
"Ben Dünya'yı Al'Osman'ın Sanırdım"
Atila Demirkasımoğlu
Yedi iklim dört köşeyi dolandım Meğer dünya her tarafta bir imiş Ben dünyayı Al'Osman'ın sanırdım Meğer dünya dört sultanlık yer imiş ------- Bindiğin at Aşkar mıdır, ya Düldül İrengi bozadır der Türkmen Oğlu Eyerlen kır atı mahzun kalmasın Biner dövüşürüm der Türkmen Oğlu Dadaloğlu Bu yazı, 27-28 Mayıs 2004'de Harp Akademilerinin düzenlediği "Türkiye, NATO ve AB Perspektifinden Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye'nin Güvenliğine Etkileri Sempozyumu"nda Genelkurmay II. Başkanı İlker Başbuğ'un yaptığı açılış ve kapanış konuşmasının tarafımdan yapılan değerlendirmesidir. Küresel Bir "Fasulye" Olmak! İlker Başbuğ'un ne söylediğine bakmadan önce, Harp Akademilerinin düzenlediği sempozyuma verdiği "ad" ile aslında birçok mesajı bize ve dünyaya verdiğini düşünüyorum. Türkiye, NATO ve AB Perspektifinden Kriz Bölgelerinin İncelenmesi ve Türkiye'nin Güvenliğine Etkileri Sempozyumu" adlı başlık, TSK'nın içe kapandığına dair işaretler taşıyor. TSK, kendisini, ülke ve kısmen bölge ile sınırladığını ilan etmiş oluyor. Üstelik bu sınırlama, NATO ve AB gibi küresel ölçekte örgütler perspektifi başlığa bile girmişken böyle. Başlığın, psikokültürel analizi yaptırılacak olsa, ifade ettiğim yargıların haklılığı görülecektir. Türkiye'nin güvenliğini, ve hadi diyelim geleceğini, yanı başımızda yer alan kriz bölgelerine odaklamak ve sınırlamak, küresel algının yetersizliğinden ve yetersizliğe teslimiyetten kaynaklanıyor. Türkiye'nin kozmopolit aydınlarının başını çektiği yeni dünya düzencilik cephesinden yaptığı makyajlı bombardıman karşısında kendisini muhatap saymakla adeta yenilginin kapısını kendi iradesiyle açan TSK; küreselleşmenin, kendisini kürek mahkumu çavuşlarından sıyırıp, getiri ve yönetimini kavramaktan her geçen gün daha çok uzaklaşıyor. Küçük, kontrol edilebilir koşullara yaslandırılmış bir etkinliğin, günü kurtaracağını söyleyebilirsek de, ne Türkiye ne de TSK'yı kurtaracağını söyleyemeyiz. Genel güvenlik pencerenizi, bir alana geçici odaklayarak, genel konseptten kopmadan test etmeniz ile odaklama mekanizmasında bozukluğun çıtırtısı ile anlaşılan bir alana fiksasyon arasında fark kolayca ayırt edilecek "dünya"lardır. Truva filminin sonu Homer'in iki dize sözü ile bitiyor. Bu sözler filmin kurgulanmış halini gerçeğe bağlayan zincirler. Eğer siz zinciri kuramadıysanız, Aşil'in dünyasına sıkıştınız demektir. Siz Aşil'in dünyasında yaşarken, Homer size Hektor'un dünyasını anlatır. Siz ihtirasa kilitlendiyseniz, küresel değil bölgesel ve ülkesele de kilitlenmenize şaşırmamak gerekiyor. Evet Truva Türkiye sınırları içinde. Yenilgi, Truva'yı, geçtik ehveni şerden destan bile yapabilir!.. İlker Başbuğ'un dünyaya ilişkin saptamasında da bir eksiklik ve üstüne üstlük bu eksikliğe girip sıkışmak gibi bir vahamet daha var ki, bu, olası ümitlerimizin de kırılmasına yol açıyor. Olanaklar geliştiği ölçüde sorunların çözülemediği bir dünya, içinde olmadığınızı ilan ettiğiniz bir dünya anlamına geliyor. Çünkü olanakları geliştiren sorunların çözümüdür. Sorunlar, esas planda, tekrarlanmayıp güncellendiği için siz çözümlerin genişlemediğini düşünüyorsanız oyunun dışındasınız ya da oyunun içinde "fasulye"siniz. Çocuk oyunlarında fasülye olmanın nedeni, dostluk kardeşlik ve dayanışma gibi sözcükleri ifade ediyor olmaktan ziyade, bir yerinden oyuna ilişkili oluşunuzdur. Mesela top sahibi fasulyedir. Artık içi doldurulamayan kavramları kullanmaktan vazgeçmek veya oturup öğrenmek gerekmiyor mu? Torunların Modern Köleliğine İmza Atmak Haziran 2004 sonunda yapılacak olan NATO toplantısına hazırlık maksadıyla düzenlendiği ifade edilen sempozyum amacı; İlker Başbuğ’un açış konuşmasında yer alan verileri değerlendirdiğimizde, NATO toplantısına bir hazırlık olduğuna dair kanıtları içinde taşıyor. Ancak hazırlık yapanın neye hazırlık yaptığı konusunda şüpheye düşmemek elde değil. İlker Başbuğ, sorular soruyor... Sorulara verilecek yanıtların peşinde olduğuna ise doğrusu beni ikna edemedi. Çünkü soruları hep birlikte düşündüğümüzde bir arayıştan ziyade bir yönlendiriliş gördüğümüzü ifade etmek ülkemize ve ordumuza karşı bir borcumuzdur. İlker Başbuğ penceresinin, NATO toplantısına kısa bir süre kala verilmiş olması gereken yanıtları; var ise biz göremiyoruz, yok ise bu ne perhiz bu ne... İlker Başbuğ’un penceresinden baktığımızda, pencerenin sunduğu açı, yaratıcı ve yenilikçi yanlardan yoksun olduğu gibi, NATO’yu düşündürmeye, yeniden oluşturmaya ve sorgulamaya itecek gibi görünmüyor. Bunun yerine bildik şüpheli köşelerin keskinleşmesini seyretmemiz ve bu “teknodoğa” harikasını alkışlamamız mi isteniyor acaba? NATO’nun, aslında onun üzerinden yapılan, bilemediğimiz büyük ölçekli planları yanında, bilinebilir işlerinde ihale hazırlığı, getiri götürü hesabı olmaksızın önümüze sürülüyor gibi geliyor insana. Neden NATO’nun işlevinin sürmesi, artması yerine, geçtik azalmasından, hiç değilse, Türkiye netleşene kadar yerinde saymasının sağlanması, stratejik bir hedef olarak saptanmıyor. Ya da NATO’nun dağılmasından, Türkiye’nin kayıplarının kazançlarından daha çok olacağına dair hangi kanıt var elimizde? Berlin Duvarının yıkılması ve hele 11 Eylül’ü son 20 yılın en önemli olayı saydıracak hangi gelişme oldu da bizim haberimiz yok? 11 Eylül olaylarının kendisi bir muamma iken, olayın sonuçlarının bu kadar abartılması, ki aslında abartıldığından daha da önemli yanları olduğunu bilmemize rağmen abartılma diyoruz ve neden abartıldı ve neden abartıldığından daha da önemli yanları varın bilincindeyiz, bize iyi niyetli işlerin olmadığını düşündürüyor. Bu gibi işlerde ihale kazanma parçasında yer almak başarı değildir. Çünkü bir kere taşeronluk kültürü yerleşirse onu söküp atmak mümkün olsa da çok sancılı olacaktır. Bu sancıyı kimseye çektirmenin bir anlamı yok! Biz İlker Başbuğ’a şunu söyleyelim: Terörün genişlemesi söz konusu değildir. Aksine güvenlik riskleri azalırken, ki bunu dert edilenler bağlamında söylüyoruz başka bazı riskleri göz ardı etmiyoruz, duyarlılığın arttığını ve bundan ayrı yatay bir genişleme gösterdiğini düşünmelisiniz. Drucker’ın yıllarca önce söylediği gibi, saldırıları önlemek mümkün değildir, siz misillemenin peşinde olun. Üstelik misillemenin demokratik tabanı ve demokratikleştirici etkisi, Türkiye'nin arkasında duracaktır. Misilleme bütün gücünü katılımdan alacaktır. Ülkenin güvenlik konseptini işte bu misilleme ve katılım araçlarıyla ulusun, Türk Ulusunun özelliklerine bağlamalısınız. Ama devletin bekasını Türklerin aleyhine olmak üzere, güncel getirilerde boğazlama noktasında olursanız, torunlarınızı, hangi iç konumda bulunursanız bulunun, modern bir köle olmaya mahkum eden eylemlerin altında imza sahibi olacaksınız. Bu arada bir hatırlatma yapalım. Önemli çünkü. Ulusal güç, sosyo-kültürel güçtür. Ekonomi, politika ve askeri güç, sonuçlardır. Tersini düşünmekten bir an önce vazgeçin. Vazgeçin çünkü, peşinde olduğunuz bekanın da ipini çekmiş olursunuz. Yönlendirme yapmayınız ya da yapmakta olduğunuzun farkında olunuz! Elinde Kötek Kabadayı Beğ Değildir İlker Başbuğ’un Harp Akademileri Sempozyumu’nda yaptığı konuşma, ABD’nin işbirliği arayışlarına, TSK’nin biraz erken teşne olduğunu gösteriyor. Bu tesbitimizin birçok dayanağı var: 11 Eylül olaylarına dair algılama, tamamen ABD penceresinden bakıldığına işaret ediyor. 11 Eylül olayları sonrası, terörün abartılı biçimde, küresel siyasette etkin kılınmasına teslimiyette ikinci dayanağımız. Afrika kıtasında, milyonlarca insan, örtük devlet menfaatleri çatışmalarında öldü. Bugün bir yere yönelik politika, insani amaçlar taşıyor olsa, önceliğin Afrika kıtasında olacağı hiçbir biçimde tartışılamaz. Ancak ABD, çıkar bölgelerine odaklandığı gibi, başta müttefikleri, bütün dünyayı da kendi bakış açısına hapsetmek istiyor. Bu tek yönlü politik açı, dünyanın geleceği adına hayra alamet değildir. Bu bakış açısı, kontrolsüz bir ABD’nin uzun vadeli kendi çıkarları aleyhinedir aynı zamanda. Çünkü geri beslemenin zayıfladığı ve geri beslemeye duyarsızlaşılan bir ilişki biçimine gidilmektedir. Oysa küreselleşmenin dinamikleri, bütün bu olanlara aksi istikamette seyretmektedir. Bugün ABD, küreselleşmenin bütün pozitif getirilerine direnme pahasına kısa dönemli çıkarlarına fikse olmuş durumdadır. Uzun dönemde büyük eşitleyici olarak serbest ticaret bundan büyük zarar görecektir. Çünkü ABD, devlet kapitalizminin eski alışkanlıklarını askeri gücüne dayanarak sürdürmek istemektedir. Devlet kapitalizminden beslenen uluslararası şirket ve organizasyonlar, ki bunlara BM, Dünya Bankası gibi sosyo-ekonomik örgütler de dahil, küreselleşme karşısında yaşadıkları sancıları, ABD’nin sunduğu palyatif ama bildik ilaçlarla gidermeye çalışmaktadır. Bu onların, biraz da imkansızı görmelerinden kaynaklanıyor. TSK, ABD’nin geleceği olmayan, geleceği olmadığı için bugün baskınlığı olabildiğince arttırılan anlayışlarına direnmelidir. Burada göstereceği direnç, sağlam ve gerçek müttefikliğin temelini de oluşturacaktır. Üstelik bu doğru tavrın izleyicisi sadece ABD değildir. Güç konusunda İlker Başbuğ’un “Güç; bir anlamda, “istediğiniz sonuçları elde etmek için, gerekirse başkalarının davranışlarını değiştirebilme yeteneği” olarak tanımlanabilir” ifadesi ise yine 19 ve 20 yy ın bakış açısını yansıtmaktadır. Değil ulusların, bireylerin davranışlarını bile onlara rağmen değiştiremezsiniz. Evet güç karşısında boyun eğdirme söz konusudur. Ancak bu davranışların değiştiği anlamına gelmez. Bu, geçiştirme anlamına gelir. Geçiştirmenin de direnmenin de bir maliyeti vardır. Herkes bu hesabı farklı yapar ve karşılığını farklı biçimde alır. Güç ile maskeli kaba kuvvetin ayırdı doğru yapılmalıdır. Gerçekte güç, süreçlere müdahale ve süreçlerin yönetimidir. Devletlerin uzun erimli performansı işte tam burada gerçek bir değerlendirmeye tabi tutulabilir. ABD, 11 eylül sonrası eylemlerinde işi belli ölçüde kotardıktan sonra yanına başkalarını almaya çalışmaktadır. Bu bir ortaklık arayışı değildir. Bu yandaş oluşturma ve ‘bulaştırma’ktan ibaret köhne ve ucuz bir yaklaşımdır. ABD’nin Irak ve Afganistan’da yaptığı da budur. ABD politikaları giderek ahlaki yasallıktan uzaklaşmaktadır. Bu ABD için ciddi son işaretlerindendir. ABD’nin sonunun geldiğini söylemiyorum. Ama giderek etkinliğini kaybettiğini ve bunu örtmek için kaba kuvvete başvurduğunu daha çok göreceğiz kanısı bende baskın çıkıyor. İlker Başbuğ, ülkelerin tehdit konusunda uzlaşamayacağını, ortaya uzlaşma diye çıkanın oyunun, her zaman olduğu gibi güçlüler lehine de olsa ve güç hiyerarşisini belirlese de, kuralları olduğunu, bir asker olarak herkesten daha net ve çabuk olarak görmelidir. Ferman Osmanlıda, Dağlar Türklerin, Risk Uluslarındır Uygarlık tıkıştırılmış kalelerinin sanal tehlike alarmları anti terörizmin şiddet dalgasına meşruluk arayışıdır. Terörün uygarlıklar üzerinde yıkıcı bir etkisinden söz etmek, uyduları mızrakla vurmayı düşünmekten farksızdır. Bugün uygarlıklara yönelik bir terörizm dalgasından bahsetmek başkalarının ölçümlerine teslimiyettir. İşin garip olan yanı, tehlikenin önemli bir kaynağı, kale duvarlarını zorlayan onun içine tıkıştırılanların sürekli büyümesinin neden olduğu yıkılma kaçınılmazlığıdır. Güvenliğe karşı tehditler, birincil olarak devletlerden, ki en çok da gelişmiş ülkelerden gelmekte, ikincil olarak da devletlerin zayıflamasıyla doğan boşlukta istediği gibi şimdilik salınan uluslararası şirketlerden gelmektedir. Devletlerarası ilişkilerin dolduramadığı boşluklara sızanlar iktisadi terörizmin en muhteşem dönemlerinden birini yaşayacağını sanmaktadır. Bunun nedeni de iktisadi oligarşinin ciddi uyum sorunları yaşamasıdır. İktisadi oligarşinin risk alma becerileri kaybolmuş, güvenliğe sıkı sıkıya yapışmış hali, onun yapısal köhnemişliğinden kaynaklanmaktadır. Bugün uluslararası ticaretin, serbest ticaretin önündeki en büyük engel uluslararası şirketlerdir. Bildik alışkanlıklarını terketmek istemeyen, "kazanma know-how" larının sınırsızlığına ve süreksizliğine inananların korkusu, dünyanın korkusu olarak sunulmaktadır. Ortada bir terörizm varsa, işte bu korkunun tetiklediği, ilişkiler ağında doğan boşlukta yeşeren bir terörizm söz konusudur ki bunun da faili kazanmanın sona erdiği antidemokratik ticarettir. Ulusların ticarete katılım talebi terörizm değildir. Uluslara dayanan veya dayanacak devletler, kendi varlıklarını dalgalara kaptırarak sürdüremezler. Bugün yapılacak olan ilişkilerin ve sonrasında ticaretin katılımcı niteliğini arttırmaktır. Güç, katılımın karşısında ancak bugün olandan daha yüksek bir akıl ve beceri ile yaşayabilir veya doğabilir. Katılımın karşısında somutlanan kaba kuvvet, bir süre daha göz kamaştırıcı olsa da geçerliliğini yitirmektedir. Çünkü tüketme hakkı ile görünmeye başlayan bağımlı ve katılımcı tüketim hızla belirleyici olmaktadır. İlişkilerin ve insanın kendisinin tamamının kazandığı güç bütün bu sürecin asıl motorudur. İlişki ve insanın öne çıktığı bir ortamda daha çok üstlenilecek olan riskin kendisi, muhakkak ki demokratikleştirici bir rol oynayacaktır. Risk ile birlikte yükselen belirsizlik, insan ve ilişkinin kaotik doğasından dolayı hiçbir zaman beklenildiği kadar somutlaşmayacaktır. Bu süreçte güvenlik dayatmaları, kaba kuvvet gösterisinden öte anlam ifade etmez. Gerçekte güvenlik endeksi katılım endeksi ile orantılıdır. Konjonktürel fotoğrafların çok büyütmeli baskıları, zaman kazandırıcı olmaktan başka birşey değildir.
Yükselen riski bertaraf çalışmaları, güvenlik adı altında statükonun devamını talepten gayri bir anlam ifade etmez. Güvenlik, parçalamak ve parçalardan piyade surları hazırlamaya dayanacaktır. Ulusların karşısına etnik yemler atmak, doğal etnogeneze kurban sunmaktan ibarettir ve kurban her çağın bir gerçeğidir. Bütünlenebilir parçalar, yalnızlığıyla orantılı olarak araçsallaştırılmaktadır. Bunların karşısına çoğaltılmış kalabalıklarla çıkamazsınız. Osmanlıcılığın yeni versiyonları işte bu nedenle kurgulayanların miraslarını “piç” edecektir. Asalaklar Günah Çekerken Türk’ün Vicdanında Kara Leke Olmak Siyasal taktiklerin yalnız başına anlamı, fitili çekilmiş kendi başına hareket eden bomba olmaktır. Siyasal taktikler, siyasal stratejilere ve ondan önemlisi siyasal ilkelere dayanmadığı sürece ne kalıcı ne işe yarar ne de bir nebze olsun çare olurlar. İnisiyatifler, gerçeklere, ne kadar dertli görünürse görünsün, bağlandığı ölçüde işlevlerini yerine getirebilirler. İnisiyatifi laf kalabalığından ayırt eden ona sağlanan güçtür. Uzun erimli sonuçlar kısa vadede sağlanamaz. Türk Devleti’nin yönetme erkini elinde bulunduranlar, geçiciliklerini erki çoğaltarak ve süreçte bir dönem olduklarının bilinciyle aşabilirler. Görünür olmak ve kalmak ancak böyle mümkündür. 11 Eylül olayları küresel bir 28 Şubat olmanın ötesinde işleve sahip olmadığını, ABD başkanlık seçimlerini Bush’un kaybetmesiyle kısa dönemde kanıtlatabilir. Hayali 11 Eylül senaryoları ve buna dayanan global inisiyatifler, onun peşine düşenlerle birlikte, girişim sahiplerini sırat köprüsünden düşürebilir. Ve muhtemelen böyle olacaktır. Çünkü küreselleşme, yeni dünya düzeni girişimlerine rağmen, asıl süreç olmasının gerçekliğini hissettirecektir. Güç gösterisine girişmenin yanlışlığı gibi güç gösterisine katılmanın yanlışlığı, güçten uzak düşüldüğünde anlaşılırsa da, bunun maliyetini Türk insanına ve onun geleceğine yüklemeye kimsenin hakkı olmadığı bilinmelidir. Küresel güçler ile yeni dünya düzeni aktörlerini doğru olarak ayrıştıramazsanız, uluslararasılaşmadan, uluslarüstüleşmeden ve ulusdışılaşmadan bahsedersiniz. Ve bir gün karşınıza uluslaşmanın içiçe geçmesi çıkar. Siz taktiklere ve onun sunumu muhteşem ve görünür beklentilerine takılırsanız, süreçlerin gerçeklikleriyle bir gün uyanırsınız. Bir de bakmışsınız ki neoconlar ABD mahkemelerinde hesap veriyordur. Bu hesabın cezası olmayacağı gerçeği sadece ABD sınırları dahilinde geçerlidir. Çünkü aktörler aktörleri yemez. Asalaklar günah çeker. Oysa ulusların içiçeleşmesine, serbest ticaretin demokratik katılımcılığına, bu sözlerin güzelliğine rağmen zorluklarını bilip görerek hazırlanmak gerekmektedir. Benim İlker Başbuğ ve Genelkurmaya ve dahi Türk Devleti’nin bütün yönetici erkine tavsiyem bu seyir üzeredir. Dadaloğlu'nun dediği gibi Dünya Al'Osman'dan ibaret değil deyip, sözümüzü Köroğlu ile bağlayalım: "Lekenin yurdu yurd olmaz Yiğidin sözü derd olmaz Çakal-eniği kurd olmaz Gine kurd-oğlu, kurd olur " Atila Demirkasımoğlu 15 Haziran 2004 |