Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

200?

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 

 


Yolunda Yorgun Düştüğümüz "Masal Dünyası": Avrupa Birliği


-Kürşat Karacabey-


Türkiye’nin  o zamanki adıyla AET’na “ortak üyelik” için başvuru tarihi 31 Temmuz 1959’dur. Yâni şu sıralar, AB yoluna çıkışımızın 44. yılı içindeyiz.  Yarım asra yaklaşan bu uzun yolculukta, kat ettiğimiz mesâfe mi? Maalesef hâlâ başladığımız nokta üzerindeyiz.

 

Oysa ki, arzumuzun tam bir kara sevdâya dönüştü(rüldü)ğü özellikle şu son yirmi yıllık dönemde, ne emekler harcamış, ne çabalar sergilemiştik...  Sıradan AB komiser ve müfettişlerinin parmak işâretlerine bakıp atmadığımız takla, vermediğimiz ödün kalmamıştı. Bütün bunlara rağmen bizden sonra yola koyulan hemen her ülke üye olmuş durumda, biz hâlâ bekleme salonunun kapısındayız...

 

O halde durup, “acaba biz nerede yanlış yaptık ya da yapmaktayız?” demenin tam sırasıdır.  Bu sorunun cevabını bulmak için de, artık kendimizi platonik aşk girdabından bir an için olsun kurtarıp, meseleyi serinkanlılıkla, doğru ve gerçekçi çözümlemeler düzleminde enine boyuna değerlendirmeliyiz.

 

Bu çerçevede AB - Türkiye ilişkilerinin, temel dinamiklerine ve arz ettiği özellikleri tespitle işe başlamak doğru olsa gerektir. Diğer bir anlatımla ortadaki tablo doğru dürüst bir okunmalıdır. Üstelik bir hayli eskittiğimiz adaylık sürecinde, bu tespitleri yapabilmek adına yeterli bir veri tabanı da oluşmuştur. Peki nedir, bu temel tespitler?

 

1) Türkiye, AB için kolay kolay vazgeçilemez, sırt dönülemez ve görmezden gelinemez bir ülkedir.

 

2) Bu vazgeçilemezliğin birincil nedeni; Türkiye’nin; jeopolitik, Jeostratejik ve jeoekonomik konum ve özellikleridir.

 

3) Vazgeçilmezliğin ikinci nedeni; Türkiye’nin tüketim eğilimi ve kapasitesi yüksek ve sürekli artma durumundaki büyük bir genç nüfusa sahip oluşudur. Bu özelliği Türkiye’yi; sosyal yapısı durağanlık ve hatta çürüme evresine girmiş bulunan yaşlı ve yorgun Avrupa için, yüksek potansiyelli bir pazar konumuna taşımaktadır.

 

4) Mevcut sosyal ve ekonomik göstergeler itibariyle, Türkiye’nin  AB’ne tam üyeliği; AB’nin iç dengelerini ciddi ölçüde sarsacak ve dolayısıyla toplumsal karşı çıkışları davet edecek derecede –bir çoğu altyapısal nitelikte- sorunlar ve açmazlar içermektedir.

 

5) AB’li ülkeler yönetici ve halklarının ezici bir çoğunluğu, târihsel, dinsel ve kültürel farklılıkları gözeterek; sosyal ve ekonomik göstergeler değişse bile Türkiye’nin, hiçbir hâl ve zamanda üye olmasını istememektedirler.

 

6) Türkiye sahip olduğu imkan ve şansları faal stratejik avantaja dönüştüremediği ve kısa vâdeli açmazların kıskacında kendisini zayıf hissettiği için, ilişkilerin ilke ve kurallarını tamamen tek yanlı bir şekilde, daha güçlü konumdaki AB koymaktadır.

 

Şimdi gelelim bu özet tablonun yorumuna:

 

AB, kendisi bakımından haklı olarak, ilişkiler sürecinde Türkiye’nin vazgeçilemezliği ile kabullenilemezliğini ustaca yöntemlerle telif etmekte; ilişkileri, kendisine yönelik sakıncaları öteleyip, yararları önceleyen bir mekanizma şeklinde işletmektedir.

 

Bu yolda birinci olarak, Gümrük Birliği antlaşması devreye sokulmuştur. Böylece, Türkiye’nin hiçbir şekilde katılımı söz konusu olmaksızın AB yetkili kurullarınca alınacak ekonomik kararların, Türkiye’nin gerek  AB ülkeleri gerekse diğer üçüncü ülkelerle olan ilişkileri kontrol altına alınmıştır. Bu sayede  Türkiye, kendisi tarafından her an  yönlendirilebilir ve yönetilebilir bir pazar hâline getirilmiştir. Bu arada Türkiye’nin kozlarından biri, hiçbir karşılık ödenmeksizin elinden alınmış, tepe tepe kullanılmaktadır.

 

Şimdi Türkiye’nin elinde kala kala jeopolitik ve jeoekonomik şansları kalmıştır. Ne var ki Türkiye tarafından bir türlü kullanılmayan ve ancak potansiyel anlamda var olan bu şanslar da, dayatılan çok boyutlu kıskaçlarla kontrol altında tutulmaktadır. Köşeye sıkıştırılan, dara düşürülen Türkiye’nin;  mâlî, ekonomik, kültürel ve giderek siyâsî egemenlik haklarından adım adım verdiği ödünlerle, bir süre sonra AB, bu şansların kullanım hakkının ve hattâ sahipliğinin kendisine geçeceğini hesaplamaktadır.

 

AB’nin şimdiye değin diğer adaylardan ayrıksı olarak, sâdece bize karşı uygulaya geldiği ölçüt ve şartlar, bu niyetinin dışavurumundan ibârettir. Örnek olarak, bizden istenilen; “komşularınla var olan sınır sorunlarını çöz de öyle gel görüşelim” şartı, üyeliği sırasında Yunanistan’a karşı ileri sürülmemiştir. Kezâ daha birkaç yıl önce, Türkiye’ye “Kıbrıs’ta çözüme varmadan karşıma gelme” şantajında bulunan AB; aynı günlerde Kıbrıs Rum Kesimi’ne “sorun çözülse de çözülmese de”  kendisini tam üyeliğe alacağını îlânen müjdelemiştir. Böylece bir anlamda Kıbrıs’ta kalıcı ve âdil çözümün yolunu da bizâtihi kendisi tıkamıştır. AB’nin bize yönelik samimî duygularını sorgulamaya değer kılan bir diğer konu da,  birlik ve bütünlüğümüzün güvencesi olan duyarlıklarımıza gösterdiği –ıslâh görünümlü tahripkâr- ilgidir. Yapay bir çok bölenin,  îmâli ve uygulanması şeklinde tahakkuk eden bu ilginin, Türkiye’nin milli devlet yapısının çözülmesini ve üniter yapısının parçalanmasını hedeflediği apaçıktır.

 

Son dört yıl içinde, önce sözde milliyetçi yönetim anlayışının, Cumhuriyet’in temel değerlerinden verdiği esaslı ödünler (Kophenag Kriterlerinin, Helsinki Şartnamesinin sorgulanmadan onanması; 1.,2. ve 3. Uyum paketlerinin ev ödevi kabullenmesiyle bir bir çıkarılmaları) bile AB’ni tatmin etmiş değildir. Şimdi bu ödünler, sözüm ona İslamcı geçinen bir yönetim anlayışının işbirlikçi bir üslup ile vermekte olduğu daha büyük ödünlerle tamamlanma yolundadır. Bütün bunlara rağmen hâlâ yüze geçmiş veya göze girebilmiş değiliz. Türkiye’nin istiklâlini sarsan ve istikbâlini karartan bütün bu ödünlere karşılık aldığımız tek olumlu(!) sonuç; zaman zaman yarım dudakla söylenen “istihzâ alaşımlı âferinler”den ibârettir...

 

Alışık olduğumuz diğer karşılıklar ise aynen devam etmektedir. Bu cümleden olarak en son otuz bin kişinin kâtili PKK, (yeni adıyla KADEK), terör örgütleri listesine bir kere daha alınmamıştır. Bu durum, göstermelik tepkilerimizin artık kaale bile alınmadığının; suların saman üstünden akıtılmaya başlandığının da bir resmidir...

 

AB’nin, “insan hakları ve demokrasi” aşkıyla, hassasiyetlerimizi kaşıyarak tenimize yaralar açma ve bünyemize mikroplar saçma şeklindeki bu ilgisinin onda birini, bizim temel sorunlarımıza yöneltmemesi ise gizlediği niyetini anlamak için bir başka göstergedir. Bu niyeti, Türkiye’yi ya hiç bir zaman içine almamak ya da çözülmüş ve ellerini kaldırmış şekilde teslim almak şeklinde tercüme etmek yanlış olmasa gerek... Öyle ya AB şâyet bizi beş on sene sonra üye alacaksa, en çok düzeltmemizi istemesi gereken  sorunlar; eğitim düzeyimizin düşüklüğü, gelir dağılımındaki uçurumlar, vergi adâletsizliği, demokrasiyi işletmeyen siyâsi partiler ve seçim sistemimizin ıslâhı gibi konular olmalıdır. Üstelik bu yoldaki  sonuç alıcı düzeltmeler, ancak uzun bir süreçde tamamlanacak türdendir.  

 

Uzun söze ne hâcet!.. AB’nin Türkiye için; Türkiye’nin de AB için ne anlama geldiğini doğru anlamak üzere, zaman zaman samimi duygu ve düşüncelerini açıklamaktan geri durmayan, bir kısım nâmuslu ve aynı zamanda sıfat/yetki sahibi Avrupalıları dinlemek yeterlidir:

 

Ne demişti Fransız Eski Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing?

 

Türkiye’ye gerçek durum söylenmiyor. Türkiye’nin adaylığını kabul edelim diyenlerin, gerçek eğilimi, Türkiye’nin AB’ye asla üye olamayacağı yönünde. Onların Türkiye ile ilişkilerini başından beri dürüstlük ve vakar içinde sürdürmediklerini görüyorum. (Hürriyet Gazetesi 21.12.1999 s:8 Zeynep Atikkan)

 

Bu uyarının yeterince anlaşılmadığını görmüş olmalı ki Giscard d’Estaing, konuyu ikinci kez değerlendiriyor ve şunları söylüyor:

 

“Yetenekleri ya da önemi ne olursa olsun Türkiye nüfusunun ve toprağının ana kısmı Avrupa dışında bir ülkedir.”, “Avrupalı yöneticilerin büyük bölümü Türkiye’nin bu projede yerinin olmadığını biliyorlar ve bir araya geldiklerinde kendi aralarında bunu dile getiriyorlar.” (Milliyet Gazetesi, 16.04.2000 s.21)

 

Eski Alman başbakanı Helmut Kohl’ün başkanı olduğu Alman Hıristiyan Sosyal Birlik Partisi (CSU)’nin sözcüsü, konunun değerlendirildiği bir toplantı sonucunu şöyle açıklamaktadır:

 

Türkiye’nin AB’ye tam üye olması, birlik için çok ciddi bir tehlike. Bu nedenle Türkiye’nin AB’ye alınmasına karşı çıkıyoruz. Ancak Türkiye Avrupa için stratejik bir öneme sahip. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa’dan kopmaması ve başka bir siteme yönelmemesi için de özel bir formül bulunarak Avrupa’nın yanında tutulmamasını istiyoruz.” (Celal Özcan ‘dha’) (Alıntı: Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, Ötüken, İst. 2000 s.19)

 

Esâsen yorum gerektirmeyecek açıklıktaki bu son değerlendirmenin, gene de biz bir düzden bir de tersten okunuşunu, histerik bir tutkuyla Avrupa Birliğine bel ve gönül bağlamış hasta ruhlara üfleyelim:

 

Düzden okunuşu şudur: Türkiye’yi AB’ne almak işimize gelmiyor; ancak uygun yöntem ve formüllerle bize mahkum ve mecbur kılıp, dış kapımızın girişinde, olabildiğince oyalamak da son derece yararımızadır.   

 

Gelelim tersten okunuşa: Türkiye, AB’ne gerçekten girmek istiyorsa yapacağı; bu kapı dışındaki alternatif şans ve imkanlarını harekete geçirip uygulamaya koymaktır. Ancak o taktirde AB, bu kez gerçekten Türkiye’yi          –sırf elinden kaçırmama mülâhazasıyla- tam üyeliğe almanın hesabını yapar. Üstelik olacaksa, ancak bu şekildeki bir girişin “onurlu” olmasından söz edilebilir.

 

Kürşat Karacabey



Demokrasicilik Oyunu -Kürşat Karacabey-


Bugün Türkiye’de “demokrasiden yana mısınız” sorgulamasıyla bir anket düzenlense, sonucun olumlu çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın. Ankete katılanların neredeyse tamamına yakını, hem de “göğsünü kabartarak” demokrat olduğunu söyleyecektir. Şeriatçısından PKK’lısına, mandacısından ikinci cumhuriyetçisine, liberalinden sosyalistine değin; kendisini tür be tür renk ve kimyada telakki eden bilcümle yurttaş,  bıçkın demokratlıklarına toz kondurtmayacaktır.



Derin Milletin Anlaşılmayan Çığlığı -Kürşat Karacabey-


Sözün özü meydanları dolduran millet net olarak şunu söyledi: “Ben artık uyandım; benim güzel duygularımı istismar ederek gaflet, dalalet ve hıyanet çizgisinde beni temsile yeltenen sistem bendelerinin karton kahramanlıklarına karnım doydu. Ben, milletle barışık ve doğrudan Türk milletine inanan, güvenen ve dayanan; sözde değil, özde Atatürk anlayışını benimseyen yepyeni bir önderlik bekliyorum. Ve bu önder kadroları, -atanmışların/seçilmişlerin oylandığı tiyatroların varlığımı tehlikeye düşürmeye devam etmesi halinde- gerekirse meydanlara dökülerek, 69 yıldır dağlanmakta olan sinemden ben çıkaracağım!...”

 

İşte Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğdu, bu haykırışın yankılanan ayak sesleridir!...  



Sabun Köpüğünden İstikrar  -Kürşat Karacabey-


Devletten ulufe (ihale de diyebiliriz) kapma iştahıyla, Hükümet’e karşı “şirinlik”  yarışına giren  “bir kısım” basın yayın kuruluşunun, son günlerde her şeyi toz pembe gösterme kampanyası başlattığı mâlumunuzdur.  Bu yolda, enflasyonun düşmesi, GSMH’nın nisbi yükselişi, başlıca enstrümanlar olarak ballandıra ballandıra kullanılmaktadır.


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar