Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

14 Mayıs 2007

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 

 


Derin Milletin Anlaşılmayan Çığlığı: Tandoğan-Çağlayan-Gündoğdu


-Kürşat Karacabey-


Sırasıyla Tandoğan, Çağlayan ve İzmir Gündoğdu meydanlarında göğe savrulan öfkeyi ve özlem yüklü çığlıkları, acaba kim ne kadar doğru okudu? Kırmızı beyaz şahlanışa, ay yıldızlı başkaldırıya, acaba kim ne kadar doğru anlam yükledi?  Peki ya bu kabına sığmayan serzenişin muhatabı kimlerdi?

 

Türkçede bu zor soruların doğru cevabını temsil eden bir tek sözcük vardır; o da “muhtelif!..”

 

Evet, bu zor sorulara toplumsal önderlik iddiasındaki her bir kes, işine geldiği gibi cevap vermeyi tercih etdi. Esasen herkesin önyargı ve önkabulleriyle beslenmiş cevabı, tabloyu görmezden çok önce hazırlanmış; namluya çoktan sürülmüştü.

 

Bu cümleden olarak AKP, “bindirilmiş kıtalar” deme ucuzculuğuna sığınarak, birincil muhatabın kendisi olduğunu görmezden gelmeyi yeğlemekle yetindi. Çok yakın bir geçmişte altı oku sırtında ağır bir kambur gibi algılayıp, laiklikten gayri tüm ilkeleri silkeleme uğraşına soyunan CHP; salt Atatürk tarafından kurulmuşluğuna bir kere daha sığınarak, çözüm adresi olarak kendisinin işaret edildiğine vehmetdi. Hala “AB’ye onurlu girme” çizgisinde gezinen MHP,  utangaç bir sessizlikle boykot ettiği meydanların mesajını, gene utangaç bir üslupla hayra yorduğunu fısıldayıverdi.

 

Milletin gözü kulağı olması gereken basın yayın camiası mı? Onlar da konuya, tetikçisi oldukları sermaye gruplarının kısa, orta ve uzun erimli çıkar ve beklentilerine endeksli, zikzaklı bir ilgi ile yaklaştılar. Yaklaşan seçimleri de gözeterek; yüklü vergi cezalarının indirilmesi, kabaran ihale pastasının tepsilerine bol kepçe sunulması gibi beklentilerle, pazarlık güçlerini artırma yolunda, tehdit ve şantaj silahı gibi kullandılar. Kimi zaman görmezden geldiler; kimileyin ilgi gösterir göründüler. Ancak bu camianın ilgi gösterir göründüğü demlerde bile, meydanların mesajına yönelik kamuoyuna aktardıkları bilgi ve yorumlar; her halükarda yalandı, yanlıştı ve en hafif tanımlama ile çarpıtma ürünüydü…

 

Bu çerçevede malum “holding mediası”nın, anılan büyük yürüyüşlere yansıyan milli ruhu ve asıl mesajı, saptırma ve perdeleme girişimlerini, ustalıkla icra ettiğine tanık olduk/olmaktayız. Milyonların tek bir yürek, tek bir ağız olup haykırdığı; “tam bağımsızlık,” “milli egemenlik,” “AB’ye verilen ödünler,” “ABD’ye teslimiyet politikaları,” “Kıbrıs ve Irak’ın kuzeyinde oynanan oyunlar,” “Türk kimliğinden ödün verilemezlik” gibi konulara yönelttiği tavır ve vurgular adeta görmezden gelindi; bunun yerine söz konusu toplumsal şahlanışların özü, sadece  laikliğe ve oradan da türbana indirgenen bir çarpıtmayla ele alınıp, kamuoyuna öylece takdim edildi. Oysa ki Gündoğdu’daki bir pankart, “bağımsızlık olmadan laiklik olmaz” diyordu.  Ama kimin umurunda?

 

Keza bu milli haykırışlar, isimleri özellikle öne çıkarılan Türkan Saylan gibi birkaç kişinin eseriymiş gibi sunuldu. Bu suretle Atlantik ötesinde kurgulanan emir ve talimatlar uyarınca, seçimler arifesinde kendilerine karşı daha öte ödünler vermeye mecbur bırakılan AKP’nin değirmenine, bir kez daha taze su taşınılmış oldu.

 

Bu noktada millete düşen görev şudur: Tandoğan’ın, Çağlayan’ın ve aynı nabız atışına sahip diğer meydanların anlamını; işbirlikçi basının ısmarlanmış kalemlerinden değil, bizatihi meydanların yüreğinden okumak!...

 

Meydanların nabzı bizatihi meydanlardan hissedildiğinde ise şu tespitleri yapmak, kanaat ve gözlemimize göre kaçınılmaz olmaktadır:

 

En başta anılan mitingleri düzenleyenlerle, meydanları dolduranların anlayış farkına işaret etmemiz gerekmektedir. Meydanları sağ sol ayrımı olmaksızın; gelişmeler karşısında Türklüktün, Cumhuriyetten ve bağımsızlıktan yana yüreği yanan her kesimden Türk insanının doldurmasına karşın; tertipçiler, konuyu sadece sola ve o da sistemden yana bir kısım sola yaslama basiretsizliğini gösterdiler. Ve bu doğrultuda  konuşmacıları da türkücüleri de bu paralelde seçip halka dayattılar. En başta AB’nin oyun ve oyalamalarına keskin bir tepkiyi ifade eden bu millet seslenişine, -Alpaslan Işıklı gibi milletin ortak vicdanını tercüme eden şahsiyetler yanında- konuşmacı olarak AB fonlarının abonesi Türkan Saylan’ı; türkücü olarak  da AB’ci, ikinci Cumhuriyetçi, evrenselci liberal Zülfü Livaneli gibi isimleri millete takdim etme gafletinde bulundular.

 

Ancak organizasyondaki bütün bu yanlışlık ve eksikliklere rağmen; millet taşıdığı pankartlar ve göğe yükselen haykırışlarıyla söyleyeceğini söyledi:

 

Ne mi söyledi? “Ben artık uyandım; tahkim anlaşmalarını, on iki günde on iki kanun emirnamelerini, ikiz sözleşmeleri gözünü kırpmadan imzalayan sahte milliyetçilerden de, gümrük birliği gibi tek yanlı esaret sözleşmelerini kılı kıpırdamadan imzalayan sahte Atatürkçülerden de dersimi aldım. Son demde, Cumhuriyet’ten rövanş alma anlayışıyla işi, haçlılarla işbirliği yapıp vatan topraklarını pazarlama kertesine taşıyan bir “takiyyecilik şaheseri” mevcut yönetim anlayışının, örtülü niyetini de kavradım. Ve bütün bunlara başkaldırıyorum. 10 Kasım 1938’den itibaren  yarı alabora vaziyette ve rotası belirsiz şekilde yol alan Cumhuriyet gemisinin, haçlı emperyalistlerin kucağına doğru değil fakat, çağdaş uygarlık düzeyinin doruklarına doğru yol almasını istiyorum” dedi…

 

Milyonların toplandığı meydanlarda şayet bir anket yapılsa idi; katılanların tamamının mevcut yönetimin karanlık niyetlerini algıladıklarını söyleyecekleri muhakkaktı. Tıpkı ezici çoğunluğunun, çözüm adına gösterilen adreslerin bel bağlanamaz olduğunu söyleyeceklerinin muhakkak olması gibi…

 

Sözün özü meydanları dolduran millet net olarak şunu söyledi: “Ben artık uyandım; benim güzel duygularımı istismar ederek gaflet, dalalet ve hıyanet çizgisinde beni temsile yeltenen sistem bendelerinin karton kahramanlıklarına karnım doydu. Ben, milletle barışık ve doğrudan Türk milletine inanan, güvenen ve dayanan; sözde değil, özde Atatürk anlayışını benimseyen yepyeni bir önderlik bekliyorum.

 

Ve bu önder kadroları, -atanmışların/seçilmişlerin oylandığı tiyatroların varlığımı tehlikeye düşürmeye devam etmesi halinde- gerekirse meydanlara dökülerek, 69 yıldır dağlanmakta olan sinemden ben çıkaracağım!...”

 

İşte Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğdu, bu haykırışın yankılanan ayak sesleridir!...  

 

Kürşat Karacabey

14 Mayıs 2007



Sabun Köpüğünden İstikrar  -Kürşat Karacabey-


Devletten ulufe (ihale de diyebiliriz) kapma iştahıyla, Hükümet’e karşı “şirinlik”  yarışına giren  “bir kısım” basın yayın kuruluşunun, son günlerde her şeyi toz pembe gösterme kampanyası başlattığı mâlumunuzdur.  Bu yolda, enflasyonun düşmesi, GSMH’nın nisbi yükselişi, başlıca enstrümanlar olarak ballandıra ballandıra kullanılmaktadır.



Milli Varlığımıza Suikast Girişimi -Kürşat Karacabey-


Bilge Kağan, kendisine geldiği ve kendisinde olduğu sürece, Türk’ün ilini töresini hiç kimsenin bozamayacağını söylemiş; daha o tarihlerde henüz adı konmamış emperyalizme dikkat çekmişti. Bununla da kalmayıp, duygusallığı kolaylıkla zaafa dönüşebilen Türk Milleti’ni, bu konuda esaslı biçimde uyarmayı ve bu uyarılarını taşlara kazımayı görev bilmişti.



Türk'e Durmak Yaraşmıyor Uyumak Asla  -Kürşat Karacabey-


Kurbağayı yakıcı derecede kaynamış bir su kazanına attığınızda, üstün refleks yeteneğini kullanarak sıçrayıp kendisini dışarı atar; böylece haşlanıp yok olmaktan kurtulur. Ancak aynı kurbağayı soğuk su dolu bir kazana atar ve suyu yavaş yavaş ısıtırsanız; kasları giderek gevşeyen ve bir süre sonra sıçrayabilme refleksini kaybeden kurbağa, suyun yakıcılığa ulaştığı zaman artık istese de sıçrayıp çıkamaz ve haşlanmaya mahkum olur.


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar