
Demokrasicilik Oyunu
-Kürşat Karacabey-
Bugün Türkiye’de “demokrasiden yana mısınız” sorgulamasıyla bir anket düzenlense, sonucun olumlu çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın. Ankete katılanların neredeyse tamamına yakını, hem de “göğsünü kabartarak” demokrat olduğunu söyleyecektir. Şeriatçısından PKK’lısına, mandacısından ikinci cumhuriyetçisine, liberalinden sosyalistine değin; kendisini tür be tür renk ve kimyada telakki eden bilcümle yurttaş, bıçkın demokratlıklarına toz kondurtmayacaktır. Böylesi müthiş bir ittifakı hemen hemen hiçbir siyasal kavramın ekseninde sağlamak mümkün olmasa gerek… Buraya kadar her şey olumlu ve sevindirici… Kavramın efsunu, tartışma götürmez bir üstünlüğe işaret etmektedir. Eğer ağız tadınızı kaçırmak istemiyorsanız, anketi bu noktada kesmenizi öneririz. Hele aynı kitleye sakın ola “demokrasiden ne anlaşılması gerektiğini,” daha ötesi, “demokrasi uygulamasına ilişkin öncelikli veya sorunlu alanları” sormamalısınız. Sorarsanız ne mi olur? Kızılca kıyamet kopar… Demokrasi denilen ol yüce değeri; kimileri salt “türbana özgürlük” önceliğine indirger; kimileri içeriğinde bir türlü uzlaşılamayan “laiklikliğin ödünsüz tahakkukuna…” Kimileri “gücü” kutsayan bir erdem yüceliği(!) ile “demokrasi = bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” ferasetine dayandırır; kimileri “emekçilerin devlet katmanında örgütlenmesi” ön şartına… Kimileri insanlık tarihini Rönesans'la başlatan bir tarih şuuru derinliğinin ifadesi olarak(!) “batıya teslim olmadan demokrasi asla!” düsturunu buyuruverir; kimileri bağımsızlığı ve milli egemenliği (yâni milli devleti) demokrasinin “olmazsa olmazı sayar… Kimileri, Türk Bayrağının, kendisini Türk hissetmemekte kararlı her türlü güruha, Türk’e sağladığından daha koyu gölgeler sunan engin hoşgörüsüne inat bir yaklaşımla, “gavurun kölesi” olmayı demokrasi olarak benimser; kimileri demokrasiyi, kurucu Türk töresine giderek yabanıllaşmış arabesk Osmanlıcılığı, -gâyet koyu ve aynı zamanda katı bir anlayışla (bir anlamda “töreristlikle”)- demokrasinin yüzakı sayma basireti(!) ile özleştiriverir. Kimileri sayısal çoğunluk iradesinin, demokrasilerde “Demoklas’in kılıcı” olduğuna inanır; kimileri demokrasiyi “azınlık ve azlıkların da hakkını güvence altına alan” bir değer olarak kabul eder. Örnekleri daha da çoğaltma ve çeşitlendirmenin mümkünlüğünü/kolaylığını, rahatlıkla var sayıyoruz… Yukarıda özetlenen tablonun anlamı şudur: Sözüm ona herkes demokrat, ancak demokrasinin tanımında ve meşruiyeti (geçerliliği+gerçekçiliği) anlayışında, olağanüstü bir çeşitlilik ve dolayısıyla anlaşmazlık var… Peki demokrasinin, genel geçer ve/veya en azından akademik iklimde itiraz edilemez bir tanımı veya meşruiyet ölçütü yok mudur? “Her yetkinin bir de sorumluluk boyutu vardır” anlayışından hareketle, demokrasinin ruhu olarak “kuvvetler (erkler) ayrımını” öngören ve birer erk olarak da; yasama, yürütme ve yargıyı varsayan Aristo ve Montesquieu’nun; ileride sistem tarafından ilk üçünden daha etkin konuma taşınacak olan “basın yayım”ı hesap edememelerini, onların kusuru (en azından yanılmaları) olarak saydığımızı ve “yozlaşmış demokrasiye monarşiden öte düşman kesilmelerini” bir yol görmezden gelelim. Ve demokrasi denilen olguyu, insanlığın en şanslı/birikimli/deneyimli nesli olarak biz tanımlayalım: Bu noktada demokrasiyi en yalın ifadesi ile şöyle tanımlayabiliriz: “Bir ülke halkının, belirli bir kişi veya zümre veya sınıf veya dış güç odağı tarafından değil fakat, halkın kendisi tarafından yönetilmesi.” Tanım böyle ancak; yasama, yürütme ve yargı konularında alınacak her bir kararın, bütün bir halkın oyuna sunulmasının imkansızlığı da ortada… Çünkü aksi taktirde bütün bir halk, karar oylamaktan öznel işlerini ve hatta olağan hayatlarını idameye zaman ve imkan bulamayacaklardır. O halde çözüm nedir? Uygulanabilirlik anlamında çözümün; yasama, yürütme ve yargı alanında halkın güven ve iradesini temsil edenlerin (temsilcilerin) seçilmesi ve kararların, bu temsilciler marifetiyle alınması, pratik zorunluluğun çok açık gerektirmesi olarak tüm çıplaklığıyla meydandadır. Teorik düzlemde bu çözümün muteberliği, tartışma kaldırmayacak derecede kabule şayan gözükmektedir. Ne var ki, uygulamada, -basım yayım faaliyeti başta olmak üzere- bin bir türlü güç ve çıkar organizasyonunun; sonuç itibariyle belirleyici etki-tepki anlamında, halkın iradesini bulandırıp yönlendirmede veya saptırmada faal rol oynadığına da tanık olmaktayız. Yazının bu bölümün sınırlılığı ve yazıyı bitirme adına özetleyerek söylersek; Türkiye’de seçim sürecini idrak ettiğimiz şu günlerde tanık olduğumuz tablo şudur: Halkın değil fakat, dünyaya hükmetmeye kararlı gözüken küresel gücün dizayn ettiği sistem tarafından belirlenen üç-beş liderin tercihi doğrultusunda, seçilecek konumlara yerleştirilen sözüm ona temsilci adaylarının; sistem işbirlikçisi sermaye yapılanmalarının patronajındaki basın-yayım faaliyetlerinin oluşturduğu, yapay gündemler ve sahte senaryolar eşliğinde bakar kör kılınan halk tarafından -tercih edilmek yerine- sadece oylandığını gözlemekteyiz. Bu suretle bilcümle temsilcileri, özde, halk değil, halka yabancılaşmasıyla sistemin bendesi tayin edilen üç-beş kişi belirlemektedir. Peki, “demokrasi” veya “halk iradesi” ustaca sahnelenen bu oyunun neresindedir? Sergilenen tablo, halk iradesinin yönetim erk ve inisayitifine yansıdığı gerçek anlamına uyan bir “demokrasi” mi, yoksa bir “demokrasicilik oyunu” mu? Bu sorunun cevabını gelecek yazımızda irdelemek üzere, esen kalınız… Kürşat Karacabey 8 Haziran 2007
|