Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

13 Ekim 2006

Kaşgarlı Mahmud

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye


AB-D'nin Balonları


-Muharrem Kılıç-


Her devlet kendine bir hedef koyarak yoluna devam eder. Eğer hedef koyamazsa, bir gün hedef olmaktan kurtulamaz. Günü kurtarmak düşüncesi bir hedef değildir. Bu süreçte, hedef olma aşamasıdır. Günü kurtarma peşinde olanlar, tıpkı kavgada yere düşmüş boksör gibidir. Duruma hakim değildir. Bu kötü durumdan bir an önce, daha da kötüleşmeden nasıl kurtulurumdan başka bir şey düşünemezler. Böyle bir duruma düşenlerin de ilk aklına gelen, kendilerini yere düşürene, düşürenlere yalvarmaktır. Bazen bunun aksi de olabilir tabi! Bizimkilerin yaptığı gibi, yattığı yerden ayaktakilere efelenmek gibi. Bu efelenmenin hiç bir kıymeti harbiyesi olmadığı, bunun göstermelik bir davranış olduğu da bilenler tarafından tebessümle izlenir.

 

Devletimiz, Orta Asya’dan orta Anadolu’ya kadar Selçuklu adıyla, Akdeniz’i bir Türk gölü yapmak kaydıyla Viyana’ya kadar Osmanlı adıyla varlığını devam ettirmiş, Osmanlı’nın yönetiminin dönme devşirmelerin eline geçmesiyle de küçülüp Anadolu’ya sıkışarak bugünlere gelmiştir. Devletlerin hayatında birbirinden merhamet dilenmek yoktur. Milletler arası mücadelede geçer akçe sadece ve sadece güçtür. Eğer bir gücünüz olduğunu iddia ediyorsanız bunu göstereceksiniz. Kullanamadığınız güç sizin değildir. Devletlerin varlıklarını korumak için kurdukları orduları vardır. Sadece ve sadece uluslar arası arenada var olabilmek için ordular kurulur. Askeri gücün birinci görevi caydırıcılıktır. Uluslar arası bir gücün kanatları altına sığınmak istediğiniz taktirde ordu kurmanıza, var olan orduyu tutmanıza gerek yoktur. Çünkü siz egemenlik hakkınızdan vazgeçmiş sayılırsınız.

 

 

Ordular Sivil Toplum Kuruluşu Değildir

 

Ordular, ait oldukları devletlerin hayati çıkarları söz konusu olduğu zaman, üzerlerine düşeni yaparlar. Bugün bunu en aktif biçimde gösteren İsrail ordusudur diyebiliriz. ABD ordusu bile, ABD’nin çok da hayati olmayan çıkarları için, on binlerce kilometre öteden gelip ülkeleri işgal etmiyor mu? ABD’nin dünyanın efendisi olması için çabalamıyor mu? İran bütün dünyanın değilse de, dünyanın efendisi olmaya çalışan bir koalisyonun bütün tepkisine rağmen güvenliği için atılması gereken adımları atmıyor mu? Pakistan da zamanında böyle davranarak, Ziya-ül Hak’ın hayatına mal olsa da nükleer güç sahibi olmamış mıydı? Kaşık kadar bir Kuzey Kore, böyle gergin bir ortama rağmen atom bombası denemesi yapmadı mı?

 

Venezuella devlet başkanı Hugo Shavez doğrudan doğruya ABD’yi ve başkanını eşkıyalıkla suçlamıyor mu? Her türlü tehditlere rağmen ABD’ne restini çekmiyor mu? Şimdi diyecekler ki “Efendim onlar solcular da, Rusya musya da” solculuk mu kaldı? Rusya musya mı kaldı? Onlar devlet olduklarının ve olup bitenin farkındalar o kadar. Güçleri var ve gösteriyorlar. Burada önemli olanın siyasi liderlik olduğu bir gerçektir. O devletlerde bunları yaptıranlar siyasi liderliklerdir. Lübnan’da İsrail’i bozguna uğratan Hamas siyasi liderliğidir. Siyasi liderlikler orduların güçlerini isterlerse pasifize ederler, isterlerse olduğundan fazla gösterebilirler.

 

 

Bizde Neler Oluyor?

 

Bizde ise70 milyon toptan sivil toplum örgütü mensupları gibi davranıyoruz. Siyasilerimiz derde derman hiçbir icraat sergilemiyorlar.Varsa da yoksa da AB! Ve bu AB sevdası uğruna neyimiz var,neyimiz yok elden çıkıyor. Maddi ve manevi her türlü değerlerimiz yok ediliyor. Ülkemiz için olmazsa olmaz temel ekonomik değerler haraç mezat satılıyor. Atalarımızın kanlarını dökerek, canlarını vererek vatanlaştırdıkları topraklarımız yağma Hasanın böreği oldu. Parayı basan alıyor. Yüzde 99’u Müslüman olduğuyla övündüğümüz ülkemizde AB istedi diye zina suç olmaktan çıkarılıyor. Ülkenin dört bir yanı bir anda kiliselerle dolup taşıyor. Misak-ı Milli olarak belirlenmiş Türk toprakları üç-beş eşkıya tarafından işgal ediliyor, varlığından bahsedilen kırmızı çizgilerimiz çiğneniyor kimsenin kılı kıpırdamıyor. Güvenliğimiz açısından son derece stratejik öneme sahip olan Kıbrıs elimizden çıkıyor, biz de destek veriyoruz. Devlet olarak gücümüzü gösterebildiğimiz tek yer kendi sınırlarımızın içi.  Ülke içinde kovuşturma, soruşturma. Ülkesini savunan aydınlarımız gerçeği gören gözlerinden vuruluyor, hepsi faili meçhul! Bu nasıl bir devlet Allah aşkına? Kendi insanına karşı aslan, dışarıya karşı uysal bir kedi. Bütün bunlar olup biterken bakıyoruz, siyasi liderlikle, askeri liderlik “şiir gibi bir uyum içinde” çalışıyorlar. İş o kadar ileri gidiyor ki, resmi sıfatları olan ve bir devletin zirvesinde yer alan insanlar birbirlerine mahalle ağzıyla, argo hitaplarla, “hocam” vs. diye seslenmeye başlıyorlar. Adamlar okyanus ötesinden gelmiş, “içinde senin devletinin de bulunduğu 28 ülkenin sınırlarını yeniden çizeceğim” diyor, bizim siyasi liderliğimiz de bizi bitirecek olan bu ABD projesine “Eş Başkan” olmanın gururu(!) ile meydanlarda konuşuyor. Adamlar hedeflerini belirlemişler ve kararlılar. Bölünmüş sınırlarımızı gösteren haritaları, resmi toplantılarda gözümüze sokuyorlar. Yani adamlar karşımıza oturmuş, masaya yumruğunu vuruyor, “bunları kabul edeceksin” diyor. Biz ise masum bir sivil toplum örgütü lideri gibi, masaya yumruğumuzu değil de kafamızı, pardon, beynimizi vuruyoruz. Ne demekse? Duyan da zanneder ki bu olup bitenlerin hepsini biz tezgahlıyoruz. Yugoslavya’yı biz parçalattık, Afganistan’ı biz işgal ettirdik. Irak’ı biz işgal ettirdik. Suriye’yi, İran’ı biz tehdit ediyoruz. Bu arada Kuzey Irak diye anmaya başladığımız Türkmeneli’ndeki Türkmen kardeşlerimizi de biz katlettiriyoruz.(!) Niçin? Bizim çok derin projelerimiz var ve bu projeleri hayata geçirmek için ABD’yi, İngiltere’yi, İsrail’i ve bütün avenelerini kullanıyoruz! Öyle mi? Pes yani! Bu derin projeler için kafamızı o kadar çok vuruyoruz ki masaya, beynimiz dökülmesin diye adamlar kafamız çuval geçiriyor. Yeter artık! Bugüne kadar bu millet, hep siyasi liderliklerce avutuldu ve avutulmaya da devam ediliyor. Buna askeri liderliklerin ortak edilmesi kabul edilemez bir yanlıştır. Bu yanlışa uymak da daha büyük bir yanlıştır.

 

Halkı kandırmak için ne gerekirse yapılıyor. Tarikatlar ve cemaatlar tabanında bile inandırıcılığını yitirmeye başlayınca, yeni yeni taktikler geliştirmeye başladılar. Dedikodu ve fısıltı gazeteleri yoğun biçimde çalışıyor. Neymiş efendim; ABD, tıpkı Gölcük deniz üssünün altındaki fay hattına yerleştirdiği bombayla Marmara depremini tetiklediği gibi, İstanbul Adalarının güneyinden geçen fay hattına da “Tesla bombası” yerleştirmişmiş de bununla siyasileri tehdit ediyormuş da, istediklerini yapmazsak bu bombaları patlatır ve İstanbul’u yıkarlarmış da, böylece Türkiye Cumhuriyeti Devleti de çökermiş de, yok efendim BOP Eş Başkanının çocukları ABD’de rehin tutuluyormuş da, dikili ağacı olmadığı halde, dünyayı saran binlerce şirketin servetini dilediği gibi idare eden, gariban bir vaiz efendiyi bile ABD rehin olarak tutuyormuş da… Daha neler neler. Kimi, neye karşı, niye rehin tutacaklar? Ya da canları isteyince İstanbul’u yerle bir edecekler!  Belki çoktan yaparlardı da, ekümenik(!) patrik efendinin ricasıyla duruyorlardır! Bunlar halkın tepkilerini yok etmek için son çareleri olsa gerek. Hiç kimseden bunlara inanması beklenemez. Deli saçması şeyler bunlar. Ama buna rağmen kullanılıyorsa bu deli saçması taktikler, durumun ne kadar vahim olduğunu anlayın artık.

 

 

Balonlar Ödüllendiriliyor

 

Balonlar içi havayla doldurulan, her türlü renge boyanabilen, çocukları bir süre eğlendirdikten sonra da genellikle patlatılarak yok edilen oyuncaklardır. AB-D, hedeflerine ulaşmak için gereken her türlü tedbiri baştan alıyor. Nasıl ki bu gün Kıbrıs’ın yönetimi AB’nin açık açık fonladığı insanların eline geçmişse, bu gün fonlarından paralar akıttığı diğer balonlarını da dilediği gibi konuşturacak, yazdıracak, çizdirecek. Türk milletine ve İslam dinine küfür ettirecek. Ülkenin ve milletin bölünmez bütünlüğünü dinamitleyecek her türlü fitneyi besleyip büyütecek. Makam, mevki, para, pul peşinde koşan zavallı mankurtlar da onların önünde kuyruklarını sallayarak, yağlı kemiklerini yalayacaklardır. Basın ve medyanın tamamına yakınını kontrolleri altına almış durumdalar. Her türlü pisliği hoş gösteren yayınlarla aile kurumunu sürekli yıpratıyorlar. Yeni nesiller çok tehlikeli bir süreçte ilerliyor. Dünya gerçeklerinden habersiz, zevki sefa peşinde bir tüketim toplumu sürüsü oluşturuluyor. Bu arada, dünyayı yönetmeye çalışanlar, gelecekte bizleri de kendileri adına kimlerin yöneteceğini şimdiden belirliyorlar. Gelecekte bizi yönetecek olanlar, yurt dışında özel burslarla ve statülerle yetiştiriliyor. Bizim çocuklarımıza tavsiye edilen kitaplarda ise neler neler yazıyor. Bunlarla ilgilenmesi gerekenlerde çoraplarını okuyarak zaman geçiriyorlar herhalde.

 

Bu arada, son önemli gelişmeyi de aktarayım. Türk yazınının değerli kalemi Pamuk, Nobel’i verenlerce ödüle layık görülmüş. (Herkese üstün cesaret madalyası verilmez ya!) Kendisini bu çok büyük başarısından dolayı kutluyoruz. Yeni başarılarını bekliyoruz. Öyle zannediyorum ki Pontus ve Süryani soykırımlarında da uygun(!) rakamlar açıklarsa, gelecek yılın Nobel’ini de garantilemiş olur. Eee, bu Nobel! Ödülü(!) de hiç fena değil. Pamuk şeker verecek değiller ya. Böylece ülkemizin ekonomik kalkınmasına da bir katkıda bulunmuş olur kendileri. İşte, çeken var, çekemeyen var. Kıskananlar çatlasın. 13 Ekim 2006 tarihliHürriyet gazetesinin 26.sayfasında, konuyla ilgili haberi okurken, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Hansjörg Kretscmer’in , “Orhan Pamuk’un “Benim Adım Kırmızı” kitabının İngilizce’sini okumaya çalıştım ancak zor geldi anlayamadım şeklindeki beyanını gördüm. Ne kadar yazık! Görüyorsunuz değil mi şu Avrupalının yaptığını? Sen ne anlarsın romandan be! Çekemiyor ya adam! Ondan işte.

 

Sen bunlardan etkilenme sayın pamuk.Yazmaya devam et.Anlayan anlar, anlamayan anlamaz.

 

Haa bu arada, peşmergeler Türkmeneli’nde ABD askerlerinin hava desteği ile 14 Türkmen kardeşimizi şehit etmiş, 13’ünü de yaralamışlar. Önemsiz(!) bir haber işte.

 

Muharrem Kılıç

13.10.2006

İstanbul



El Ne Bilir? -Muharrem Kılıç-


El ne bilir, garip anam,
El ne bilir?
El ne anlar halımdan?
El, altın kaplama saat takınır,
Benim paslı kelepçem,
Eksik olmaz kolumdan.
El, fikrini bir günde
Kırk kalıba uydurur.



Yalan -Muharrem Kılıç-


Yalan Türk Milletinin karakter yapısına uymayan, namertçe bir eylemdir. Türklüğünün şuurunda olan bir insan, canı pahasına da olsa doğruyu konuşur ve yalana yaklaşmaz. Yani, “yalan söylememek” üstün meziyetlere sahip insanlara has bir özelliktir. Bu özellik herkeste yoktur.


Ak Paçalı Takla Güvercinlerim Benim...! -Muharrem Kılıç-


Yıldızlar gibi dağılırdı gök yüzüne,
Pervane gibi, döne döne.
Kah, kendi dünyaya ters düşerdi,
Kah, dünya kendine !


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.