Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

25 Ağustos 2006

Mahsuni Şerif

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye


"Üretmeyin, Üretmeyin! ABD Bizim İçin Üretiyor!"


-Muharrem Kılıç-


Bir düşünürün çok güzel bir sözü vardır. “İnsanlara balık vermek yerine onlara balık tutmayı öğretin” der. Burada yatan anlam çok önemlidir. Kısacası düşünür şunu demek ister: Siz ihtiyacı olanlara bir şeyler vererek, onların ihtiyaçlarını sürekli karşılayamazsınız. Bu mümkün değildir. O halde yapılması gereken nedir? İhtiyacı olan insanlara, kendi kendilerine üretim yaparak ihtiyaçlarını karşılamayı öğretmektir. Yani vecizeye dönersek; “Balık vermeyin, balık tutmayı öğretin.” Eğer bir takım art niyetleriniz yoksa eğer!

 

Son zamanlarda, dikkat edilirse ülkemizde uygulanan tarım politikalarında net olarak göze çarpan bir şeyler var. Bir yandan toplumumuz tam bir tüketim toplumuna dönüştürülürken, bir yandan da nesiller boyu yapa geldiği üretim metotlarından vazgeçirilmeye çalışılıyor. Bu nasıl mı yapılıyor:

 

-Buğday ekene, “buğday ekme, başka bir ürün ek” deniliyor. Mesela “Kanola ek” deniliyor. Ama çiftçi kanolanın adını bile yeni duymuş. Yüz yıllardır buğday tarımı yapan bir toplum, bir anda alternatif bir ürünü nasıl üretim kültürüne sokabilecektir? Bu hiç düşünülmez. Sonra kanola ile ilgili birkaç cazip teşvik programı uygulanıyor. Buna inanan çok az sayıda üretici kanola ekimini deniyor. Sonra yönetimler verdikleri sözleri unutuyor ve üretici perişan oluyor. Haa, baktılar ki her şeye rağmen tahıl üretimi devam ettiriliyor, be kez de “Doğrudan gelir desteği” adı altında, “ölme de sürün” politikası uygulanıyor. Çiftçi yine tahıl üretimine devam ederse, bu defa da girdi maliyetleri hızla yükseltilirken, üretilen ürünün satın alınmasında uygulanan taban fiyatlar ters yönde geliştiriliyor. Yani alım fiyatları düşürülüyor. Ne de olsa Amerikan gemileri Mersin limanı açıklarında ucuz buğday ve arpa yüklü olarak beklemektedirler(!) Gırtlağına kadar borca batmış olan çiftçi isterse ürününü her yıl,  bir önceki yıldan daha ucuza satmasın.

 

Aşağıdaki tablo hayatın içinden alınmıştır:

 

Ürün adı         2004 yılı satış fiyatı   2005 yılı satış fiyatı               2006 yılı satış fiyatı

Arpa                270.000.-TL (Peşin)    230.000.-TL Yarısı peşin         240.000-TL Bir ay vade

 

Buna karşılık sadece 2006 yılında uygulanan girdi maliyetlerine de bir göz atalım:

 

Girdi türü                               2006 yılı Ağustos fiyatı

Tohumluk arpa                          500.000-TL/Kg

Gübre (Taban)                           650.000.-TL/Kg

Mazot                                     2.000.000.-TL/Litrenin üzerinde

 

Çim gübresi, ilaç, alet edevat tamir bakımı, biçim maliyeti, taşıma maliyeti üreticinin ve tüm ailesinin verdiği emek burada ayrıca fiyatlandırılmamıştır.

 

Şimdi üreticiye diyorlar ki; “Buyur bu şartlar altında da üretim yapabiliyorsan yap bakalım.” Tabii ki açıkça böyle demiyorlar ama üretici bu uygulamayı böyle anlıyor.

 

Bu durum, bütün üretim dallarında aynı şekilde geçerli! Fındıkta oynanan oyunları herkes biliyor. Anlatmaya gerek bile yok. Önceki yıllarda 8 milyon TL’na kadar satılan fındık bu yıl 2 milyon TL’na kapatılmaya çalışılıyor. Dünyanın en büyük fındık üreticisi durumunda olan Türkiye’ye dayatılan politika bu! Daha da olmadı fındık ekmeyin de “İzabella üzümü” ekin diyorlar. Fındık gibi bozulması, çürümesi çok zor olan bir ürünü bile satamadığı halde, üreticiye bir hafta içinde pazara veya fabrikaya ulaştırılamazsa tamamı çürüyebilecek bir ürün olan üzüm üretimini nasıl tavsiye edebiliyorsunuz? Hem de her hangi bir üzüm değil! “İzabelle üzümü!” Sökülecek her fındık fidanına 50 milyon prim teklif ediyorlar.

 

Peki pancarda, tütünde, yaş meyve ve sebzede durum nasıl? Hepsinde durum aynı! Kısacası bütün üretim sahalarında üreticiye dayatılan şu:

-Ekmeyin!

-Dikmeyin!

-Üretmeyin!

-Dışarıdan daha ucuza alalım…

 

Ama Allah var, haklarını da yememek gerek. ABD başta olmak üzere “dışarı”nın bize teklif ettiği fiyatlar da çok cazip! Gel de alma! O ülkeler çiftçisine sübvansiyon uyguluyormuş! Kime ne canım. Biz sübvansiyon uygulamadan çözüyoruz sorunu! Nüfusu 75 milyona dayanmış bir ülkeye “ÜRETMEYİN”  diyoruz.

 

Kendi üretim bilincimiz köreltilip, üretim yeteneğimiz zaafa uğratılırken, çiftçisine her türlü desteği sağlayan ülkelerin ürünlerini tüketmeye zorlanarak, o ülkelerin açık pazarı konumuna sokuluyoruz. Toru-topu bizim Konya ilimiz kadar bir toprağa sahip olan Hollanda’dan tereyağı, peynir,vb. her türlü süt ürününün yanı sıra damızlık düve alıyoruz. Ama bu utanılacak durumdan hiç kimsenin utandığına, rahatsız olduğuna da rastlamış değiliz. Her konuda kurulmuş bulunan resmi kurumlar bunca yıldır ne işle uğraşıyorlar bilinmez. Vatandaşı kendi başına bıraksalar, tıpkı tekstil ihracatında vs. olduğu gibi kendi kendinin yolunu açacaktır. Ancak böyle bir girişimin canlandığı hissedilir hissedilmez, ne hikmetse, sınır ticareti vs. adları altında komşu ülkelerin bütün canlı hayvanı ülkemize dolduruluyor. Tabi bu durumda yerli üretici zarar ediyor. Zaten bir atımlık barutu olan üreticimiz bunu da boşa harcayınca çaresiz kalıyor. İsyan etme noktasına geliyor. İşte tam bu aşamada, “Doğrudan gelir desteği” adı altında, çiftçiyi ondurmayacak, öldürmeyecek ancak ve ancak süründürecek “yardım”(!) taksitler halinde “çerçi parası” gibi veriliyor.

 

Peki bu üretmeyen insanlarımız ne yapacak? Şimdi zararına da olsa oyalanıyorlar. Kendi yağlarıyla kavruluyorlar. Hayat onlara zindan oluş,  ama onlar “Kadere” boyun eğmişler. Ne yapacak bu insanlar? Kıymetli yöneticilerimiz AB’nin ve ABD’nin sihirli formüllerini uygulayarak bunun da çaresini bulmuşlar. “Üretmeyin, şehirlere koşun. Şehirlerde çalışarak geçinin.”

 

İyi de şehirlerde işsiz gezen milyonlar dururken bu milyonlara yeni eklenecek milyonlar sorunu azaltacak mı, arttıracak mı? Onu sonra düşünecekler herhalde.

 

Aslında yapılmak istenenler çok açık ve net. Yapılamak istenen “ŞEHİR DEVLETLERİNİN KURULMASI”dır. Ve bu devletçiklerin uluslar arası para sahiplerinin kucağına atılmasıdır. Bunu da “GLOKALİZASYON” toplantılarında açık seçik anlatıyorlar.

 

Toplum olarak unutmamamız gereken bir şey varsa, o da gün gelip sıkıntıya düştüğümüzde kimsenin bize bedava ekmek vermeyeceğidir. Dünyanın yeniden paylaşılmaya çalışıldığı şu günlerde, emperyalist ülkeler ve işbirlikçileri gözleri dönmüşçesine savaş çığırtkanlığı yapıyorlar. Ortadoğu’daki dengelerle oynuyorlar. Birinci dünya savaşında olduğu gibi, Ortadoğu’da dengelerle oynamanın sonucu dünya savaşını getirir. Kısacası insanlık tarihi yeni bir dünya savaşının eşiğindedir. Ülkemiz de tam bu savaşın odağında yer almaktadır. Hiçbir şekilde çıkarımız olmadığı halde, İsrail’e korumalık yapmaya zorlanıyoruz. Ama asıl amaç o da değildir. Asıl amaç, ABD-İsrail-İngiltere ve hempalarının İran’a yapacakları saldırıda bizi de yanlarına çekmek istemeleridir.

 

-Üretim yetenekleri zaafa uğratılmış,

-Yaklaşık 400 milyar dolar iç ve dış borç altında soluksuz bırakılmış,

-Milyonlarca işsizi bulunan,

-Uluslar arası güçlerin güdümünde bir yönetim tarafından idare edilen,

-Etnik tuzaklar için gerekli yasal alt yapısı hazır bulunan bir ülke bir de savaşa girerse sonunu siz düşünün. Artık böyle bir ülkeyi çökertmek için çok çabaya gerek kalmamıştır.

 

Ağzımız açılınca “Biz bir tarım ülkesiyiz. Sanayi devrimini gerçekleştiremedik” diyoruz.

Bu nedenle de her türlü sanayi ürününü dışarıdan almaya çalışıyoruz. Son dönemlerde Çin’in kalitesiz ürünleriyle çarşıyı pazarı doldurduk ve yerli sanayicilerin soluğunu kestik. Böylece sanayileşme yolumuzu kendi elimizle tıkıyoruz. O zaman tarım ülkesi olarak kaldığımıza göre, hiç olmazsa tarımsal alanda bir ilerleme sağlamamız gerekmez mi? Hiç olmazsa kendi tüketimimizi karşılayacak kadar olsun üretmek zorunda değil miyiz? Hatta doğru olanı, tüketeceğimizden fazlasını üreterek bir artı değer yaratmak zorunda değil miyiz? Hayır efendim! Bu konuda da ekonominin genel kurallarını alt üst edecek uygulamaları tercih ediyoruz.

 

Ülkemizde yetişebilen pek çok ürünü, “daha ucuza sattıkları için” dışarıdan almayı yeğliyoruz. Peki, öyleyse ne yapmaya çalışıyoruz biz?

 

-Sanayimiz gerekli gelişmeyi sağlayamıyor.

-Tarımımız olması gerektiği seviyeye gelemiyor.

-Uygulanan tarım politikaları tamamen ülkenin ve milletin zararına sonuçlar doğuruyor.

-Hayvancılığımızı bir türlü istediğimiz noktaya taşıyamıyoruz.

-Milyonlarla ifade edilen işsizler ordusuna, kendisini işsiz kabul etmeyen ve devletten de bu konuda bir talebi olmayan “gizli işsiz” konumundaki çiftçilerimizi de katmak için elimizden geleni yapıyoruz.

 

Bu arada sağladığımız tek gelişme, bazı genç iş adamlarımızın çok kazançlı ticaretler yapması. Gerçekten bu gençleri tebrik ediyorum. Çok akıllı, pırıl pırıl bir zekaya sahip bu gençlerimiz, ülkemizin neye ihtiyacı varsa anında keşfedip, dünyanın dört bucağından en ucuz fiyatla aldıkları ürünleri ülkemize taşıyarak, ülkemiz insanının ve hayvanlarının her türlü gıda gereksinimini gideriyorlar. Kimi likit yumurta getiriyor, kimi yemlik mısır getiriyor, kimi İstanbul gibi büyük bir metropolün kola içeceğini karşılıyor. İyi ki bu gençler var! Allah muhafaza onlar da olmasa bu millet ne yapardı, değil mi efendim?

 

Bu arada Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşundan itibaren ilk on beş yıl içinde kurduğu bir takım temel kurumlar, yer altı ve yer üstü zenginliklerini değerlendirerek insanımızın refah düzeyini artırmaya çalışan müesseseler, haraç mezat elden çıkarılıyor. Eşe dosta özelleştirme adı altında peşkeş çekiliyor. Çünkü bu kurumlar “zarar ediyormuş”. O günün yoklukları içinde kurulabilen ve bu günlere kadar gelebilmiş iktisadi kurumları, sadece ve sadece siyasilerin yanlış yönetimleri nedeniyle zarar eder duruma getirilmiş bu temel kurumları iyileştirmek ve kar eder hale getirmek yerine, satıp kurtulmayı yeğliyorsunuz. Acaba amaç sadece bunların zararları devlete bir yük oluşturmasın diye mi, yoksa bu kurumları meydana getiren insanı tamamen unutturmak için mi yapılıyor bu satışlar? Hani akla gelmiyor değil. Kendileri iki tuğlayı üst üste koymadıkları halde, başkalarının kurdukları bu muhteşem eserleri satmak çok da zevkli oluyordur herhalde!

 

Atatürk’ten sonraki siyasetçiler her ne kadar bir türlü başarılı olamadılarsa da, Allah için doğru konuşmak gerekirse, bu başarısız siyasetçilerin yakın çevreleri (Kardeşleri, amcaları, dayıları, oğulları, kızları, hatta hala oğulları bile) çok başarılı çıkıyor her zaman. Bunda da bir hikmet olsa gerek! Her türlü yetkiye sahip siyasetçi yakınları, devlet ve millet adına hep başarısız olurken, bu yakınlar, kendi adlarına hep kazançlı çıkıyorlar. Kim bilir, siyaset yapanların yerine bu yakınları oturtsak, siyasetçilerimizi de ticarete yönlendirsek onlar da başarılı olacaktır belki! Herhalde konu, kendine çalışmakla, millete çalışmak noktasında düğümleniyor.

 

IMF ve Dünya Bankasının birer yardım kuruluşu olmadığı, tefeciler gibi, ilişkiye girdikleri toplumların ekonomik çöküşünü hazırladıkları iyice gün yüzüne çıkmıştır. Uluslar arası sermaye, bir ülkeye borç vermeye başladığı andan itibaren 25 yıl içinde o ülkeyi ekonomik çöküşün eşiğine getirmekte ve her türlü zenginliklerine el koymaktadır. 

 

Gerçekler bunlar iken, dünyanın bu uluslar arası tuzak kuruluşlarının emir ve direktifleri ile ülkenin geleceğinin aydınlanacağına inananlar, çok büyük bir yanlış içindedirler. Ülkenin geleceğinin, akılcı ve bağımsız politikalarla sağlanacağı aşikardır. Ama, öğlen vakti havai fişek gösterisi tertip ettiren bir zihniyet, ülkenin geleceğinin IMF ve Dünya Bankasına tabi olmakla aydınlanabileceğine pekala inanabilir.

 

Bizi yamamaya çalıştıkları AB;

-Sahip olduğu bütün sömürgelerini kaybetmiş, modern sömürgeler yaratmaya çalışıyor.

-Ucuz, hatta bedava hammadde kaynakları ele geçirmeye çalışıyor.

-Ucuz iş gücü arıyor.

-Pazar ihtiyacı var.

-Petrol ve diğer stratejik kaynaklara sahip değil.

-Nato dışında askeri gücü yok.

 

Şimdi düşünün bakalım. AB’nin bize mi ihtiyacı var, yoksa bizim AB’ne mi ihtiyacımız var. Brüksel’i kıble görenlere bakın Atatürk ne güzel söylemiş:

“Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahrumiyeti, beceriksizliği ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir.”

 

 

Muharrem Kılıç

25 Ağustos 2006

İstanbul



Kurtlar  -Muharrem Kılıç-


Köpekle kurt bir olur mu?

Köpek farklı, kurt farklıdır.

Köpek kapıda zincirli,

Kurtlar dağlarda saklıdır.



Tek Başına  -Muharrem Kılıç-


Dinleyin  oğullarım,

Kızlarım dinleyin.

Kendiniz bulamazsanız da bu gerçeği,

Duymadık demeyin.

Hayat tek başına yaşanır oğul,

Tek başına çekilir çileler.

Gözüm, ruhum dediğin yakınlarının

Bilmediği neler yaşanır neler.



Tuzağın Kod Adı Özgürlük -Muharrem Kılıç-


Batının bizim aile yapımıza dayattığı “özgürlük” bizi nereye taşıyacaktır? Veya başka bir şekilde soralım soruyu. Batı bize dayattığı “özgürlükle” aile yapımızı nasıl şekillendirmek istemektedir? Hiç şüphesiz kendi aile yapısını ne duruma getirmişse, bizi de o duruma getirmeye çalışmaktadır. Zaten yazılı basınımız ve TV kanallarımız adeta toplumumuzu belli bir yaşam biçimine zorlarcasına topa tutuyor. Çok az sayıdaki gazete ve TV bu hengâmenin içinde sesini duyuramıyor bile. Moda adı altında her türlü ahlaksızlık aldı başını gidiyor.


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.