Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

10 Temmuz 2008

Çolpan

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye


Sevgi İklimi


-Muharrem Kılıç-


“Sevgiden acılar tatlılaşır,

Sevgiden bakırlar altın kesilir.

Sevgiden bulanık sular berraklaşır,

Sevgiden dertler şifa bulur,

Sevgiden ölüler dirilir,

Sevgiden padişahlar kul olur.”

 

                                   Hz. Mevlana

 

Dünyaya ve olaylara sevgi gözüyle bakıldığında, her şey çok farklı boyutlarda gözüküyor. Bakıyoruz ki bir yanımızı ateş sarmış, yanıyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Gerisi ise kontrol edilebilir hareketleri doğuruyor. Bir anda öfkemiz sevgimizi bastırıyor. Öfke gözlüğü ile bakmaya başlıyoruz. Ama aradan, her şeyin ilacı olan “zaman” geçince, geçmişte yapılanları daha mantıklı olarak tahlil edip, doğrularımızı ve yanlışlarımızı görüyoruz.

 

Bu millet değil midir ki, 1915 yılında yapılan Ermeni tehciri sırasında, kendi varlığına kast etmiş Ermenilerin çocuklarını korumasına almış, hatta nüfusuna geçirmiştir. Hatta bunları beslemiş, büyütmüş devlet adamı bile yapmıştır. Daha dün kendini katleden insanların çocuklarına bu sevgiyi göstermek ancak “Büyük Millet” olmakla mümkündür. Çünkü, Türk’ün devleti tebaasını, Tanrı’nın kendisine bir emaneti olarak görür. Türk Milleti de vatandaşını, komşusunu, insanını kendisine Tanrı’nın emaneti olarak görür. Bu milletin vicdanının sesi olan Yunus Emre bu nedenle;

 

“Elif okuduk ötürü,

  Pazar eyledik götürü,

  Yaratılanı hoş gördük,

  Yaratandan ötürü.”

 

demiştir. Bu sözler, bir milletin ruh yapısını gösteren inci taneleridir, pırlantalardır.  Ve bu millet, her şeye rağmen böyle düşünmeye devam etmektedir.  

 

Milletimizin ezeli ve ebedi düşmanları olan güçler, dün Ermeniler üzerinden oynadıkları oyunu bugün Kürtler üzerinden oynamaktadırlar. Dün nasıl Ermenilerin hareketi amaç değil araç idi ise, bugün de Kürtlerin hareketi amaç değil araçtır. Esas olan, bu uluslararası güçlerin, enerji kaynaklarına hükmetme ve bu yolla dünyaya hakim olma arzu ve istekleridir. Bu nedenle bizim istikrarımızı bozacak, büyümemizi engelleyecek, gücümüzü kıracak operasyonlara girişiyorlar. Eğer geçmişte Ermenileri kullandıkları gibi, bugün de Kürtleri kullanarak bir iç savaş çıkarabilirlerse, en az 100 yıl daha bu coğrafyayı sömürme, köle gibi kullanma gücüne ulaşırlar. Bu ise Türk milleti ve bölgedeki diğer bütün halklar için en az yüz yıl daha acı ve sefalet demektir. (Kukla yönetimlerin lüks içinde yaşaması, halkın sefaletini örtemez.) Bu nedenle çok soğukkanlı ve akıllı hareket etmek zorundayız. Son iki ay içinde ordumuza yönelik saldırıların boyut değiştirmesi, DTP’nin meclise girmesine rağmen, bölücü örgütün bugüne kadar yapamadığı bazı eylemleri yapmaya başlaması, Kuzey Irak’tan sızan bölücü örgüt mensuplarının sayıları beşi-onu geçmezken birdenbire yüzlerle ifade edilmeye başlanması bu olayların tahrik boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Bazı odaklar, Türkiye’nin paldır küldür Kuzey Irak’ girmesi için ne gerekiyorsa yapıyor. BOP projesinin hayata geçirilmesinde kullanılacak bölgesel unsurun Barzani olduğu anlaşılmaktadır. Bütün bu yaşadıklarımız terör vs. değil, doğrudan doğruya örtülü bir savaştır. Bölücü örgüt, bu büyük savaşın içinde küçük bir ayrıntıdır. Batı dünyası Türkiye’ye en büyük zararı terör hareketleriyle değil, bizi bölüp parçalayacak altyapı çalışmaları ile vermektedir. Önemli olan, bugün bizim yanımızda olan insanlarımızın, hiçbir şekilde , bir gün onların safına geçmemesidir. Bunun için bizim de   karşı altyapı çalışmaları yapmamız gerekir. “dağ Türkleri”, “karda yürürken çıkan kart-kurt sesleri” vs. gibi anlamsız, inandırıcılığı olmayan, oyalayıcı iddialar yerine, tamamen bilimsel, alan çalışmalarına dayanan “Aşiret araştırmaları” yapılmalıdır. Atatürk zamanında yapılan bu çalışmalar, Atatürk’ten sonra yapılmadığı gibi, mevcut çalışma sonuçları da ABD’ne verilmiştir. Onlar da kiminle nasıl bir çalışma yürüteceklerini oradan öğrenmiş olarak işe başlamışlardır.

 

Bizim coğrafyamızda meydana gelecek yaygın bir çatışma, en büyük zararı Türk milletine verecektir. Binlerce yıldır et ve tırnak gibi beraber olduğumuz, aslen Türk olan-olmayan, Müslim-gayrı Müslim bütün unsurlar Türk milletine ve onun devletine emanettir. Yönetimde olanların bunu hiçbir zaman unutmamaları gerekir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin başlangıç tarihi 1923 olmadığı gibi, sorumlu olduğu sınırları da bugünkü sınırları değildir. Mevcut duruma böyle bakmazsak, en baştan yanılgıya düşeriz. Bir devletin güvenliğini sağlamak, haritalar üzerinde çizili bulunan sınırlarda beklemekle olmaz. Mevcut coğrafi sınırların yanında, kesinlikle dikkate alınması gereken tarihi-kültürel sınırlar vardır. Bu tarihi-kültürel sınırlar içinde atalarımız, hiçbir zaman insan haklarını ayaklar altına alan bir icraat sergilememişlerdir. Yaklaşımları her zaman Yunus Emre’nin pırlanta değerindeki sözleri doğrultusunda olmuştur. “Yaratılanı hoş gördük, Yaratandan ötürü.” İşte bu yaklaşım,  “sevgi”nin hakim olduğunu gösteren bir yaklaşımdır. Bizim tarihi-kültürel sınırlarımızda “sevgi iklimi” hakimdi. Bu nedenle tarihi-kültürel sınırlarımız içindeki insanlar halen Türk milletine ve onun devletine sempati duymaktadırlar. Sevgiyle yaklaşmaktadırlar. Tarihi-kültürel sınırlarımız içinde oluşturulmuş devletçiklerin yönetiminde bulunanların husumetleri, kendi husumetleri değil, onları oraya getiren ve orada tutanların husumetlerinin yansımasıdır. O kukla yönetimler, “baş olma sevdası” uğruna, hem kendi milletlerine, hem Türk milletine hem de tarihe ihanet etmekte olan zavallılardır. Bu durumların aşılması için ise “Büyük devlet” olduğunun farkında olarak hareket etmek gerekir. Atatürk’ün, o gün öyle gerektiği için siyaseten söylediği “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözünün arkasına saklanarak devletin varlığı devam ettirilemez. Devletlerin hedefleri olmak zorundadır. Hedefi olmayan devletler başka devletlerin hedefi olurlar. Türk Milletinin bu topraklarda özgür olarak yaşaması için, Türk devletinin, aslında düşman olduğunu bildiği, sahte dostlarına karşı net tavır koyması gerekmektedir. Eğilip bükülerek, yalvar yakar olarak ve dilenerek devlet yönetilemez. Tarih böyle bir durumu kaydetmemiştir.

 

Türkiye cumhuriyeti devletinin ne çok güçlü bir ekonomisi, ne güçlü bir milli yönetimi, ne de güçlü liderliği vardır. İstatistikleri yönetimler hazırlar. Yönetimler de her zaman kendilerini haklı ve güçlü gösterme eğilimi içindedirler. Bu nedenle, bugün ülkemizde yayınlanan istatistiklere bakarak her şeyin yolunda gittiğini söylemek saflık olur. Şu halde, ordumuzun Kuzey Irak bataklığına çekilmesi halinde, stratejik ortağımız(ABD)nin ve kadim dostlarımız (AB ülkeleri)nin, İran-Irak savaşı misali, yıllarca orada kalmamız için gerekeni yapacaklarından kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü karşımızda düzenli bir ordu yok. Ancak çok güçlü lojistik destek alan ve gerilla taktiği ile savacak olan çok sayıda (Çok sayıdan kastımız; bölücü örgütün yanı sıra, Barzani denen  zavallının emrindeki bütün peşmergeleri kastediyoruz.) eşkıya olacaktır. Böyle bir savaş ordumuzu hem manen hem de madden yıpratacaktır. Yurtiçinde ise, tek görevleri Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi milletine kötülemek olan hain unsurların çalışmaları ile devletimizin gücü, dünya milletleri nezdinde küçük düşürülecektir. Böylece, kırılgan bir yapıya sahip olan Türk ekonomisi çökertilecektir. Ekonominin çökertilmesinde sadece savaş unsuru kullanılmayacaktır. Borsadaki tutarı 100 milyar dolara yaklaşan yabancı para çekilecek, günübirlik piyasada dönen yabancı sıcak paralar çekilecek ve Türkiye kıpırdayamaz hale gelecektir. Bu aşamadan sonra, isterlerse ülkemizi ikiye, üçe, dörde bölmeyi bile deneyeceklerdir. Türkiye böyle bir oyuna gelemez. O bataklığa ordusuyla girdiği taktirde, çıkmasına izin vermeyeceklerdir. Zaten bunu beklemektedirler. Bu nedenle yazımızın yukarı kısmında artan bölücü örgüt saldırılarının tesadüf olmadığı, güçlü birer tahrik eylemi olduğunu vurguladık.

 

KUZEY IRAK’A GİRMEYELİM Mİ?

 

Peki ne yapacağız? Bunca saldırının ve dökülen kanın hesabını sormayacak mıyız? Yanlarına mı kalacak? Bu vatan için can veren aziz şehitlerimizin kanlarını yerde mi bırakacağız? İstikballerinden olan gazilerimizin fedakarlıkları boşa mı gidecek? Hayır! Kesinlikle hayır. Kandil mandil dağına değil, Kuzey Irak’ta kendini devlet zanneden eşkıya başının inine kadar gitmeliyiz. Kandil denen yer zaten çoktan boşaltıldı. Çünkü onarlın beklediği sürenin on-yirmi katı bir süre tanıdık(!) onlara kaçmaları, köylülerin arasına, şehirlilerin arasına karışmaları için. Bu nedenle boş yere Kandil dağında mühimmat harcamanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Son dönemde askerlerimize ve vatandaşlarımıza yapılan saldırıların sorumlusunu doğru olarak belirlemek durumundayız. Kimdir sorumlu? Her gün dilediği gibi avukatlarıyla görüşerek dağdaki eşkıyaya talimatlar gönderen bölücü başı mı? Yoksa, bırak bir Kürdü, Kürdün kedisini bile vermem diyen dansöz mü?  Bu saldırıların asıl sorumlusu ABD, İsrail ve İngiltere’dir. Ve onların şu sıralar baş piyonu konumundaki Barzani denen zavallıdır. Her şeyiyle bölücü örgüte destek veren bu utanmaz adamın hükümetiyle birlikte dersini alması gerekmektedir. Bunu yapmak için de orduları Irak’a sokmaya gerek bile yoktur. 200 kişilik bir özel tim bu işi en iyi şekilde yapar. Yeter ki onlara görev verilsin. Yeter ki köpeklere karşı zincire vurulan taşların zincirleri çözülsün. Efsaneler yeniden meydanlara insin, gereken herkese haddini bildirsin. Bakalım paketlenmiş halde Türk adaletinin önüne getirildiğinde, Yahudi Barzani de İmralı’daki uşağı gibi; “Benim anam Türkmen, bir görev verilirse yaparım” tarzında konuşacak mı, konuşmayacak mı?  

 

Duyar gibi oluyorum. Şimdi diyeceksiniz ki; “Barzani kim, Türkiye’de ne sıfatla adalet önüne çıkarılacak? Irak vatandaşı bir kişiyi bir şekilde getirip Türkiye’de yargılamak uluslar arası hukuka uygun mu?” Sorularınızda haklısınız. Ancak, hafızanızı biraz yoklarsanız çözümün burada yattığını siz de görürsünüz. Hatırlarsanız Özal hükümeti döneminde bu iki  Eşkıya başına Türkiye Cumhuriyeti pasaportu verilmiş, ceplerine de dolar cinsinden harçlıklar konularak dünyada dolaşmaları sağlanmıştı.  Her kim olursa olsun, bir ülkenin pasaportunu taşıyabilmesi için mutlaka o ülkenin vatandaşı olması gerekir diye düşünüyorum. Bu zavallı maşalara Türkiye Cumhuriyeti devletinin pasaportu verilebilmesi için, onları Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı yapmış olmalıdırlar. Kısacası, bu iki piyon da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır. Öyleyse, bu iki vatandaşımızı vatana ihanet suçuyla yargılama hak ve yetkisine sahibiz demektir. İşte buradan hareketle, kartallarımız gidecek, bu iki zavallıyı enselerinden kapıp getirip Türk adaletinin önüne bırakacak. Böylece, dünya milletleri ve devletleri Türk devletinin ne olduğunu anlayacak. Bunu görünce de öyle her heveslenen çıkıp da Türkiye Cumhuriyeti devletine posta koyamayacak. Bizce çözüm budur. Yüzlerce, binlerce  evladını mayınlı sahalarda bir bilinmeze sürüklemektense, en fazla 200 yiğit vatan evladı bu işi kökünden kurutur gelir. Ama siz devlet olarak bunu kerhen değil, isteyerek yapmalısınız.  Kerhen yaparsanız, kullanmamak dilek ve temennisiyle çıkardığınız tezkereye döner. Ciddiyetiniz ve inandırıcılığınız kalmaz. Hasmı olan vuracak. O seni sürekli vururken, sen ona sürekli beyaz bayrak sallarsan, o senin bu davranışını acizliğine yorumlar ve saldırılarını şiddetlendirir. Devletlerarası ilişkilerde “alttan almak” acizlik göstergesidir. 

 

ÇOK  SAĞLAM  BİR  KÜLTÜREL  ALTYAPI  OLUŞTURULMALIDIR

 

Başkaları, ayrıştırmayı ana kütlede yaptıkları çalışmalarla sağlarken, biz ana kütle üstündeki toplumu, sadece askeri tedbirler ve güç göstererek bir arada tutmaya çalışıyorsak, bu boşuna bir gayret olacaktır. Yapılan işler boşa gittiği gibi, toplumun bütün kesimlerine ve de özelikle kendi toplumumuza  da çok zarar vermiş oluruz. Bugün ABD, İsrail ve İngiltere Barzani’yle bizi yormaya kalkışıyorlarsa, bunun bir öncesi vardır. Barzani’nin öncelikle güç sahibi olması sağlanmıştır. Peşinden, onu Türkiye sınırları içinde söz sahibi yapacak girişimleri ayarlanmıştır. Türkiye’nin önemli ticaret merkezlerinde ve limanlarında şirketler kurması sağlanmıştır. Mesela doğudan Mersin’e göç edecek ailelerle 10.000 dolar verdiği söylenmektedir. Belki de bu girişimin sonucu, Mersin gibi bir ilimizde Türk bayrakları yakılabilmiştir. 

 

Düşmanı kendi taktiği ile vurmak en kolay yoldur. Onlar yüz yıla yakın bir süredir, Kürtlere Türk olmadıklarını, farklı olduklarını anlattılar. Bu hareketleri ile, Osmanlının küllerinden vücut bulan genç Türkiye Cumhuriyeti devletini bile zorladılar. Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkartılan Dersim isyanı, tamamen bir İngiliz organizasyonu idi. Bugün tamamı, “Biz Türkmen’iz. Ancak Kürtçe de konuşabiliyoruz” diye bas bas bağıran Koçgiri Türkmenlerine de bu coğrafyada “Kürtçü bir isyan” çıkarttıranlar, önce bunun alt yapısını hazırlamışlardı. Öyleyse, biz de kültürel birlikteliklerimizi ön plana çıkararak, onlarla bir arada yaşama irademizi ve isteğimizi sergilemeliyiz. Çok acil bir şekilde, bilimsel ve gerçek verilerden yola çıkılarak, bir “Aşiretler araştırması” yapılmalı ve gerekirse, aşiretler bazında politikalar belirlenmelidir. Nevruz bayramının ne kadar eski bir Türk bayramı olduğu, bugün Orta Asya’da bağımsızlığını kazanmış olan Türk Cumhuriyetlerinde en büyük bayram olarak kutlanmasından da bellidir. Kürtler, binlerce yıldır Türklerle bir arada yaşadıkları gibi, İranlılarla da bir arada yaşamışlardır. İran’da yaşayan Kürtlerin bile neden kilimlerinde İran motifleri değil de ısrarla Türk tamgaları (motifleri)  kullandıkları sosyolojik olarak araştırılmalı ve anlatılmalıdır. Zaten bugün hangi Kürt kökenli vatandaşımız dilediği taktirde dilediği ilimize gidip yerleşemiyor? Ticaret, ziraat, seyahat yasağı diye bir uygulama mı var?  Her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kanun önünde ve fırsatlar karşısında eşittir. Bunun böyle olmadığını kime söyleyemez.

 

“BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZE” ÖNCE YÖNETENLERİN İNANMASI GEREKİR

 

Önce, devleti yönetenlerin “birlik, beraberlik” konusunda kesin kararlı olmaları gerekir. AB istedi diye, ABD istedi diye yasa çıkarırsanız, bu uğurda, ülkeyi onların açık pazarı haline getirirseniz, kültürü, ekonomisi, yaşam biçimi ile size hiç benzemeyen bir topluluğa katılmak uğruna, istenilen her tavizi verirseniz, hatta “egemenliğin bir kısmını devredebiliriz” derseniz, üç yüz, beş yüz değil, 10.000 yıllık geçmişine inerek, bu coğrafyada yaşayan insanların gerçek kimliklerini ortaya koymazsanız, batık bir imparatorluktan bir devlet ortaya çıkaran iradeyi her gün yerden yere vurursanız, İngiliz’in, Amerikalının emrinde birer kukla olan, kerametleri kendilerinden menkul Arap şeyhleri önünde pervane olursanız, Atatürk’ü beğenmeyip, kendinizi onun yerine koyarsanız, diplomasi yaptığınızı zannederken bir de bakarsınız ki uluslar arası güçlerin oyuncağı konumuna gelmişsiniz.  Böyle bir konumda olan yönetimlerin ise ne yabancıya gücü yeter, ne de halkını arkasına alarak bir harekete gücü yeter. Öyle olunca da, her türlü alt yapısı Türk şirketleri(!) tarafından, ucuz elektriği Türk devleti tarafından karşılanan bir eşkıyaya bile gücünüz yetmez. Önce siz, yönetim olarak birlik olmanın gereğine inanacaksınız. Gelişen dünya şartlarını Tanrı oluşturmuyor. Dünyayı yönetme konusunda çalışmalar yapan uluslar arası güç sahipleri oluşturuyor.  Siz de dünya şartlarının gelişiminde etkili roller üstlenebilir, bu gelişimi ve değişimi etkileyebilirsiniz. Buna önce samimiyetle inanmanız gerekiyor. Liderlik bunu gerektirir. İşte o zaman, olaylara günü birlik müdahalelerin gerçek çözüm olmadığını, asıl çözümün altyapılarda gizli olduğunu göreceksiniz. İnsanlar size aidiyetlerini haykırırken, onlar sizi kucaklamaya çalışırken, siz onları başkalarının kucağına iterseniz, siz onlara mozaiksiniz, 28  ayrı kimlikten birisiniz diye yaklaşırsanız, ne milletinizin, ne de devletinizin iradesini yansıtmış olursunuz. Sadece kendi yanlış iradenizi yansıtmış olursunuz. Çünkü, bu yaklaşımınız, Türk Milletinin ve Türk devletinin düşmanlarının ekmeğine yağ sürer. Unutmayalım ki, şu sıralar cereyan eden olaylar, Türk devletini, Kuzey Irak’ta oluşturulan paravan Kürt yönetimini “tanımaya” zorlamak amacıyla kurgulanmıştır. Bölücü örgüt de bu amaçla kullanılıyor. İşin acı tarafı ise, her türlü hakka sahip oldukları ülkelerinde, demokrasinin nimetlerinden yararlanarak TBMM’ne de girmiş bulunan bazı insanlar, Türk Milletinin meclisinden Barzani-Talabani ağzıyla konuşuyorlar. Türk Milleti ve devleti hiçbir vatandaşına farklı bir yaklaşım sergilememektedir. Her türlü hakkı sonuna kadar kullanabilen bazı vatandaşlarımız, ısrarla yanlış yapmaya devam ediyorlarsa da, biz sevgi iklimleri yaratmaya devam edeceğiz. Biz de Hz. Mevlana’nın sözünü tekrarlıyoruz:

 

  “Sevgiden acılar tatlılaşır,

  Sevgiden bakırlar altın kesilir.

  Sevgiden bulanık sular berraklaşır,

  Sevgiden dertler şifa bulur,

  Sevgiden ölüler dirilir,

  Sevgiden padişahlar kul olur.”

 

Bütün bunlara rağmen, bir kısım zayıf iradeli, başkalarına kul olmayı kendince meziyet sayan, Türk milletinin ve Türk devletinin düşmanlarıyla işbirliği yapan Kürt kökenli veya Türk kökenli vatandaşlarımız varsa, onlar da yaptıkları yanlışın bedelini ödeyeceklerdir. Çünkü, böyle bir yanlışı yapan Türk de olsa bedelini öder, Kürt de olsa bedelini öder. Bakınız bu konuda Bilge Kağan, Orhun kitabelerinde neler söylüyor:

 

“Türgiş Kağanı Türkümüz, milletimiz idi. Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği için kağanı öldü. Buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü. …Bars, bey idi. Kağan adını burada biz verdik. Küçük kız kardeşim prensesi verdik. Kendisi yanıldı, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kırgız kavmini düzene sokup geldik. Savaştık ... ilini geri verdik.”[1]

 

Esenlik içinde kalınız.

 

 

 

Muharrem Kılıç

İstanbul, 10 Temmuz 2008


[1] Orhun kitabeleri, Kültigin anıtı, doğu yüzü



"Gölgedekinin Gölgesi Olmaz" -Muharrem Kılıç-


Ulular ne  güzel söylemişler;

“Gölgedekinin gölgesi olmaz” demişler.

Sen “sen” ol.

 

Herkesteki cevher sende de var.

Bir şeyler bekleyerek, birilerinin,

Gölgesine sığınmaya çalışma.

Bu dünyada her şeyi Tanrı yapar.

Ama kimileri Tanrıya,

Kimileri de bilmeden nefsine tapar.



Marifetname'de 12 Hayvanlı Türk Takvimi -Muharrem Kılıç-


Türk Kültürü o kadar eski, zengin  ve yaygın bir kültürdür ki; geçmişe doğru bin yıllarla ifade edilebilir. “Nevruz”   konulu çalışmamızda da detaylarıyla açıkladığımız gibi, Türk kültürü, sadece Orta Asya’da değil, dünyamızın tüm kuzey yarım küresinde kendini gösterir. Pek çok halk tarafından özümsenmiş ve benimsenmiştir. Bu durum da gösteriri ki; Türk kültür ve medeniyetleri tarihi çok uzun bir zaman dilimini kapsar. Dolaysıyla da Türklerin var oldukları coğrafyaları da kapsar.



Vahşi Liberalizm -Muharrem Kılıç-


Son zamanlarda, küreselleştirilen dünyada o kadar çok yalan, “fikir, özgür düşünce, tarih vs.” adı altında insanların beyinlerine saldırıyor ki, bunlar ne sınır tanıyor, ne gerçeğe inanıyor, ne de insanlığa saygı duyuyorlar. Bunların tek amacı; sadece ve sadece dünyanın tamamına hükmetmek, böylece dünyanın tamamını kendi sömürgesi haline getirmek. Bu amaca ulaşabilmek için de milletlerin varlıklarını ortadan kaldırarak, onları “sürüler” konumuna taşımaya çalışıyorlar. Böylece, bir millete mensubiyet duymayan insanlar, kolayca güdülebilecek sürüler haline getiriliyorlar.


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.