
Milli Varlığımıza Suikast Girişimi
-Kürşat Karacabey-
Bilge Kağan, kendisine geldiği ve kendisinde olduğu sürece, Türk’ün ilini töresini hiç kimsenin bozamayacağını söylemiş; daha o tarihlerde henüz adı konmamış emperyalizme dikkat çekmişti. Bununla da kalmayıp, duygusallığı kolaylıkla zaafa dönüşebilen Türk Milleti’ni, bu konuda esaslı biçimde uyarmayı ve bu uyarılarını taşlara kazımayı görev bilmişti. Aynı anlayışın 20. Yüzyıla yeniden doğuşunu simgeleyen Büyük Atatürk de, Bilge Kağan’dan yaklaşık 14 asır sonra aynı tehlikeye dikkat çekmiş; içimizden çıkıp başımıza geçebilecek olan gaflet, dalâlet ve hatta hıyanet içindeki kimi yöneticilerin, müstevlilerin işbirlikçisi olabileceklerini belirtmiş; bunun için, Türk gençliğini, bu kişilerin kanlarındaki ve vicdanlarındaki cevheri asliyi tetkik etmekten bir an olsun vazgeçmemeye çağırmıştı. O da Bilge Kağan’la benzer şekilde bu öğüdünü, vasiyetnamesi sayılabilecek en ünlü söylevine, “Gençliğe Hitabe”sine, altını çizerek yazmıştı. O Ulu Önderler, bugünü bugün yaşayanlardan daha net bir şekilde görmüş ve tanımlamışlardı... Acaba biz bu altın öğütleri, ne kadar anlayabildik ve bunlara ne kadar sâdık kalabildik; bu öğütlere ne derece lâyık olabildik? İşte bugün, bütün yoğunluğuyla burun buruna bırakıldığımız bunalım ve açmazların çözümünü, bu soruların cevabında aramalıyız. Üstelik bu cevaba erişmek o kadar zor da değil... 10 Kasım 1938’den bu yana, Ülke idaresine egemen olan yönetim anlayışlarına rengini veren gaflet ve dalâlete, iyiden iyiye alışmıştık. Milli siyaset anlayışından kararlı bir uzaklıkla, taşeron zihniyetinin bütün gereklerine sıkı sıkıya bağlılık gösteren bu hastalıklı yönetim felsefesinin, artık oyunun “ihanet” perdesini sahneye sürdüğünü izlemekteyiz. Sistem tarafından dizayn ve akord edildiği kuşku götürmez açıklıkta bulunan, bugünkü iktidar(!) ve muhalefet dayanışmasının; milli varlığımızı, birliğimizi ve Cumhuriyet’imizi tasfiyeye memur edilmişliğini gösterir nitelikteki şu son beş altı ay içinde yaşanan gelişmeler, bizi aradığımız cevaba kolayca ulaştırır yeterliliktedir. “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medenî ve Siyasal Haklar Sözleşmesi”, 04.06.2003 tarihinde TBMM’de kabul edilen ve akabinde Cumhurbaşkanı’nca onaylanan yasalarla yürürlük kazandı. Milli birlik ve bütünlüğümüzün temeline yerleştirilen, birer dinamit çuvalından farksız olan bu sözleşmelerin, TBMM’ne sevki, 57. Cumhuriyet Hükümeti döneminde gerçekleştirilmişti. Dünya ve Türkiye kamuoyunda “ikiz sözleşmeler” olarak da adlandırılan bu ihanet sözleşmeleri, Birleşmiş Milletler’in 16.12.1966 tarihli kararıyla kabul edilmiş ve imzaya açılmış; ancak Türkiye tarafından, bir takım haklı kaygı ve gerekçelerle 37 yıl süreyle onaylanmamıştı. Her iki sözleşmenin 1. maddelerinin 1. ve 3. bentleri uyarınca; “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler./ Sözleşmeye taraf olan Devletler kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir.” Hiçbir çekince konulmaksızın onaylanan bu hüküm, Lozan Anlaşması hükümlerine ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na açık aykırılık oluşturan bir “Yeni Sevr” antlaşmasıdır. Burada geçen “halklar” ve “halk” kavramlarının açılımı ise gerek çerçeve, gerekse içerik olarak tarafımızca mâlum bulunmayıp, bu kavramların içlerinin doldurulmasını; yüksek vicdanlarından (!?) emin göründüğümüz batılı dostlarımızın (!) takdir ve tasviplerine emanet etmiş bulunmaktayız. Bu suretle batılı dostlarımız, gelecekte tahakkuk edecek olan sosyal ve küresel kıvama göre bu kavramlara açılım kazandırıp, karnımızın yumuşak bölgelerine, Osmanlı’nın son dönemlerinden tanıdık olduğumuz masajları (!) uygulama hakkını peşinen elde etmiş bulunmaktadırlar. “Halk” tanımlamasının parametreleri, yerine ve duruma göre, etnik, dinsel, mezhepsel ve bölgesel yaklaşım ölçütleriyle çok rahat bir şekilde belirlenebilecek ve alnımıza bir mavzer namlusu gibi dayatılabilecektir. Üstelik, bu sözleşmelerin kabulü ile eşzamanlı olarak gündeme getirilen Anayasa değişikliği ile milli hukukumuza yaslanarak tehlikeyi bertaraf etme şansımız da elimizden alınmak istenilmektedir. Anayasanın 90. maddesine ek getirmek üzere hazırlanan değişiklik taslağı ile “milli kanunlarımızla, uluslar arası sözleşme hükümlerinin çatışması halinde, uluslar arası sözleşme hükümlerine üstünlük tanınacağı” hususu, anayasal hükme bağlanmak istenilmektedir. Böylece elimizin kolumuzun tümden kilitleneceği hesaplanmaktadır. Başta ikiz ihanet sözleşmeleri olmak üzere, milli bağımsızlığımızın ve milli egemenliğimizin özüne müdahale eden bir takım teslimiyet antlaşmalarına karşı, milli hukukumuzun sağladığı itiraz etme veya çekince koyma haklarımızdan, topyekûn sarfınazar etmemiz planlanmaktadır. Milli üniter yapıyı ve ülke bütünlüğünü doğrudan tehdit eden girişimler bunlardan ibaret de değildir. Mevcut Hükümet tarafından alelacele hazırlanıp TBMM gündemine alınmış bulunan “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı” ve buna bağlı diğer ilgili kanun taslakları ile ikiz sözleşmeler uyarınca “kendi kaderlerini tayin hakkını” talep edip işletecek olan “halklar”a kurumsal kimlik, ekonomik ve sosyal altyapı hazırlanmak istenilmektedir. Bu suretle Türkiye’nin, “site” veya “şehir” devletlerine bölüneceği düşlenmektedir. Anılan Kanun tasarısı uyarınca, görev ve yetkileri tek tek sayılarak sınırlanan merkezi devlet “istisnai”; merkezi devletin görevleri dışında kalan bilumum kamu görev, yetki ve sorumluluğuyla donatılan yerel yönetimler “aslî” konuma taşınmak istenilmektedir. En üst istişare ve karar organı olması öngörülen “İl Meclisleri”nin başkanlığını da valiler değil, seçimle işbaşına getirilecek kişiler yapacaktır. (İl Özel İdaresi Kanun Taslağı Md.6) Yalnızca Adalet, Milli Savunma, İçişleri, Maliye ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlıklarının taşra teşkilatları olabilecek; bunlar dışında kalan bakanlıkların görevlerini yerel yönetimler üstlenecektir. Böylece, yerel yönetimler, eğitim, kültür başta olmak üzere geri kalan tüm alanlarda yetkili kılınacak, bütün bu alanlardaki istihdam ve kaynak kullanımı imkanı kendilerine ait olacak şekilde çok genel ve geniş bir özerkliğe kavuşacaklardır. Bütün bunlara ek olarak, kendi aralarında anlaşacak il yerel yönetimleri, kendi aralarında birlikler kurabilecekler; birden çok hizmeti ortaklaşa yürütebilecekler, sorunlara çözümler üretebileceklerdir.”(Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı m.58, 95, 96) Şimdi Türkiye’nin dışarıdan ve içeriden sürekli kaşınan ve kanatılan hassasiyetleri gözetildiğinde; bu tasarıların yasalaşması halinde yerel yönetimlerin ya da yerel yönetim birliklerinin, sahip olacakları geniş alt yapı imkanları ve mali kaynakları özerk şekilde kullanarak uygulayacakları eğitim, kültür, sosyal, ekonomik ve siyasal projeksiyonları bir yol tasavvur edelim. Ve hangi illerimizin bir araya gelip birlikler oluşturacaklarına ve bu birliklerin, “ikiz sözleşmelerin” ölçütü belirsiz “halklara” sağladığı “kendi kaderlerini tayin” hakkına ne denli iştahla sahip çıkacaklarını tasavvur edelim. Bütün bu girişimlere ek olarak aynı süreçte çıkarılan “yabancıların 300 dönüme kadar taşınmazı izne tabi olmaksızın, bu miktar üzerindeki taşınmazları ise bakanlar kurulu izni ile satın alabilmelerine izin veren” yasa kaşla göz arasında ve Irak Savaşı’nın yarattığı dumanlı atmosferde (tıpkı 57. Hükümet’in, İzmit Depreminin yarattığı kargaşa ortamından yararlanarak, “uluslar arası tahkime” geçit vermesinde olduğu gibi) TBMM’den geçirilmiştir. Bu yasa ile de özellikle GAP Bölgesi, Hatay, İzmir, Adalar başta olmak üzere İstanbul gibi birilerinin göz koyduğu vatan topraklarının, diğer yasaların sonuçları beklenmeden daha şimdilerden fiilen el değiştirmesine kapı aralanmaktadır. Ancak Türkiye’ye karşı sinsi hesap ve plan içindeki yerli/yabancı tüm şer odakları şunu çok iyi bilmelidir ki, Türk Milleti çok büyük bir millettir ve bütün bu tuzakları bir çırpıda yok edecek kudrettedir. Aynı Türk Milleti’nin ihanete asla tahammülü yoktur ve hesap sormasını da çok iyi bilir. Ve o gün hızla yaklaşmaktadır. Kürşat Karacabey
|