
Sabun Köpüğünden İstikrar
-Kürşat Karacabey-
Devletten ulufe (ihale de diyebiliriz) kapma iştahıyla, Hükümet’e karşı “şirinlik” yarışına giren “bir kısım” basın yayın kuruluşunun, son günlerde her şeyi toz pembe gösterme kampanyası başlattığı mâlumunuzdur. Bu yolda, enflasyonun düşmesi, GSMH’nın nisbi yükselişi, başlıca enstrümanlar olarak ballandıra ballandıra kullanılmaktadır. Peki ama üzerine pembe tüller gerilerek perdelenmek istenilen gerçek tablo nedir? Bu kapsamlı soruyu tüm boyutlarıyla cevaplamanın, bu kısa yazının çerçevesine sığmayacağı açıktır. Buna rağmen temel tespitler ve ana başlıklar ölçeğinde de kalsa, gerçeklerin gömülmek istenildiği karanlığa dönük bir mum yakmakta yarar ummaktayız. Bir ülkenin zenginliği; gerçekleştirdiği üretimin nitelik ve nicelik olarak yüksekliği ile ölçülür. Diğer bir anlatımla bir ülke, ancak ürettiği kadar zengindir. Bunun dışındaki kağıt üzeri göstergeler birer gölge oyunundan ibarettir. Bu keskin gerçekliğe karşın, Türkiye’nin özellikle son yirmi yıllık süreçteki tercihi, tamamen üretim aleyhine gerçekleşmiştir. Ekonomi, üretim ekseninden alınıp finans/kapital/rant ekseni üzerine oturtulmuştur. Bu süreçte üretim ve üretenler cezalandırılmış; Türk ekonomisinin iki temel direği olan sanayi ve tarım sektörleri adeta çökertilmiştir. Tarımda “doğrudan gelir desteği” adı verilen dayatma bir uygulamayla; üretim değil de adeta üretmemek teşvik ve sübvanse edilmiştir. Çiftçilere, tarlalarını ekip biçmemeleri karşılığında deyim yerindeyse rüşvet verilmiştir. Son günlerde uzun vadeli olmadığı açıklanan bu uygulamayla Türk çiftçisi, toprağına iyiden iyiye küstürülüp uzaklaştırılmak ve sonuçta Türkiye batının tarımsal ürünleri için de ballı bir pazar kılınmak istenilmektedir. Bunun gibi onbinlerce namuslu sanayici birer birer iflasa sürüklenmiş; kimi büyük sanayiciler de mevcut üretim kapasitelerini daraltıp, bu yolla sağladıkları işletme sermayesini, yüksek faiz ile devlet iç borçlanma senetlerine yatırmışlardır. Yâni bir anlamda devlete karşı tefecilik yapmaya yönel(til)mişlerdir. Koç ve Sabancı grupları dahil kimi büyük sanayiciler de artık sınai üretim yerine, mahalle bakkallarını silip süpürecek ölçekte büyük bakkallığa soyunmuşlardır. Bu gelişmelerle eşzamanlı olarak, yılların sanayici zenginlerini gölgede bırakan büyük bir türedi zengin grubu ortaya çıkmıştır. Devletin küçültülmesi adına laçkalaştırılması sayesinde, kamusal değer ve kaynakları türlü yöntemlerle önce tırtıklamak, giderek de hortumlamak suretiyle semizleşen bu arabesk güruhun gündemine, üretim asla girmemiştir. Bunun yerine varlık nedenlerini oluşturan siyasi sistem yozlaşmışlığına sahip çıkmışlar; siyaseti kontrol edebilme yetenek ve yeterliliğine erişmişlerdir. Bunu, kimileyin basın yayın faaliyetlerini yerine göre kalkan, yerine göre mızrak gibi kullanmak suretiyle, kimileyin de doğrudan siyasi mekanizmalara “adam” yerleştirme suretiyle yapmışlardır. Şimdi gelelim, uluslarötesi toplumsal mühendislik laboratuvarlarında dizayn ve akord edildiği kuşku götürmez açıklıkta bulunan Akp iktidarının, konu ile ilgili icraatına ve övündüğü sonuçlara... Son bir yılda enflasyonun düşmesi, kurumsal nitelikte ve kalıcı bir düşme değildir. Enflasyonun nisbî düşüşünü sağlayan etmenler; son bir yılda ABD Dolarının uluslar arası piyasada yaşadığı olağanüstü derecedeki reel değer düşüşü; ABD’de ve diğer batılı ülkelerde reel faiz oranlarının önemli ölçüde gerilemesi; gene uluslar arası piyasada ham petrol fiyatlarının düşmesi; dış ticaret açığımızın büyümesi ve en önemlisi iyiden iyiye çökertilen toplumsal orta direğin ekonomik talep katsayısının, büyük ölçüde azalması gibi arızî ve bir kısmı olumsuz nitelikli gelişmelerden oluşmaktadır. Bu etmenlerin böylece devam etmesini beklemek mümkün olmadıktan başka, bir kısmının devamı halinde (iç talep daralması ve dış ticaret açığının, artmaya devam etmesi gibi...) başkaca felaketleri kaçınılmaz kılar mahiyettedir. Dolayısıyla bu şartlardaki bir enflasyon gerilemesini başarı gibi sunmak, aldatıcılıktan başka bir anlam taşımaz. Oysa ki enflasyonun gerçek, kalıcı ve kurumsal anlamdaki düşüşü ancak, üretimin -kalite ve kapasite olarak- artırılması ve/veya üretim maliyetlerinin düşürülmesi ile mümkün olabilecek bir sonuçtur. Yani talebin zayıflamasına değil fakat, arzın güçlenmesine bağlı enflasyon düşüşü, gerçek anlamda bir enflasyon düşüşüdür. Enflasyonun düşüşünde olduğu gibi, îlân olunan büyüme rakamlarında da bir aldatıcılık mevcuttur. İlk olarak belirlemeliyiz ki gayrisâfi milli hasılada yaşanılan nisbî rakamsal büyüme, 2001 Şubat krizinde attığımız geri adımın bir bölümünün telâfisi anlamındadır. Dolayısıyla geriye iki adımdan sonra bir adım ileri gitmek anlamındaki bu gelişme, mevcut kapasite ve potansiyel kullanımı anlamında gerçek bir büyüme değildir. Bundan başka DİE’nün son 9 aylık döneme ilişkin açıkladığı büyüme rakamlarına baktığımızda; tarım ve inşaat sektöründe eksi büyüme, yâni küçülme (daralma) gerçekleştiğini görmekteyiz. Şöyle ki tarımda % - 0.5, inşaat sektöründe de % -16.2 küçülme gerçekleşmiştir. Oysa ki bu iki sektörden tarım, ülke nüfusunun yarısına yakınını doğrudan ilgilendiren (istihdam eden) bir sektör olarak; inşaat da diğer yüzlerce sektörü doğrudan etkileyen bir sektör olarak lokomotif sektörlerdir. Bu bakımdan her iki sektör de üretim ekonomisinde stratejik önem ve önceliği haizdir. Bu sektörlerdeki gerileme, özellikle istihdam kapasitesine ve işsizliğe doğrudan yansıyıcı bir özellik arz eder. Nitekim son bir yılda işsizlik, azalmak bir yana belirgin biçimde artmıştır. Buna karşılık büyüme hızının toplamda pozitif gerçekleşmesini sağlayan en önemli etmen, %22.6’lık paya sahip olan ithalat vergilerindeki artıştır. İthalat artışındaki artışın ve özellikle de ithalat kalemleri içinde, tüketim mallarının giderek artan bir paya sahip olmasının, milli ekonomi için olumsuzluğu ise açıktır. İhracatta yaşanılan artış ise genel anlamda elbette olumlu görülmelidir. Ancak şu boyutları da göz ardı etmemek gerekir: İhracatla birlikte ithalat da artmış; daha önemlisi ihracatın ithalatı karşılama oranı biraz daha düşmüştür. Diğer bir anlatımla dış ticaret açığı büyümüştür. Daha ötesi geleneksel ihracat malları dışındaki alanlarda gerçekleştirilen ihracatta, ithal ham ve aramallara dayalı girdilerin payı oldukça yüksek oranda gerçekleşmiştir. Örneğin son dönemde belirgin bir artış gözlenen otomotiv ihracatında, otomotiv imalinde kullanılan ithal aramalların payı bir hayli yüksektir. Daha ötesi tekstil gibi en önemli ihracat sektörümüzde bile -pamuk yetiştirici bir ülke olmamıza karşın- hammade olan pamuğu ithal eder hale gelmişiz. Özetle gerçekleşen ihracatımızın önemli bir bölümünü ithal ham ve ara mallar oluşturmaktadır. Bu durum ise ihracatın ülke ekonomisine sağladığı toplam katma değerin, düşük gerçekleşmesine neden olmaktadır. Bütün bu açıklamalar çerçevesinde ekonomik tabloyu doğru okuduğumuzda şu tespitleri yapmaktayız: Dış ticaret açığı giderek artmaktadır. Tarım ve inşaat gibi ekonominin belkemiğini oluşturan sektörlerde daralma yaşanmaktadır. Bütçede yatırımlar için ayrılan pay düşmekte; dış ve iç borç faiz ödemeleri için ayrılan pay artmaktadır. Buna rağmen özellikle mevcut dış borç stoku ve bunların yıllık faiz ödemeleri de giderek artmaktadır. Özellikle bu son durum milli bağımsızlığımızı tehdit etme noktasına yükselmiştir. Özelleştirme adı altındaki batırma ve yağmalatma operasyonlarıyla; Devletin, ekonomiyi planlama, yönetme ve yönlendirme şans ve yeteneği budanmaktadır. Şöyle ki devletin ekonomiye müdahale edip, özellikle belirli dönemlerde belli bir takım sektörleri destekleyip onları verimli üretime yönlendirebilmesi; ancak devletin yeterli ekonomik ve sınai donanıma sahip olmasıyla mümkün olabilir. Son yıllarda iyiden iyiye askıya alınan planlı ekonomi ve planlı kalkınma gereklerinin, kağıt üzerinden uygulamaya aktarılabilmesi de ancak bu sayede gerçekleşebilir. Sonuç olarak belirtmek gerekirse şunu söyleyebiliriz: Uzunca bir dönemden sonra ilk kez gerçekleşen, sayısal anlamda güçlü tek parti iktidarının, piyasada yarattığı güven ortamına rağmen Akp iktidarı, olumsuz temel göstergeleri maalesef değiştirememiştir. Ekonomik dengeler hala finans/kapital ekseni üzerine oturmaktadır. Sabun köpüğünü andıran yalancı istikrar iklimi ve mevcut ekonomik dengeler; hala dışarıdan gelebilecek bir parmak darbesiyle alt üst olacak yapıdadır. Bankacılık sektöründeki –özellikle yabancılaştırmaya yönelik- gelişmeler, bu tehlikeyi daha bir beklenir kılmaktadır. Daha kötü olanı da Akp iktidarının bu tabloyu değiştirmek gibi bir niyetinin asla bulunmayışıdır. Onların değişmez önceliği; AB, insan hakları ve demokrasi gibi, -esasen ideolojik kökenleri ile pek de uyum arz etmeyen- bir takım proje ve değerleri, ustalıkla ve inatla istismar suretiyle, Cumhuriyet’in temel ilke ve değerleriyle cebelleşmekten ibarettir. Kürşat Karacabey
|