
Kayıp aranıyor: Türkiye
-Yağmur Atsız-
İtiraf edeyim ki Türkiye'nin bir Ortadoğu politikası olup olmadığını ben anlayabilmiş değilim. Daha uzakça bölgeler şöyle dursun Irak, İsrail, Filistin, Suriye ve Lübnan politikalarımız nedir yahut nelerdir kestiremiyorum. "Yok" demeye dilim ve kalemim varmıyor. Bir Türk vatandaşı sıfatıyla ağırıma gidiyor ama çok istekli olmama rağmen öğrenemedim. Ağırıma gidiyor, çünki görüyorum ki biz sadece tarihimize sırt çevirmekle kalmamışız, aslında -ayıbdır söylemesi- faltaşı gibi gözlerle tarihimizden dışarı uğramışız. İngiltere ve Fransa'nın 1918'den sonra ele geçirip otuz, otuzbeş, haydi bilemediniz kırk yıl sonra her şeyi yüzlerine gözlerine bulaşdırarak hırsızlar gibi kaçdıkları devasa bir bölgeyi biz -kısmen Osmanlı'dan bile önce başlamak üzere- 600 yıldan fazla ve geniş ölçüde hırıltısız-dırıltısız yönetdik: Bağdad'ı 1256-1918 arası 662 yıl meselâ... Son 50 senedir haline bakınız! İkisi hariç Arab ülkelerinin idaremizden çıkması uzun sürmüş bir insan ömrü kadar öncesinin meselesidir. Cezayir 1830, Tunus 1883... Ama Libya 1913, bütün Arab Yarımadası 1917 ve kısmen 1918... Mısır ve Sudan Lausanne Andlaşması'na göre 1 Temmuz 1915'de Türkiye'den ayrılmışdır. Benim Bahriye zabiti olan Büyükbabam 1909-1912 arası Port Said'de görev yapmışdır. Yâni bugün deniz subaylarımızın tayinleri nasıl Gölcük'e, İskenderun'a vesaireye çıkıyorsa onunki de oraya çıkdığı için... Aile arşivimizde "Fütuvvetli Binbaşı Rıza Nur Bey İçin Der-Saadet'den Qâhire'ye Mürûr Tezkeresi" var... Sene 1914, resmi yazışma dili Türkçe!!! Büyük dayılarımdan biri 1914'de hâlâ Yemen'in Başkenti San'a'da yargıç... Üzerinde kendi el yazısıyla "San'a'da edindim" notu bulunan fotografiyasını hatıratımda yayınlayacağım. Nâşirim Cemal Aydın'ın haberi olsun! Başka bir büyük dayım o sıralar yine San'a Kumandanı... Demek istediğim bugün Kudüs'de, Bağdad'da, Darfur'da (Sudan) kan gövdeyi götürürken bunları televizyondan, pardon tii-viiiden sanki Patagonya'da bir kızılderili kabilesi öbürünü basıp sığırlarını yürütmüş gibi izleyen milyonlarımızı ben pek de öyle övünülecek bir durum olarak telakkıy etmiyorum... Fakat hele Ankara'daki Büyüklerimizin bütün bu olup bitenleri Georges Simenon'un bir roman kahramanı edasıyla "değerlendirmesi" içimi burkuyor. Hangi romanı mı dediniz? Sevabına onu da arz edeyim: "L'homme qui regardait passer les trains"... Sait Faik'in nefis Türkçesi ile dilimize de kazandırılmışdı: "Trenlerin Geçişini Seyreden Adam"... Doksandokuzluk tesbih diplomasisi SÖZÜ şuraya getirmek istiyorum: Bakınız, Beyrut'da Refiq Hariri'nin -yüzde 95 ihtimalle- Suriye tarafından tertib edilen bir suikasde kurban gitmesinden sonra Şam'da Babası Kanlı Diktatör Hafız Esad'ın yerine oturtulan "Zoraki Kukla" Beşşar'ın suyu kaynamaya başlamışken bu rejimle neredeyse can-ciğer kuzu-sarması olmanın mantığı nedir? Suriye'yle iyi ilişkiler olmasın diyen tabii ki yok. Ama bunu biraz daha mesafeli, biraz daha "usturuplu" yapmak mümkin değil mi? Bu politikayı "kotaran" akl-ı evveller acaba bunu "stratejik müttefikimiz" İsrail'e nasıl izah edeceklerini de düşündüler mi? Bundan huylanan Tel-Aviv Washington üzerinden şuramızı buramızı hançer ucuyla dürtükleyince ne yapacaklarını da planladılar mı? Ayrıca Lübnan'da -Ukrayna örneğini andıran tarzda- Arab Tarihi'nin "ilk demokratik kitle hareketi" filizlenirken Ankara'nın "politikası"(!) yine "iyi temenniler" düzeyinde mi kalacak? Diyelim ki "Lübnan Yuşçenkosu" Refiq Hariri idi, öldürüldü. Lakin Ankara -varsa!- nüfuzunu kullanarak onun kız kardeşi Behiye Hariri'nin elini güçlendiremez mi? Üstelik Suriye'nin uydusu Başbakan Ömer Kerame'nin istifası altın gibi bir fırsat da sunuyor. Anayasa'ya göre başbakanların hep Sünni olması şart. Onun için Dürzi lider Velid Canbolat'ın bu şansı yok. Ama Arab Alemi'nden eğer bir "kadın" başbakan çıkarsa bu ancak Lübnan'da olur demek büyük bir kehanet mi? Ortadoğu'da üstelik ABD'nin de destekleyeceği yeni bir fikirle yeni bir rol üstlenmek bu kadar mı zor? Bir nokta daha: Fransızlar'ın 1926'da Lübnan için hazırladıkları ve 1999'da tadilata uğrayan Anayasa uyarınca ülkede cumhurbaşkanı Maruni (Maronit) Hıristiyan, başkana Sünni Müslüman ve parlamento başkanı Şii Müslüman olur. 128 üyeli Parlamento'nun üyeleri de yine belirli "proporslar" uyarınca on bir grup arasında payedilir. Ankara, "1 Mart Tezkeresi" faciasından bu yana doksandokuzluk tesbih çeker gibi "Irak'ın bütünlüğü" diye sayıklayıp ele-güne karşı gülünç olacağına Irak için de buna benzer bir "proporsiyonal sistem"in savunuculuğunu yapsa kaybetdiği mevzileri bir nebze olsun geri kazanamaz mı? Ve son soru: Her şeyi biz mi düşün'caaz? Yağmur Atsız 4 Mart 2005
|