
Türkiye Zoraki Aktör
-Yağmur Atsız-
Türkiye'nin yakın tarihi bir trajikomedya. Ülkeyi yöneten, yahut yönetmek iddiasında bulunan politikacılardan büyük, ama çok büyük bölümü, Türkiye kendilerine en az birkaç numara büyük geldiğinden, bizzat büyümek, yahut yerlerini işin ehline bırakmak yerine, oran 'sağlansın' (!) diye Türkiye'yi kırpıp kırpıp kuşa çevirme yolunu tercih etdiği için mütemadiyen itilip kakılıyoruz. Asıl konum bu olmadığı için tek örnekle geçmek istiyorum: 1946'dan itibaren Nuri Demirağ ile başlayan uçak inşa etme maceramızı ve nasıl inanılmaz şekilde baltalanarak bugünlere gelip hala lakırdısı ile vakit öldürdüğümüzü hatırlamak yeter. Bu her alanı örümcek ağı gibi sarmış bulunan 'İstemezükçüler Koalisyonu' en aktif devirlerinden birini yaşıyor ve neticeten maalesef Türkiye'ye de yaşatıyor. Halbuki son derece muhataralı bir sarp geçitdeyiz. Ortadoğu'da ve bütün Önasya'da belki onyıllarca sürecek bir kargaşalığın eşiğinde bulunuyoruz. Biz ne kadar 'İstemem, oynamıyorum!' dersek diyelim bu 'Piyes'e yan çizmemiz imkansız. Gerek cüssemiz, gerek (farkında bile olmadığımız, ama başkalarının çok iyi farketdikleri) potansiyelimiz ve gerekse coğrafi pozisyonumuz dolayısıyla bize bir 'rol' mukadder. Yakub Kadri'nin 'Zoraki Diplomat'ı, yani kendisi gibi bizler de bir 'Zoraki Aktör' kaderine mahkumuz. Ne var ki biz ödleklik edip kaçdıkça bize biçilen rol de pespayeleşiyor. 'Yardımcı başroller' birer ikişer bunu rüyalarında görseler dudakları uçuklayarak uyanacak yeteneksizlere adeta ihsan ediliyor. Normal bir tiyatroda sahneye çıkarıp meş'ale taşıtdırmayacağınız kifayetsiz muhterislere tiradlar irşad etdiriliyor. Yıllarca salona giriş ücretlerini cebinizden ödediğiniz baldırıçıplaklar bugün sizin 'bina'ya girmenize itiraz etmeye başlıyor. Ve Türkiye, her zaman olduğu gibi 'olayları dikkatle izleme' görevini 'bi-hakkın' yerine getiriyor. Artık dürbünle mi teleskopla mı periskopla mı ne haltla izliyorsa... Irak'da son perde Öte yandan, madem tiyatro benzetmesiyle başladık öyle devam edelim, Irak'da 'son perde'nin başladığı izlenimi giderek güçleniyor. Geçen hafta taze emekli altı Amerikan generali açık mektublar ve TV mülakatleriyle gerek Başkan Bush'a gerekse Savunma Bakanı Rumsfeld'e son derece ağır ithamlar yöneltdiler ve tamamen yanlış bir strateji ve yanlış taktikler sonucu Irak'da harbin kaybedilmiş olduğunu ileri sürdüler. Hatta Başkan Bush'un en sadık bendeganından Dışişleri Bakanı Bayan Rice bile 'işlenmiş sayısız hatalar'dan sözederek neredeyse kamuoyu önünde Rumsfeld'le saç saça baş başa geldi. Boşyere 'Arab saçı' dememişler. Generallerin en yaralayıcı darbesi, Amerikan Bilinçaltı'nın travmalarından biri olan 'Vietnam' benzetmesi. Bu analizlere göre benzerlik üç alanda kendini gösteriyor:
1) Daha başından itibaren, Türkiye'nin de kaypaklığı sonucu, bütün Irak'ı elde tutacak sayıda asker sevkedilemedi. Yeraltı hareketi başladıkdan sonra direnç merkezlerini 'temizlemek ve elde tutmak' (to clear and to hold) için gerekli tesbitler yapılamadı. Yani 'kör yakaladığını döver' kuralı işledi. 2) Hasım güçlerle mücadele için elzem olan yerli milli ordu hala kurulamadı.
3) Komşu ülkelerden (Suriye, İran, Suudi Arabistan, Ürdün) geniş çaplı sızmalar önlenemedi. Bu durum müvacehesinde Ankara'daki büyüklerimiz ne düşünür ve dünyalar durdukça namları yürüyesice akıldaneleri eğilip kulaklarına neler fısıldar, onlara hangi baha biçilmez nasihatleri sokuşdurur ben tabii ki bilemem. Benim bildiğim şu sırada Washington'da muhtemelen şu suale cevab arandığı: Acaba sonsuz bir dehşet mi yoksa dehşetli bir son mu? Yani Irak'dan ufak ufak mı çekilmek yoksa bir hamlede mi? Süleymaniye'de cevabı aranan soru da herhalde şu: Bu takdirde acaba bağımsızlığı derhal ilan etmek mi daha münasib olur yoksa İran'da muharebeler iyice kızışdıkdan sonra mı?
Peki, bu arada İran'ın durumu ne olacak?
ABD'nin uzun vadeli devlet politikası gerek Irak'da gerek İran'da kendisine bağlı, en azından kendisine karşı uysal rejimler kurup böylelikle her iki ülkedeki petrol kaynakları üzerinde kontrol sağlamak olduğuna nazaran bundan böyle sanki hiçbir şey olmamış gibi başka meselelere yönelmesi elbet imkansızdır. O vakit Irak'ı; Kürd, Sünni ve Şii olarak üçe bölüp bizim eski Musul, Bağdad ve Basra Vilayetlerimiz gibi idare etmek istemesi ihtimali kalıyor. Buradaki vilayet genel valilik anlamınadır. Bugünki vilayete Osmanlılar mutasarrıflık derdi. Irak 1919'da suni olarak icad edilmiş bir devlet olduğuna göre bu bölünme belki de eşyanın tabiatına daha bile uygundur. İyi ama güneyinde ansızın böyle bir Kürd devletinin teşekkülü Ankara'nın işine gelir mi? Vallahi, bir kere ansızın değil, kanırta kanırta. İkincisi onu 1 Mart 2003 Tezkeresi oylanmadan önce düşünmek lazımdı. Benim şahsi kanaatimi soracak olursanız derim ki ben Kürd devletinden neye korkayım? Ben adam olur ve oyunu layıkıyla kurallarına göre oynarsam Kürd devleti benden korksun! Bir Kürd devleti ki üç yanında kendisine diş bileyen, can düşmanı Suriye, yeni bir Sünni Arab devleti ve İran'la çevrili bir Kürd devleti, kuzeyinde ise AB adayı ve yine oyunu adam gibi oynarsa ÜYESI bir Türkiye. Eğer bu Türkiye güneyindeki kıytırık bir Kürdistan'dan korkarsa ört ki ölem. Hatta 'ölem' bile değil. O Türkiye zaten ölmüş de haberi yok.
İran muamması
TABİİ geleceğe yönelik projeksiyonlar daima yanlışdır, çünki halihazırdaki herhangi bir 'an'dan yola çıkarlar. İstikbal ise muammalarla doludur. O muammalardan daha bir büyüğü ise İran. Bugün BM Güvenlik Konseyi'nde 'Veto' hakkına sahib beş üyeden ikisi olan Rusya ve Çin'in (öbürleri ABD, Britanya ve Fransa), İran'a karşı askeri bir opsiyonu şiddetle reddetmeleri sürpriz değil. Rusya'nın üç sebebi var: 1) Kremlin İran'ın sahiden nükleer güç olma kapasitesine sahib olduğuna ve önümüzdeki sekiz-on sene boyunca sahib olabileceğine inanmıyor. Ondan sonra da Allah kerim havasında.
2) İran'la son derece karlı ekonomik münasebetleri var. Onlara halel gelsin istemiyor.
3) Problemin 'diplomatik' yollardan, yani müzakerelerle çözümlenmeğe devam edilmesi halinde dünya sahnesinde kendi öneminin artacağını hesablıyor. Beyaz Saray muhtemelen İran'ı da bölerek burada birer Fars, åzeri -Türk, Beluci ilh. gibi birkaç devlet üzerinde hakimiyet kurmaya can atıyor. Fakat harici baskıların bu çokuluslu imparatorluğu kenetleyerek modern manada bir 'millet' oluşduracağından korkuyor. Îran Irak gibi uyduruk devlet değil. 2500 yıllık mazisi var.
Çin de İran'ın, her geçen gün daha da önem kazanan bir petrol müşterisi olduğundan Tahran'a karşı bir askeri harekata şiddetle karşı. Avrupalılar için de aynı şey söylenebilir. İran'la savaşı ABD dışında muhtemelen bir tek İsrail istiyor. Üç gün önce İran'ın; Suriye ve Hamas tarafından yönetilen bir Filistin'le beraber '21. Yüzyıl'ın İlk Dünya Savaşı tohumları'nı atdığını açıklaması manidar.
İnşallah son anda elimize bir sırık tutuşdurup 'Bu piyesde senin rolün mızrak tutmak. Al eline ve git şu meş'alenin altına dikil!' demezler.
Daha nice nice tezkerelere!.
Yağmur Atsız 19.04.2006
|