
Sevgi
İklimi
-Muharrem Kılıç-
“Sevgiden acılar tatlılaşır,
Sevgiden bakırlar altın kesilir.
Sevgiden bulanık sular berraklaşır,
Sevgiden dertler şifa bulur,
Sevgiden ölüler dirilir,
Sevgiden padişahlar kul olur.”
Hz. Mevlana
Dünyaya ve olaylara sevgi gözüyle bakıldığında,
her şey çok farklı boyutlarda gözüküyor. Bakıyoruz ki bir yanımızı
ateş sarmış, yanıyoruz. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Gerisi ise
kontrol edilebilir hareketleri doğuruyor. Bir anda öfkemiz sevgimizi
bastırıyor. Öfke gözlüğü ile bakmaya başlıyoruz. Ama aradan, her
şeyin ilacı olan “zaman” geçince, geçmişte yapılanları daha mantıklı
olarak tahlil edip, doğrularımızı ve yanlışlarımızı görüyoruz.
Bu millet değil midir ki, 1915 yılında yapılan
Ermeni tehciri sırasında, kendi varlığına kast etmiş Ermenilerin
çocuklarını korumasına almış, hatta nüfusuna geçirmiştir. Hatta
bunları beslemiş, büyütmüş devlet adamı bile yapmıştır. Daha dün
kendini katleden insanların çocuklarına bu sevgiyi göstermek ancak
“Büyük Millet” olmakla mümkündür. Çünkü, Türk’ün devleti tebaasını,
Tanrı’nın kendisine bir emaneti olarak görür. Türk Milleti de
vatandaşını, komşusunu, insanını kendisine Tanrı’nın emaneti olarak
görür. Bu milletin vicdanının sesi olan Yunus Emre bu
nedenle;
“Elif okuduk ötürü,
Pazar eyledik götürü,
Yaratılanı hoş gördük,
Yaratandan ötürü.”
demiştir. Bu sözler, bir milletin ruh yapısını
gösteren inci taneleridir, pırlantalardır. Ve bu millet, her şeye
rağmen böyle düşünmeye devam etmektedir.
Milletimizin ezeli ve ebedi düşmanları olan
güçler, dün Ermeniler üzerinden oynadıkları oyunu bugün Kürtler
üzerinden oynamaktadırlar. Dün nasıl Ermenilerin hareketi amaç değil
araç idi ise, bugün de Kürtlerin hareketi amaç değil araçtır. Esas
olan, bu uluslararası güçlerin, enerji kaynaklarına hükmetme ve bu
yolla dünyaya hakim olma arzu ve istekleridir. Bu nedenle bizim
istikrarımızı bozacak, büyümemizi engelleyecek, gücümüzü kıracak
operasyonlara girişiyorlar. Eğer geçmişte Ermenileri kullandıkları
gibi, bugün de Kürtleri kullanarak bir iç savaş çıkarabilirlerse, en
az 100 yıl daha bu coğrafyayı sömürme, köle gibi kullanma gücüne
ulaşırlar. Bu ise Türk milleti ve bölgedeki diğer bütün halklar için
en az yüz yıl daha acı ve sefalet demektir. (Kukla yönetimlerin lüks
içinde yaşaması, halkın sefaletini örtemez.) Bu nedenle çok
soğukkanlı ve akıllı hareket etmek zorundayız. Son iki ay içinde
ordumuza yönelik saldırıların boyut değiştirmesi, DTP’nin meclise
girmesine rağmen, bölücü örgütün bugüne kadar yapamadığı bazı
eylemleri yapmaya başlaması, Kuzey Irak’tan sızan bölücü örgüt
mensuplarının sayıları beşi-onu geçmezken birdenbire yüzlerle ifade
edilmeye başlanması bu olayların tahrik boyutunu açıkça ortaya
koymaktadır. Bazı odaklar, Türkiye’nin paldır küldür Kuzey Irak’
girmesi için ne gerekiyorsa yapıyor. BOP projesinin hayata
geçirilmesinde kullanılacak bölgesel unsurun Barzani olduğu
anlaşılmaktadır. Bütün bu yaşadıklarımız terör vs. değil, doğrudan
doğruya örtülü bir savaştır. Bölücü örgüt, bu büyük savaşın içinde
küçük bir ayrıntıdır. Batı dünyası Türkiye’ye en büyük zararı terör
hareketleriyle değil, bizi bölüp parçalayacak altyapı çalışmaları
ile vermektedir. Önemli olan, bugün bizim yanımızda olan
insanlarımızın, hiçbir şekilde , bir gün onların safına
geçmemesidir. Bunun için bizim de karşı altyapı çalışmaları
yapmamız gerekir. “dağ Türkleri”, “karda yürürken çıkan kart-kurt
sesleri” vs. gibi anlamsız, inandırıcılığı olmayan, oyalayıcı
iddialar yerine, tamamen bilimsel, alan çalışmalarına dayanan
“Aşiret araştırmaları” yapılmalıdır. Atatürk zamanında yapılan bu
çalışmalar, Atatürk’ten sonra yapılmadığı gibi, mevcut çalışma
sonuçları da ABD’ne verilmiştir. Onlar da kiminle nasıl bir çalışma
yürüteceklerini oradan öğrenmiş olarak işe başlamışlardır.
Bizim
coğrafyamızda meydana gelecek yaygın bir çatışma, en büyük zararı
Türk milletine verecektir. Binlerce yıldır et ve tırnak gibi beraber
olduğumuz, aslen Türk olan-olmayan, Müslim-gayrı Müslim bütün
unsurlar Türk milletine ve onun devletine emanettir. Yönetimde
olanların bunu hiçbir zaman unutmamaları gerekir. Türkiye
Cumhuriyeti devletinin başlangıç tarihi 1923 olmadığı gibi, sorumlu
olduğu sınırları da bugünkü sınırları değildir. Mevcut duruma böyle
bakmazsak, en baştan yanılgıya düşeriz.
Bir devletin güvenliğini sağlamak, haritalar üzerinde çizili bulunan
sınırlarda beklemekle olmaz. Mevcut coğrafi sınırların yanında,
kesinlikle dikkate alınması gereken tarihi-kültürel sınırlar vardır.
Bu tarihi-kültürel sınırlar içinde atalarımız, hiçbir zaman insan
haklarını ayaklar altına alan bir icraat sergilememişlerdir.
Yaklaşımları her zaman Yunus Emre’nin pırlanta değerindeki sözleri
doğrultusunda olmuştur. “Yaratılanı hoş gördük, Yaratandan ötürü.”
İşte bu yaklaşım, “sevgi”nin hakim olduğunu gösteren bir
yaklaşımdır. Bizim tarihi-kültürel sınırlarımızda “sevgi iklimi”
hakimdi. Bu nedenle tarihi-kültürel sınırlarımız içindeki insanlar
halen Türk milletine ve onun devletine sempati duymaktadırlar.
Sevgiyle yaklaşmaktadırlar. Tarihi-kültürel sınırlarımız içinde
oluşturulmuş devletçiklerin yönetiminde bulunanların husumetleri,
kendi husumetleri değil, onları oraya getiren ve orada tutanların
husumetlerinin yansımasıdır. O kukla yönetimler, “baş olma sevdası”
uğruna, hem kendi milletlerine, hem Türk milletine hem de tarihe
ihanet etmekte olan zavallılardır. Bu durumların aşılması için ise
“Büyük devlet” olduğunun farkında olarak hareket etmek gerekir.
Atatürk’ün, o gün öyle gerektiği için siyaseten söylediği “Yurtta
sulh, cihanda sulh” sözünün arkasına saklanarak devletin varlığı
devam ettirilemez. Devletlerin hedefleri olmak zorundadır. Hedefi
olmayan devletler başka devletlerin hedefi olurlar. Türk Milletinin
bu topraklarda özgür olarak yaşaması için, Türk devletinin, aslında
düşman olduğunu bildiği, sahte dostlarına karşı net tavır koyması
gerekmektedir. Eğilip bükülerek, yalvar yakar olarak ve dilenerek
devlet yönetilemez. Tarih böyle bir durumu kaydetmemiştir.
Türkiye cumhuriyeti devletinin ne çok güçlü bir
ekonomisi, ne güçlü bir milli yönetimi, ne de güçlü liderliği
vardır. İstatistikleri yönetimler hazırlar. Yönetimler de her zaman
kendilerini haklı ve güçlü gösterme eğilimi içindedirler. Bu
nedenle, bugün ülkemizde yayınlanan istatistiklere bakarak her şeyin
yolunda gittiğini söylemek saflık olur. Şu halde, ordumuzun Kuzey
Irak bataklığına çekilmesi halinde, stratejik ortağımız(ABD)nin ve
kadim dostlarımız (AB ülkeleri)nin, İran-Irak savaşı misali,
yıllarca orada kalmamız için gerekeni yapacaklarından kimsenin
şüphesi olmasın. Çünkü karşımızda düzenli bir ordu yok. Ancak çok
güçlü lojistik destek alan ve gerilla taktiği ile savacak olan
çok sayıda (Çok sayıdan kastımız; bölücü örgütün yanı sıra, Barzani
denen zavallının emrindeki bütün peşmergeleri kastediyoruz.) eşkıya
olacaktır. Böyle bir savaş ordumuzu hem manen hem de madden
yıpratacaktır. Yurtiçinde ise, tek görevleri Türk Silahlı
Kuvvetlerini kendi milletine kötülemek olan hain unsurların
çalışmaları ile devletimizin gücü, dünya milletleri nezdinde küçük
düşürülecektir. Böylece, kırılgan bir yapıya sahip olan Türk
ekonomisi çökertilecektir. Ekonominin çökertilmesinde sadece savaş
unsuru kullanılmayacaktır. Borsadaki tutarı 100 milyar dolara
yaklaşan yabancı para çekilecek, günübirlik piyasada dönen yabancı
sıcak paralar çekilecek ve Türkiye kıpırdayamaz hale gelecektir. Bu
aşamadan sonra, isterlerse ülkemizi ikiye, üçe, dörde bölmeyi bile
deneyeceklerdir. Türkiye böyle bir oyuna gelemez. O bataklığa
ordusuyla girdiği taktirde, çıkmasına izin vermeyeceklerdir. Zaten
bunu beklemektedirler. Bu nedenle yazımızın yukarı kısmında artan
bölücü örgüt saldırılarının tesadüf olmadığı, güçlü birer tahrik
eylemi olduğunu vurguladık.
KUZEY IRAK’A GİRMEYELİM Mİ?
Peki ne yapacağız? Bunca saldırının ve dökülen
kanın hesabını sormayacak mıyız? Yanlarına mı kalacak? Bu vatan için
can veren aziz şehitlerimizin kanlarını yerde mi bırakacağız?
İstikballerinden olan gazilerimizin fedakarlıkları boşa mı gidecek?
Hayır! Kesinlikle hayır. Kandil mandil dağına değil, Kuzey Irak’ta
kendini devlet zanneden eşkıya başının inine kadar gitmeliyiz.
Kandil denen yer zaten çoktan boşaltıldı. Çünkü onarlın beklediği
sürenin on-yirmi katı bir süre tanıdık(!) onlara kaçmaları,
köylülerin arasına, şehirlilerin arasına karışmaları için. Bu
nedenle boş yere Kandil dağında mühimmat harcamanın bir anlamı
olmadığını düşünüyorum. Son dönemde askerlerimize ve
vatandaşlarımıza yapılan saldırıların sorumlusunu doğru olarak
belirlemek durumundayız. Kimdir sorumlu? Her gün dilediği gibi
avukatlarıyla görüşerek dağdaki eşkıyaya talimatlar gönderen bölücü
başı mı? Yoksa, bırak bir Kürdü, Kürdün kedisini bile vermem diyen
dansöz mü? Bu saldırıların asıl sorumlusu ABD, İsrail ve
İngiltere’dir. Ve onların şu sıralar baş piyonu konumundaki Barzani
denen zavallıdır. Her şeyiyle bölücü örgüte destek veren bu utanmaz
adamın hükümetiyle birlikte dersini alması gerekmektedir. Bunu
yapmak için de orduları Irak’a sokmaya gerek bile yoktur. 200
kişilik bir özel tim bu işi en iyi şekilde yapar. Yeter ki onlara
görev verilsin. Yeter ki köpeklere karşı zincire vurulan taşların
zincirleri çözülsün. Efsaneler yeniden meydanlara insin, gereken
herkese haddini bildirsin. Bakalım paketlenmiş halde Türk adaletinin
önüne getirildiğinde, Yahudi Barzani de İmralı’daki uşağı gibi;
“Benim anam Türkmen, bir görev verilirse yaparım” tarzında konuşacak
mı, konuşmayacak mı?
Duyar gibi oluyorum. Şimdi diyeceksiniz ki;
“Barzani kim, Türkiye’de ne sıfatla adalet önüne çıkarılacak? Irak
vatandaşı bir kişiyi bir şekilde getirip Türkiye’de yargılamak
uluslar arası hukuka uygun mu?” Sorularınızda haklısınız. Ancak,
hafızanızı biraz yoklarsanız çözümün burada yattığını siz de
görürsünüz. Hatırlarsanız Özal hükümeti döneminde bu iki Eşkıya
başına Türkiye Cumhuriyeti pasaportu verilmiş, ceplerine de dolar
cinsinden harçlıklar konularak dünyada dolaşmaları sağlanmıştı. Her
kim olursa olsun, bir ülkenin pasaportunu taşıyabilmesi için mutlaka
o ülkenin vatandaşı olması gerekir diye düşünüyorum. Bu zavallı
maşalara Türkiye Cumhuriyeti devletinin pasaportu verilebilmesi
için, onları Türkiye Cumhuriyeti devletinin vatandaşı yapmış
olmalıdırlar. Kısacası, bu iki piyon da Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşıdır. Öyleyse, bu iki vatandaşımızı vatana ihanet suçuyla
yargılama hak ve yetkisine sahibiz demektir. İşte buradan hareketle,
kartallarımız gidecek, bu iki zavallıyı enselerinden kapıp getirip
Türk adaletinin önüne bırakacak. Böylece, dünya milletleri ve
devletleri Türk devletinin ne olduğunu anlayacak. Bunu görünce de
öyle her heveslenen çıkıp da Türkiye Cumhuriyeti devletine posta
koyamayacak. Bizce çözüm budur. Yüzlerce, binlerce evladını mayınlı
sahalarda bir bilinmeze sürüklemektense, en fazla 200 yiğit vatan
evladı bu işi kökünden kurutur gelir. Ama siz devlet olarak bunu
kerhen değil, isteyerek yapmalısınız. Kerhen yaparsanız,
kullanmamak dilek ve temennisiyle çıkardığınız tezkereye döner.
Ciddiyetiniz ve inandırıcılığınız kalmaz. Hasmı olan vuracak. O seni
sürekli vururken, sen ona sürekli beyaz bayrak sallarsan, o senin bu
davranışını acizliğine yorumlar ve saldırılarını şiddetlendirir.
Devletlerarası ilişkilerde “alttan almak” acizlik göstergesidir.
ÇOK SAĞLAM BİR KÜLTÜREL ALTYAPI
OLUŞTURULMALIDIR
Başkaları, ayrıştırmayı ana kütlede yaptıkları
çalışmalarla sağlarken, biz ana kütle üstündeki toplumu, sadece
askeri tedbirler ve güç göstererek bir arada tutmaya çalışıyorsak,
bu boşuna bir gayret olacaktır. Yapılan işler boşa gittiği gibi,
toplumun bütün kesimlerine ve de özelikle kendi toplumumuza da çok
zarar vermiş oluruz. Bugün ABD, İsrail ve İngiltere Barzani’yle bizi
yormaya kalkışıyorlarsa, bunun bir öncesi vardır. Barzani’nin
öncelikle güç sahibi olması sağlanmıştır. Peşinden, onu Türkiye
sınırları içinde söz sahibi yapacak girişimleri ayarlanmıştır.
Türkiye’nin önemli ticaret merkezlerinde ve limanlarında şirketler
kurması sağlanmıştır. Mesela doğudan Mersin’e göç edecek ailelerle
10.000 dolar verdiği söylenmektedir. Belki de bu girişimin sonucu,
Mersin gibi bir ilimizde Türk bayrakları yakılabilmiştir.
Düşmanı kendi taktiği ile vurmak en kolay yoldur.
Onlar yüz yıla yakın bir süredir, Kürtlere Türk olmadıklarını,
farklı olduklarını anlattılar. Bu hareketleri ile, Osmanlının
küllerinden vücut bulan genç Türkiye Cumhuriyeti devletini bile
zorladılar.
Cumhuriyetin ilk yıllarında çıkartılan Dersim isyanı,
tamamen bir İngiliz organizasyonu idi. Bugün tamamı, “Biz
Türkmen’iz. Ancak Kürtçe de konuşabiliyoruz” diye bas bas bağıran Koçgiri Türkmenlerine de bu coğrafyada “Kürtçü bir isyan”
çıkarttıranlar, önce bunun alt yapısını hazırlamışlardı.
Öyleyse,
biz de kültürel birlikteliklerimizi ön plana çıkararak, onlarla bir
arada yaşama irademizi ve isteğimizi sergilemeliyiz. Çok acil bir
şekilde, bilimsel ve gerçek verilerden yola çıkılarak, bir “Aşiretler
araştırması” yapılmalı ve gerekirse, aşiretler bazında
politikalar belirlenmelidir. Nevruz bayramının ne kadar eski bir
Türk bayramı olduğu, bugün Orta Asya’da bağımsızlığını kazanmış olan
Türk Cumhuriyetlerinde en büyük bayram olarak kutlanmasından da
bellidir. Kürtler, binlerce yıldır Türklerle bir arada yaşadıkları
gibi, İranlılarla da bir arada yaşamışlardır. İran’da yaşayan
Kürtlerin bile neden kilimlerinde İran motifleri değil de ısrarla
Türk tamgaları (motifleri) kullandıkları sosyolojik olarak
araştırılmalı ve anlatılmalıdır. Zaten bugün hangi Kürt kökenli
vatandaşımız dilediği taktirde dilediği ilimize gidip yerleşemiyor?
Ticaret, ziraat, seyahat yasağı diye bir uygulama mı var? Her
Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kanun önünde ve fırsatlar karşısında
eşittir. Bunun böyle olmadığını kime söyleyemez.
“BİRLİK VE BERABERLİĞİMİZE” ÖNCE YÖNETENLERİN
İNANMASI GEREKİR
Önce, devleti yönetenlerin “birlik, beraberlik”
konusunda kesin kararlı olmaları gerekir. AB istedi diye, ABD istedi
diye yasa çıkarırsanız, bu uğurda, ülkeyi onların açık pazarı haline
getirirseniz, kültürü, ekonomisi, yaşam biçimi ile size hiç
benzemeyen bir topluluğa katılmak uğruna, istenilen her tavizi
verirseniz, hatta “egemenliğin bir kısmını devredebiliriz” derseniz,
üç yüz, beş yüz değil, 10.000 yıllık geçmişine inerek, bu coğrafyada
yaşayan insanların gerçek kimliklerini ortaya koymazsanız, batık bir
imparatorluktan bir devlet ortaya çıkaran iradeyi her gün yerden
yere vurursanız, İngiliz’in, Amerikalının emrinde birer kukla olan,
kerametleri kendilerinden menkul Arap şeyhleri önünde pervane
olursanız, Atatürk’ü beğenmeyip, kendinizi onun yerine koyarsanız,
diplomasi yaptığınızı zannederken bir de bakarsınız ki uluslar arası
güçlerin oyuncağı konumuna gelmişsiniz. Böyle bir konumda olan
yönetimlerin ise ne yabancıya gücü yeter, ne de halkını arkasına
alarak bir harekete gücü yeter. Öyle olunca da, her türlü alt yapısı
Türk şirketleri(!) tarafından, ucuz elektriği Türk devleti
tarafından karşılanan bir eşkıyaya bile gücünüz yetmez. Önce siz,
yönetim olarak birlik olmanın gereğine inanacaksınız. Gelişen dünya
şartlarını Tanrı oluşturmuyor. Dünyayı yönetme konusunda çalışmalar
yapan uluslar arası güç sahipleri oluşturuyor. Siz de dünya
şartlarının gelişiminde etkili roller üstlenebilir, bu gelişimi ve
değişimi etkileyebilirsiniz. Buna önce samimiyetle inanmanız
gerekiyor. Liderlik bunu gerektirir. İşte o zaman, olaylara günü
birlik müdahalelerin gerçek çözüm olmadığını, asıl çözümün
altyapılarda gizli olduğunu göreceksiniz. İnsanlar size
aidiyetlerini haykırırken, onlar sizi kucaklamaya çalışırken, siz
onları başkalarının kucağına iterseniz, siz onlara mozaiksiniz, 28
ayrı kimlikten birisiniz diye yaklaşırsanız, ne milletinizin, ne de
devletinizin iradesini yansıtmış olursunuz. Sadece kendi yanlış
iradenizi yansıtmış olursunuz. Çünkü, bu yaklaşımınız, Türk
Milletinin ve Türk devletinin düşmanlarının ekmeğine yağ sürer.
Unutmayalım ki, şu sıralar cereyan eden olaylar, Türk devletini,
Kuzey Irak’ta oluşturulan paravan Kürt yönetimini “tanımaya”
zorlamak amacıyla kurgulanmıştır. Bölücü örgüt de bu amaçla
kullanılıyor. İşin acı tarafı ise, her türlü hakka sahip oldukları
ülkelerinde, demokrasinin nimetlerinden yararlanarak TBMM’ne de
girmiş bulunan bazı insanlar, Türk Milletinin meclisinden
Barzani-Talabani ağzıyla konuşuyorlar. Türk Milleti ve devleti
hiçbir vatandaşına farklı bir yaklaşım sergilememektedir. Her türlü
hakkı sonuna kadar kullanabilen bazı vatandaşlarımız, ısrarla yanlış
yapmaya devam ediyorlarsa da, biz sevgi iklimleri yaratmaya devam
edeceğiz. Biz de Hz. Mevlana’nın sözünü tekrarlıyoruz:
“Sevgiden acılar tatlılaşır,
Sevgiden bakırlar altın kesilir.
Sevgiden bulanık sular berraklaşır,
Sevgiden dertler şifa bulur,
Sevgiden ölüler dirilir,
Sevgiden padişahlar kul olur.”
Bütün bunlara rağmen, bir kısım zayıf iradeli,
başkalarına kul olmayı kendince meziyet sayan, Türk milletinin ve
Türk devletinin düşmanlarıyla işbirliği yapan Kürt kökenli veya Türk
kökenli vatandaşlarımız varsa, onlar da yaptıkları yanlışın bedelini
ödeyeceklerdir. Çünkü, böyle bir yanlışı yapan Türk de olsa bedelini
öder, Kürt de olsa bedelini öder. Bakınız bu konuda Bilge Kağan,
Orhun kitabelerinde neler söylüyor:
“Türgiş Kağanı Türkümüz, milletimiz idi.
Bilmediği için, bize karşı yanlış hareket ettiği için kağanı öldü.
Buyruku, beyleri de öldü. On Ok kavmi eziyet gördü. …Bars, bey idi.
Kağan adını burada biz verdik. Küçük kız kardeşim prensesi verdik.
Kendisi yanıldı, kağanı öldü, milleti cariye, kul oldu. Kırgız
kavmini düzene sokup geldik. Savaştık ... ilini geri verdik.”
Esenlik içinde kalınız.
Muharrem Kılıç
İstanbul, 10 Temmuz 2008
Orhun kitabeleri, Kültigin anıtı, doğu yüzü
|