
Kartlar Yeniden Dağıtılırken
-Yağmur Atsız-
Değerli meslekdaşım Mim Kemal Öke dünki yazısına 'Ortadoğu'nun Geleceği' başlığını atmış. Bence yanlış.
'Ortadoğu'nun Gideceği' deseydi daha doğru olurdu.
Zira görünen o ki bu 'gidişle' eski Ortadoğu'dan geriye pek bir şey kalmayacak. Zaten 'Ortadoğu' sözü 19. Yüzyıl'dan kalma emperyalist bir kavram. Öyle ya, kime göre 'Orta' Doğu? Tabii ki Londra'dan yahut Paris'den bakınca oralara göre... Oysa İstanbul'dan bakınca oralarda 'Güney' komşularımızı görüyoruz. 'Yakın' Şark da bizim güneybatımız, Mağrib... O bakımdan bu kelimeleri kullanırken dikkatli olsak iyi ederiz. Çünki, malum, biz bir imparatorluğun varisleriyiz ve bu bahsedilen yerler, Moritanya ile Fas hariç, yüzlerce sene bizim 'mülki' bazı parçalarımızı teşkil ediyorlardı. Fakat bu noktayı şimdilik (elbet üzerine mim koydukdan sonra!) şimdilik bir yana bırakalım ve Ortadoğu'dan yakında niçin geriye pek bir şey kalmayacağı meselesi üzerinde duralım.
Evvela şunu belirteyim ki ben şahsen Ortadoğu diye anılan bu kan, entrika, her türlü kalleşlik, ihanet, cehalet ve taassub cehenneminin cehennem olup gitmesine, zerre kadar üzülmek şöyle dursun, prensip olarak sevineceklerden biriyim. Elbet bu ara 'acaba gelen gideni aratır mı?' endişesini de mütemadiyen içimde taşıyarak...
Öte yandan şunu da belirtmem yerinde olur ki yine şahsen Irak ve Filistin konularında hiçbir zaman hayal kırıklığına uğramadım. Çünki hiç hayale kapılmadım. Beni hayal kırıklığına, belki ümidsizliğe sevkeden husus Washington'un, o her hal ve karda kurmağa kararlı olduğu anlaşılan, 'Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'ni uygularken işlediği bariz stratejik ve taktik hatalar. Lütfen kimse benim burada boyumdan büyük iri lakırdılar ederek kendimi önemsetmek istediğim zehabına kapılmasın. Zira mal meydanda.
Niccolo Machiavelli (1469-1527), o pek çok kimse tarafından yüzyıllar boyu yanlış anlaşılan ve siyasi ahlaksızlık propagandası olarak yorumlanan değerli eseri 'Il Principe' (Prens/Hükümdar) adlı eserinin bir yerinde mealen şöyle der: 'Eğer yeni ele geçirdiğiniz bir bölgede halka zulüm ve eziyet edilmesini gerekdiren bir durum varsa bunu hemen ilk iki üç gün içinde yapın, bitirin ve ondan sonra derhal mümkin mertebe adilane bir düzen kurarak en başda kendi askerlerinizin buna azami riayet göstermesini sağlayın! Etmeyenleri de şiddetle cezalandırın!'
Gerek Irak'da üç yıldır izlediklerimiz, gerekse son 20 gündür Lübnan'da ve daha ufak çapda olmak üzere Gazze'de olup bitenler, bu 'altın öğüd'ün hiçe sayıldığını gösteriyor. Böylece kendi dizine mermi sıkma tekelinin sadece Ankara Hükumeti'nde bulunmadığı da ortaya çıkıyor.
İş öyle bir raddeye vardı ki Washington ve Tel Aviv arasındaki 'danışıklı döğüş' artık tedricen bir 'danışıklı kör döğüşü' halini almaya başladı. Bence en tehlikeli döğüş türlerinden biri. Gaalibler de dahil herkesin ölümcül yaralarla meydandan ayrılması ihtimali son derece yüksek.
İşte Türkiye'nin rol alacağı 'oyun'da durum böyle.
Ancak buna bakarak 'Öyleyse rol almasın, uzak dursun!' demek bence daha da tehlikeli. Zira, Bölge'de tabii 'yardımcı baş aktör' olduğu halde Irak'da kendini, en hafif tabiriyle, basiretsizce diskalifiye eden Ankara, eğer burada da aynı hatayı işlerse bir daha kolay kolay belini doğrultamaz ve hızla o yerli yersiz tepeden bakdığı üçüncü sınıf Üçüncü Dünya ülkelerinden biri haline gelir. Üstelik kendisini tamamiyle defterden silecek olan Washington'un dürtüklemesiyle eskisine rahmet okutacak bir PKK ve ilaveten Ermeni belası da cabası olur. Zaten ilk emareleri aylardır görülmeğe başladı bile. Washington çok kindardır!
Kaldı ki Ankara'nın, zaman zaman problemler yaşansa da, Amerika ile ilişkileri 60 yıldır iki taraf için de çok yararlı olmuşdur. Bundan feragat etmek de akıllıca bir davranış değildir. Hele geleneksel olarak dostane bir havanın hüküm sürdüğü Türk-Yahudi ilişkilerini yaralamak hiç akıl karı değildir ve Türkiye Arabların da düşmanı olmadığını bilhassa kanıtlamaya ihtiyacı olmayan bir devletdir.
Bütün bunlar, eğer işgüzarlık edilmez ise, Ankara'nın olumlu bir görev yerine getirebileceğini gösteren işaretlerdir. İhtiyatlı ve gerçekçi, ama rizikodan da aşırı çekinmeyen bir dış politika Türkiye'ye son üç yılda kendi beceriksizliği yüzünden kaybetdiği mevzilerden hiç değilse bazılarını geri kazandırabilir. İsrail'in bu kez kazanamayacağı belli oldu.
Ortadoğu kökünden değişiyor ama muhtemelen Washington ve Tel Aviv'in planladıklarından farklı bir tarzda. Bölge'ye barışın ancak İsrail 1967 sınırları gerisine çekilip Kudüs'ün de Filistin Devleti ile ortak başkent olmasını kabulü ile gerçekleşeceği bence artık İsrail tarafından bile yakında anlaşılacak ki 200.000 İsraillinin Çekirdek İsrail'e geri dönmesi demekdir.
Türkiye belki bu 'acı ilaç'ın alınmasında da yardımcı olabilir.
Yağmur Atsız 31 Temmuz 2006
|