akayev ile herhangi bir görüşme yapmamıza gerek kalmadı. Halkına hizmet edemeyen, demokrasi yolundan sapan Başkan devrilmiştir. Onunla neyi görüşeceğiz. Şimdiki çabamız bir an önce Kırgızistan’da yeni iktidarı kurmak olacak.”

ABD’nin Kırgızistan Büyükelçisi Stephen Young Kırgızistan muhalefetini desteklediğini açıklayarak, “Yeni hükümetle çalışmaktan memnuniyet duyacağız’ demiştir. Kırgızistan’ın devrim lideri, 2000 yılından beri hapiste bulunan Ar-Namus Partisi’nin lideri Feliks Kulov olmuştur. Yönetimi deviren göstericiler cezaevine gidip Kulov’u serbest bırakmışlardır. Yeni yönetimin kilit ismi Roza Otunbayeva’dır. Askar Akayev iktidarı döneminde üç kez Dışişleri Bakanı olan Otunbayeva, Kırgızistan’ın bağımsızlığını ilân etmesinden sonra Kırgızistan’ın ABD, Kanada ve İngiltere büyükelçiliği görevlerinde bulunmuştur(38) .

 

Bununla birlikte Kırgızistan’daki gelişmeleri sadece “Kırgız Krizi” diye tanımlayan ve gelişmeleri “renksiz devrim” diyerek, öncekilerden ayıranlar da mevcuttur. Detlef D. Pries, isyancıların sadece Akayev’i devirme konusunda anlaşabildikleri savından hareket etmekte ve neticenin halk hareketine dayandığını ileri sürmektedir(39) . Bu arada yeni devrimlerin olabileceği ve en azından devrim girişimlerinin beklenmesi gerektiği kendisini genel bir kanaat olarak göstermektedir(40) . Başka bir ifâde ile, şu ana kadar olan devrimlerin belki de planlı ve destekli gerçekleştiği, ama bundan sonrakilerin belki de plansız ve desteksiz hayata geçebileceği yorumu yapılabilir. Bu nedenle bazı yazarlar, 2006 başında seçimlere gitmesi gereken Kazakistan’a dikkat çekmektedirler(41) .

 

SONUÇ;

 

ABD’nin savunduğu ve bayraktarlığını yaptığı ilkelerin stratejik açıdan önemsediği ülkelerde iktidara gelmesini memnuniyetle karşıladığı görülmektedir. Kuşkusuz açık toplum ve örgütlü toplum çerçevesinde sınırları aşan ve güçlü mâlî kaynakları olan STK’ların da tesiri olduğu muhakkaktır. Söz konusu ülkelere bakıldığı zaman şu hususlar dikkat çekmektedir;

Yönetimler halktan kopuktur. Yöneticilere güven bitmiştir. Siyâsîlerin ve bürokratların yolsuzluk yaptığı düşünülmekte veya görülmektedir. Ülkenin ekonomisi fevkalâde bozulmuştur. İktisadî buhran ve siyâsî umutsuzluk, toplumda çözülmeyi körüklemektedir. Dış destekli olduğu düşünülen muhalif hareketler destek görmektedir. Örneğin, Belgrad’da Otpor (Direniş), Beyaz Rusya'da Lukaşenko'ya karşı Zubr, Gürcistan'da Şevardnadze'ye karşı Khmara , Ukrayna'da Pora ve Kırgızistan’da Birge buna örnektir.

 

Muhalif hareketler daha fazla hak ve özgürlük talep etmekte ve batının tam desteğini vaat etmektedir. Muhalefetin bazen etnik bir kimliğe veya dinî bir motive de dayanabildiği görülmektedir. Yoğun propaganda neticesinde ülkede seçimlerde hile yapılacağı veya yapıldığı kanaati herkesçe benimsenmektedir. Seçimler ile beraber gösteriler de hız kazanmaktadır. Muhalefet üyeleri toplumu veya seçilen toplumsal katmanı militanlaştırmaktadır. Bu arada devleti ve yöneticileri işlevsiz kılmak için pasif direniş ve sivil itaatsizlik desteklenmektedir.

 

Yönetim kademelerindeki erozyon nedeniyle, yönetimin ve rejimin inandırıcılığı kalmamaktadır. Seçimler ülkenin kaderi ile ilgili bir referandum hâline getirilmektedir.

 

Bunlara örnek olarak Ukrayna’da Znayu isimli örgüt 100 kadar sivil toplum kuruluşu ile çatı örgüt oluştururken, Kırgızistan’da Demokrasi ve Sivil Haklar Koalisyonu Birke veya KelKel 170 kadar kuruluşu bir araya getirmiştir. Znayu gibi KelKel’i de gelişmiş batılı ülkelerin sivil toplum kuruluşları desteklemiştir. 25 Şubat 2005 tarihli Wall Street Journal’da Philip Shiskin şu bilgiyi vermektedir: “KelKel’in bütçesi 110.000 dolar, Washington merkezli Ulusal Demokrasi Enstitüsü (NDI) mâlî destek sağlıyor. NDI da, ABD hükümeti ve dış yardımları örgütleyen USAID tarafından finanse ediliyor.” Shiskin, KelKel içerisinde yer alan Yolsuzluğa Karşı Sivil Toplum kuruluşuna da, Ulusal Demokrasi Fonu (NED) tarafından 25 bin dolar yardım yapıldığını kaydetmektedir. Soros Vakfı ile Freedom House da sivil kuruluşlara destek veren diğer kuruluşlar olarak görülmektedir(42) .

Amerikalı bilim adamı Gene Sharp, “Diktatörlükten Demokrasiye” kitabında” sivil itaatsizlik ve uluslararası baskıyı”, diktatörlüklerin “aşil topuğu” yani tandonu olarak tarif ederek, sihirli formülü dile getirmiştir. Söz konusu devrimlerde birer kadın ön plana çıkmıştır. Kırgızistan’da Roza Otunbayeva, Ukrayna’da Yulya Timeşenko ve Gürcistan’da Nino Burcanadze bu konumda olmuştur. Söz konusu devrimler kendi medyaları ile beraber yükselmişlerdir. Örneğin, Gürcistan’da Rustavi-2, Ukrayna’da Kanal 5 televizyonu ve Kırgızistan’da televizyonun yerini ResPublica ve MSN gazeteleri bu rolü üstlenmiştir.

Yugoslavya’da ise Dnevni Telegraf, Danas, Nasa Borba, NT Plus gazeteleri, Evropljanin Dergisi, gazetesi, Politika Ekspres, öğrenci radyosu Indeks ve Macar azınlığın radyosu Senta, Ayrıca söz konusu devrimlerin her biri “tabandan tavana” yönelirken, kendilerini bir renk veya çiçek ismi ile özdeşleştirmişlerdir. Seçilen renkler psikolojide ve sanatta “sıcak renkler” diye tanımlanmaktadır. Aynı şekilde sloganlarda hem yapısı ve hem de mesajı itibariyle benzeşmektedir.

 

Gürcistan'da 11 yıllık Eduard Şevardnadze yönetimini deviren halk ayaklanmasının eylem planının 2000'de Miloseviç iktidarını alaşağı eden Yugoslavya devriminden esinlendiği, hatta bunun için Sırbistan'dan "ayaklanmacı taktisyenler" getirilerek provalar yapıldığı öne sürülmektedir. Amerikan "Washington Post" gazetesi, Tiflis'te 50.000 kişinin katıldığı gösterilerde göze çarpan tuhaf bir pankarttan yola çıkarak ayaklanmanın perde arkasına ışık tutmaktadır.

 

Söz konusu pankarttaki "Gotov Je" ifadesi "İşi bitti" anlamına gelmektedir, ancak “Gotov Je” Gürcüce değil, Sırpça’dır. Gazeteye göre, ayaklanma Tiflis'te vücut bulmuş olmakla beraber, ancak her yönüyle Belgrad'dan “esinlenmiştir”. Aynı haberde Gürcü muhalif liderlerin, 2000'deki kansız Yugoslav devrimini taklit edebilmek için Belgrad'a giderek taktik ve strateji dersi aldığı öne sürülmüştür. Sırp uzmanlar Gürcü halkına ayaklanma dersi vermek amacıyla Tiflis'e bile getirildiği iddia edilmektedir(43) .

 

Devrim olan ülkelerde karmaşık etnik dengeler bulunmaktadır. Gürcistan Acara, Osetya, Abhazya, Javakheti sorunları, Ukrayna’da Doğu-Batı ya da Rus-Ukraynalı ayrımı ve Kırgızistan’da da Özbek-Kırgız etnik farklılığı önemlidir. Aynı şekilde Yugoslavya da karmaşık etnik yapıdadır. Söz konusu yapı devrimlerde etkili olmaktadır. Kırgızistan’da eylemler, Oş ve Celalabad gibi Özbek nüfusun çoğunluk olduğu kırsal kesimlerden başlamıştır. Ukrayna’da da eylemlerin başını Ukraynalıların çoğunluk olduğu Lvov’lular sürüklemiştir.

 

Freedom House danışmanı Adrian Karatnycky, Foreign Affairs dergisinin Mart-Nisan 2005 tarihli nüshasında Ukrayna’daki ‘Turuncu Devrim’le ilgili şu çarpıcı bilgiyi vermektedir: “Ukrayna Güvenlik Servisi (SBU) üst düzey yöneticileri muhalif lider Viktor Yuşenko’nun genel sekreteri Oleh Rybachuk ile düzenli temas halinde oldular. SBU, seçimlerde muhtemel güvenlik tehditleri ve kirli oyunlar konusunda Yuşenko yandaşları ile işbirliği yaptı.”

 

Kırgızistan’da da benzer bir durum yaşanmıştır. Gösteriler ülkenin güneyindeki Oş ve Celalabad’da ilk başladığında, eylemleri bastırmak için gönderilen birlikler eylemcilere katılmıştır. Bunda muhalif liderlerin geçmişte yönetimde üst düzey görevler almış olması ve bürokrasi ile temaslarının bulunması önemli rol oynamıştır.

 

İkinci olarak da dış baskılar otoriter liderlerin, demokratik hak arayışını şiddet kullanarak bastırmasına izin vermemektedir. Gürcistan, Ukrayna ve Kırgızistan’da seçimlerde hile yapıldığını Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gözlemcileri de ifade ettikleri için muhaliflere uluslararası destek artmaktadır. Rejimlerde daha az veya daha çok bu manzara nedeniyle silâh ve emniyet gücü kullanmaktan imtina etmiştir.

 

Devrim olan ülkelerin özellikleri şöyledir;

 

Siyasi sistemin zayıflığı, iktidar veya muhalefetin sosyal tabanının gücü ve potansiyeli, yabancı devletlerin desteğinin, jeopolitik ilgilerinin ve bölgeye yönelik güçler dengesinin doğru belirlenmesi, siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin ve medyanın siyasi sistemi etkileme yeteneği ve imkanı, devrimin gerçekleşmesi için iktidar içindeki anlaşmazlık ve sorunların doğru tespit edilmesi, dış desteğin sağlanması için muhalefetin güçlü ve kendi içinde bölünmemiş olması, devrim gerçekleştirmek istenen devletlerin tamamında eski Sovyet zihniyetine sahip kişi ve grupların iktidarda olması ve, devrim liderinin halk tarafından kabul edilmesi ve karizmatik olmasıdır.(44)

 

 

 

1Geschichte Lateinamerikas im 19. und 20. Jahrhundert, Ein historischer Überblick, a.o. Univ. Prof. Martina Kaller-Dietrich und Mag. David Mayer Institut für Geschichte der Universität Wien

http://www.lateinamerika-studien.at/content/geschichtepolitik/geschichte/geschichte-25.html

2 Biography of James Monroe, Beyaz Saray İnternet Sitesi, http://www.whitehouse.gov/history/presidents/jm5.html

3Monro Doktrin, http://www.netzwelt.de/lexikon/Monroe-Doktrin.html

4 Die Monroedoktrin - ein Instrument amerikanischer Machtpolitik, Der Freiwillige 44(2) (1998), S. 5ff. International and Independent Scientific Historical Research, http://www.vho.org/D/Freiwillige/Walther44_2.html

5 Die Truman-Doktrin Containment-Politik, Katholische Salvatorschule Berlin-Waidmannslust, http://www.salvator.net/salmat/pw/pw2/spaltung/truman.htm

6 Truman-Doktrin, Definition Erklärung Bedeutung Glossar, Adlexikon, http://www.adlexikon.de/Truman-Doktrin.shtml

 

7 Truman Doktrin, http://de.encarta.msn.com/encyclopedia_721528606/Truman-Doktrin.html

8 Truman-Doktrin Die bei den letzten Kriegskonferenzen der >Großen Drei< in →Jalta und →Potsdam zu, Brockhaus, http://www.brockhaus.de/index2.html?brockhaus-suche/werke/schlaglichter_wg/000/041/Truman-Doktrin.41420.html

 

9 Truman Doktrin, Münster Üniversitesi, http://www.uni-muenster.de/UniGAL/verschwoerung/TrumanDoktrin.html

10 Ursachen und Entstehung des Kalten Krieges, Manfred Görtemaker Bundeszentrale Für Politische Bildung, http://www.bpb.de/publikationen/ZATPNC,4,0,Ursachen_und_Entstehung_des_Kalten_Krieges.html

 

11Imperialismus und Völkerrecht, Von der Monroe- zur Bush-Doktrin, Norman Paech, AG Friedensforschungan der Uni Kassel http://www.uni-kassel.de/fb5/frieden/themen/Weltordnung/paech.html

12 Analyse der Bush-Doktrin, Vom Containment zur Pax Americana - Die nationale Sicherheitsstrategie der USA, DKP Dasrmstadt, http://www.dkp-darmstadt.de/frieden/analyse-bush-doktrin.htm

13 Die Bush-Doktrin, Staats- und Wirtschaftspolitische Gesellschaft SWG, http://www.swg-hamburg.de/Im_Blickpunkt/Die_Bush-Doktrin/body_die_bush-doktrin.html

14 Die Bush-Doktrin,sipotec reportverlag http://www.sipotec.net/X/Bush-Doktrin.html

15 Öffentliche Debatte oder abgeschirmter Regierungsdiskurs?Internationale Politik und Gesellschaft Online, International Politics and Society 1/2002, Dietmar Dirmoser, http://fesportal.fes.de/pls/portal30/docs/FOLDER/IPG/IPG1_2002/KOMDIRMOSER.HTM

 

16 Theorie und Praxis der Bush-Doktrin, Lothar Rühl, Frankfurter Allgemeine Zeitung, 01.09.2003, Nr. 202 / Seite 8, http://www.faz.net/s/Rub28FC768942F34C5B8297CC6E16FFC8B4/Doc~EB77B1A292FE94087A35451CBC0F69ABF~ATpl~Ecommon~Scontent.html

17 Biography of Slobodan Milosevic, Bookrags, http://www.bookrags.com/biography/slobodan-milosevic/

 

18 Slobodan Milosevic: historical biography, Pravda Gazetesi, 09.04.2001, http://english.pravda.ru/main/2001/04/09/3386.html

19 13 Yıllık Büyü Bozuldu ,Radikal Gazetesi, 06.10.2000, http://www.radikal.com.tr/2000/10/06/dis/0113.shtml

 

 

 

21 Miloseviç’in Son İki Haftası, Radikal Gazetesi, 06.10.2000, http://www.radikal.com.tr/2000/10/06/dis/02mil.shtml

22 Taşlar Kıpırdadı, Radikal Gazetesi,10.10.2000, http://www.radikal.com.tr/2000/10/10/dis/02sir.shtml

23 Jugoslawische Geschichte, http://www.ewis.de/yulkgesch.html

 

24 Gürcistan’da Darbe, Radikal Gazetesi, 23.10.2003, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=96531

25 Sovyetlerin Son Dışişleri Bakanıydı, Radikal Gazetesi, 23.11.2003, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=96529&tarih=23/11/2003

 

26 Kadife Devrim Mimarlarından İktidar Hesabı, Radikal Gazetesi, 27.11.2003, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=96938&tarih=27/11/2003

 

27 Stratejik Önemi Büyük, Radikal Gazetesi, 23.11.2003, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=96530&tarih=23/11/2003

 

28 Şevardnadze: ABD bana ihanet etti, Radikal Gazetesi, 28.11.2003, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=97052&tarih=28/11/2003

 

29 Kiev'de Ufuk Turuncu, Radikal Gazetesi, 23.11.2004, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=135116&tarih=23/11/2004

 

30 Kiev Diken Üstünde, Radikal Gazetesi, 24.11.2004, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=135236&tarih=24/11/2004

 

31 Ukrayna'da Soğuk Savaş, Radikal Gazetesi, 26.11.2004, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=135430&tarih=26/11/2004

 

 

32 Ukrayna Beklemede, Radikal Gazetesi, 27.11.2004, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=135540&tarih=27/11/2004

 

33 Yuşçenko'ya Ayrılık Resti, Radikal Gazetesi, 29.11.2004

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=135709&tarih=29/11/2004

 

34 Kırgızistan’da Sular Durulmuyor, Radikal Gazetesi, 21.03.2005, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=147137&tarih=21/03/2005

 

35 Kırgizistan’da Lâle Devrimi, Vatan Gazetesi, 21.03.2005,

http://www.gazetevatan.com/cat/haber_detay.asp?Newsid=49614&Categoryid=30&aid=0

 

36 Kırgızistan'da Özbek isyanı, Radikal Gazetesi, 22.03.2005, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=147275&tarih=22/03/2005

 

37 Asya'nın Demokrasi Adası Sorunlar Yumağı, Radikal Gazetesi, 22.03.2005, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=147274&tarih=22/03/2005

 

38 Taşla sopayla devirdileri, Hürriyet Gazetesi, Nerdun HACIOĞLU 25.03.2005,

www.hurriyetim.com.tr/haber/ 0,,sid~3@tarih~2005-03-25-t@nvid~554381,00.asp

39 Farblose Revolution, Detlef D. Pries, 26.03.2005, Neues Deutschland Dergisi.

40 Neue Zürcher Zeitung Gazetesi, R.M., 26.03.2005.

41 Asiatische Despotien, Berliner Zeitung Gazetesi, Katja Tichomirowa, 26.03.2005, http://www.uni-kassel.de/fb5/frieden/regionen/Kirgistan/umsturz-komm.html

 

42 Kadife devrimin yeni hedefi: Orta Asya, Aksiyon Dergisi, Sayı: 538, Erhan Başyurt 30.03.2005, http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=20548&yorum_id=1

 

43 Provalı isyan, Milliyet Gazetesi, 26.11.2003, http://www.milliyet.com.tr/2003/11/26/dunya/adun.html

 

441] Kak Ne Dopustit Barkhatnoy Revolyutsii, http://www.gazetasng.ru/article.php?id=1634

Kaynak: http://www.diplomatikgozlem.com/haber_oku.asp?id=2186



Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!