Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

16 Temmuz 2007

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 

 


"Milli İrade" Demokrasinin Neresinde?


-Kürşat Karacabey-


Âlâ yu vâlâ içinde hazırlandığımız bir genel seçime daha, neredeyse bir arpa boyu kadar yaklaşmış bulunmaktayız. Demokrasinin kalesi addedilen partilerden, sistem tarafından hormonlanan/finanse edilen üç-beş tanesinin, “dört çarpı dört bayrak yarışı” heyecanıyla, cadde ve sokakları alabildiğine şenlendirişine (kimilerince de kirletişine) burunlarımızı çarparcasına tanık olmaktayız. Halk ile âdeta dalga geçercesine, kimileyin açık artırma, kimileyin de açık indirme usulüyle göğe savrulan sağlaması yapılmamış bol kese vaatler, kar tâneleri gibi havada uçuşmakta…

 

Bu ahvâl karşısında halk mı ne yapıyor?

 

Ustalıkla dizayn edilen yapay gündemlerle; sözüm ona şöhret parçalarının önceden ayarlanmış skandallarıyla, içi boş dizi filimler furyasıyla, Fenerbahçe-Galatasaray muhabbetiyle adeta bakar kör kılınmış halktan, derin tahliller yapmasını beklemeye hakkımızın bulunmadığını, içimiz sızlayarak da olsa kabule mecbur bulunmaktayız. Bu şartlar altında kafası zaten allak bullak olmuş halk, sadece perdenin önüne konulanları boş bakışlarla seyretmekle yetiniyor.

 

Peki, halkın perdelenmiş ufkuna ne mi sunuluyor?

 

Sisteme akortlu profesyonel “kamuoyu yoklama kuruluşlarının” da omuz vermesiyle, yine sistem bendeliğini çoktan kanıtlamış olan işbirlikçi/besleme/tüccar “media camiası” öncelikle ve özellikle, kamu oyu adına engin bir öngörü ve büyük bir ferâsetle, çok önceden galip ilan edip halkın tasvibine sunduğu sınırlı sayıdaki seçenek dışındakilere verilecek oyların çöpe gideceği konusunda, halkı adamakıllı ikna ediyor.  Bu durum karşısında –seçimden seçime de olsa kutsanan- halk oyuna, sistem tarafından onay verilmiş belli sayıdaki partilerin, yine sistem tarafından başına yerleştirilmiş –elbette ki sözüm ona- liderleri ve ol kudretli liderlerin  atadığı vekil/temsilci adaylarını oylamaktan başka çare ve/veya seçenek kalmıyor.

 

Kısacası bu yöntemle halk, önceden seçilmişleri seçmeye, atanmışları atamaya mahkum ve mecbur bir girdaba zoraki sürükleniyor...  

 

Böylece halk, senaristi ve suflörü “sistem” olan ve  adına “demokrasi” denilen tiyatral oyunun, çoğunlukla seyircisi ve en fazla da figuranı olmaktan öteye geçemiyor.

 

Üstelik salt perde önüne yansıyan görüntüsüyle algılanan bu oyun, hiç kimsenin itiraz etmeye cesaret edemeyeceği “demokrasi” adına sahneleniyor. Çünkü “demokrasi” denildi mi, akan sular duruyor.

 

Tıpkı bilumum inanç sistemleri ve bilcümle manevi duygular gibi demokrasi de, dokunulmazlık/sorgulanamazlık zırhına bürünmüş oluyor. Oysa ki bu türden sorgulanmaktan masun kutsallıkların; insanları sömürmenin en keskin, en kolay ve en ucuz yöntemi olduğu, tarihsel tecrübelerle bir çok kere sâbit olmuş. Ve fakat, ne yazıktır ki, bütün bu katı gerçeklikler –demokrasi gibi- bir takım efsunlu kavramların koyu gölgesine gizlenerek kolaylıkla gözden kaçırtılabiliyor…

 

Mâdem ki bütün bu oyunlar, demokrasi adına oynanıyor. O halde siyaset adına en çok istismar edilen demokrasinin, ne olup olmadığına bir yol olsun bakmak gerekmez mi?  

 

Bugün Türkiye’de “demokrasiden yana mısınız” sorgulamasıyla bir anket düzenlense, sonucun olumlu çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın.

 

Ankete katılanların neredeyse tamamına yakını, hem de “göğsünü kabartarak” demokrat olduğunu söyleyecektir.

 

Şeriatçısından PKK’lısına, mandacısından ikinci cumhuriyetçisine, liberalinden sosyalistine değin; kendisini tür be tür renk ve kimyada telakki eden bilcümle yurttaş,  bıçkın demokratlıklarına toz kondurtmayacaktır.

Böylesi müthiş bir ittifakı hemen hemen hiçbir siyasal kavramın ekseninde sağlamak mümkün olmasa gerek… Buraya kadar her şey olumlu ve sevindirici.  Kavramın tılsımı, tartışma götürmez bir üstünlüğe işaret etmektedir.

 

Eğer ağız tadınızı kaçırmak istemiyorsanız, anketi bu noktada kesmenizi öneririz. Hele aynı kitleye sakın ola “demokrasiden ne anlaşılması gerektiğini,” daha ötesi, “demokrasi uygulamasına ilişkin öncelikli veya sorunlu alanları” asla sormamalısınız.

 

Sorarsanız ne mi olur? Kızılca kıyamet kopar!.. Nasıl mı..?

 

Demokrasi denilen ol yüce değeri; kimileri salt “türbana özgürlük” önceliğine indirger;  kimileri içeriğinde bir türlü uzlaşılamıyan “laiklikliğin ödünsüz tahakakkuna…” Kimileri “gücü” kutsayan bir erdem yüceliği(!) ile “demokrasi eşittir bırakınız yapsınlar  bırakınız geçsinler” ferâsetine dayandırır. Kimileri ise “emekçilerin devlet katmanında örgütlenmesi” ön şartına…  Kimileri insanlık tarihini rönesansla başlatan bir tarih şuuru derinliğinin ifadesi olarak(!) “batıya teslim olmadan demokrasi asla!” düsturunu buyuruverir; kimileri bağımsızlığı ve milli egemenliği (yâni milli devleti) demokrasinin “olmazsa olmazı” sayar… Kimileri, Türk Bayrağının, kendisini Türk hissetmemekte kararlı her türlü unsura, Türk’e sağladığından daha koyu gölgeler sunan engin hoşgörüsüne inat bir yaklaşımla, “batılının kölesi” olmayı demokrasi olarak benimser; kimileri demokrasiyi, kurucu Türk töresine giderek yabanıllaşmış arabesk Osmanlıcılığı,  -gâyet koyu ve aynı zamanda katı bir taassupla/bir anlamda “töreristlikle”- demokrasinin yüz akı sayma basireti(!) ile özleştiriverir. Kimileri sayısal çoğunluk iradesinin, demokrasilerde “Demokles’in kılıcı” olduğuna inanır; kimileri demokrasiyi “azınlık ve azlıkların da hakkını güvence altına alan” bir değer olarak kabul eder. Örnekleri daha da çoğaltma ve çeşitlendirmenin mümkünlüğü ortadadır.

 

Yukarıda özetlenen tablonun anlamı şudur: Sözüm ona herkes demokrat, ancak demokrasinin tanımında ve meşruiyeti anlayışında, olağanüstü bir çeşitlilik ve dolayısıyla anlaşmazlık var…

 

Peki demokrasinin, genel geçer ve/veya en azından akademik iklimde itiraz edilemez bir tanımı veya meşruiyet ölçütü yok mudur?

 

Bilindiği üzere yönetim biçimleri, daha insanlık tarihinin kadim düşünürleri Eflatun’dan (M.Ö. 427 – 347), Aristoteles’ten (M.Ö. 384 – 322) itibaren tartışılagelmiş; hep ideal yönetim şekli aranmıştır.  Demokrasinin “kantar topu” olarak öngörülen “kuvvetler ayrılığı” prensibinin sağlayacağı güvenceye rağmen, demokrasinin yozlaşmaya açık, soysuzlaşmaya yatkın niteliğine, özellikle Aristo tarafından kuvvetli vurgular yapılmıştır. Demokrasinin ruhundan “insanlar arasında eşitliğin sağlanması ideali”ni anlayan Aristo, demokrasinin kolaylıkla  oligarşiye dönüşebileceğine dikkat çeker.

 

Kuvvetler (erkler) ayrımı ilkesine, bugünkü uygulama anlamında ilk net tanımlamayı getiren Montesquieu’ya (1689 -1755) göre, demokrasinin ilkesi “erdem”dir. “Demokrasiyi besleyecek olan erdem, yurttaş yararına işlemde bulunmak anlamına gelen yurttaşlık sevgisi, yasa saygısı, yani siyasal erdemdir. Ahlâk ya da Hıristiyanlık ölçüleri bu erdemin yerini tutamaz.”(1)

 

“Demokraside halk hem yöneten hem de yönetilen durumundadır. Halkın egemenliği seçimlerde oy kullanması kendi isteğini belirtmesidir. Bundan dolayı, seçmenlik yetkisini, seçim düzenini, oy kullanmayı tanımlayan yasal, demokrasinin temel yasalarıdır.” (2)

Bu açıklamalar topluca değerlendirildiğinde, demokrasinin şekilden çok bir öz meselesi olduğu anlaşılmaktadır. Bir diğer anlaşılması gereken ise değişik etkenlerle, halkın özgür iradesini yönetim mekanizmasına yansıtmaktan uzaklaşmış; kamusal ortak aklın tahakkukuna dayanmayan ve ortak kamusal çıkar ve yararları, hak ve fırsat eşitliği temelinde gerçekleştiremeyen bir yönetim biçimi, şeklen demokrasi olarak tanımlansa da, demokrasi olarak kabulü mümkün değildir. Nitekim bu nedenledir ki, pek çok düşünür, yozlaşmış bir demokrasiyi en kötü rejimler kategorisinde değerlendirir.

 

Şimdi bu bakış açısıyla, günümüz Türkiye’sinde yürürlüğünü sürdüren yönetsel işleyişe dönüp şu soruları sıralamaya ne dersiniz?

 

Eşitlik temelinde demokrasinin işletilmesini güvence altına alma işlevini taşıması gereken -Montesquieu’nun demokrasinin temel yasaları dediği- siyasi partiler ve seçim mevzuatımız, bırakınız milli iradenin tahakkukuna güvence oluşturmayı, kendi içinde ne kadar demokratiktir? Siyasi parti liderlerinin “dükalık” derecesinde başına buyruk olması; parti yöneticilerini, milletvekili adaylarını ve adaylık sıralamalarını tek başına parti başkanlarının belirlemesi karşısında seçilecek kişiler, milletin mi yoksa parti başkanlarının mı tasvibine mahzar olmayı yeğlerler?

 

Bugün siyaset yapmak, vekil olmak isteyen bir kişi için –isterse bu kişi siyaset alanında olağanüstü donanıma, bilgeliğe ve yüksek bir erdeme sahip olsun- ilgili parti başkanının gözüne girmeden siyaset yapması, vekil olması mümkün müdür? Mümkün değilse, o halde bizler seçimlerde kimleri oylamaktayız? İradelerimizi, sistem tarafından seçilmiş parti başkanlarının, keyfilikle örülecek inisiyatiflerine peşinen teslim etmiş olmuyor muyuz?

 

Peki her birisi kendi çapında birer kralcık konumundaki bu parti yöneticileri, peşinen kendilerine aktardığımız seçme yetkimizi, atamaya dönüştürürken ne denli  sorumlu davranıyorlar; seçecekleri kişilerde birikim ve erdemi mi, yoksa kayıtsız koşulsuz itaati mi önemsiyorlar?

 

Parti başkanı veya başkanlarının dokunulmaz gücünü temsil eden yürütme erki; yargıyı dolaylı, yasamayı ise doğrudan kontrol edip yönlendirirken,  “kuvvetler ayrılığı ilkesi”nin ayakları –fiilen de olsa- göğe gelmiyor mu?  Yasama ve yargıdan esirgenen bu özerklik ve bağışıklıklar, elindeki basın yayın faaliyetlerini gerektiğinde bir tehdit/şantaj silahı gibi kullanan, “al gülüm ver gülüm”cü, büyük sermaye “mediası” karşısında niçin suskun ve sonuna kadar tâvizkâr olabiliyor.

 

Bu suretle bırakınız tarafsız kamu oyunu, kendi partilileri tarafından dahi “istenmeyen adam” ilan edilen parti başkanları, siyasi partiler yasasının sağladığı -gerektiğinde bir il örgütünü takdiren fesih etme- tarzı yetkilere ve kamu kesesinden yemleyerek ya da yemlemeyi vaat ederek yaslandığı büyük sermaye “media”sının övgüsüne dayanarak yıllarca makamını işgal etmiyor mu? Bu tablo karşısında erdemsiz siyasetçilerin, kendileri halka değil de bir takım stratejik odaklara benimsetmesinin önemi ortada değil midir?

 

Bütün bu tablo karşısında, bir eşitler demokrasisinden değil fakat, güçlüler demokrasisinden söz edilebilir. Üstelik  şeklen var olan demokrasi, güçlülerin sömürerek semizleşmesini kolaylaştıran bir şemsiyeye dönüşmektedir. Devri iktidarlarda kamusal kaynaklardan emzirilerek palazlandırılan yandaşlar güruhu, açlıkla terbiye sınırına sürüklenen halk çoğunluğunu türlü kıskaçlarla tasallutu altına alarak, siyasi yapıların ikbal ve istikbalini daim kılacak bir yatırım şekline dönüştürülmektedir.

 

Sözün özü, yönetim mekanizmasının şekillenmesine ve icraatlarının doğrultusuna yönelik etki katsayısı bakımından, bugün kesin ve keskin bir kastlaşma yaşamaktayız. Bireyci bencilliğin girdabında erdemleri buharlaşmış; kişisel çıkarları uğruna her türlü kamusal değeri, ucuz pahalı demeden pazarlamaya yatkın ve bu yolda herkesle işbirlikçi olmaya hazır küçük ve fakat maddeten güçlü bir azınlık, demokrasiyi adeta bir şemsiye gibi kullanarak toplumun kaderini belirlemektedir.

 

Bu tablo ifade ettiği anlama gerçek ve özsel anlamda demokrasi denilemeyeceği aşikardır. Olsa olsa yozlaşmış demokrasi denilebilir ki, ona da Aristo “oligarşi” demektedir. Bugün bu yapının her gün daha bir azgınlaşarak hükmünü icra edişine iliklerimiz titreyerek tanık olmaktayız.

 

Bu durum karşısında vatanına koşulsuz bağlı kalmayı başarmış, yüreği milletiyle birlikte atmaya devam eden her bir erdemli aydına düşen görev, yürürlükteki şekli demokrasinin yalancı ve yanıltıcı efsununa kapılıp, “demokrasi seviciliği” yapmak değil; milli iradeyi her tür çarpıtıcı ve saptırıcı yalıtkanlıklardan uzak şekilde yönetimin kurucu inisiyatifine taşıyan gerçek demokrasiyi inşa etmekten ibaret olmalıdır.      

 

 

Kürşat Karacabey

16 Temmuz 2007


1) TÜTENGİL, Cavit Orhan, Montesquieu’nun Siyasi ve İktisadi Fikirleri, İst. 1956 s. 16

2) AKIN, İlhan F. , Kamu Hukuku, 4. Basa, İst. S.144



Yeni Dünya Düzeni'nin Milli Devlet ve Milli Hukuk Düşmanlığı -Kürşat Karacabey-


İlkel çağlarda, insanlar arası paylaşım mücadelesinin sonucunu, “haklılık” değil, fakat “güçlülük” belirlerdi. Büyük balığın küçük balığı yutması ne denli hak ise güçlü insanın zayıf insanı yenip yok etmesi de o derecede olağan karşılanırdı. Ne var ki binlerce yıllık süreç içerisinde gelişip olgunlaşan toplumsal yapılar, insan aklı ve vicdanını inciten bu kuralsız gidişata karşı, pahalıya malolan kimi setler çekerek cevap verdi. Meşruiyetleri, sahip oldukları güçen kaynaklanan hegomanik otoritelerle; motivasyonunu yaşadığı derin sefalet ve taşıdığı insanlık onurunun kamçılamasından alan geniş halk kitleleri (tebâ) arasında yaşanan nice kanlı boğazlaşmalar, insanlık tarihinin şekillenmesinde önemli bir role sahip oldu.



Devlet ve Devlet Düşmanlığı -Kürşat Karacabey-


Devlet kurabilmek, devlet olabilmek, bir toplumun uygarlık düzeyinin en önemli belirleyicisi ve ölçütüdür. Şöyle ki, ancak belli bir tarihsel geçmiş, kültür ve bilgi birikimine erişmiş toplumlar; bireysel ve dar çerçeveli topluluk çıkarları ile güçlerinin önemli bir bölümünü, oluşturulan ortak merkezi bir erke bırakmak suretiyle, çok boyutlu, sistemli bir toplumsal anlaşmaya vararak devleti oluştururlar. Anılan zenginliklere erişememiş topluluklarsa gayrı meşru ve kaba güce dayalı ilkel özellikleri ile şeflik mertebesini işgal eden kişilerin mutlak otoritesi gölgesindeki çete, aşiret ve klanlar şeklinde yönetilirler.



Tablo ve Sorumluluk -Kürşat Karacabey-


Sistem tarafından atanmışları oylamaya mecbur ve mahkum kılındığımız bir seçime daha hızla yaklaşmaktayız. Böyle bir aşamada ister bir dertleşme sayılsın, ister bir feryat!..  Gönlümün bir “çağrı” olarak algılanmasını arzuladığı bu kısa seslenişin konusunu, özetlenen ahvalin öncelikle Türk aydınlarınca, genel olarak da Türk insanınca “görev ve sorumluluğa davet” gibi anlaşılmasını diliyorum.


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar