Yaklaşık yirmi yıldır tüm dünyada bir “hayalet” dolaşıyor: Küreselleşme (Globalizm). Üzerinde çokça yazıldı, konferanslar, sempozyumlar düzenlendi, iddialar ortaya atıldı. Anlatılanlar, ortaya sürülen tezler, önemli ölçüde, Aydınlanma döneminden itibaren dünya aydınlarının ortak iddia ve beklentileri ile, Yirminci Yüzyılın iki büyük dünya savaşında insanlığın müşterek şuuruna kazınan büyük ve evrensel değerlerin bir potada eritilmesi ile oluşmuştu: Dünya barışı sağlanacak, gerginlik ve çatışmalar son bulacak, dünyanın hepimize ait ortak bir ev olduğu kabul edilecek, insan hakları ve demokrasi temelinde insanoğlu bu ortak evinde yaşadığı tüm sorunları çözecek, bilgi sınırsızca ve süratle paylaşılacak, acımasız ve yıkıcı ulusal rekabetlerin yerini ekonomik değerlerin daha eşit paylaşıldığı “yeni bir ekonomik ilişkiler ağı” alacak, dahası insanlığın başına bela olan açlık, yoksulluk gibi eşitsizliklerin doğurduğu tablolar ortadan kaldırılacaktı. Savaşların sona ereceği, ülkelerarasındaki gerginliklerin kalkacağı, demokrasi ve insan haklarının bütün coğrafyalarda yaşam bulacağı, ekonomik eşitsizliklerin doğurduğu utanç görüntülerinin silineceği bir dünya, kimin reddedebileceği bir hayaldi? Eşitsizliklerin ve binlerce yıllık kör inançların en fazla yaraladığı kadın ve çocukların baş tacı olacağı bir dünya özlemine kim karşı koyabilirdi? Dünyanın ortak evimiz sayılacağı bir ortamda, insanoğlunu topyekün tehdit eden çevre felaketlerine karşı ortak kararlar almak, ülke, sektör ve şirket menfaatlerini aşarak müşterek bir irade sergilemek kimin reddedebileceği bir özlemdi?
Küreselleşmeciliğin savunucuları, ideologları, özellikle Batı Avrupa ve ABD’nin en birikimli aydınları idi. Aralarında sosyolog, tarihçi, felsefeci, ekonomist, teknokrat çokça kalemşör ve dünyanın saygı duyduğu üniversitelerinde kürsü sahibi çokça zeki insanın olmasının yanı sıra, ABD’nin güçlü ve etkili strateji kurumları içinde görev yapmakta olanlar da vardı. Bu “dünya elitleri”, modernitenin aşıldığı, postmodern bir dünyanın eşiğinde olduğumuz savlarıyla birlikte, Avrupa’da son derece etkili olan “yeni sol” söylemleri Küreselleşmeciliğin içine yediriyor, giydiriyorlardı. Batı’ya, sözde Avrupa uygarlığına kendi içersinden yapılmış en büyük itirazı, reddiyeyi kaleme almış olan Karl Marks’ın kemiklerini sızlatan günümüz bazı utangaç şakirtlerinin, büyük dedeleri Marks’ın yolundan gidip gitmedikleri su götürse de, medya üzerindeki hakimiyetleri ve kamuoyu oluşturma konusundaki etkinlikleri tartışılamaz.
Aydın nedir, entelektüel kime denir sorusu 300 yıldır sorulur, tartışılır; buna rağmen de herkesin kabul edebileceği bir tanım hala ortaya konamamıştır. 300 yıldır yapılmış tanımların tamamını inceleyin, göreceksiniz ki, bu tanımlama gayretlerinde içlerinden biri ağır basmaktadır: Aydın, yaşadığı çağa ve daha da çok geleceğe karşı sorumluluk duyan ve kuşku ve sorgulamayı elden bırakmayan kişidir. Bu nedenle de, aydının en önemli vasfı “kül yutmazlığı” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu tanım ve niteliktir ki, Voltaire’den Hegel’e, Durkheim’den Kant’a, Saint Simon’dan Marks’a, Russel’dan Einstein’a, Dostoyevski’den Tolstoy’a, Darvin’den Freud’a, Zweig’dan Steinbeck’e kadar sayısız düşünür, yazar ve bilim adamının ortak paydasını oluşturmuştur. Ondokuzuncu Yüzyılın ortalarından günümüze, bizim de hem ülkemiz, hem de dünyamız için sayısız beyin yetiştirdiğimiz unutulmamalıdır.
Küreselleşmeyi şevkle, canhıraş bir gayretle savunanların karşısında durmak, onların temel aldığını iddia ettikleri ortak değerlerden dolayı, çok kolay değildi. Felsefi, tarihsel, ekonomik ve sosyolojik gerçekler ortaya atılan tezleri bütünüyle doğrulamıyor, söylemlerinin arkasındaki sır perdesi aralandıkça da Batı merkezli, yeni sömürgeci, dayatmacı bir görüntü ortaya çıkıyordu. İnsanlık, ABD’nin tartışılmaz hale gelmiş üstünlüğü arkasında, Batı’nın yeni bir ideolojik, ekonomik, kültürel, siyasi ve en nihayetinde de askeri hakimiyet kurma tehdidi karşısında mıydı? Tek kutuplu bir dünya şartlarında, yeni bir egemenlik mi dayatılıyor ve bu hakimiyet arzusu en başta da zihinler bulandırılarak mı gerçekleştirilmeye çalışılıyordu?
Dedik ya, kuşku hem aydın olmanın temel vasfıdır, hem de büyük ekonomik çıkar hesaplarının arkasında, gizlenmeye çalışılan hedeflere karşı insanoğlunun ortak aklına sahip çıkmak, milyarlarca insanın vicdanına tercüman olmak hala vazgeçilemez bir görevdir. Öyle, başka nedenlerle ve başka emellerle ortaya çıkmış, Haçlı Seferlerine falan gitmeye gerek yok! Onaltıncı Yüzyılın başında Amerika kıtasının “keşfi” ile başlayan yerli halkların “uygarlaştırılma” serüveninden bugüne gelinceye kadar, Batı Avrupa “uygarlık”, “insanlık” diyerek, kıtaları kolonileştirip, Amerika’dan Afrika’ya, Asya’dan Avustralya’ya kadar insanlığın başına bela olmamış mıydı? Koca koca kıtaları ve buralarda yaşayan onca halkı kendi zenginleşmeleri için soyup soğana çevirip, onca ülkeyi yıkım ve talan yerine döndürmemiş miydi? Dünyanın efendisi olmak, dünyayı sömürmek ve tek bir pazara dönüştürmek hayal ve arzusu, geçmişte örneği olmayan, benzersiz, gerçekten dünya için yeni bir anlayıştı. Ne İskender, ne Roma, ne Cengiz Han, ne de Kanuni Sultan Süleyman’ın çağındaki Osmanlı İmparatorluğunun cihan hakimiyeti, emperyal, çağlarının “küresel”, bilinen dünyanın belirleyici hakim güçleri olmalarına rağmen, insanlığa böylesi bir dayatma yaşatmamıştı!
Gerisinde gelişmekte olan Batı kapitalizminin dünya ekonomisine hakim olma, daha fazla kazanma, daha fazla zenginleşme hırs ve açgözlülüğü yatan bu baş döndürücü, hırçın, acımasız, iştahı doyurulamayan anlayış, o yüzyıllarda gerçekten yeni idi ve dünyanın kalan çoğunluğu tarafından da idrak edilmesi, tahlil edilip karşısında çareler üretilmesi imkansız bir anlayışı temsil ediyordu. Kapitalizmin geliştiği Avrupa ülkelerinin tamamı Orta Çağ kalıntısı krallar ve aristokrasi tarafından yönetiliyor olsa da, yükselen yeni sınıf sahip olduğu dünyaya hakim olma anlayışının sağladıkları zenginliklerle bu eski yönetici takıma da güçlerini kabul ettirmiş bulunuyordu. Çürümüş, yozlaşmış, zevk ve sefahat içinde başı dönmüş bu eski yönetici sınıf, kendilerinin daha da zenginleşmesini sağlayan yeni sınıfın, burjuvazinin yükselişine neden engel olsundu ki? Zaten engel ve ayak bağı olduğu zaman da, 1789 Fransa’sında olduğu gibi, eski sınıfın egemenleri tahtlarıyla birlikte kellelerini de yitireceklerdi. Fransız Devrimi, bu anlamda, tarihin akışını değiştiren bir dönüm noktası olmuştur.
1800’lere gelindiğinde, sanayi devriminin verdiği olağanüstü olanak ve fırsatlarla da taçlanarak, bu yeni sınıfın dünya için tamamıyla yeni olan anlayışı artık Batı Avrupa’ya tam hakimdi ve dünya ölçeğindeki egemenliği de tartışmasızdı. Korktukları, karşılarında aşılmaz bir engel olarak gördükleri, özellikle de Asya ve Afrika’daki egemenlik alanlarına ulaşmada bir set olarak değerlendirdikleri Osmanlı İmparatorluğu ise, artık ne askeri, ne ekonomik ne de sosyal ve siyasi olarak rakip ve tehlikeli bir güç idi. Kendi aralarındaki anlaşmazlıklar nedeniyle yüz yıl daha hesaba katmak zorunda kalsalar da, Osmanlı İmparatorluğu seddi, Batı için artık sadece “Doğu Sorunu” idi ve “Hasta Adam” olarak adlandırılmaya başlanmıştı. Bu sorunu halletmek, canlı canlı mezara gömmek mümkündü ama ortada halledilmesi gereken başka önemli bir mesele vardı: “Hasta Adam”ın mirası nasıl paylaşılacaktı? Üstelik bu paylaşmada, kendisinde hak gören ve Düvel-i Muazzamanın çakallar sofrasına zorbalıkla oturan Çarlık Rusya’sı gibi, Hıristiyan olmasına rağmen Batı için kendilerinden farklı ve Asyalı görülen, bir bela vardı. “Hasta Adam”ın ansızın ölmesi, mirasından aslan payını almak isteyen zamanın Büyük Devletleri arasında ciddi bir tehditti ve bu nedenle de olgu “Doğu Sorunu” olarak adlandırılmıştı ve özünde Batının kendi iç sorunuydu.
Anlayacağınız, şimdilerde Küreselleşme diye ad verilen olgu, ne bugünün bir olgusudur, ne de iddia ve önermeleri tümüyle yenidir. Yeni olan ne içeriğidir, ne de insanlığa sundukları! Sadece ve sadece adı “yeni”dir. Dün bu olguya “vahşi kapitalizm” deniyordu, “sömürgecilik” diye adlandırılıyordu, veya “emperyalizm” diye tanımlanıyordu; şimdi ise “Globalizm”... Söylemine her ne kadar demokrasi, insan hakları, kadının eşitliği, çevre vb. genel kabul gören unsurları katmış, hatta Avrupa “yeni sol” akımlarından istifade etmişse de, ne amacı ne de arkasında gizlediği, perdelemeye çalıştığı araçları yeni idi.
Bu gerçek önce 1991 yılında yaşanan Birinci Körfez Savaşı sırasında ortaya çıkmaya başladı. Yugoslavya’da, Avrupa’nın göbeğinde Almanların hala söndürülememiş olan eski hırs ve emellerinin yarattığı kanlı boğuşmada, Küreselleşmenin ne olup olmadığı daha bir net görülmeye başlandı. Tablonun başka bir tarafında ise, Kafkaslar yer almaya başlamıştı. Eski sömürgeleri üzerinde hala hak iddia eden kimi Avrupa ülkelerinin kan gölüne dönüştürdüğü Orta Afrika’da yaşanılanlar ise, Küreselleşmeciliğin üstündeki cilanın iyiden iyiye dökülmesini mi sağladı? Hele Irak’ın onca yalanla birlikte işgaliyle yaşanan ve 100 binin çok üstünde sivil insanın ölümüne neden olan kanlı süreç, Küreselleşmeciliğin ne olup olmadığını tüm dünyaya göstermiş oldu. Kitle imha silahlarına sahip diye saldırdığı Irak’ta işgalcilerin kullandığı seyreltilmiş uranyum bombalarının yarattığı yıkım ve yüzlerce yıl sürecek tahribatının hesabını ne Birleşmiş Milletler verebilir, ne de Küreselleşmeci ABD yandaşları! Bush’a ve temsil ettiği neo-con imparatorluğuna, gerçekleri bütün çıplaklığı ile ortaya döktüğü için, teşekkür mü borçluyuz dersiniz?
Yirmi sene önce açlık tehdidi altındaki dünya nüfusu yaklaşık 200 milyon olarak tespit edilirken, günümüzde bu nüfus 800 milyon olarak rapor edilmektedir. Zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki uçurum giderek artmakta, dünya tarihinde hiç görülmediği ölçülerde ekonomik derin uçurumlarla insanoğlu acı çekmektedir. Sermaye için dünya bir “köy” mertebesinde küçülürken, milyarlarca insan için hayat çok daha fazla çekilmez bir hale gelmektedir. Çoğu güçlü ve eski sömürgeci ülkeler tarafından kışkırtılan çatışma ve savaşlar, düşük ya da yüksek yoğunluklu olsun, giderek çok daha fazla ülkeyi hırpalamakta, hatta yeni düşmanlıklarla birlikte parçalamaktadır.
Bu manzara karşısında post modern söylemlerde bulunanlar dahi, artan oranda, kurduklarını sandıkları zihinsel dengelerini kaybetmekte ve eleştirel bir tutum alarak eski sorgulayıcı anlayışlarına dönüş sinyalleri vermektedirler. Küreselleşme, hızlı akan zaman yüzünü eskittikçe ve üzerindeki cilalar dökülmeye başladıkça, şimdilerde olduğu gibi, giderek daha az telaffuz edilmeye başlanmıştır. 1800’lerin küresel efendilerinin yalanlarla dolu Avrupa merkezci ideolojileri, 1850’lerde sorgulanmaya, 1900’lerde evrensel bir tepkiyle karşılanmaya ve nihayetinde de 1950’lerde tümüyle yıkılmaya, dağılmaya yüz tutmuştu. İçinde yaşadığımız çağın yaratılan mit’i Küreselleşme ise, 20 yıl içinde geçmişte 150 yılda alınan yolu tamamlamış gözüküyor. Modernliğin hala güzel ve büyük olan yanı bu: Hiçbir yalan, hiçbir ideoloji, hiçbir mistifikasyon, sürgit insanlığı kandıramıyor.
Dünya, “yeni dünya düzeni” ya da Küreselleşme diye yutturulmaya çalışılan şişirilmiş balona karşı tepkisini göstermekte de gecikmedi. Birbiriyle çıkış noktasında alakası olmayan bu tepkiler, üstelik, ortak büyük bir nehir oluşturmaya doğru da gidiyor.
Uzak Asya’da Şanghay Hareketi diye adlandırabileceğimiz, içinde Çin, Rusya ve bazı Türki Cumhuriyetlerinin yer aldığı oluşum Hindistan ve İran’ı da içersine dahil ederek genişleyecek. Şanghay Hareketi, Küreselleşmeye Asya’nın bir tepkisi ve yüzlerce yıllık deneyimlerinin sonucunda oluşmuş haklı ve meşru bir karşı çıkıştır. ABD ve Avrupa egemenleri, Asya’daki toparlanma hareketinden ve bu oluşumun sahip olup harekete geçirdiği olanaklardan rahatsızdır, korkmaktadır.
Dünyamızın başka bir köşesinde, ABD’nin yüz yılı aşkın bir süredir “arka bahçesi” olan, sömürgecilik döneminden bu yana yaşamadığı acı, dökmediği kan kalmamış, sahip olduğu zenginliklere rağmen sefalet içinde yüzen Latin Amerika ülkeleri, ünlü Simon Bolivar’ın tarihsel haklılığı ve esin kaynaklığı yaptığı büyük bir çıkış gerçekleştirdiler ve bu süreç daha da gelişecek. Chavez’in Venezüella’sının başı çektiği bu başkaldırı, “sol” kimliğine sahip ama zengin tarihi birikimlerinin verdiği derslerle demokratik bir zeminde yol alıyor. Sol ama ulusalcı ve antiemperyalist. Avrupa “Yeni Sol”undan da çok uzaktalar, Avrupa sosyal demokratlarından da... ABD’nin alışık olduğu ve Latin coğrafyasında defalarca başarıyla uyguladığı üç-beş general satın alarak darbe düzenleme, iç karışıklık yaratma, hatta iç savaş çıkartma usulleri şimdilik hiçbir işe yaramıyor ve yaramayacağına dair de çok güçlü, ulusal bütünlüğü sağlayan ve harekete geçiren yeni bir kalkışma yaşanıyor. Sanki bunca tarihsel tecrübe zenginliklerine Gandi’nin pasif direniş felsefesinden de bir şeyler eklenmiş gibi: Latin Amerika’nın sıcak ve kavgayı bile eğlenceli kılan dünyasına, Asya’nın binlerce yıllık bilgeliği aşılanmış olmasın sakın? Bu coğrafyada yaşanılanlar da, dünyanın hakimi olduklarını sananları sarsıyor, korkutuyor.
Avrupa ülkeleri de derinden derine Küreselleşmeyi sorguluyorlar. Bu sorgulamayı en iyi gösteren bulgu, AB Ortak Anayasasına karşı halk katmanlarının geniş bir siyasi yelpaze içindeki tepkileri ile ortaya çıktı. Ortak Anayasa, Küreselleşmenin etkisi altında hazırlanmıştı ve Avrupa insanının yaşamını altüst edecek, sosyal haklarını geriye götürecek böylesi bir anayasayı reddetmeyi yeğlediler. Avrupa kıtasındaki derinden gelen tepkinin giderek açığa çıkması, hem alışılmış merkez sol ve sağ siyasi yapıları sarsmaya başladı, hem de her gelişmeye hakim olacaklarını sanan efendilerin hesaplarını bozdu.
Ortadoğu, Küreselleşmenin, hiç de kibar olmaya gerek yok, emperyalizmin en acımasız yüklendiği bir coğrafya. Irak’ın işgali, Filistin meselesinde İsrail’in sürüp giden inadı, sahip olduğu petrol zenginliği ve bu zenginliği Krallar, Şeyhler eliyle uzun müddettir kullanan ABD ve Avrupa ülkelerinin kurduğu tezgahlarla birlikte, Arap dünyası ayağa kalkmakta zorlanıyor. Zorlanıyor ama, dünyanın bu parçasında da çok farklı gelişmelere olayların gebe olduğunu, zifiri karanlığın yaklaşmakta olan tan vaktinin habercisi olduğunu unutmayalım. Filistin ve Mısır’daki seçimlerde karanlık bir geçmişten gelen İslamcı bazı partilerin başarılı çıkmış olmasına aldanıp kafanızı karıştırmayın. Bu halklar da, muhakkak kendi birikimleri ve kendi güçleriyle ve kendi kültürlerinin sağladığı olanaklarla ayağa kalkacaklar. Bazı gelişmeler bunun ilk habercisi gibi ve çağımızın bilgi akışı ve haberleşmede sağladığı hız da bu süreci geliştirecek.
Kısacası, Küreselleşme ve bu anlayışın baş aktörü ABD, dünyadaki sorgulama ve alternatif arayışlarına hız verdi, haklılık kazandırdı, güç verdi. Küreselleşme, mürekkebi ve akıttığı kanlar kurumadan, “kendi mezarını” hazırladı.
Tarihi süreç incelenerek bu konuda söylenecek, yazılacak çok fazla elimizde malzeme bulunmaktadır. Sadece Türkçe yayınlanmış binlerce kitap, araştırma, makaleden ibaret bir külliyatın bulunduğunu unutmayalım. Zaten, son iki ya da üç yüz yıllık tarihimiz, bu “Küreselci”, sömürgeci, emperyalist güçlerle yaşadığımız maceranın tarihinden ibarettir. Bilhassa Ondokuzuncu Yüzyıl başlarından itibaren yaşadıklarımızın bir özetini sunmaya çalışsak, eminim ki ciltler dolusu yazı yazmak zorunda kalacağız. Yine de kısaca özetleyelim:
Herkesin fazlaca kullandığı ve fazlaca kullanıldığı için de uzak durmaya çalıştığım bir kavramla, “kırılma noktası” kavramıyla ifade edecek olursak, Osmanlı’nın son yüzyılında bazı önemli kırılma noktaları vardır: Bunların en başında 1838 yılında İngiltere ile imzalanmış Baltalimanı Ticaret Antlaşması gelmektedir. Tek taraflı bir antlaşmadır bu ve bu antlaşmayı ileriki yıllarda diğer Avrupa ülkeleri ile imzalanacak benzer başka antlaşmalar takip edecektir. Neticesinde, Osmanlı ekonomisinin kontrolü tümüyle Batı’nın denetimine geçecek, başta pamuklu ve ipek dokuma sanayii olmak üzere, halı sektörü hariç, tüm sanayiimiz çökecektir. Yüzyılın ortasında Rusya ile yaşanılan Kırım Harbi sırasında, sözde müttefikimiz İngiltere’ye borçlanmaya başlamamız, ikinci bir kırılma noktasıdır. Bu savaşın sonunda 1856’da imzalanan Paris Antlaşmasında her ne kadar Osmanlı’nın “bir Avrupa ülkesi olduğu”, yani Avrupa’ya dahil olduğumuz ifade edilmiş ve arkamız sıvazlanmış olsa da, sonuçları tümüyle Devlet-i Aliyye’nin aleyhine olacaktır. Ekonomik çöküş mali çöküşle tamamlanmaktadır. Netice, 1881’de Düyun-u Umumiye İdaresi eliyle Osmanlı Maliyesinin Büyük Devletlerin kontrolüne geçmesi, yani neredeyse tüm tarihçilerin üzerinde birleştiği gibi, Osmanlının yarı sömürge oluşu ile noktalanacaktır.
Yukarıdaki paragrafta kısaca özetlediğim bu tarihi dönem, Anadolu Türk’ünün acılarının arttığı, yoksulluğun, sefaletin derinleştiği bir dönemdir. Aynı dönemde Levanten diye adlandırılan ve büyük ölçüde Rum ve Ermeni tüccarlardan oluşan, Batılı devletlerin adeta acentası olmuş bir sınıf hem Osmanlı ekonomisini neredeyse tümüyle ele geçirmiş, hem de menfaatlerini Avrupalıların siyasi, ekonomik ve hatta askeri menfaatleriyle bütünleştirmiş bulunuyordu. Böylesi bir bütünleşmenin doğal sonucu, iç içe yaşadığımız bu azınlıkların giderek ülkeye ve Müslüman Türk kardeşlerine yabancılaşmalarını getirmiş ve yüzyılın sonunda başlayacak Ermeni isyanlarında görüleceği gibi, kanlı boğuşmalara da neden olmuştur.
1850’lerde Osmanlı ne Batıda gelişmiş ekonomi biliminden, ne de hakim olan anlayışlara karşı geliştirilmeye başlanan karşı tez ve tartışmalardan haberdardı. Ne dönemin hakim anlayışı “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” tezini kavrayabiliyordu, ne de karşısında giderek sesini yükselten dönemin “sosyal demokrat” itirazlarının farkındaydı. Modern anlamda maliye konusunda da bilgisi yoktu ve hatta “bileşik faiz hesabı”nın nasıl yapılacağını dahi bilmiyordu. Tarihçiler, ilk borçlanmalar sırasında, bileşik faiz hesabından anlamadıkları için Osmanlı idaresinin zarara uğradığını söylüyorlar.
İktisat ve maliye konusunda ilk tercüme ve intihallerle dolu telif eserler de bu dönemde yayınlanmaya başlanır. Yani, Osmanlı aydını ve idarecileri şu ne menem şeyse ekonomi konusunda kafa yormaya başlamışlardır. Modernleşme yönündeki ilk gayretlerin üzerinden bir asra yakın zamanın geçtiği bir dönemde, nihayet Osmanlı aydını modernleşmenin arkasındaki ekonomi gerçeğini bulanık da olsa fark etmeye başlamış bulunuyordu. Hemen tarihimize ve kendimize kolayına haksızlık etmeyelim: Yukarıda da değindik, Osmanlının da, çağdaşı olan Avrupa dışındaki dünyanın da Avrupa kapitalizmini anlama ve karşı tedbirler alma şansı yoktur, olmamıştır. Bunu anlamasını kolaylaştıracak bir müteşebbis sınıf da yoktu, geleneksel bilgi birikimleri de böylesi bir yeni olguyu değerlendirecek imkanlar vermiyordu. Kapitalizmin neden Batı Avrupa’da uzun bir tarihsel süreç içersinde gelişip, dünyanın arta kalan geniş coğrafyalarında neden gelişemediği sorusunun cevabı, 200 yıldır tüm dünya bilim adamlarının üzerinde kafa yorduğu bir büyük sorudur. Bugün bu konuda Marksist literatürün getirdiği tezlerden başlayarak, karşıtlarının geliştirdiği tezler ve sürüp giden tarih, ekonomi, sosyoloji alanındaki sayısız araştırma ile zenginleşen çok daha fazla bilgiye sahip olmamıza rağmen, bu soruya verilecek cevap konusunda daha da fazla araştırma yapılacak, kafa yorulacaktır.
Ondokuzuncu Yüzyılın ikinci yarısında ekonomi ve maliyeyle ilgili yaşanılanları anlama gayreti, daha çok, Osmanlı Devletini kurtarma telaş ve arayışından beslenmiştir. Umut olarak vaat edilen ne Tanzimat Fermanı, ne de Islahat Fermanı olumlu sonuç vermiş, aksine sorunları daha da derinleştirmiş bulunuyordu. Yabancı ülkelere yaslanarak ayakta durma ve meselelerini halletme konusunda da, artık ciddi kuşkular ortaya çıkmıştı. Levantenlerin memnuniyeti, bazı üst düzey devlet görevlilerinin Avrupa ülkeleri elçilerinin neredeyse kuklası konumuna gelmesi de, duyulan rahatsızlığı arttırıyordu. Modern anlamda ekonomi biliminden henüz çok anlamasalar da, İmparatorluk içinde yaşanılanlar, azınlıkların zenginleşmesi, Müslüman Türk çoğunluğun yoksullaşması, ülkenin kaynaklarına yabancıların artan oranda el koyması ve ülkenin yabancı mallar için bir açık pazar haline gelmesi gözleniyor ve Osmanlı aydın ve idarecilerinde, en azından bir kesiminde, huzursuzluk yaratıyordu.
Gözlemlerinden yola çıkarak yaşanılan ve giderek de derinleşen sorunlara çözüm arayışı Osmanlı aydın kesimini düşündürür. İlk gözlemler, siyasal zeminde farklı kutuplarda olsalar da, yaşanılanlar karşısında, hele de devletin içersine sürüklendiği yanlışlar konusunda neredeyse ortak sayılabilecek tepkileri ortaya çıkardı. Örneğin, Abdülhamit yönetimine muhalif olan Namık Kemal (özellikle Mektuplar’ında) ekonomik gelişmelerden rahatsızlığını ifade ederken; siyasi yelpazede farklı bir noktada olan Ahmed Cevdet Paşa da (Tezakir’e dikkat) son dönem Osmanlı idaresini bu açıdan eleştirir. Eleştiriler, bunlarla da kalmaz: Özellikle bu dönemin edebiyat ürünlerinde, Levantenlerin yaşam tarzları ve küstahlıklarına ve bir kısım Batıcı, halkından kopmuş alafranga tiplere karşı da haklı tepkiler dile getirilmeye başlanır. Artık sorgulama başlamıştır ve giderek de derinleşecektir.
Çağdaş Batılı bazı tarihçilerin araştırmalarında ve ileri sürdükleri tezlerde, sinsi, örtülü bir oryantalizm olgusuna rastlamamız nedeniyle görüşlerine tümüyle katılmasak da, benzer tespitler yapıldığını görüyoruz. Mesela Carter V. Findley’i dinleyelim: “Son iki yüzyılda Türk halklarını sarmalayan yeni gerçeklik, en belirgin olarak kendini Avrupa’dan kaynaklanan yeni bir güç, yani emperyalizm olarak gösterdi. Ama bu yeni gerçeklik bununla kalmıyordu. Avrupa emperyalizminin arkasında, bütün tezahürleriyle modernliğin çok daha büyük gerçekliği durmaktaydı ve bu modernliği yaratan, 18. yüzyıl sonunda ortaya çıkan ekonomik ve siyasi devrim ile bu devrimlerin ardında yatanlardı. Avrupa merkezli küresel hakimiyet sisteminin 19. yüzyılda yayılıp 20. yüzyılda çöküşü, Türklerin ve başka halkların modernlik tecrübelerindeki iki aşamayı belirledi: Birinci aşamada, büyük emperyalizm tehdidine karşı kendilerini savunabilmek için modernleşmeye çalıştılar; ikinci aşamada ise Avrupa tehdidinin azalıp modernliğin gerçekten küresel yüzünün ortaya çıkmasıyla birlikte, kendilerine daha fazla güven duydular.”
Findley’in başka bir tespiti de, konumuzla doğrudan ilişkili olduğu için, çarpıcı: “Britanya ile yapılan 1838 anlaşmasıyla ve başka Avrupa ülkeleriyle daha sonra yapılan diğer anlaşmalarla serbest ticaretin benimsenmesi, Osmanlıların daha önce sanayileşmek için kurdukları iktisadi devlet girişimlerini – serbest ticaret taraftarları bunlara ‘tekel’ diyerek kınadılar – feda etmesi demekti. Bu hiç de önemsiz bir fedakarlık değildi; nitekim 1930’larda Türkiye Cumhuriyeti’nin en yaratıcı ekonomi politikası yine devlet eliyle sanayileşmeyi öne çıkaracaktı.”
Findley’le başladık, yine onun eserinde küreselleşmeyi anlattığı bölümleriyle devam edelim: “Dünya tarihçileri, kronolojik olarak 20. yüzyılı Avrupa merkezli küresel egemenlik sisteminin çok evreli nihai kriziyle tanımlar; bu sistem en azından 15. yüzyıldan beri gelişmekte olup ancak 19. yüzyılda gerçekten küresel hale gelmiştir. Modernliğin Avrupa dışındaki toplumlara 19. yüzyılda kendini en yakın emperyalizm tehdidiyle belli etmesinin nedeni de budur”. Ama aynı Findley, biraz ileride, kendini tutamayıp size de garip gelecek şu düşünceleri ortaya atmaktan da çekinmiyor: “Geniş anlamda anlaşılan küreselleşmenin seyrinde, daha önce modernleşmenin yapı taşları olarak görülenler – şirketler ve piyasalar, ulus-devletler ve ittifak sistemleri, uluslararası örgütler ve hareketler dahil olmak üzere – hala önemli rollere sahiptir. Ne var ki bunlar, küresel düzeni tanımlamak şöyle dursun, küresellik (geniş anlamda) ile yerelliğin ters akıntılarının nitelediği küresel düzensizliğe kaptırmışlardır kendilerini”. Son aktardığım paragrafın içinde taşıdığı en önemli vurgu, bize tabi olun vurgusudur. Tabi olmazsanız, “küresel düzensizliğe” neden olursunuz! Böylesi bir söylem, ne yenidir ne de insanoğluna huzur sağlar.
Findley’i şimdilik bir kenara bırakıp, 19. Yüzyıla bir kez daha dönelim: Yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı İmparatorluğunun yaşadığı olumsuzluklar karşısında aydınlarımızın giderek yaşanılan sorunlara karşı daha duyarlı ve bilinçli olduğu, tespitler yapıldığı ve çözümler aradığından bahsetmiş idik. Ahmed Midhat gibi, tecessüsünün sınırı olmayan, Türk yazınında denemediği bir alan bırakmamış, çok sayıda eser vermiş, yaşamı da muhalif Genç Osmanlılar arasında yer almaktan Saray’a intisaba kadar farklı eğilimler içinde geçmiş bir yazara bakalım.
Ufku, tecessüsü sınır tanımayan Ahmed Midhat’ın ekonomi üzerine de eser verdiğini, işin uzmanı olanlar dışında, çoğumuz bilmeyiz. Konuyu tekrar gündeme getiren François Georgeon isimli Fransız bir tarihçi oldu. Georgeon’a göre, süreci daha iyi anlayabilmek için, bir tasnif yapmak gerekiyor: “Tanzimat’tan itibaren iki eğilimin öne çıktığı ve 20. yüzyıl başında bunların tam anlamıyla birer düşünce akımı halini aldığı söylenebilir: Liberal eğilim ve milli iktisat eğilimi. Birincisinin yandaşlarına göre Türkiye esas olarak bir tarım memleketidir ve öyle de kalmalıdır. Tarım ürünlerini ihraç edebilmek için serbest dış ticareti benimsemek gerekir ve Osmanlı İmparatorluğu’nun sanayileşmesinin temelleri bu ihracat sayesinde atılabilecektir. Milli iktisat yandaşlarına göre ise, öncelikler tam ters yönde olmalıdır: Avrupa’yı yakalamak için önce sanayileşmek ve bu konuda başlıca engel Avrupalı güçlerin dayattığı serbest dış ticaret olduğu için, korumacı önlemlerle yeni doğan sanayiyi kollamak gerekir. İkinci aşamada, bir Müslüman Türk girişimci sınıfı geliştirilecek ve korunacak, böylece devlet yapısı ‘milli’ bir burjuvaziye dayandırılacaktır”.
Tanzimat’tan Cumhuriyetin kuruluşuna kadar geçen süreci özetlerken anlatılanlar, “yeni dünya düzeni”, Küreselleşme vs. diye şimdilerde anlatılanlarla ne kadar çok benzerlikler taşıyor, dikkat edin! Koşullar değişse, yeni sorunlar tartışmaların boyutunu farklılaştırsa, hatta kullanılan araçlar yenilenmiş olsa da, dün de bugün de “küresel bir dayatma” olduğuna dair deliller ortaya konulmuyor mu?
Georgeon, aynı dönemde Osmanlı yazınında boy gösteren dört ekonomi-politik eseri olduğunu, bu eserlerin Avrupalı yazarlardan yapılmış çeviriler ya da derlemelerden ibaret olduğunu belirtir ve ekler: “Bütün bu yayınlarda egemen olan ekonomik liberalizmdir. Frédéric List’in ‘milli iktisat’ hakkındaki düşünceleri Osmanlı İmparatorluğu’nda daha sonraları, Jön Türkler döneminde tanınacaktır”. Ahmed Midhat’ı ise çok farklı bir yere oturtmaktadır: “Öncelikle Ahmed Midhat ekonomi-politik incelemesinde, sadece bir Avrupa eserini çevirmekle yetinmeyi ya da özgün ve Osmanlı bağlamına uyarlanmış olma iddiası taşıyan bir eser yazarken derlemelerden yararlanmayı reddeder. İkincisi, düşünceler konusunda, serbest ticaret dogmasını bir kenara bırakarak Osmanlı İmparatorluğu’nun Avrupa’yı yakalayabilecek bir biçimde sanayileşmesini sağlamak için korumacı bir sistemin benimsenmesini savunur”. Georgeon, sormadan edemiyor: “O halde ‘milli iktisat’ın ilk habercisi Ahmed Midhat olabilir mi?”
1879 ile 1889 arasında sayısız makalesinin yanı sıra dört adet ekonomi üzerine kitap yayınlar Ahmed Midhat: Sevda-yı Say ü Amel, Teşrik-i Mesai Taksim-i Mesai, Hall ül-Ukad ve nihayetinde de bilerek modern bir başlık konmuş olan Ekonomi Politik. Bütün bu eserlerinde vermeye çalıştığı ortak çağrı, “Osmanlı İmparatorluğu’nun sorununun siyasi rejimden çok, ekonomik açıdan geri kalmış olduğu” fikridir.
Ahmed Midhat, ekonomiyi bir bilim olarak kutsamakta, bu anlamda pozitivist hatta yazılarında İslami önermelerde bulunmasına rağmen laik olarak da değerlendirilen, ama yabancı birilerinin görüşlerini benimsemek yerine bu bilimi Osmanlı İmparatorluğunun koşularına uydurmak gerektiğine inanan bir aydınımızdır. Üreticilerin ve sanayileşmenin önemine inanan, sermaye şirketlerinin oluşması gerektiğini düşünen, üretimde makineleşme yandaşı, Osmanlı hukukundaki hala mevcut olan mülkiyet önündeki engellerin kaldırılması gerektiğini ifade eden, bütün bunların gerçekleşmesi için de daha fazla girişimci ruh ve daha fazla özgürlük talep eden, ele aldığı liberal görüşleri yanında döneminin de günümüzün de liberallerinin karşı çıktığı yoksullara sosyal yardım konusunu ısrarla savunan ve bunu “mukaddes bir borç” olarak tanımlayan gerçekten nevi şahsına münhasır, özgün bir yazar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Osmanlı aydınları arasında haklı bir yer işgal eden Midhat Efendi’nin ekonomi konusundaki en özgün, bir ilk olan yanı ise, Milli İktisat politikalarının habercisi olan düşünceleridir. Özünde o bir Osmanlı aydınıdır ve temel aldığı Batı ekonomisinin esaslarına liberal bir çizgide sahip çıkarken, nasıl gerçekleştireceğiz sorusuna cevap ararken yapılan tavsiyeleri elinin tersiyle itmekte, ülke ve devlet çıkarlarını öne çıkartmaktadır; yani Batıyı örnek almakta ama bu örnek almayı uşaklığı kabul noktasına getirmeyip, çareyi kendisi olarak ve sadece ülkesi için aramaktadır. Onu özgün kılan da bu yanıdır. Üstelik geliştirdiği tezler, 1913 sonrasındaki “milli iktisat” yolunda da, Cumhuriyetin kuruluş döneminde de başarıyla hayata geçirilecek düşünceleri içermektedir.
Georgeon’dan özetleyelim: Döneminin hem Batıda hem de Osmanlı topraklarında savunulan tezlerine karşı çıktığı en temel konu, hakim anlayışın tersine, korumacılığa sahip çıkması ile ortaya çıkar. Osmanlı tarihini inceleyerek, kendince bu tarihin Avrupa ile farkını ele alır ve Çarlık Rusya’sından Mısır’daki Mehmet Ali Paşa yönetimine kadar örnekler sunar. Osmanlı gerilemesi meselesine gelince, bu konuda “özellikle yabancıları sorumlu tutar, onların sahip oldukları koruma, özellikle de kapitülasyonlar sayesinde imparatorluğun sadece dış ticaretini değil, iç ticaretini bile istila ettiklerini belirtir. Bu durum karşısında, milli serveti ‘edinmek ve büyütmek’ için ne gibi çözümler önerir? Öncelikle devlet Osmanlı sanayicilerini ve tüccarlarını korumalıdır. Osmanlı devleti, sınırları içinde yabancılara ayrıcalıklar tanıyacağına, koruma ve ayrıcalıkları kendi ‘milletinden olanlara’ saklamalıdır”.
Bir gümrük koruması oluşturarak ekonomik faaliyetleri dış rekabetten korumak gerektiğine inanan Ahmed Midhat, Batılı ekonomistlerin bu konudaki önermelerine karşı çıkar. Georgeon, bu karşı çıkışı dört noktada değerlendirir: “a) Serbest dış ticaret, Osmanlı ticareti ve ekonomisinin yıkımı anlamına gelmektedir. Sanayi devriminin başlangıcından beri Osmanlı tarihi bunu kanıtlamıştır... b) Serbest dış ticaret, Avrupa uluslarının çoğu gibi, aralarında dengeli ilişkiler bulunan uluslar açısından geçerlidir. Ama Osmanlı İmparatorluğu ile Avrupa arasındaki ilişkiler dengeli değildir, tamamen Osmanlı İmparatorluğu aleyhinedir... c) Serbest dış ticaret Avrupa’nın bile her yerinde yoktur... d) dış ticaret serbest olursa Osmanlılar Avrupa’ya göre gecikmelerini kapatmaları için çok gerekli olan bu sanayilerden yoksun kalacaklardır...”
Siz 120 küsur yıl önce yazılanların günümüzde gerek AB ile tek taraflı olarak imzalanmış Gümrük Birliği anlaşması, gerekse IMF’nin baskı ve telkinleri ile yapılanlar arasında benzerlikler olup olmadığını düşünürken, Georgeon’dan bir alıntı daha yapalım: “Ahmed Midhat’ın Osmanlı geri kalmışlığı için önerdiği büyük reçete Osmanlı iç ticaretini ve sanayisini etkili bir şekilde koruyacak gümrük tarifeleri getirilmesidir. Ama gümrük resimlerinin, ürünlerin Osmanlı toplumuna yararına göre değiştirilebilmesi gerektiğini de eklemektedir. Lüks ürünlere ağır gümrük vergileri konurken, makineler gibi Osmanlı ekonomisi için çok gerekli olan mallar gümrük muafiyetinden yararlanmalıdır”.
Üstelik bu tezlerin savunulduğu dönemde, dünyada da, kıta Avrupa’sını da sömüren İngiliz liberal ekonomi anlayışına karşı çeşitli Avrupa ülkelerinde de (Almanya mesela) karşı arayışlar vardır ve üstadımız neredeyse Avrupa için bile düşüncelerinde yeni bir şeyler ortaya koymaktadır.
Tezlerinde Osmanlı Müslümanlarını temel alan, bu yanıyla erken bir dönemde ekonomide milliyetçiliği çağrıştıran; bir yandan düşünceleri ile Namık Kemal’e yakın görüşler ileri sürerken, bir yandan da Abdülhamid’in panislaminizminin de habercisi olan; Osmanlı İmparatorluğu’nun sanayileşme gereğini vurgulayan, bunu yaparken “Manchester ekolü tarafından İngiltere’nin yararına geliştirilmiş biçimiyle uluslararası işbölümünü” reddeden; ülkenin Avrupa’nın hammadde kaynağı durumuna düşürülmesine karşı çıkan; yabancılara ayrıcalıklar tanıyan kapitülasyonların kaldırılmasını talep eden Ahmed Midhat Efendi, sanki Osmanlı için geç kalmış, ama öğretici bir çığlıktır.
Bu anlamda da, Georgeon’un şu tespitine katılmamız mümkün olmadığı gibi, bu tür bir tespiti de oryantalizmin kendisini mahcup dışa vuran bir tezahürü olarak değerlendiriyoruz: “Ahmed Midhat’ın ekonomi-politik incelemesi çıktıktan bir yıl sonra, 1881’de tam bir mali iflas içindeki Osmanlı İmparatorluğu’na Avrupalı güçler tarafından dayatılan Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kurulması Ahmed Midhat’ın iddialarının zalimce yalanlanması olarak değerlendirilebilir”.
Tecessüsü sınır tanımayan bu Osmanlı aydınının düşünceleri, sonraki dönemleri ve Cumhuriyet dönemini de etkilemişe benzemektedir. Yüz yıl önce de günümüzde de, sorun tektir: Önerilen çözümler, ülkemize ne getirmektedir? Kölelik mi, bağımsızlığımızı koruyarak gelişmek mi? Bu nedenledir ki, birbirinden siyasi tercihleri ile kopmuş iki aydın, Namık Kemal ve Ahmed Midhat Efendi, hemen hemen aynı şeyleri düşünmektedirler. Kurtuluş Savaşı ve sonrasında Cumhuriyetin kuruluş döneminde de benzer bir birlikteliği, üstelik kelimenin tam anlamıyla birlikteliği, göreceğiz: Liberal görüşleri ile tanınan Ahmet Ağaoğlu ile devletçi politikaları savunanlar omuz omuzadırlar. Millicilik, insanları bağlayan ana harçtır, gerisi sadece ayrıntıdır.
Nitekim, 1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde özünde “liberal” bir hat üzerinde milli bir müteşebbis sınıf yaratılması hedeflenir. 1929 dünya ekonomik krizine kadar çokça adım atılmasına rağmen, sermaye yetersizliği nedeniyle fazla yol alınamamış olması ve dünya ekonomik krizinin ortaya çıkardığı acil tedbir alınması zorunluluğu neticesinde, ekonomik devletçiliğe geçiş kararı alınır. Alınır ama, Gazi Mustafa Kemal, 1930’larda konunun bütün yönleriyle tartışılmasını arzu eder ve Kadro dergisinin yayınına izin verir. Ama, karşıt tezler de özgürce yayınlanacaktır. Birkaç yıl sürecek bu özgür tartışma ortamı, tartışmalar düzeysiz ve kafa karıştırıcı bir noktaya gelene kadar da sürdürülecektir. Gazi, büyük bir sabır göstermiş fakat sonuçta da çarpışan tarafların getirdiği “zıt” düşüncelerin hiçbirisine tam teslim olmadan, yararlanmayı ve esnek bir çözüm yolu ortaya koymayı da bilmiştir. Üstelik tarihimizde bir ilk olan, dünya iktisadi tarihi için de Sovyet deneyimi dışında bir ilk ve örnek teşkil eden, Birinci Sanayi Kalkınma Planı bu dönemde gerçekleştirilmiştir.
Cumhuriyet, Gazi’nin sağlığında, yıllık ortalama % 9 kalkınma hızı ve gerçekleştirdiği sanayi hamlesi ile, ekonomide de “makus talihi” yenmeyi bilmiştir. Üstelik, bunu gerçekleştirirken ne dış borçlanmaya gitmiş, ne gelir ve giderleri arasında açık yaratacak bir devlet maliyesi yoluna sapmış, ne de yabancı sermaye düşmanlığı gibi kör bir yola sapmadan, ama Chaster Projesi teklifindeki gibi geçmişi çağrıştıran tuzaklarla dolu teklifleri de geri çevirme cesaretini göstererek yürümüştür.
İşte bir yabancı bilim adamının değerlendirmesi: “Türkiye Cumhuriyeti 1930’larda parti ve devletin sıkı sıkıya bütünleşmesiyle diğer birçok ülke gibi daha otoriter bir yöne kaydı. Ne var ki, rejimin 1929 buhranına bulduğu çözüm genel kanıdan çok daha yapıcıdır. 1920’lerde ekonomide özgün fikirler üretemeyen hükümet 1930’larda yaratıcı olmaya başladı. Hayati önemde bir yenilik olan ‘devletçilik’ 1932’de uygulamaya kondu... Sovyet modelinin tersine, devlet üretimi sadece ekonominin kilit sektörlerinde üstlenmiş, diğerlerini özel sektöre bırakmıştı”
Cumhuriyetin destan yazan sanayileşme hamlesi böyle gerçekleştirildi. Bir kaşık şekere Birinci Dünya Savaşı yıllarında muhtaç olan Türkiye, artık şekerini de, tekstil ürünlerini de, kağıdını da üretiyor ve hatta madenlerini de işletmeye başlıyordu. Aynı dönemde bir kuruş yabancı parasına ihtiyaç duymadan kendi olanaklarımızla gerçekleştirdiğimiz tren yolları, kara yolları, liman ve hava yollarında yaşanılan gelişmelerle, ekonomide ulusal bütünlüğün sağlanması da temin ediliyordu. Bütün bunlar, handiyse sıfır noktasından başlanarak geliştirilmiş ve özel teşebbüsün oluşması ve ayağa kalkmasını da sağlamıştır. Yeni kamu bankaları ile birlikte özel teşebbüs de bankacılık ve sigortacılık alanında geliştirilmiştir. Ve, İngiliz-Fransız ortaklığı olan Osmanlı Bankası’na para basma, tahvil çıkartma yetkisi tanınmasına son verilerek, Merkez Bankası kurulmuş, devletin bağımsızlığı bu alanda da tescil edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken, kendi şartlarımıza özgü çözümler üretilmiş, Sovyetlerdeki “devlet komünizmi” anlayışından da, İngiltere ve ABD’nin temsil ettiği “liberal” zihniyetten de farklı bir yol tutulmuştur. Bu yol tümüyle “milli” ve kendimize, kendi şartlarımıza bağlı bir yoldu. Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin Kuruluş destanı, milli kalkınma ve milli iktisat politikası ile taçlanıyor ve dünyada yükselen, emsalsiz ve Üçüncü Dünya ülkeleri için örnek teşkil eden bir yıldız haline geliyordu.
İşin sırrını, gelinen nokta itibariyle, yabancı bir yazar, Findley, bakın nasıl özetliyor: “Ülke hiçbir zaman sömürge olmamıştır. Dolayısıyla, yabancı yöneticilerin amaçları doğrultusunda ne elit oluşumu ne de halkın eğitimi engellenmiş, kısıtlanmıştır. Ayrıca, modern bir devletin örgütsel yapısı ile düzenleyici ve yasa yapıcı aygıtları çok uzun zamandır yerli yerindedir; en yüksek gelişmişlik düzeyindeki ulusların standardına erişemese de bağımsızlıklarını kazanmış eski sömürgelerin ortalamasının çok üstündedir.”
Nereden nereye geldik? Borçlanma politikaları, devletin büyüyen açıkları, özelleştirme adına Cumhuriyetin üzerinde büyük atılımlar yaptığı tesislerinin rant değeri yüksek arsalara dönüştürülerek yok edilmesi, ülke ile ilgili kararların AB ve ABD’de alınır olması vb. gelişmeler, yüz yıl öncesinin şartlarına döndüğümüzü çağrıştırmıyor mu? Bugüne adım adım gelindi. Gazi’nin ölümünden sonra, ülkeyi yönetmedeki basiretsizlikler, korkular, beceriksizlikler, bazı ilkelere sırt dönmeler, bugün yaşadığımız sıkıntıların nedenlerini oluşturmuştur.
Mustafa Kemal’den sonra hiçbir şey yapılmadı, her şey olumsuz muydu? Hayır. İkinci Dünya Savaşı’nın olumsuz koşullarına rağmen ekonomide olumlu gelişmeler olmuştur. Onca yanlışına rağmen, Menderes döneminde Türkiye hamle yapmaya devam etmiştir. Kısa sürelerle olsa da, Demirel döneminde de, Özal döneminde de ülkemiz yerinde saymamıştır. Ama bu iktidarların sağladığı sürekli olmayan ekonomik gelişme süreçleri, yine kendileri tarafından, borçlanmaya girme, devlet bütçesinin karşılanması olanaksız açıklar vermesi, nihayetinde de büyük ölçüde bu hatalı ekonomi yönetimlerinden dolayı oluşan enflasyon ve hatta kriz dönemleriyle geçmiştir. Gazi’nin zamanı ile aralarındaki en temel fark, bu saydığımız konulardaki tutarsız ve günübirlik politikalarından kaynaklanmaktadır. Ülkenizin şartları oluşmuşsa, daha az devletçi, daha çok liberal politikalara da dönebilirsiniz, dünya ölçeğinde yaşanan gelişmelere ayak uydurmak için ithal ikameci politikaları da değiştirebilirsiniz. İster öyle, ister böyle, tercihleriniz ne olursa olsun, ülke için, devlet için bazı ortak kurallara sahip çıkmanız gerekmiyor mu? Bir seçim dönemini finanse etmek, ya da bir kısım seçmenin oyunu garanti atına almak için, ülkenin geleceğini ipotek altına sokmanın mazur görülebilecek bir yanı var mı? 1950’lerden bugüne, popülist politikalar, ekonomik krizler ve ardından gelen siyasi krizlerle Türkiye’nin uğradığı kayıpların hesabını yapan var mı?
Hele, farklılığınızı ortaya koymak ve size muhalif olanları susturmak için, Cumhuriyetin kuruluş dönemine haksız ve izansız ithamlarda bulunmak gerekiyor mu? Böylesi hamakatı önceki siyasiler de yaptı, şimdikiler de yapıyor. Kurtuluş Savaşı’na saldırmak nasıl bir ihanet ve aymazlık ise, Cumhuriyetin kuruluş döneminde ekonomide yapılanlara saldırmak, itham etmek ve hatta yapılmış olanları yok saymak, benzer bir ihanet ve aymazlıktır. Kendi tarihini tahrif ve tahrip eden böylesi olumsuz bir anlayış sonucunda, farkında mıyız, millet olmanın gereklerini de tahrip ediyoruz!
Atatürkçülüğü 1930’lu yılardaki ekonomik devletçilik anlayışına hapsetmek de, Gazi’yi anlamamak ve bilmemek demektir. Milletin yararına olacak, ülkenin sanayileşmesini ve kalkınmasını sağlayacak, bütün bunlar gerçekleşirken bağımsızlığına hiçbir şekilde halel getirmeyecek her yol, Gazi’ye yabancı değildir. Gazi’nin 1920’li yıllardaki tutumuyla, 1930’lu yıllardaki tutumu arasında değişmeyen yanı, işte bu temel aldığı ana ilke’dir. Gazi’nin hoşgörüsü, “tam bağımsızlığa” gölge düşürecek gelişmelerin yaşanabileceği noktaya kadardır. O noktayı geçiyor iseniz, Gazi’nin önerdiği ve önem verdiği yoldan ayrılıyorsunuz demektir. Liberalizm, piyasa ekonomisi, devletçilik veya hatta sosyalizm... hepsi milleti düze çıkarmak, devleti de güçlü kılmak için kullanılabilecek birer araçtır sadece. Büyük teorik laflar üretilmesine güvenmeyen, liberal ya da sol ideolojik saplantılarla dünyanın gelişmesine ayak uydurulamayacağına inanan Gazi, hedefi de aynı sadelikle ortaya koyar: “Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak, hatta üstüne çıkmak...”
Böylesi bir hedefin gerçekleştirilebilmesi, milletin ortak menfaatlerine sıkıca sarılmakla mümkündür. Bu gerçek, yaşamakta olduğumuz ve yüz yıl öncesini hatırlatan günümüz koşullarında da hala geçerli ve yerinde bir bakışı göstermektedir.
Ve son bir cümle: Gazi Mustafa Kemal’in en olumsuz koşullarda denenmiş ve başarıya ulaşmış olan yol gösterici ışığı, dün olduğu gibi bugün de, Küreselleşmenin, emperyalizmin alternatifini göstermekte ve hangi temel üzerinde birliktelik sağlanması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Arif Ekim
Bir anlamda, modern, evrenselci, küreselleşmeci anlayışın ilk büyük düşünürü Hegel’dir ve eserlerini de tam bu dönemde vermiştir. Hegel’in “tarihin sonu” olarak müjdelediği Fransız Devrimi’nin insanın özgürleşmesi kapsamında oynadığı role verdiği önem, günümüz kürselleşmeci ideologlarının kendi anlayışlarını önemli kılan iddialarından çok daha fazla haklı gerekçelere dayanmaktadır. Konu hakkında düşünmek isteyenlere: Alexandre Kojéve, Hegel Felsefesine Giriş, Çeviren: Selahattin Hilav, YKY, 3. Baskı, İstanbul 2004.
Carter V. Findley, Dünya Tarihinde Türkler, Çeviren: Ayşen Anadol, Kitap Yayınevi, İstanbul 2006, s. 164.
Ahmed Midhat Efendi üzerine hala geniş bir araştırma yapılmamış olması büyük bir eksikliktir; yayınlanmış olan araştırmalar da, arkasında çok zengin bir külliyat bırakmış yazarımızın şu veya bu yönünü öne çıkartan ama bir bütün içersinde olağanüstü bir zenginlik sunan yazarımızı her yönü ile ortaya koymaktan uzak çalışmalardır.
François Georgeon, “Ahmed Mithat’a Göre Ekonomi-Politik”, Osmanlı-Türk Modernleşmesi (1900-1930) içersinde, Çeviren: Ali Berktay, YKY, İstanbul 2006, s. 141.
Jön Türk hareketinden erken dönemde dışlanan Prens Sabahattin’in adem-i merkeziyetçi, Batıya teslimiyetçi ve kozmopolit liberalizmi ile, örneğin Ahmet Ağaoğlu’nun “milliyetçi liberalizmi” arasındaki fark incelemeye değer ve önemli bir farktır.
Bakınız: A. Gündüz Ökçün, Türkiye İktisat Kongresi, Üçüncü Baskı, Ankara 1981, bütün kitap.
Bakınız: İlhan Tekeli – Selim İlkin, Bir Cumhuriyet Öyküsü: Kadrocuları ve Kadro’yu Anlamak, Tarih Vakfı Yayını, İstanbul 2003, bütün kitap.
Carter V. Findley, age, s. 254.
Ne acıdır ki, küreselleşme, teslimiyet ve kozmopolitlik bağlamında tartışma konuları bile yüz sene öncesi ile müthiş bir benzerlik içersindedir.