Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

18 Temmuz 2006

Muharrem Ertaş

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye


Ankara'da Glokalizasyon, Filistin'de Katliam!


-Muharrem Kılıç-


Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in ev sahipliğinde, Ankara’da “The Global Forum” tarafından 5. Glokalizasyon Konferansı düzenlendi. Bu “Glokal Forum”un başkanı kim dersiniz? Uri Safir! Peki Uri Safir kim? "MOSSAD`ın en önemli adamlarından biri. Nasıl?  Güzel değil mi? Laf aramızda, bu “The Global Forum” bir sivil toplum örgütüymüş.(!)

 

Bu toplantıya kimler katıldı?

 

-David Kimche (İsrail GizliServisi MOSSAD’ın eski ikinci başkanı) Toplantıyı yönetti.

-Haham İsrael Singer (Dünya Yahudi Kongresi Politika Konseyi Başkanı)

-Moshe Sinai (İsrail Rosh Ha’ayin Belediye Başkanı)

-Simon Peres (Eski İsrail Başbakanı)

-Kardinal Walter Kasper (Papa’nın sağ kolu)

-Anthony Williams (Washington D,C Belediye Başkanı.)

-Benedetta Alfieri (“Gelecek Biziz Programı” Koordinatörü)

 

Doğal olarak katılımcılar çok daha kalabalık. Bunlar organizasyonun beyin takımı. Bir de Yahudi organizasyonlarına konu mankenliği yapan, kendilerini çok akıllı zanneden beyinsizler takımı var ki, şimdilik onlardan bahsetmeyeceğiz.

 

Peki bu “Glokalizasyon”u icad edenler bu olguyu nasıl tanımlıyorlar? Amaçlarının ne olduğunu söylüyorlar? Bir de onları dinleyelim. İşte onların tanımı:

 

GLOKALİZASYON NEDİR?

 

Dünyamız; uluslararası istikrar için daha kapsamlı bir yaklaşıma acilen ihtiyaç duymaktadır.(1) Söz konusu yaklaşım, hem küreselleşmenin olumsuz etkileri, hem de sosyo-ekonomik dengesizlikler ve kültürel farklarla mücadeleyi (2)amaçlamaktadır. Globalizasyon karşıtı hareketler ve çeşitli siyasi görüşler; globalizasyonun zayıf yanlarını düzeltememekte ve işleyişini de durdurmamaktadır. Bunların yerine; uluslararası fırsatların değerlendirilerek ve potansiyel tehlikelerin, global ve yerel isteklerin, önceliklerin bir araya getirildiği yeni bir yaklaşımın geliştirilmesi gereklidir.(3) Mevcut küresel ortamda(4), bu konudaki etkiyi yaratabilecek tek sosyo-politik birim şehir yönetimleridir(5)  Küresel ortamda, şehirler uluslararası taraflar olarak (6) bu konudaki liderliği üstlenmelidirler.(7) Öncekinden çok daha fazla olarak; kaynakların ve becerilerin her düzeyde optimizasyonu ve entegrasyonu açısından yerel, ulusal ve küresel hükümetin(8) tüm katmanlarıyla açık bir diyalog ve koordinasyon ortamının geliştirilmesi gereklidir.(9)

 

Bu düşüncelerden hareketle glokalizasyon terimi ilk olarak 1980’li yılların sonunda akademik çevrelerde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Glokalizasyon kavramı; Globalizasyon ve Lokalizasyon terimlerini birleştirmektedir. Glokalizasyonun vizyonu; mevcut gerçekler üzerine sıkı sıkıya sarılarak daha aydınlık bir gelecek hedeflemektir. Glokalizasyonun hedefi; globalizasyonun reforme edilmesi, sorumluluğun dağıtılması yani merkezi olmaması ve şehirlerin birbirleriyle iletişiminin sağlanmasıdır.”(10)

 

“Sosyal eşitliği savunan glokalizasyon, uluslararası istikrar için bir baz teşkil etmektedir. Sosyal ve kültürel ihtiyaçlara daha fazla duyarlıdır, ulusal düzeydeki diğer ortaklarından daha fazla vatandaşlara yakındır.(11) Glokalizasyonun yeni bir sosyo-ekonomik denge yaratarak, gerek gelişmiş, gerekse de gelişmekte olan ülkelere oldukça fazla faydaları olacaktır. Böylece daha güvenli ve istikrarlı global bir ortamın oluşması sağlanarak, barış ortamı yaratılacaktır.(12)

 

Glokalizasyon; yenilikçi ve daha fazla adil bir uluslararası sistemin şekillendirilmesi için şehirler arasında bir köprü vazifesi görür, yerel düzeydeki kuruluşları kaynaklara ve bilgiye bağlar,(13) böylece uzun dönemde barışın tesisine ve kalkınmaya katkı sağlar.(14) Glokalizasyonun yenileştirme stratejisi; uluslararasındaki güç dengesine bağlı bir çerçeveden, kültürel istekler, ilgi alanları ve yerel ihtiyaçlara doğru uluslararası sistemde bir değişikliği öngörmektedir.(15) Ayrıca, değişimin temsilcileri olarak yerel düzeydeki tarafların önemini her zaman dikkate almaktadır.

 

Glokal Forum 2001 yılında globalizasyona bir tepki olarak kurulmuştur. Globalizasyonun yerel ihtiyaçları göz ardı etmesi tehlikesine karşı, ekonomik entegrasyonun barış ve istikrarla gerçekleşebileceği düşüncesiyle çalışmalara başlamıştır. Kar amacı gütmeyen uluslararası bir kuruluştur.(16) Finansmanı çok sayıda şirket tarafından sponsorluk anlamında sağlanmaktadır.(17) Glokal Forum; kurulduğundan itibaren her yıl yıllık glokalizasyon konferansları düzenlemektedir. Söz konusu konferanslarda belediye başkanları,(18) özel sektörün önde gelen temsilcileri,(19) kalkınma konusundaki uzmanların yanı sıra Dünya Bankası’ndan, (20) FAO’dan, UNESCO’dan ve birçok uluslararası kuruluştan temsilciler katılmaktadır. Günümüze kadar yapılan çalışmalarda; global imkanların yerel düzeyde ekonomik, sosyal ve kültürel ilgi ve ihtiyaçların giderilmesinde kullanılması amaçlanmaktadır.”[1]

 

TÜRKÇE “MEALİ”

 

Şimdi bu detaylı açıklamanın satır aralarını birlikte okuyalım. Bakalım neler varmış bu tanımın içinde. Cümleleri veya satır aralarına gizlenmiş gerçek amaçları kolayca anlayabilmek için kendilerine ait tanımın özellikli bölümlerini numaralandırdık. Bu numaraları izleyerek ne anladığımızı, ya da onların ne anlatmak istediklerini görelim:

 

(1)-Dünyamız; uluslararası istikrar için daha kapsamlı bir yaklaşıma acilen ihtiyaç duymakta”ymış. Yani uluslar arası emek ve üretim sürecini bir yaklaşım dahilinde kontrollerine almaktan bahsediyorlar. Yoksa “uluslararası istikrar” başka türlü sağlanamazmış. 

 

(2)- Söz konusu yaklaşım, hem küreselleşmenin olumsuz etkileri, hem de sosyo-ekonomik

dengesizlikler ve kültürel farklarla mücadeleyi amaçlamakta”ymış. Demek ki insanlığa ne Kadar öne3mlive güzel çağdaş bir gelişme olarak sunulan “Küreselleşme” öyle pek iyi bir şey değilmiş. Pek çok olumsuzlukları varmış. Bir de “Küreselleşme”(Globalleşme) ile “Glokalizasyon” projelerini geliştirenlerin aynı çevreye mensup kişiler olduklarını düşününce akıllar iyice karışıyor. Hemen, “bunlar kim, ne yapmak istiyorlar” gibi sorular akla geliyor. Bu soruların cevaplarını da bilenler zaten biliyor. Bilmeyenler de bilmeye gerek duymadığı sürece sorun yok.(!) Bu yaklaşımın amaçları arasında ayrıca sosyo-ekonomik dengesizliklerle mücadele de varmış. Bütün dünya ekonomisini kontrolünde tutan, geleceğe yönelik ekonomik getiriler hesaplanarak ülkelerin sınırlarının değiştirilmesi pahasına ortalığı kan ve ateş denizine çeviren bir zihniyetin siyasi temsilcileri meğer ne kadar da insancıllarmış da bizim haberimiz yokmuş. Hele bunlara bir de  “kültürel farklarla mücadeleyi” de eklerseniz, her şey çok net olarak ortaya çıkıyor. Kültürel farklılık insanın doğasında vardır. İnsan olmanın bir gereğidir. İnandığımız dinin kitabında Tanrı sözü olarak yer alır. “Biz sizi kavim kavim yarattık ki tanışıp anlaşasınız diye[2] İnsanların farklı kültürler yaratmalarından doğal daha ne olabilir? Buna karşılık yapılmak istenen nedir? Yeni Dünya Düzeninin efendileri tarafından dayatılan, tek kültürlü (kölelik kültürü) bir sürü yaratmaktır. İşte farklı kültürlerle mücadele budur. İsrail değiştiremediği Filistin kültürü için bu günlerde farklı bir yol izliyor biliyorsunuz. “Değiştiremiyorsan yok et.” Kim bilir belki de değişimi kabullenmek istemeyenlere bir uyarıdır bu “yok etme” politikası.

 

(3)- …“uluslararası fırsatların değerlendirilerek ve potansiyel tehlikelerin, global ve yerel isteklerin, önceliklerin bir araya getirildiği yeni bir yaklaşımın geliştirilmesi gereklidir.”

 

“Uluslar arası fırsatlar” nelerdir? Çok kısa bir cümleyle ifade etmek gerekirse, “uluslar arası fırsatlar” insanlığın açlık, yokluk ve can güvenliği endişesinin artmış olmasıdır. Daha kısa bir ifadeyle “Gelecek endişesi”dir. Bunu yaratan güçler de bellidir. Kimler dir bu güçler? Dünya nimetlerini kendi aralarında paylaşan bir avuç sömürgen. İşte bu sömürgenler diyor ki; “bu bir fırsattır. İnsanlar hazır bize muhtaç hale gelmişken bunu değerlendirelim. Kafalarını iyice karıştırıp onları kendimize daha muhtaç hale getirelim. Böylece hem global hem de yerel istekler gerçekleşmiş olsun. Global istek nedir? Dünyayı yönetmek. Yerel istek nedir? Karnını doyurmak. Yani boğaz tokluğunu kölelik. Peki, hani bu “Global Forum” “Küreselleşme”ye karşı kurulmuştu? Burada niçin global isteklerin gerçekleştirilmesinden bahsediliyor? İşte bütün bunlarla  anlatılmaya çalışılan, her türlü ortamı ve şartları kendi ülküleri uğruna kullanmak düşüncesinde olduklarıdır. Sağlanmak istenen yeni yaklaşım budur.

 

(4)-Mevcut küresel ortamda”.  Öncelikle bakmak gerekiyor ki mevcut ortam “Küresel ortam” mıdır? Küresel ortam yaratılmaya çalışılırken, mevcut ortamın küresel olarak tanımlanması, bu organizasyonları yapan insanların, bütün bu projelerin tek sahibi olduklarını gösterir. İstenilen, gerçek küresel ortamı yaratabilmek için, olmayan küresellikle insanların korkutulmasıdır.

 

(5)-“.. bu konudaki etkiyi yaratabilecek tek sosyo-politik birim şehir yönetimleridir.” Demek ki neymiş? Arzu ettikleri “gerçek küresel ortamı” yaratmanın tek yolu, yerel yönetimlerin, yani belediyelerin iştahını kabartacak tablolar çizmek, onları yerel başkanlıktan, ulusal başkanlığa taşıyacak statü değişikliğini sağlayacaklarına inandırmak gerekiyormuş. Yani “Şehir devletlerini” gerçekleştirip, şimdiki belediye başkanlarına uluslar arası statü kazandırmak. Ve “Küresel hükümete” iyi hizmet ettiği sürece, o yerel yöneticiyi adeta bir site devletinin kralı, padişahı gibi yerinde tutmak. Kaç belediye başkanı buna hayrı diyebilir acaba?

 

(6)-(7)- “Küresel ortamda, şehirler uluslararası taraflar olarak bu konudaki liderliği üstlenmelidirler.” Şehirlerin küresel ortamda liderlik üstlenmesi dedikleri şey, Ulus Devletlerin yerini şehir devletlerinin almasıdır. İşte burada açık açık bunu söylüyorlar. Daha önce AB uyum yasaları çerçevesinde “Yerel yönetimler” ile ilgili olarak çıkarılan yasalar, işte bu taleplerin ve istismarların alt yapısını oluşturmak içindi. Alt yapı kuruldu. Şimdi sıra üst yapının oluşturulmasında. Şu anda dünyada, uluslar arası ilişkilerde taraflar devletlerdir. Küresel efendiler devletlerle uğraşmanın zorluğunu bildikleri için, devletleri küçük küçük “şehir-site devletçiklerine” dönüştürüp, her biri üzerinde diledikleri gibi tasarruf etmek istiyorlar. Bunun gerçekleşmesi için de çok fazla bir şeye ihtiyaçları kalmadı. Sadece bir avuç açgözlü işbirlikçiye ihtiyaçları var. Onları da görüldüğü üzer çok kolay buluyorlar.

 

(8)-(9) “.. yerel, ulusal ve küresel hükümetin tüm katmanlarıyla açık bir diyalog ve koordinasyon ortamının geliştirilmesi gereklidir.” Neymiş efendim;Yerel, Ulusal ve Küresel hükümetler! Şu anda dünya üzerinde sadece ulusal hükümetler var. Bir de Yugoslavya örneğindeki gibi yerellikten ulusallığa terfi ettirilmiş “devletçikler” var. Ama bakıyoruz ki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bütün kurum vre kuruluşları ile ayakta durduğu halde, yerel hükümetlerden bahsediliyor. Olmayan “yerel hükümetlerin”, olmayan “küresel hükümetlere” bağlanmasından bahsediliyor. Peki bizim “Ulusal Hükümetimiz” nerede? Ne yapıyor bu gelişmeler karşısında? Bunu “Ulusal hükümetimizin” başında bulunan kişi şöyle cevaplıyor:

 

"merkeziyetçi devlet geleneği ve bunun ürettiği zihni yapıyı değiştirmek kolay değil. Yerel yönetimler, uzun yıllar merkezi idarenin taşradaki uzantıları olarak algılanmıştır. Bu yanlış yüzünden yerel yönetimler asli vasıfları olan mahalli ve idari özerklik bakımından sınırlı birimler olarak kalmıştır. Çıkardığımız yasaların amacı, merkezi idare ve yerel yönetimlerin fonksiyonlarını demokratik bir idarenin gereklerine uygun olarak yeniden düzenlemektir" Bilmem yoruma gerek var mı? Yukarıdaki açıklamanın içinde benim anlayamadığım tek bölüm, “demokratik bir idarenin gereklerine uygun olarak yeniden düzenlemektir” bölümü. Bazı vatandaşlar “Demokratlıktan” ne anlıyor acaba, çok merak ediyorum. Ama Allah için, hayali yerel, hayali küresel ve gerçek ulusal hükümet arasında “tüm katmanlarıyla açık bir diyalog ve koordinasyon ortamının geliştirilmek”te olduğunu hep beraber izliyoruz. Dinler arası diyalog olur da hayali hükümetler arası diyalog olmaz mı? İşte onu da olduruyorlar!

 

(10)-“ Glokalizasyonun hedefi; globalizasyonun reforme edilmesi, sorumluluğun dağıtılması yani merkezi olmaması ve şehirlerin birbirleriyle iletişiminin sağlanmasıdır”  Burada sorumluluktan kurtarmaya çalıştıkları Globalizasyon, ulusal hükümettir. Sorumluluğu dağıtmak demek, yetkilerini azaltmak demektir. Yani, yerel yönetimleri (Yerel hükümetleri), “Küresel hükümet” (Yeni Dünya Düzeninin efendileri) karşısında sahipsiz bırakmak demektir. Böylece “Globalizasyon” reforme edilmiş oluyormuş. Bu kurt masalına inanmamızı sağlamak için cümlenin sonuna bir de ekleme yapmışlar: “şehirlerin birbirleriyle iletişiminin sağlanmasıdır” Doğru söze kim ne diyebilir? Malum, şimdi şehirlerin birbirleriyle görüşmesi, iletişim kurması, birbirini desteklemesi, yenilikleri paylaşması yasak.(!) Yasak değil mi? O halde bu global efendiler bu cümleye bu ifadeyi niçin eklediler? Efendim, şehirler birbirleriyle şimdiki

 gibi “belediyeler birliği” vs. gibi çağdışı(!) oluşumlarla bir araya gelmeyecek. Ya ne olacak? Her şehrin “Kralı”, diğer şehirlerin “Kralları” ile “yerel hükümet” unvanı altında, “uluslar arası bir statü” ile görüşecekler. Sonra ne olacak? Ne olacak, başları göğe erecek. Yerel yöneticiler (Kralcıklar) davet edildikleri mekanlarda Mossad’ın talimatlarını okuyup, devletçiklerinde uygulamak üzere dağılacaklar. Ülkelerine(!) geldiklerinde şaşaalı törenlerle, kurbanlar kesilerek karşılanacaklar. Ve aziz milletimize, “ne kadar başarılı görüşmeler yaptıklarını” meydanlardan bangır bangır bağırarak anlatacaklar. Aziz milletimiz de onları alkışlayacak. Bilinen tarih boyunca dünyaya hükmetmiş bir milletin çocuklarına da bu yakışır zaten.(!)

 

(11)- “..ulusal düzeydeki diğer ortaklarından daha fazla vatandaşlara yakındır.” Burada anılan ulusal düzeydeki diğer ortak “Ulusal Hükümettir. Peki, bu uluslar arası “Glokalizasyon” şebekesi, bir ülkenin insanlarına kendi ulusal hükümetinden nasıl daha yakın olabilir? Yakın olamaz demeyin sakın. Bir şekilde olabilir bence. Eğer bir ülkenin insanlarını midesinden başka bir şey düşünemez hale getirirseniz, sonra da onlara dağıtılan yiyecek paketleri üzerine sizi temsil ve ifade eden armalar, logolar koyarsanız, bir süre sonra, o insanlara “ulusal düzeydeki diğer ortaklardan daha fazla yakın” olabilirsiniz. Ama bu arada sakın “sizi bu ülkeye kim ortak etti” diye  sormayın.

 

(12)- Böylece daha güvenli ve istikrarlı global bir ortamın oluşması sağlanarak, barış ortamı yaratılacaktır.” Barış ortamı deyince insan hemen Lübnan’ı, Beyrut’u, Filistin’i hatırlıyor. Ve düşünüyor: Madem ki bu glokalizasyon, güvenli ve istikrarlı global bir ortamın oluşmasını sağlayacak ve böylece barış(!) ortamı yaratılacak, öyleyse şu anda hiçbir şekilde savaşla ilgisi olmayan Ankara’da bu bu konferansı düzenleyeceğinize, niçin gidip Filistin’de, Beyrut’ta düzenlemiyorsunuz? Yoksa bu cümle ile aba altından sopa mı gösteriyorsunuz? “Bakın eğer bizim istediğimiz yolda yürümezseniz, ülkenizde barış ortamına hasret kalırsınız” mı demek isteniyor.

 

(13)-(14)- yerel düzeydeki kuruluşları kaynaklara ve bilgiye bağlarböylece uzun dönemde barışın tesisine ve kalkınmaya katkı sağlar”  Bakın ne kadar açık yürekli insanlar. Hiç çekinmeden açık açık olacakları söylüyorlar. Anlamak muhataplarına kalmış. Yerel düzeydeki kuruluşlar, yani onların tabiriyle “Yerel hükümetler”, eğer denilenleri eksiksiz yaparlarsa, kaynaklara(!) ve bilgiye kavuşacaklarmış. Tıpkı Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yapılan “Evet”, “Hayır” oylamasında Türk kesimine “Evet” dedirtmek için AB’nin 15 milyon Euro kaynak ayırıp kullandığı gibi! Yani kısacası “havuç gösterme” politikası izliyorlar. Bizim yırtık dudaklar da buna dünden hazırlar ya, hemen atlıyorlar. Sanki Yahudiler babalarının hayrına gelip de bizi paraya boğacaklar! Teknolojiye boğacaklar! Bizi en ileri teknoloji ile tanıştıracaklar!

Yani daha açığı adamlar diyorlar ki; “eğer siz bize tabi olursanız, biz de size bir takım maddi imkanlar sunarız. Bir kısım eski teknolojileri size aktarırız. Tabi ki sunulan maddi imkanlar da karşılıksız değil. Kredi şeklinde olacaktır. Karşılıksız vereceğiz deseler bile insanın içine kurt düşüyor. (Madem bu kadar insancılsınız, siz ilk önce Filistin halkına yaptığınız zulmü durdurun.) Ve diyorlar ki; “bu yapı tesis edilirse, uzun dönemde barışın tesisine ve kalkınmaya katkı sağlar.” Söyledikleri bir açıdan doğrudur. Bu yapının tesis edilmesi demek, Yeni Dünya Düzeninin efendilerine tabi olmak demektir. Yani köleliği kabul etmek demektir. Siz köleliği kabul ettikten sonra, savaşı kimle yapacaklar. “Barış” ortamı kendiliğinden, hem de uzun vadeli olarak kurulmuş olacak. Ayrıca “efendilerin” kalkınmalarına katkı sağlayacağını söylemeye gerek bile yok. Ama onlar onu bile söylemişler.

 

(15)- “Glokalizasyonun yenileştirme stratejisi; … uluslararası sistemde bir değişikliği

öngörmektedir”   Evet glokalizasyonun yenileştirme stratejisi, uluslar arası sistemde bir değişikliği öngörüyor. Nedir bu sistem değişikliği? Yukarıdaki satırlarda bunu da açıkça söylemişlerdi. “Yerel Hükümet, Ulusal Hükümet ve Küresel Hükümet” diye. Uluslar arası sistemde Ulus Devletlerin işlevine son vermek ve daha kolay yutulacak, daha kolay hükmedilecek küçük küçük şehir devletleri oluşturularak, yeryüzünü kendileri için dikensiz gül bahçesi haline getirmek. Yapılmak istenen budur. Bu organizasyonların nihai hedefi budur. Yoksa nerede görülmüş Yahudilerin dünya milletlerinin mutluluğu için para harcadıkları. Her şey kendilerine iyi bir gelecek hazırlamak için. Bu geleceği emekleri ile sağlayacak olanlar da diğer milletler. Bunun böyle olduğunu anlamak için muharref Tevrat’a göz atmak yeterlidir.

 

(16)-(17)- “Kar amacı gütmeyen uluslararası bir kuruluştur   Finansmanı çok sayıda şirket tarafından sponsorluk anlamında sağlanmaktadır.” Bu ne derecede doğrudur? Biraz akıl ve izan sahibi olan herkes bunun böyle olmadığını anlar. Bu kuruluş gerçekten de kendi hesaplarında kar amaçlamamakta olabilir. Zaten böyle bir organizasyonla kar amaçlamalarına gerek yok ki. Dünyada ne kadar kredi veren uluslar arası kuruluş varsa, hepsinde bunların parmağı vardır. Yani kar etmek için böyle bir faaliyete girmelerine gerek yok. Onlar artık kar peşinde koşmuyorlar. Peşinden koştukları hedef, dünyanın yönetimini ele geçirmektir. Bunun için de ilk hedef enerji kaynaklarını ele geçirmektir. Bugün Irak’ta yapılan budur. Yarın İran’da yapılacak olan budur. Kimsenin kimseye “Demokrasi” getirmek gibi bir derdi de bulunmamaktadır. Kar amacı gütmeyen bu “sivil toplum örgütü”nü(!) finanse eden şirketlere baktığınızda eminim hepsini tanıyacaksınız. Çünkü hepsi de ya bu adamlara aittir, ve yahut da kontrollerinde olan şirketlerdir.

Bir toplum düşünün ki, başka toplumların kalkınması ve mutluluğu için kendi kaynaklarını ve bilgisini seferber etmiş olsun. Sonra da aynı toplumun, Filistin’de, Beyrut’ta toplu katliamlara giriştiğini düşünün! İkincisi fiilen yaşandığına göre, birincisinin olması mümkün mü?

 

(18)-(19)-(20)- Söz konusu konferanslara belediye başkanları, özel sektörün önde gelen temsilcileri, kalkınma konusundaki uzmanların yanı sıra Dünya Bankası’ndan, FAO’dan, UNESCO’dan ve birçok uluslararası kuruluştan temsilciler katılmaktadır.” Evet bu doğru. Baştan beri sıraladıklarımızın içinde hiç itiraz edemeyeceğimi bölüm burası. Dedikleri tamamen doğru. Peki tamamen doğru ise niçin burasını da işaretledik. Burada yaptıkları iş, uygun aktörleri bir araya getirerek, bu aktörlerin birbirlerinin meşruiyetine şahit tutulmasıdır. Zaten devşirmek istedikleri aktörler Belediye Başkanları ve kaynak kıtlığı çeken özel sektör unsurlarıdır. Onlar dururken bizi çağıracak değiller herhalde! Gelen uzmanların(!)da ne uzmanı oldukları, örgütü kuranlardan ve yönetenlerden anlaşılmaktadır. Dünya Bankasından, FAO’dan, UNESCO’dan gelenleri kimse tanımıyor ama, dünyada herkesin tanıdığı insanların geldiği kurum olan MOSSAD hiç anılmıyor. Unuttular herhalde! Ya da bizlere unutturmaya çalışıyorlar. Beyinleri işgal edilmiş, balık hafızalı toplumlar yaratıldığına göre, unutmamız da normal sayılmalıdır!

 

Sonuç olarak, bu glokanalizasyondan hiç de hoş kokular gelmiyor. Sultan Süleyman’a kalmayan dünyanın kendilerine kalacağını zanneden bir avuç zavallı işbirlikçi de bu oyuna bile bile lades diyor. Bu millet çarıklarını ıslatıp yiyerek karnını doyurmak gibi ağır şartlarda bir İstiklal savaşı verdi. Bu savaşın ardından da kendi devletini kurdu. Her türlü yokluğa rağmen, Osmanlı Devletinin Avrupa’ya olan borçlarını ödedi. Bununla da kalmayarak, bugün “verimsiz” diyerek sattıkları sanayi tesislerini kurdu. Bunların hiç biri için dışarıdan borç almadı. Her şeyi kendi içinde halletti. Çalıştı, üretti. Ama o günle bu günün bir tek farkı vardı. O gün siyaset yapanlar aynı zamanda ticaret yapmıyorlardı. O zamanki siyasiler milletin malına göz dikmiyordu. Milletin malına göz dikenlere ve kendilerini Firavun gibi Tanrı yerine koyanlara başbakanın bir sözüyle cevap vermek istiyorum: “Gözünüzü toprak doyursun.”

 

Muharrem Kılıç

18 Temmuz 2006

İstanbul



Şiiliğin İslam Dünyasındaki Konumu ve BOP Karşısındaki Durumu -Muharrem Kılıç-


“Şia” sözcük olarak “taraftar” anlamına gelmektedir. Bu durumda Şiilik Hz. Ali’den yana olanlar demek oluyor. Bu yolu izleyenlerin oluşturdukları inanç çizgisine de Şiilik denmektedir. Bu çalışmada yanlış bilinen bazı konuları en başta aydınlatmakta da yarar var. Aydınlatılması gereken bu konu, genellikle halk arasında çok karıştırılan Şiilik ile Aleviliğin aynı olup olmadığıdır. Alevilik ile Şiilik aynı şeyler değildir. Alevilik ile Şiilik arasındaki farkı kısaca şöyle açıklayabiliriz. Alevilik, Horasan Türklerinin oluşturduğu tasavvufu temel alır. İslâm ile ilgisi dolaylıdır.



Zaferler Ayı Ağustos veya Bin Yıllık Acı -Muharrem Kılıç-


Türk  Milleti  olarak  bir  Ağustos  ayına  daha girdik. Bilindiği gibi, Ağustos  ayı,  Türk  Tarihi  için zaferlerle  süslenmiş  önemli  bir  aydır. Bu ayda, Türk Milleti şanlı geçmişini  hatırlayarak  moral  bulur,  geleceğini hazırlarken  geçmişten  örnekler alırdı. Bu ayda  yapılan törenler, zaferlerin  anılması  ise,  yetişmekte olan  gençliğe  tarihini  tanıma    ve  ataları  gibi  olma  isteği  ile dolu olma  bilinci  verirdi.  Tabi ki bu arada  rahatsız  olanlar da olurdu. Yedi  ceddi bu topraklarda,  bu  milletin bağrında  tutunup  insan gibi  yaşadığı  halde, bir türlü  “etnik  tuzak”ların  cazibesinden  kurtulamayan  vatandaşlarımız da  vardı.  Olsun, bu  onların sorunu der,  biz zaferlerimizi kutlar,  yeni yetişen  nesillere  Türklük  bilinci  vermeye  gayret  ederdik.



İmam Cübbesi Giydirilmiş Papazlar Önderliğinde Son Haçlı Seferi mi Başlatıldı  -Muharrem Kılıç-


Ey  Türk Milleti,  eğer, kanlarınla  sulayarak vatan yaptığın topraklarda,  hür ve Türk olarak, Müslüman  olarak yaşamak  istiyorsan, oğullarının köle, kızlarının  cariye  olmasını istemiyorsan, uyanık  olmak zorundasın. Düşmanlarını zaten  tanıyorsun. Asıl tanıman  gerekenler, dost  zannettiklerindir. Onlara dikkat et. Unutma ki, Türk Milletine  ve İslam dinine  dolaylı veya  dolaysız  saldıranlar,  senin  asıl düşmanlarındır. Ve düşman  hesabına  çalışmaktadırlar. Bayrağını;  “bez  parçası”,  İstiklal  marşını;  “her hangi bir  şiir”,  Vatanını; “etrafı dikenli telle çevrilmiş arazi” diye  tanımlayanlar  senin dostun değildir, senden  değildir.


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.