Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

8 Haziran 2007

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 

 


Demokrasicilik Oyunu


-Kürşat Karacabey-


Bugün Türkiye’de “demokrasiden yana mısınız” sorgulamasıyla bir anket düzenlense, sonucun olumlu çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın.

Ankete katılanların neredeyse tamamına yakını, hem de “göğsünü kabartarak” demokrat olduğunu söyleyecektir.

 

Şeriatçısından PKK’lısına, mandacısından ikinci cumhuriyetçisine, liberalinden sosyalistine değin; kendisini tür be tür renk ve kimyada telakki eden bilcümle yurttaş,  bıçkın demokratlıklarına toz kondurtmayacaktır.

 

Böylesi müthiş bir ittifakı hemen hemen hiçbir siyasal kavramın ekseninde sağlamak mümkün olmasa gerek… Buraya kadar her şey olumlu ve sevindirici… Kavramın efsunu, tartışma götürmez bir üstünlüğe işaret etmektedir.

 

Eğer ağız tadınızı kaçırmak istemiyorsanız, anketi bu noktada kesmenizi öneririz. Hele aynı kitleye sakın ola “demokrasiden ne anlaşılması gerektiğini,” daha ötesi, “demokrasi uygulamasına ilişkin öncelikli veya sorunlu alanları” sormamalısınız.

 

Sorarsanız ne mi olur? Kızılca kıyamet kopar…

 

Demokrasi denilen ol yüce değeri; kimileri salt “türbana özgürlük” önceliğine indirger;  kimileri içeriğinde bir türlü uzlaşılamayan “laiklikliğin ödünsüz tahakkukuna…” Kimileri “gücü” kutsayan bir erdem yüceliği(!) ile “demokrasi = bırakınız yapsınlar  bırakınız geçsinler” ferasetine dayandırır; kimileri “emekçilerin devlet katmanında örgütlenmesi” ön şartına…  Kimileri insanlık tarihini Rönesans'la başlatan bir tarih şuuru derinliğinin ifadesi olarak(!) “batıya teslim olmadan demokrasi asla!” düsturunu buyuruverir; kimileri bağımsızlığı ve milli egemenliği (yâni milli devleti) demokrasinin “olmazsa olmazı sayar… Kimileri, Türk Bayrağının, kendisini Türk hissetmemekte kararlı her türlü güruha, Türk’e sağladığından daha koyu gölgeler sunan engin hoşgörüsüne inat bir yaklaşımla, “gavurun kölesi” olmayı demokrasi olarak benimser; kimileri demokrasiyi, kurucu Türk töresine giderek yabanıllaşmış arabesk Osmanlıcılığı,  -gâyet koyu ve aynı zamanda katı bir anlayışla (bir anlamda “töreristlikle”)- demokrasinin yüzakı sayma basireti(!) ile özleştiriverir. Kimileri sayısal çoğunluk iradesinin, demokrasilerde “Demoklas’in kılıcı” olduğuna inanır; kimileri demokrasiyi “azınlık ve azlıkların da hakkını güvence altına alan” bir değer olarak kabul eder. Örnekleri daha da çoğaltma ve çeşitlendirmenin mümkünlüğünü/kolaylığını, rahatlıkla var sayıyoruz…

 

Yukarıda özetlenen tablonun anlamı şudur: Sözüm ona herkes demokrat, ancak demokrasinin tanımında ve meşruiyeti (geçerliliği+gerçekçiliği) anlayışında, olağanüstü bir çeşitlilik ve dolayısıyla anlaşmazlık var…

 

Peki demokrasinin, genel geçer ve/veya en azından akademik iklimde itiraz edilemez bir tanımı veya meşruiyet ölçütü yok mudur?

 

“Her yetkinin bir de sorumluluk boyutu vardır” anlayışından hareketle, demokrasinin ruhu olarak “kuvvetler (erkler) ayrımını” öngören ve birer erk olarak da; yasama, yürütme ve yargıyı  varsayan  Aristo ve Montesquieu’nun; ileride sistem tarafından ilk üçünden daha etkin konuma taşınacak olan “basın yayım”ı hesap edememelerini, onların kusuru (en azından yanılmaları) olarak saydığımızı ve “yozlaşmış demokrasiye monarşiden öte düşman kesilmelerini” bir yol görmezden gelelim. Ve demokrasi denilen olguyu, insanlığın en şanslı/birikimli/deneyimli nesli olarak biz tanımlayalım:

 

Bu noktada demokrasiyi en yalın ifadesi ile şöyle tanımlayabiliriz: “Bir ülke halkının, belirli bir kişi veya zümre veya sınıf veya dış güç odağı tarafından değil fakat,  halkın kendisi tarafından yönetilmesi.”

 

Tanım böyle ancak; yasama, yürütme ve yargı konularında alınacak her bir kararın, bütün bir halkın oyuna sunulmasının imkansızlığı da ortada… Çünkü aksi taktirde bütün bir halk, karar oylamaktan öznel işlerini ve hatta olağan hayatlarını idameye zaman ve imkan bulamayacaklardır.

 

O halde çözüm nedir? Uygulanabilirlik anlamında çözümün; yasama, yürütme ve yargı alanında halkın güven ve iradesini temsil edenlerin (temsilcilerin) seçilmesi ve kararların, bu temsilciler marifetiyle alınması, pratik zorunluluğun çok açık gerektirmesi olarak tüm çıplaklığıyla meydandadır.   

 

Teorik düzlemde bu çözümün muteberliği, tartışma kaldırmayacak derecede kabule şayan gözükmektedir. Ne var ki, uygulamada, -basım yayım faaliyeti başta olmak üzere- bin bir türlü güç ve çıkar organizasyonunun;  sonuç itibariyle belirleyici etki-tepki  anlamında, halkın iradesini bulandırıp yönlendirmede veya saptırmada faal rol oynadığına da tanık olmaktayız.

 

Yazının bu bölümün sınırlılığı ve yazıyı bitirme adına özetleyerek söylersek; Türkiye’de seçim sürecini idrak ettiğimiz şu günlerde  tanık olduğumuz tablo şudur: Halkın değil fakat, dünyaya hükmetmeye kararlı gözüken küresel gücün dizayn ettiği sistem tarafından belirlenen üç-beş liderin tercihi doğrultusunda, seçilecek konumlara yerleştirilen sözüm ona temsilci adaylarının; sistem işbirlikçisi sermaye yapılanmalarının patronajındaki basın-yayım faaliyetlerinin oluşturduğu, yapay gündemler ve  sahte senaryolar eşliğinde bakar kör kılınan halk tarafından -tercih edilmek yerine- sadece oylandığını gözlemekteyiz. Bu suretle bilcümle temsilcileri, özde, halk değil, halka yabancılaşmasıyla sistemin bendesi tayin edilen üç-beş kişi belirlemektedir.

 

Peki, “demokrasi” veya “halk iradesi” ustaca sahnelenen bu oyunun neresindedir? Sergilenen tablo, halk iradesinin yönetim erk ve inisayitifine yansıdığı  gerçek anlamına uyan bir “demokrasi” mi, yoksa bir “demokrasicilik oyunu” mu?

 

Bu sorunun cevabını gelecek yazımızda irdelemek üzere, esen kalınız…

 

Kürşat Karacabey

8 Haziran 2007



Derin Milletin Anlaşılmayan Çığlığı -Kürşat Karacabey-


Sözün özü meydanları dolduran millet net olarak şunu söyledi: “Ben artık uyandım; benim güzel duygularımı istismar ederek gaflet, dalalet ve hıyanet çizgisinde beni temsile yeltenen sistem bendelerinin karton kahramanlıklarına karnım doydu. Ben, milletle barışık ve doğrudan Türk milletine inanan, güvenen ve dayanan; sözde değil, özde Atatürk anlayışını benimseyen yepyeni bir önderlik bekliyorum. Ve bu önder kadroları, -atanmışların/seçilmişlerin oylandığı tiyatroların varlığımı tehlikeye düşürmeye devam etmesi halinde- gerekirse meydanlara dökülerek, 69 yıldır dağlanmakta olan sinemden ben çıkaracağım!...”

 

İşte Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğdu, bu haykırışın yankılanan ayak sesleridir!...  



Sabun Köpüğünden İstikrar  -Kürşat Karacabey-


Devletten ulufe (ihale de diyebiliriz) kapma iştahıyla, Hükümet’e karşı “şirinlik”  yarışına giren  “bir kısım” basın yayın kuruluşunun, son günlerde her şeyi toz pembe gösterme kampanyası başlattığı mâlumunuzdur.  Bu yolda, enflasyonun düşmesi, GSMH’nın nisbi yükselişi, başlıca enstrümanlar olarak ballandıra ballandıra kullanılmaktadır.



Milli Varlığımıza Suikast Girişimi -Kürşat Karacabey-


Bilge Kağan, kendisine geldiği ve kendisinde olduğu sürece, Türk’ün ilini töresini hiç kimsenin bozamayacağını söylemiş; daha o tarihlerde henüz adı konmamış emperyalizme dikkat çekmişti. Bununla da kalmayıp, duygusallığı kolaylıkla zaafa dönüşebilen Türk Milleti’ni, bu konuda esaslı biçimde uyarmayı ve bu uyarılarını taşlara kazımayı görev bilmişti.


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar