Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

6 Kasım 2006

İsmail Gaspıralı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Asgari Ücret Belirlemek, Ülkeye İhanet Etmektir


-Ömer Dönderici-


En başından, şu anda ne işçi, ne de işveren olduğumu söylemeliyim. Ama geçmişte, her iki rolü de yaşadım. Beni bu yazıyı yazmaya iten tek dürtü, torunlarımın bu ülkede daha müreffeh bir hayat sürmeleridir.

 

Asgari ücret görelidir.

Asgari ücret, insanca geçinilebilecek bir rakamsa, bunun göreli olduğunu düşünüyorum. Olaya yeterlilik açısından yaklaşılınca, harcamaların miktarı, hane halkının büyüklüğü, bunların ne kadarının çalışıp para kazandıkları, ortamın köy, kent ya da metropol oluşu gibi pek çok faktörün göz önüne alınması gerekir. Bu durumda, birden fazla asgari ücretin belirlenmesi; bir başka deyişle “koşullara göre asgari ücret” teklifi desteklenebilir.

 

Asgari ücret genel olarak yetersizdir.

Bununla birlikte, asgari ücretin değişken olması bir yana, genel olarak, şu anda mevcut rakamın ve hatta masaya getirilen rakamların insanca geçinebilmeye çok uygun olmadığını düşünüyorum. Bu yüzden “ücreti yetersiz bulan” sendikalara, işçi temsilcilerine, işçilere ve işçi yakınlarına hak vermemek mümkün değil.

 

Ama devletin soruna salt yeterlik açısından bakması yanlıştır.

Ama devletin tartışmayı bu platformda yürütmesini doğru bulmuyorum. Devletin, her şeyden önce bu olayın tüm taraflarının temsilcisi olması gerekir. Ne var ki, devletin tarafları işçi ve işverenden ibaret sayması yanlıştır. Masada olması gereken başkaları da vardır. Bunlar, kayıtlı işçi sayısına yakın tüm işsizlerle, -çocukları ve gençleri- başta olmak üzere, geleceğini bu topraklarda gören ülke insanlarıdır.

 

Devletin yapması gereken asıl şey, olaya yalnızca “ücret yeterliliği” olarak bakmamaktır. Asgari ücret tartışmasının, ülke kalkınması, ülkenin rekabet gücü gibi başka boyutları da vardır. Ve nihayet, devlet, yalnızca bugünü değil, uzak ve yakın geleceği de düşünmek zorundadır.

 

“Fırsat” kaçıyor

Demografistler, nüfus profilinin, azgelişmiş ülkelerde daha çok çocukları, gelişmiş ülkelerinse daha çok yaşlılarıyla biçimlendiğini söyler. Sözü edilen her iki grup da tüketim baskın gruplardır. Bu ülkelerde, çocuklar ve yaşlılar arasında sıkışmış görece küçük bir üretken grup, toplumu sırtlamaktadır. Ama gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkelerin geçtiği, azgelişmiş ülkelerinse bir gün geçecekleri bir fırsatla karşı karşıyadır. Bu fırsat, her ülkenin, bir kez elde edebileceği bir fırsattır. Türkiye böyle bir fırsatı yaşamakta ve biraz da heba ederek yaşamaktadır. Şöyle ki, gelişmenin bir aşamasında doğurganlık azalmakta, buna karşılık nüfus yeterince yaşlanamamaktadır. Ülkenin ezici çoğunluğu “üretken” durumdadır. Bu durum “fırsat penceresi” olarak adlandırılmaktadır. Türkiye bu pencerede olmakla birlikte, bunu değerlendirebilme becerisini gösterememiş ve gösterememektedir. Üstelik bu pencereyi yarıladığımızı söylemek yanlış olmaz.

 

Geçmiş hükümetlerin çoğuna göre daha “rasyonel” bulduğum hükümetin, romantizmi şairlere, tarafların çıkarlarını “ençoklama” çabalarını sivil toplum örgütleri ve ideologlara bırakarak, alternatif senaryoların, negatif ve pozitif yönlerini ortaya koymalarını bekliyorum.

 

İki zıt senaryo

Hayatın gri tonlarına daha çok saygı duymakla birlikte, düşünme kolaylığı adına “siyah-beyaz” iki zıt senaryo kurgulayabiliriz: Asgari ücretin, ilkinde sendikaların açıkladığı yoksulluk sınırında, yani tek kişi için 1000, 4 kişilik aile için 2000 YTL civarında olduğu, diğerinde asgari ücretin olmadığı, karşılıklı rızayla belirlendiği durum.

 

İlkinde sisteme kayıtlı yaklaşık 5.5 milyon SSK’lı işçi daha insanca bir gelire kavuşacak. Ne var ki, zaten çok ciddi boyuttaki kayıtdışılık, daha devasa boyutlara erişecektir. Emeğin pahalılaşması, işverenin yeni yatırım yapma motivasyonunu kıracak; mevcutların ayakta kalabilmelerini zorlaştıracaktır. Bu ülkede işsizliğin sürmesine; -giderek azalan kâr marjları nedeniyle- ülkenin uluslararası düzeyde rekabet gücünün zayıflamasına neden olacaktır. Yatırımların azalması hatta mevcutların kapanması ve ülkenin uluslararası rekabet gücünü yitirmesi yüzünden devlet vergi toplayamaz hale gelecek; giderek büyüyen sosyal güvenlik açıklarını kapayabilmek için emeği daha da pahalılaştıracak çözümlerle yangının üstüne benzin dökecektir.

 

İkinci senaryoda ise, kimi vasıflı işçiler yüksek ücretlerle iş bulabilirken, pek çoğu şu andaki asgari ücretin çok çok altında rakamlarla iş yapmaya rıza göstermek zorunda kalacaklardır. Emeğin ucuzlaması, hem mevcutların yaşama şansını artıracak; hem de yeni yatırımların önünü açacaktır. Özellikle ülkenin geri kalmış bölgelerinde ve kırsal alanda, emeğe dayalı atölyelerin ve fabrikaların açılması gündeme gelecektir. Bu yerli yatırımcılar kadar, yabancı yatırımları da harekete geçirecektir. Ülkedeki işsiz sayısı hızla azalacak; şu anda kuru ekmeğe muhtaç aileler, tek dayanakları ucuz emeğe yaslanarak, hayata tutunabilme gücüne kavuşacaklardır. Ülkenin rekabet gücü artacak, ekonominin çarkları dönmeye başlayacak, yeni yatırımların kapısı aralanacaktır. Bu, biraz zaman alsa da, -vasıflılardan başlayarak- işçi ücretlerinin –ekonominin kurallarına uygun- artışına da neden olacaktır. Öyle ki, 10 yıl sonra, ilk senaryoda, yoksulluk sınırı dayatması şansı bile kalmazken, ikinci senaryoda, tümüyle serbest piyasa koşullarında, ücret ortalamasının yoksulluk sınırının çok üstüne çıkması mümkün olabilecektir. Üstelik de işçi sayısı çok artıp, işsiz sayısı çok azaldığı halde... Tabii ki, böylesi bir ortamda devlet de daha çok vergi toplayabilecek; kendisini “yeşil kart” yükünden kurtarabilecektir.

 

Daha somut bir ifadeyle, aynı aileden iki kişiden birinin asgari ücretle çalışıp diğerinin işsiz evde oturmasındansa, her ikisinin de yarım asgari ücretle çalışmasının tercih edilebileceğini söylüyorum. Bu, hem kısa vadede, ama daha önemlisi uzun vadede, bu iki kişi için de, ülke ve devlet için de, tartışmasız ve çok yönlü, daha avantajlı bir durumdur.

 

Zamanlama sorunu

Üstelik ülke kırılganlık tehdidini tam atlatamamışken, ihracatçı değerli TL’nin altından kalkmaya çalışırken, tüm dünyada istihdam sorunu tırmanıyorken ve dünya ticaretini sarsan Çin’in önündeki kotalar kaldırılıyorken ilk senaryoya yönelmek zamanlama açısından da çok yanlıştır.

 

Ayrıca, OECD ülkeleri içinde işsizin en fazla, istihdam oranının en düşük olduğu ülkemizde, istihdam yükünün en yüksek olması da ironik bir durumdur.

 

Ağaç ve orman

Yaşam savaşı veren ağacı kurtarmaya çabalamak elbette takdire değer. Ama bunu yaparken ormanı gözardı etmek, en hafif ifadeyle, çok ağır bir hatadır. Hele, bu hesaplar yapılırken, gelecek zaman perspektifi yoksa, yalnızca “an kurtarılıyorsa”, bu bağışlanamaz.

 

Ömer Dönderici

6 Kasım 2006



Ödülün Gerçek Sahipleri -Ömer Dönderici-


Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyet Ödülünü aldığını duyduğumda, kendimi karmaşık duygular içinde buldum.

 

Sayın Pamuk’un “bu ödülün Türk Edebiyatına verildiğini düşündüğünü” belirten sözleri üzerine ben de düşünmeye başladım: “Bu ödülün gerçek sahibi kimler?” diye...


 

Ömer Dönderici


Konya İli Seydişehir İlçesi'nde doğdu. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden mezun oldu. İç hastalıkları (dahiliye) ihtisası ve gastroenteroloji üst ihtisası yaptı. Çeşitli hastanelerde görev yaptı. Sevgi Hastanesi'nin kurucuları arasında yer aldı ve 1993- 1996 yılları arasında bu hastanenin tıbbî ve idarî üst yönetimininde bulundu.


 Umumi Siyaset



AB


Halkın onur kırıcı Avrupa Birliği yolculuğundan, hala tümüyle ümit kesmemiş olması, kendi egemenlerinin vizyona götürme ümitlerinin kalmayışındandır. Sürüklenerek bile olsa, bu yolla vizyona biraz daha yaklaşma şanslarını daha fazla görüyorlar...


 Dünya



Yeni Dünya Düzeni


Yeni dünya düzeni denen olgunun doğumunu sağlayan bilişim devriminin genel kabulün aksine, Batı’ya yaramadığını düşünenlerdenim.

 

Bu devrim, geleceğin Dünyasının dengelerini kökten değiştirecek dönüşümleri başlattı. Son dönemin güçlü oyuncuları iniş; buna karşılık yoksullukla özdeşleştirilen kimi ülkelerin çıkış  trendine girdikleri görüldü. Batı, doğuşuna öncülük ettiği ve bir havari gibi tüm Dünyayı sarması için uğraştığı devrimin, çok ta hayrına olmadığını farketti. Serpilen yeni dünya düzeni ile sömürgeci güçlü geçmişi arasına sıkışıp kaldı.


 Kavram



Günümüzde Güç


Kendini güç haline getiren eski değerlere yeniden yöneldi. Kemal Tahir’in deyişiyle, “dayılıkla yapamadığını, kabalıkla yapmaya soyundu.”. Ne var ki, eski anahtarların yeni kilitlere uymayacağı da ortaya çıkmaya başladı...

 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar