
Emre Taner'in Demecine Dipnotlar
-Alev Alatlı-
1950'li yıllarda sadece bizde değil, tüm dünyada, ülke savunması, akıllı ve hileye açık iki hasım arasındaki çatışma temelinde ele alınırdı. Hasımların her ikisinin de akla uygun davranacakları varsayılır, askerler "harb oyunları"nı John von Neumann'ın matematiksel mantık kurallarına göre oynarlardı. Von Neumann kim? Von Neumann, 1903-1957 yılları arasında yaşamış, Avusturya-Macaristan asıllı(1) Amerikalı bir bilim adamı. Atom bombasını üreten ekipten,(2) poker meraklısı matematikçi ve bilgisayar bilimcisi. Yeri gelmişken bir ironik ayrıntı, von Neumann'ın 1949 Ağustos'unda Ruslar Sibirya'da kendi bombalarını patlatıp, Amerikan tekeline son verdiklerinde, İngiliz filozof ve matematikçisi, ünlü savaş karşıtı,(3) nükleer silâhsızlanma eylemcisi, Vietnam savaşına karşı, kendi adıyla anılan Uluslararası Savaş Mahkemesi'nin iki düzenleyicisinden birisi(4) olan Bertrand Russell'la beraber, "Amerika'nın Sovyetler'e derhal saldırmasını," Rusların işini "iş işten geçmeden" bitirmelerini talep eden adam olması. 1950 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Russell, Sovyetler'e, "Amerika'nın hakimiyetinde bir dünya devletine boyun eğmedikleri takdirde nükleer yıkımla tehdit eden" bir ültimatom verilmesini talep ederken, von Neumann, LIFE dergisine(5) verdiği bir demeçte, "Bana onları yarın bombalayalım, deseniz, neden bugün bombalamıyoruz diye sorarım; bugün saat beşte bombalayalım, deseniz, neden saat birde bombalamıyoruz, derim." diyordu. Caydırıcı savaşı kaçınılmaz kılan... "Caydırıcı savaş" tanımlamasını da Russell-von Neumann ikilisine borçluyuz. Onlara göre, "caydırıcı savaş'ı kaçınılmaz kılan" kendileri değil, "mantık"tı, zira, "nükleer gücün Amerika'dan başka bir ülkenin elinde olması öldürücü bir durum"dur, öldürücü durumdan kurtulmanın yegâne "akılcı çözümü ise 'caydırıcı savaş.'" "Barış Şahinleri"nin (kendilerine taktıkları lâkap buydu) dönemin Batılı aydınlar arasında hayli taraftar toplamış olmaları da, işin bir diğer tarafı. Von Neumann'ın sayın MİT Müsteşarı'mızın demecinin "dipnotları"(!) arasında yer almasına gelince, nedeni, Alman asıllı Amerikalı ekonomist Oskar Morgenstern(6) ile birlikte, "Oyun Teorisi"(7) adıyla maruf, "strateji oyunu"nu geliştiren adam olması. "Matematiksel bir sanat eseri" olarak bilinen "Oyun Teorisi," beş taştan, satranca varıncaya kadar, oyuncuların çıkarlarının birbirine tamamen ters olduğu iki kişilik bütün oyunlarda, (yani, günümüzün popüler söylemi "win-win"in aksine) bir oyuncunun kazancının diğer oyuncunun kaybı anlamına geldiği, oyunun sonucunda kayıpla kazancın toplamının sıfır olduğu(8) oyunlarda, "istenilen" ya da "optimal" sonuca ulaşmanın mutlaka bir yolunun olduğunu, akılcı bir oyun biçimi/strateji ile arzu edilen sonuca ulaşılabileceğini iddia eden ve bunun nasıl olacağını matematiksel olarak tarif eden bir teorem. '50'li yıllardan bahsediyoruz: iki nükleer güç, iki kutuplu dünya; yerleşik inanç ABD'nin yaşayakalmasının, SSCB'nin yeryüzünden silinmesiyle kaim olduğu şeklinde. Morgenstern-von Neumann ikilisi, sıfır-toplam oyunu teorisini ekonomiye "başarı"yla uyguluyorlar, ancak, bu "uygulama" kağıt üzerinde matematiksel bir modelden ibaret ve insanın ekonomik çıkarını korumak için yapmayacağı olmayan bir varlık, "homo-economicus" olduğu esasına göre kurgulanıyor. Sahici hayatta insanlar "homo-economicus" davranışları göstermiyorlarsa, oyun teorisi işlemiyor. Nitekim, geçtiğimiz 20. yüzyılda başta Dünya Bankası, IMF uzmanları olmak üzere, ekonomistlerin dünya çapında (tabiri lütfen mazur görün) çuvallamış, ne birbiri ardına gelen krizleri öngörebilmiş, ne başarılı önlemler alabilmiş, ne de hesabı tutturabilmiş olmalarının nedeni, sahici dünyayı yansıtmayan tanımlar üzerine bina edilen modellerin zafiyetinde aranıyor. Ancak, tarihin çarkları dünyanın her yerinde çok ağır işliyor. Dahası, insanoğlu gerçekten nisyan ile malûl ve tecrübeyle sabit yanlışları tekrarlamaktan geri durmuyor. Nitekim, Morgenstern, bir de "Ulusal Savunma Sorunu"(10) isimli kitap yazarken; von Neumann, II. Dünya Savaşı'ndan hemen sonra, (1946) Amerikan Hava Kuvvetleri tarafından kıtalararası nükleer savaş stratejileri üretmek üzere kurulan RAND Corporation'a katılıyor. Günümüz ünlülerinden "Tarihin Sonu ve Son İnsan" kitabının yazarı Francis Fukuyama ile Condoleezza Rice'ın da RAND'da görev aldıkları düşünüldüğünde, '50'li yıllardan itibaren dünya düşünce hayatına damgasını vuran sıfır-toplam oyununun Amerika'nın sadece ekonomi, sosyoloji ya da dış politika değil, savunma stratejilerinin de özünü oluşturmayı sürdürdüğü görünüyor. ABD'nin Irak'ta uyguladığı "kafa kopartma" stratejisinin '50'lerin "ya ben, ya o" şeklinde özetleyebileceğimiz tutumunun uzantısı olduğu ortaya çıkıyor. Savunmanın olmazsa olmazı olan istihbarat da aynı ruhla yapılandırılıyor. CIA'nın, Irak istihbaratına bakışı da farklı değil. Açmaz: Oyunculardan biri akıllı değilse... Ne ki, oyun teorisinin daha ilk bakışta görünen iki açmazı var. Bunlardan ilki, "akıllı ve hileye açık iki hasım arasındaki çatışma temelinde ele alınıyor olması ve hasımların her ikisinin de akla uygun davranacaklarının varsayılması." Yani? Yani, oyunculardan birisinin aslında" rasyonel" olmadığı, "akla uygun davranmadığı" durumda, sonuç vermeyeceği. Bu açmaza sık verilen örnek Hollywood yapımı bir Amerikan filmi, Asi Gençlik'teki otomobil yarışı sahnesidir. (Yeri gelmişken, von Neumann da Stanley Kubrick'in "Dr. Strangelove" filminde, tekerlekli sandalyedeki bilim adamıydı.) Filmde, birisi James Dean olan, iki alkollü sürücü, bir uçuruma doğru yan yana yarışırlar. Otomobil uçuruma yuvarlanmadan önce hangi delikanlı kendisini otomobilin dışına ilk atarsa, o, "chicken," yani "korkak" olur, oyunu diğeri kazanır. Peki, ya delikanlılardan birisi içkili olmayıp, içkili gibi yapar, camdan viski şişeleri vb. atıp, hasımını içkili olduğuna inandırır, diğer delikanlı da "bu sarhoş istese de atlayamaz" şeklinde akıl yürütüp, kendisini kurtarmaya kalkmaz mı? Elbette, kalkabilir ki, böyle bir durumda her ikisi de atlamış olacaklarından, kaybeden olmayacağı için "oyun teorisi" işlemeyecektir. İkinci açmaz, SSCB'nin durumunda olduğu gibi, oyunculardan birisinin oyundan çekilmesi, böylece, örneğin, ABD'ye oyun oynayacağı bir hasmın kalmamasıdır. Silâh, uçak, petrol vb.vb. endüstrilerine yatırılan paraları, çalışanlarını, bunlardan beslenen siyasi aygıtları, araştırma enstitülerini, üniversiteleri düşünürseniz, hasımsız kalmanın ABD hatta dünya düzeni adına pek de içaçıcı bir durum olmadığını, hatta yerleşik ekonomik düzeni altüst etmekle tehdit ettiğini kavrarsınız. İki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte, iki süpergücün düellosu olmaktan çıkan savaşın "sıradan topluluklar"a ihale edilmesi gereği böylece ortaya çıkmış olmaktadır. Yeni tema, Sovyetlerin boşalttığı meydanı "sıradan topluluklar"ın, yani, ulusötesi, ulusaltı gruplar, ayrılıkçı uluslar, sivil şahinler, müptezel diktatörler, çapulcular, saf ırk meraklıları, köktenci dinciler, kültler ve benzerlerinin doldurdukları, güçlerini arttırmaya soyundukları, böylece artarak yayılan istikrarsızlığın, insanlığı, "Kaos Çağı"na taşıdığı şeklindedir. Bu çerçevede, "istihbarat" yepyeni bir önem ve boyut kazanırken, "enformasyon seferberliği" olarak çevirmenin uygun olduğunu düşündüğüm "information warfare" haline geçilir ki, bu esas itibarıyla bir "savaş hali"dir. Yeni bir gelişme olduğu söylenen "Kaos Çağı"nın bir özelliği de, savaş gibi, savaş stratejilerinin geliştirilmesinin de çok sayıda ve fakat RAND'in bileşenlerinden anlaşılacağı üzere, hiç de "sıradan" olmayan "sivil topluluklara" ihale edilmiş olmasıdır. Cezaevlerini dahi özelleştirecek(11) kadar liberal bir ülke olan Amerika Birleşik Devletleri'nin savunma stratejisini geliştiren düzinelerce teşkilatın önde gelenlerinden birisi Washington merkezli, Küresel Strateji Konseyi, "Global Strategy Council"dır. Amerika'nın sayılı stratejistlerinden, Konsey bağlantılı Bayan Janet Morris, 1995 yılında yayınladığı bir makalesinde(12) savaşın "Kaos Çağı"nın gereği olarak yeniden tanımlandığını anlatır. Anlaşılan o'dur ki, '90 yılların başlarına kadar "savaş" Amerikan askeri literatüründe "sınırlı" ve "sınırsız" olmak üzere iki genel başlık altında değerlendirilmekte olup, "sınırlı savaş" dedikleri, Amerika'nın başkanlığındaki "koalisyon" güçlerinin külliyen yıkım hedeflemedikleri Birinci Körfez Savaşı, Irak kafa kopartma operasyonu gibi savaşlar; "sınırsız savaşlar" ise, İkinci Dünya Savaşı gibi düşmanın savaş-kabiliyetini topyekûn yok etmeyi hedefleyen savaşlarmış. Bu sınıflandırmayı, bir diğer kadın stratejist, bu defa Amerikan kara kuvvetlerinin önde gelen silâhlanma ve levazım sistemleri Ar-Ge Merkezi(13) Başkan Yardımcısı Renatta Price, değiştirmiş, 21. yüzyılda savaşın "jeo-politik iklimler doğrultusunda evrilme süreci" olarak görülmesi gerektiğini ve dolayısıyla belirli aralıklarla girişilen bir operasyon olmayıp, süreklilik arz eden bir uğraş olarak algılanması gerektiği tezini ortaya atmış. Hanımın kabul gördüğü anlaşılan "Savaşın Üç Çağı" başlıklı tezine göre, İ.Ö. 2800'lerde yaşayan Akatlardan, Hitler'in Aryan imparatorluğu kurmaya kalkıştığı 1945'e kadarki dönem, devletlerin ekonomik ve stratejik refahlarının topraklarını genişletmelerine bağlı olduğu, galibin mağlubu zorunlu olarak 'asimile' ettiği, doğal kaynaklarını sonuna kadar tüketmekte sakınca görmediği süreç olduğundan, bu uzun dönemdeki savaşlar, "Fetih Savaşları" başlığı altında toplanmalıymış. Oyuncuların kitle-öldürücü silâhlara muazzam yatırımlar yaptıkları, 1946-1989, yani Soğuk Savaş'ın başlangıcından Berlin Duvarı'nın yıkılması ve Sovyetlerin dağılması arasındaki yılların belirleyici özellikleri, her iki tarafın silâhlı kuvvetlerinin "rakip ideolojilerin yayılmalarını önlemek" görevini de üstlenmeleri, "devletlerinin yaşam biçimlerinin" bekâsı için savaşıyor olmaları. Kore'de, Vietnam'da olduğu gibi. Von Neumann-Russell ikilisinin "caydırıcı savaş" kavramının damgasını vurduğu bu döneme "Caydırıcı Savaşlar Çağı" deniyor. Savaş endüstrileri ulusal ekonomilerin bel kemiği haline geldikleri, Caydırıcı Savaşlar Çağı'nda hedef, toprak işgali ve üzerindeki nüfusun asimilasyonu değil, toprağın ve insanların külliyen yok edilmesi. Neyse ki, bu çağ nispeten kısa sürüyor; teknolojik ilerlemedeki hız oyuncuların her ikisini de korkutuyor; deli deliyi görünce sopasını saklar diskuru işliyor. "Kaos Çağının Cephaneliği" Üçüncü ve halen yaşadığımız dönemdeki savaşlara ise "Tecrit Savaşları" deniyor, Birinci Körfez Savaşı, ilk örneklerinden birisi olarak sunuluyor. Koalisyon güçlerinin bu sınırlı savaştan beklediklerinin, "uluslararası hukuk düzeni"nin ve "serbest ticaretin devamlılığı"nın sağlanması olduğu ifade ediliyor. "Uluslararası hukuk düzeni" dedikleri, IMF'den, BM'lere, Kopenhague kriterlerinden, Avrupa Anayasası'na, Davos, Bilderberg ruhu doğrultusunda her türlü "uluslararası anlaşmanın" oluşturduğu kurallar bütünü. "Serbest ticaret" ise 21. yüzyıl liberal kapitalizminin özü. Renata Price, meramını (mealen!) şöyle anlatıyor: "Günümüzde savaşın hedefi, bir rejimi ya da devleti yeryüzünden silmek değil, bozguncuları modern dünyadan tecrit etmek suretiyle, savaşma kapasitesinden mahrum bırakmak, yeni dünya düzenini tehdit eden fetih amaçlı savaşlar çıkarmalarını önlemektir. İki kutuplu dünyada savaşmak üzere yapılanmış müttefik silâhlı kuvvetlerinin yeni bir görev tanımıyla karşı karşıya oldukları açıktır. Bu görev, yeni dünya düzeninin zor kazanılmış statükosunu birden fazla cephede en hızlı, en ucuz, en az zayiatla ve en az hasarla koruyacak yöntemleri geliştirmektir. Körfez ve Somali /şimdi de Irak!/ örneklerindeki başarılarına karşın, askerlerimiz önceden hazırlanmış bir hareket plânından yararlanamıyor olmalarının getirdiği olumsuzlukları göğüslemek durumunda kalmışlardır. Askeri müdahalelerin -başta denetim dışı medyanın varlığı olmak üzere- çok sayıda kısıtlamanın var olduğu kaotik bir istikrarsızlık ortamında gerçekleşiyor olması, silâhlı kuvvetlerin sorunlarını arttırmaktadır. Oysa, hızlı oldukları kadar da birbirine bağımlı teknolojik ve jeopolitik gelişmelerin sürebilmesi, uluslararası hukuk düzeninin istikrarına bağlıdır. Bunu sağlayacak olan, silâhlı kuvvetler olup, silâhlı kuvvetlerin yeni rollerini başarıyla gerçekleştirmeleri gerekmektedir." Öte yandan, Kaos Çağı'nın cephaneliği, "Information Weapons" dedikleri, öldürmeyen "Bilgi Silâhları" ve bunların 'anti'leri, yani bu "silâhları defedici silâhlar"dan oluşuyorlar, ki, bunlar aslında birtakım "yöntemler"dir. * 21. yüzyılın başlarında duyulmaya başlanan yeni söylem, iki kutuplu dünyanın yıkılmasıyla birlikte Sovyetler'in boşalttığı meydanı dolduran "ulusüstü, ulusaltı gruplar, ayrılıkçı uluslar, sivil şahinler, müptezel diktatörler, çapulcular, saf ırk meraklıları, köktenci dinciler, kültler" ve benzerlerinin, istikrarsızlığı giderek artırdıkları, insanlığı "Kaos Çağı"na sürükledikleri, bu durumun, silâhlı kuvvetleri yeni bir görev tanımıyla karşı karşıya bıraktığı şeklindedir. 1991'de Amerikan savunma bakanı olan Dick Cheney'nin (ki, kendisi halen başkan yardımcısıdır) aynı yıl kurdurduğu ve başına (halen Dünya Bankası başkanı görevini yürüten ve Irak'ın işgaliyle sonuçlanan 'Bush Doktrini'nin müellifi olan) Paul Wolfowitz'i getirdiği, "Non-Lethal Warfare Study Group"un(14) İcra Komitesi, ABD'nin "yeni hasımlarının" tanımını şöyle yapar: "En geniş anlamda, sadece yeni dünya düzeninin açıklanmış düşmanları değil, durdurmayı arzu ettiğimiz etkinliklerde bulunanların tümü. Bu listeye, başkaldıranları, etnik şiddet yanlılarını, teröristleri, adi suçluları ve maceracıları da ekleyebiliriz." (1995). Kaos Çağı'nın cephanesini, "kitleleri, bedenlerini 'yaralamadan ya da hasar vermeden engelleyen veya tahrip eden", kısaca "NLW"(14) dedikleri, "non-lethal" yani "öldürmeyen silâhlar"dan oluşturuyor. Bu silâhların başında gelen, "Bilgi/İstihbarat Silâhları," yani "Information Weapons." Orduların yeni hedefi: İnsan beyni... "Bilgi/İstihbarat Silâhları," alışageldiğimiz "silâh" kavramını yeniden düşünmemizi ve hayli genişletmemizi gerektiren bir oluşumu tanımlıyor. Silâh olmasına silâh NLW; ama yüksek teknoloji ürünleri olmalarının ötesinde, bunlar, esas itibarıyla "yöntemler". Örneğin, "eylemcilerin ya da eylemci olma potansiyeline sahip oldukları düşünülenlerin ve onların destekçilerine ait kayıtların" işlendiği veri bankaları, NLW deposunun önde gelen bileşenlerinden. "Entegre" veri bankalarında, birden fazla ulusal ve/veya ulusötesi istihbarat örgütü tarafından derlenen bilgiler/kayıtlar işleniyor. Amerikan Savunma Bakanlığı'na bağlı "DIDB"(15), bunların en kapsamlısı olarak biliniyor. Buralarda toplanan (ve işlenen) kayıtlar, olası eylemcileri öldürmeksizin bertaraf edebilecek yöntemlerin geliştirilmesinde kullanılıyor. Yöntemlerin arasında, itibarlarını sarsmak, destekçileri nezdinde gözden düşürmek, marjinalleştirmek, cemiyetten tecrit ederek etkisizleştirmek vb. olduğu söyleniyor. Amerika'nın en uzun soluklu işhayatı dergisi, ünlü "Fortune"un(16) editörlerinden Alvin ve eşi Heidi Toffler, dünyanın sayılı fütüristlerinden.(17) Toffler'lerin 21. yüzyılda askeri donanım, silâh ve teknolojide görülecek olan aşırı gelişmenin ve kapitalizmin, gezegenimizi nasıl değiştireceğini öngördükleri onlarca kitapları var. Bill Gates gibi, iş yönetimi danışmanı Peter Drucker gibi, dünya ekonomisini yönlendiren adamlarla birlikte çalışıyorlar. Toffler çiftinin 1993 yılında Amerikan Silâhlı Kuvvetleri'ne verdikleri "30 Numaralı Memorandum", askerleri teknolojideki gelişmelerin "Bilgi Savaşı" kavramını "insanların duygularını, amaçlarını, muhakeme biçimlerini ve davranışlarını etkilemeyi hedefleyen psikolojik harekâtı" da kapsayacak şekilde genişlettiği hususunda uyarıyor, bundan böyle ordularının yeni hedeflerinin "insan beyni" olduğuna işaret ediyor. Kaçının "komplo teorileri" faslına girdiği bilinmez; ancak hasım toplumları (günümüzde Irak? İran?) liderlik unsurlarından mahrum bırakarak yönlerini şaşırtmak, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kestiremedikleri bir düşünsel keşmekeşe atmak, şaşkınlık, nafilelik, silinmişlik ve hiçleşmişlik duygularını güçlendirmekte kullanılan NLW hakkında, bu ve bunun gibi yüzlerce memorandum, makale ve kitap olduğu da bir vakıadır. "Bilgi Silâhlarının" bir diğer alt-klasmanı da "elektronik savaş teknolojileri" olmaktadır. Halkla ilişkiler uzmanlarının, nükleer, biyolojik vb. "kitle imha silâhlarından" ayrışmalarını kesinleştirmek amacıyla "Kitle Koruma Silâhları" olarak takdim etmeyi tercih ettikleri anlaşılan bu teknolojiler, "düşman"ın emir-komuta zincirini, iletişim hatlarını ve C31(18) olarak bilinen televizyon haberleşme sistemlerini kullanmasına engel olan araçlar ve benzerleridir. Enerji hatlarında kısa devre yaparak kesilmelerini sağlayan karbon filâman sarılı bobinleri saçan "karartma bombaları", e-bombaları olarak bilinen, bilgisayar ve iletişim devrelerini yakmaya yarayan elektromanyetik titreşimleri, yüksek performanslı mikrodalga silâhları ve RCA(19) dedikleri zehirli "nümayiş kontrol" gazları da bu sınıftan sayılmaktadırlar. Irak Savaşı'nın ilk günlerinde, Birleşik Amerika'nın söz konusu NLW'ları Bağdat'ta kullanmaya hazırlandığı duyulmuştu.(20) Öte yandan, "günümüzde savaşın hedefi bir rejimi ya da devleti yeryüzünden silmek değil, bozguncuları(21) çağdaş dünyadan tecrit etmek suretiyle, savaşma kapasitelerinden mahrum bırakmak, yeni dünya düzenini tehdit eden fetih amaçlı savaşlar çıkarmalarını önlemek"(22) olduğundan, iki kutuplu dünyada savaşmak üzere yapılanmış silâhlı kuvvetlerin üstlendikleri yeni görev, "yeni dünya düzeninin zor kazanılmış statükosunu birden fazla cephede, en hızlı, en ucuz, en az zayiatla ve en az hasarla koruyacak yöntemleri geliştirmektir". Yeni görevlerinin askerleri en çok zorlayan boyutu ise, "hedef tanımı" meselesi olmaktadır. Düşmanın kimliğinin belli olduğu 1949-1989 Caydırıcı Savaşlar Çağı'nda görevleri garnizonlarına çekilip harekât plânları yapmak ve bunları en iyi şekilde uygulamaya çalışmak iken, yeni dönemde askerlere "hedefi de tanımlamak" gibi fazladan bir sorumluluk yüklenmiş durumdadırlar. Silâhlı mücadelenin olmazsa olmazı "istihbarat"ın günümüzde yepyeni bir önem ve boyut kazanmasının, istihbarat servislerinin "bilgi seferberliği"ne çıkmak durumunda kalmalarının nedeni de, silâhlı kuvvetlere yüklenen yeni sorumluluklar bağlamında açıklanmaktadır. Bu çerçevede diğer bir gelişmenin de Amerikan silâhlı kuvvetlerine biçilen yeni görevlerinin kümülatif etkisinin askerlerin siyasi sürece, ABD tarihinde görülmedik boyutlarda katılmaları olduğuna işaret edilmektedir. "Giderek daha çok sayıda" subayın "/Amerika'nın/ toplumsal meselelerini savaş alanındaki kıta subaylarının yöntemleriyle, yani, tümüyle bağımsız ve kendi bildikleri gibi çözmeye" başladıkları söylenmekte, bu durumun, "sadece sivil hükümete atılan bir tokat değil, aynı zamanda lâubali bir darbe" olduğu ifade edilmektedir. Dahası, bu gelişmenin şaşırtıcı olmadığı, ilk işaretinin 1968 yılında henüz California valisiyken, Ronald Reagan'ın Amerikan Altıncı Ordusu ve polis kuvvetlerinin katılımı ile gerçekleştirdiği sıkıyönetim provalarında görüldüğü iddiası yaygındır. Emre Taner'i gücendirmeden... Kendisi de eski bir asker olan, Amerika Birleşik Devletleri 1992 başkan adaylarından James "Bo" Gritz,(23) Amerikan Kongresi'nin 1981'de 'Silâhlı Kuvvetler ve Sivil Kolluk Kuvvetleri İşbirliği' yasasını kabul etmek suretiyle, 1990'lı yıllardan itibaren Amerika'daki hemen her sorunun "milli güvenlik meselesi" olarak takdim edilmesine yol açtığından yakınmaktadır: "Örneğin, bir defasında, havayolları şirketleri ekonomik krizden dolayı kâr yapmayan birtakım hatlarını kapatınca federal hükümet, Hava Kuvvetleri'nin uçaklarını göreve çağırdı. Ordu, kendisini 'ulusal savunma' adına, hava taşımacılığı yaparken buldu. Ardından, silâhlı kuvvetlerin daha verimli kılınmasından bahsedilmeye başlandı. Böylece, 1991'den itibaren, kamu binalarını, köprüleri, yolları inşa ve onarma işleri de Ordu'ya kaldı. Birkaç yıl içinde, askeri kıtaları hemen her sivil projenin içinde yer alırken gördük. Üniforma artık yadırganmıyordu." Sıkça dile getirilen bir başka iddia da, doğal afetler de dahil olmak üzere, Amerikan Silâhlı Kuvvetleri'nin ülke sınırları içinde yürütme erkine herhangi bir biçimde müdahil olmasını yasaklayan 1878 Posse Comitatus yasasının(24) '90'lı yıllarda iptal edilmesinin amacının, "Bilderberg generalleri"nin(25) ellerini güçlendirmek, ordunun siyasete müdahalesini kolaylaştırmak olduğudur. Bunun Amerikan Anayasası'nın açık ihlâli anlamına geldiği, ancak, Amerikan Anayasası'nın Başkan Clinton'un 1994'te Amerikan kıtalarını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ne devreden kararnameyi imzaladığı günden itibaren zaten rafa kalkmış olduğu söylenmektedir. Clinton'un "böylece kurulan Güvenlik Konseyi Silâhlı Kuvvetleri'nin komutasının bir Rus generaline verilmesine razı olmak suretiyle" Amerikan halkına "ihanet ettiği" de sıkça duyulan iddialar arasındadır. Konuya ilişkin bir diğer husus, sözü edilen 87-297 sayılı yasanın, Başkan Kennedy döneminden kalma bir yasa olmasıdır.(26) Son olarak, "İkinci Hümanist Manifesto"nun "Kaos Çağı"nın ilk işaretlerinden sayılan ünlü Onikinci Maddesi'ne kulak verelim: "İnsan türünün milliyetçi temellerde ayrışmasını üzüntü ile karşılamaktayız. İnsanlık için en iyi seçeneğin milli egemenliğin kısıtlamalarını aşmak, insan ailesinin tüm sektörlerinin katılabilecekleri dünya cemiyeti kurmaya yönelmek olduğu o tarihi noktaya gelmiş bulunuyoruz. Ve nitekim, gözlerimiz federal hükümeti aşmayı temel alan bir dünya hukuk sistemi ve dünya düzenine çevrilmiş bulunmaktadır. Bu /sistem/ kültürel çoğulculuğu ve farklılıkları takdir edecek, milli kökenlerden duyulan iftiharı ve yerel sorunlarına yerel çözümler geliştirilmesini dışlayan bir sistem olmayacaktır. Bununla beraber, insanlığın ilerlemesi /sorunu/ artık Batı ya da Doğu, gelişmiş ya da geri kalmış, dünyanın belirli bir kısmında yoğunlaşarak çözülemez. İnsanlık tarihinde ilk kez, insan türünün hiçbir parçası diğerinden tecrit edilemez."(27) İkinci Manifesto, kuruluş (1933) amacını "çağdaş değerleri yaymak" olarak ifade eden, "Amerikan Hümanist Derneği"(28) tarafından kırk yıl önce 1974'te yayınlanmış. Umarım, haddimi aşıp, Sayın Taner'i gücendirmemişimdir.
Alev Alatlı 14 Ocak 2007
Dipnotlar:
(1) 1937 Amerikan vatandaşı oldu, (2) Manhattan Projesi, (3) 1918'de zorunlu askerlik karşıtı kampanyaya katıldığı için altı ay hapis yatmıştı, (4) diğeri, 1930 doğumlu İngiliz Marksist'i Ken Coates, (5) günümüzdeki Time ve Newsweek'in halefi, (6) 1902-1977, (7) "Game Theory" (8) "zero-sum game" (9) The Question of National Defense, 1959, (10) The National Defense Question (11) 1981 yılında "cezaevi endüstrisi"ni bütünüyle özelleştiren ilk eyalet, Florida'dır. '86 itibarıyla 53 cezaevi işleten PRIDE şirketinin, bir önceki yıl kârı 4 milyon dolardı, (12) Airpower Journal, (13) ARDEC, Armament Research, Development and Engineering Center (14) Non-lethal Weapons, (15) "Öldürmeyen Savaş Araştırma Grubu", (16) 1930'da yayın hayatına girdi, halen dünyanın en büyük medya holdingi Time-Warner çıkarıyor. (17) "Fütürist" İngilizce "future" (gelecek) kelimesinden türeme "futurist" yani "geleceği okuyan". (18) Drawing Index/Information Data Base, (19) Melbourne'de mukim 31. Kanal adlı TV'den mülhem. 31. Kanal ticari olmayıp, bölge halkı tarafından haberleşme amacıyla kullanılmaktadır. (20) Riot-control agents, (21) US Chemical 'Non-Lethal' Weapons in Iraq: A Violation of the Chemical Weapons Convention? David Isenberg, OCCASIONAL PAPERS ON INTERNATIONAL SECURITY POLICY, Mart 2003, No: 44. (22) Rogues: Düzenbaz; dolandırıcı; yaramaz; serseri; ipsiz sapsız. (23) Sam Smith, "The Iraqis Will Have to Learn Democrasy Someplace Else," Counterpunch, 3 Mayıs 2003. (24) 1939 doğumlu, U.S.Army Special Forces subayı, Populist Party adayı. (25) 1956'da Deniz Kuvvetleri'ni de kapsayacak şekilde genişletilmişti. (26) 5-8 Mayıs 2005, Rottach-Egern, Almanya toplantısına katılan Avrupa Müttefik Kuvvetleri Komutanı General James L.Jones, em. Org. John M. Keane Daniel Estulin. "Nexus" Dergisi, cild 12, sayı 5 (2005 Ağustos-Eylül sayısı). (27) Bernadine Smith, Globalist Plan to Disarm America: PL87-297 Arms Control and Disarmament Act /State Department Publication No: 7277. (28) "American Humanist Association" ilki 1933, sonuncusu 2003'te olmak üzere üç manifesto yayınlandı.
|