
Türk'e Durmak Yaraşmıyor Uyumak Asla
-Kürşat Karacabey-
Kurbağayı yakıcı derecede kaynamış bir su kazanına attığınızda, üstün refleks yeteneğini kullanarak sıçrayıp kendisini dışarı atar; böylece haşlanıp yok olmaktan kurtulur. Ancak aynı kurbağayı soğuk su dolu bir kazana atar ve suyu yavaş yavaş ısıtırsanız; kasları giderek gevşeyen ve bir süre sonra sıçrayabilme refleksini kaybeden kurbağa, suyun yakıcılığa ulaştığı zaman artık istese de sıçrayıp çıkamaz ve haşlanmaya mahkum olur. Son yirmi yılda yaşadığımız olumsuzlukları ve bunlara karşı sergilediğimiz toplumsal tavır ve tepkileri şöyle bir gözden geçirdiğimizde, Türk Milleti olarak altı yavaş yavaş ısıtılmakta olan bir kurbağadan hiç de farklı olmadığımızı anlamamız zor olmasa gerek? Bundan sekiz on yıl önce, Selim Sırrı Tarcan Spor Salonu?nda yapılan HADEP kongresinde Türk Bayrağı ipi kesilerek yere indirildiği, birkaç kişi bölücü başı lehine slogan attığı için yer yerinden oynamış; yediden yetmişe Türk Halkı, balkonlarını, arabalarını Türk Bayrakları ile donatmıştı. Kuşkusuz ?yeterliliği tartışılabilir olmakla beraber- bu, soylu bir tepki ve bir milli refleks şahlanışı idi. Ne var ki şimdilerde daha vahim gelişmeler birbirini izlemesine karşın, benzer tepkileri ara ki bulasın. Milli birlik ve bütünlüğümüzün aşama aşama dinamitlenerek lime lime çözülmek istenildiği; milli değer ve varlıklarımızın birer ikişer, Anadolu’yu Türk’e layık ve ait görmeyen zihniyet temsilcilerine pazarlandığı; milli egemenlik ve bağımsızlığımızın el ve eksen değiştirmekte olduğu şu tarihi günlerde, sanki Büyük Türk Milleti’nin üzerine kalın bir toprak örtülmüş? Dün bölücülüğe alt yapı oluşturacağı kaygısıyla, bir kısım batılı dostlarımızın(!) “kürt gerçeği”nden dem vurmaları, “kürt halkı”ndan bahsetmeleri, toplumsal tepki ile karşılanırken; bugün Türkiye Cumhuriyeti Devletini temsil göreviyle Van ilimize atanmış bir Vali(miz), kendisine tertiplenen suikast girişimini, Anayasamızın “Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk’tür” diyen 66. maddesi hükmünü reddeden bir anlayışla, “kürt halkına” karşı girişilmiş bir tavır olarak niteleyebiliyor. Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı sıfatıyla Diyarbakır İlimizi ziyaret eden bir zat (Abdüllatif Şener), Belediye Başkanı’na “Kürtçe” sevgi sözcükleriyle hitap etme cüretini gösterebiliyor. Yeri geldiğinde, sözüm ona “milli görüş” tezgahlarında dokunmuş olmakla övünen Başbakan; ABD”nin, “Büyük Ortadoğu Projesi” sunumuyla başlattığı “Ortadoğu’nun İsrail eksenli işgali” organizasyonuna, Diyarbakır İlimizi “başkent” olarak önerebiliyor ve bununla övünebiliyor. Eli kanlı PKK terör örgütünün yandaşı olmak suçundan mahkum olan ve halen sanık sıfatları devam eden Leyla Zana ve arkadaşları, kişiye özel usullerle serbest bırakıldıktan sonra, ayaklarının tozu ile o sırada Başbakanlığa vekalet eden bir zat tarafından Başbakanlık konutunda hüsnü kabul ile karşılanıp, bir anlamda “siyasi misyon temsilciliği” sıfatları en üst düzeyde meşrulaştırılıyor. Bundan cüret alan bu PKK yandaşları, istedikleri illerde istedikleri zaman meydan mitingleri düzenleyip, hapis yıllarını “tutukluluk” veya “mahkumiyet” değil fakat, düşman güçlere esir düşme anlamında “tutsaklık” olarak tanımlayabiliyorlar; bölücü başı terörist maşadan “sayın” Abdullah Öcalan olarak bahsedip, “barış” için, “ateşkes” için o’nun inisiyatifine yollamada bulunabiliyorlar. Bu hitap tarzının içerik ve üslubunun tetiklediği binlerce insan ise “biji Apo” nâralarıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne adeta meydan okuyabiliyor. Gene Van ilimizde Ortaçağ uzantısı bir aşiret bakiyesi, Devletin egemenlik hak ve yetkisine meydan okurcasına karakola silahlı baskın düzenleyip, suçluyu Devletin elinden kapıp kaçabiliyor. Bir anlamda, Türk Ordusunun 5000 yıllık şanlı tarihine, kara bir leke olarak kondurulan “çuval hadisesi”, bu kez milli sınırlarımız içinde Türk Polisine reva görülüyor. Bu denli vahim bir gelişmeye, gözünü ve gönlünü –o da görüntüyü kurtarma düzeyinde- türbana teslim etmiş hükümet edenlerden, olması gereken tepki bir türlü gelmiyor. Konu soruşturma komisyonlarına havale edilip soğumaya terk ediliyor.
Bundan çok daha acı olanı şudur: Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Ulu Önderimiz başta olmak üzere, bu yolda can, kan ve gözyaşlarını sebil eden nice Türk kahramanının kemiklerini sızlattığı muhakkak olan bütün bu gelişmelere, Türk Milleti’nden, Türk Halkından da “tık” sesi gelmiyor. Bayramda seyranda, Cumhuriyetçiliği, Atatürkçülüğü kimselere bırakmayan CHP ile pek sevdikleri yayla şölenlerinde avaz avaz milliyetçilik nutukları savuran MHP ise başlarının derdine düşmüş; kendi tahtları ve tahterevallileriyle meşguller? Aynı “tık” sesi, insanlık tarihini ve özellikle de Türk tarihini derinlemesine kavrama basiretini, Atatürk’ten sonra en çok layıki ile temsil ettiği kuşku götürmez açıklıkta bulunan Rauf Denktaş’ın, bir bardak suda boğulması tezgahına karşı da bir türlü duyulmuyor. Binlerce yıllık “milli tarihi” beş on yıllık kaygı ve beklentilerle kıyaslayanlar; pasaportunun rengini, bayrağının renk ve desenine tercih etme utanmazlığına/onursuzluğuna/zilletine pek ala katlanabiliyor ve hatta bununla övünebiliyor. Böylece kendi geleceği dahi belirsizlikle mâlûl AB projesine doğru, sonu belirsiz yürüyüşümüz ve onursuzluk abidesi tek yanlı tutkumuzun tetiklemesiyle, taviz üstüne taviz verilmesinde hiç bir beis görülmüyor. O kadar ki, bu karanlık yolda yürüyebilme karşılığında Kıbrıs feda edilebiliyor, çözülmeyi göze alma pahasına milli birlik ve bütünlüğümüz gözden çıkarılabiliyor; şehit kanlarıyla sulanmış topraklarımızın tapusu Yunanlılara haraç mezat pazarlanabiliyor; sözüm ona “İslamcı” kılavuzların önderliğinde “Fener Ruhban/Papaz Okulu”nun açılması iştahla savunulup böylece İstanbul'un 'Konstantinopolis’leşmesine çanak tutulabiliyor, tapu çıkartılmak isteniliyor.
Özal ve sonrası hükümetlerce, “devlet adamı” kabulüyle dünya kamuoyuna takdim edilip bu suretle cüretleri gıdıklanan peşmerge başı iki çapulcunun, “ölümü gelen kedinin cami duvarına siğmesi” misali, taa Malazgirt Savaşı öncesinden beri, bin yılı aşan bir süredir Türk’e yurtluk eden Kerkük’ü, bir kürd şehri olarak ilan etmelerine; sahiplerine yaslanarak ve yaltaklanarak Türkiye’yi haddini bilmeye çağıran demeçlerine karşı da Türk Dışişlerinden “tık” sesi çıkmadığı gibi, “tıs” dahi denilemiyor. Bu “tıksız” “tıssız” seromoniye cevap gecikmiyor. Sahibinin sesi Barzani, “Kerkük kürdistanın başkentidir; gerekirse Kerkük için savaşmaya hazırız” mesajını en üst perdeden bütün bir dünyaya haykırabiliyor. Gönül, küstah çapulcubaşının bu restine, hasbelkader Türkiye’yi yönetme mevkiini işgal edenlerden, bir Osmanlı tokadı olmasa bile hiç değilse tokat gibi bir cevap bekliyor. Fakat ne mümkün! Tepki bir yana birkaç gün sonra çapulcubaşının memurları Türkiye Cumhuriyet’inin payitahtında bir kez daha hüsnü kabul ile Devletin en yüksek katmanlarında ağırlanıyor.
Üstelik, onca hormonlamaya karşın, genlerine işlemiş “ilkel aşiret” kültürünü, “devlet olma” ve “devlet kurma” olgunluğuna bir türlü taşıyamayan Barzani-Talabani ikilisine gösterilen bu yakın ilginin onda birinin, Irak Türklüğünün temsilcilerine niçin gösterilmediği; bunlarla yapılan görüşmelerin, niçin gizli kapılar arkasında ve memur düzeyinde “gönül alıcı” diyaloglar olarak geçiştirildiği de etkili/yetkili hiç kimse tarafından bir kere olsun sorgulanmıyor? Daha ötesi ve daha vahimi, dün Batı Trakya Türklüğünün lideri Dr. Sadık Ahmet’in mâruz bırakıldığı kaza süsü verilmiş cinayet, bugünlerde Irak Türklüğü liderlerinden -aziz dostum- Mustafa Kemal Yayçılı’ya reva görülüyor; aynı Dışişlerinden gene “tık” hatta “tık” yok!.. Bütün bu olup bitenleri doğru anlamak ve anlamlandırmak için, M. Ali Birand ve Cüneyt Ülsever türünden akıldânelerin, “Türklere bırakılamayacak kadar önemli” gördükleri “Türkiye”nin, kimler tarafından yönetildiğini doğru okumak durumundayız. Bu doğru okuma konusunda hiç olmazsa, Türkiye’nin –olması gereken anlamında- en hassas kurumlarından birisi olan Milli İstihbarat Teşkilatı’nın, üst düzey yöneticiliğini yapmış Mahir Kaynak’ın geçtiğimiz günlerde, Devlet Televizyonu’nda yaptığı irşât içerikli bir yorumundan ibret alma basireti gösterilebilmelidir. Bakınız ne diyor, kerameti kendinden ya da henüz bilmediğimiz bir yerlerden menkul bu çok bilmiş zat… Efendim, ABD işgal güçlerinin kürt kılavuzlar eşliğinde Telafer’de gerçekleştirdiği Türkmen katliamına, Türkiye’nin cızırtı ölçeğindeki tepkisi çok haksız ve yersizmiş. Biz çok etnik yapılı bir ülkeymişiz. Irak’taki Türklere Kürtlerden daha çok sahip çıkmamız, bize yakışmazmış. Bu yaklaşımın, Türkiye’deki Kürtleri küstürme ve dengeleri sarsma ihtimali varmış. Bu zat, Türkiye resmi literatürünün, sorumluluktan kaçma ve pısırıklığı perdeleme adına “Irak Türklerine” “Türkmen adlandırması”na dört elle sarıldığı ve buna koşut olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin, –görüntüyü bir yana bırakırsak- fiiliyatta Irak Türklerini, Irak Kürtleri kadar desteklemediği gerçeğini herkesten iyi bilmesine rağmen, Telâfer cızırtısına bile katlanamadığını, Devlet Televizyonundan fütursuzca haykırırken; Türk Milleti adına bir Allah’ın kulunun bu zata tepki göstermemesi son derece ibret ve esef vericidir. Oysa ki bu zata, sinsi bir aymazlıkla dizdiği inciler konusunda sorulacak o kadar soru var ki… Demeli ki ey! etkili adam: ABD-İsrail –ve çok çok yazık ki bir ölçüde Türkiye- beslemesi Irak Kürtlerinin neredeyse tamamı, bütün varlıklarını ve benliklerini Türk ve Türkiye düşmanlığına adamışken; Irak Türklerinden hiç birisi Türkiye’ye ve Türklüğe senin kadar ırak değildir. Her bir Irak’lı Türk, midesiyle değil yüreğiyle Türkiye’ye bağlıdır; Türkiye sevdalısıdır!.. Bırakalım soy, tarih ve kültür birliğini, sırf bu neden bile Türkiye’nin Irak Türklüğüne sahip çıkması için yeterli değil midir? Üstelik Musul ve Kerkük Türklüğü’nün mukadderatına sahip çıkmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu önderi Mustafa Kemal Atatürk’ün her bir Türk’ün gönlüne kazıdığı, kutsal bir vasiyettir. Ve sormak gerekmiyor mu bu adama? Senin Türkiye’de Türklerle eşit addettiğin unsurları tatmin etmek veya küstürmemek adına, bundan başka daha hangi tâvizlerin verilmesi kaçınılmazdır. Örneğin “Türkiye”nin adı başta olmak üzere, “Türk” ile başlayan bayrağını, dilini, kültürünü ve hatta tarihini değiştirmek gerekmez mi? Ne var ki bütün bu sorular, yaşadığımız süreçte sahipsizliğe mahkumiyete devam etmektedir. Bayramda seyranda kendilerini Türk Milliyetçiliğinin veliahd önderi konumunda takdim edenlerin; Türk Milleti’nin, Türkiye’nin dertlerine ve geleceğine bigane bir vurdumduymazlıkla, bütün ufuklarını sandalyelerini muhkemleştirmeye hapsetmişliği karşısında, sair ilim ve siyaset erbâbının bu soruları sahiplenmeyişlerini hoş göremesek de mâzur görmeye mecbur olduğumuz, tarihin tâlihsiz ve kahpe bir dönemecini milletçe idrâkle meşgulüz… Maalesef!.. Çünkü; Cumhuriyetin kuruluş felsefesine karşı sahneye sürülen tavrın miladını oluşturan 1946’lardan bu yana, kesintisiz sürdürülen sinsi denge faaliyetleri sonucunda, Osmanlı artığı devşirmeci yönetim geleneği, bugün daha bir arsızlaşarak depreşmiş ve hükmünü icra eder bulunmaktadır. Yüksek yönetim mekanizmaları, etkin basın yayın kuruluşları ve hormonlu sermaye organizasyonlarını temsil konumundadır. Birbirleriyle son derece akortlu ve ahenkli hareket halinde bulunan bütün bu dinamikler, kendi geleceklerini güvence altına almayı yeter gören bir anlayışla, Türkiye’nin bağımsızlığını ve ulusal egemenlikçi yapısını, kendilerine bir ayak bağı gibi algılıyorlar. Bunun için de bu değerlerin yontulması adına küresel güç odaklarıyla işbirlikçiliğe ve dahası onların taşeronu, hatta kölesi olmaya can atar görünüyorlar. Bu konuda en tehlikeli olan boyut ise şudur: Atlantik ötesi tezgahlarda dokunup boyandıktan sonra sahneye sürülen bu zihniyet erbâbının son temsilcileri, yerine ve zamanın gereklerine göre her türlü değeri istismara yatkın olabiliyor, her kisveye ustalıkla uyum gösterebiliyorlar. Bu cümleden olarak her defasında sureti haktan görünüp; kimileyin İslamcı, kimileyin milliyetçi kimileyin de solcu veya sosyalist görünümü alabiliyorlar. Hatta kimileyin de “kurtarıcı” sıfatına soyundurulabiliyorlar. Görünüm ve söylemleri hangi yolda ve renkte olursa olsun, bütün bu sistem bendelerinin ortak özelliği ise kurulu güce karşı saygılı olmaları ve “güçlülükle haklılığı özdeş gören” anlayışın anayasası olan liberalizme yatkın ve yâver bulunmalarıdır. Sözün özünü demek gerekirse; 10 Kasım 1938’den bu yana kendini arama sürecine sokulan bu büyük Millet, temsil ettiği tarihin derinliğine ve zenginliğine inat; küçük senaryoların ucuz figüranı olmaktan kendisini bir türlü arındıramamaktadır. Osmanlıdan arda kalan “ve Tanzimat”la ayyuka çıkan, daha doğrusu dibe vuran “kendini (özünü) küçük görme” zilletinin gelenekselleşmeye yüz tutmasından bir türlü kurtulamamaktadır. Oysa ki Türk’ün kendisine olduğu kadar, tarihi köklerinin ve birikiminin omuzlarına yüklemiş olduğu, bütün mazlum milletlere karşı da büyük sorumlulukları vardır. İnsanlığa karşı tezgahlanan sinsi tuzakların yerle yeksan edilmesi; barışın ve adil paylaşımın yeniden tesisi için; iç ve dış sömürü dinamiklerinin baltalanması için, Türk’ün tezden uyanması, silkinmesi ve yekinmesi zamanı hızla geçmek üzeredir. Kuşkusuz ki bütün bunları; ceditçi bir anlayışla aklın ve bilimin imbiğinden süzülmüş sağduyulu adım ve tavırlarla gerçekleştirmek kaçınılmazdır. Bilimde, teknolojide, sanatta en üstün nitelikli üretimler gerçekleştirmek üzere, milli bir seferberlik başlatmanın tam zamanıdır. Aksi halde milletler arasında yaşanılan bu amansız koşuda artda ve altda kalacağımız ve altda kalacakların ise yok olmasalar bile köle olacakları muhakkaktır. Sonuç olarak Türk Milleti’ne çağrımız şudur: Silkele üstündeki kahrolası ölü toprağını!.. Devir son derece acımasız, devran alabildiğine kahpe, düşmanlar sinsi!.. Gözlerini dört aç, kulaklarını teyakkuza geçir. Hafızanı tarihe, öngörülerini geleceği odakla. İçindeki ve başındaki hayinleri, işbirlikçileri bir an önce tanı ve olması gerektikleri konuma indir!.. Uyanık olup istiklaline ve istikbaline sahip çıkmazsan, kendi ayaklarının üzerinde yeterince güçlü olmazsan, pek çok millete mezarlık eden Anadolu’nun seni daha fazla taşımaya, tahammülü olmayacağını aklından bir an olsun çıkarma!.. Ulu Önder Atatürk?ün, seni çağdaş uygarlık seviyesinin üstüne davet eden sesini iyi dinle, doğru algıla!.. Bilge Kağan’ın kutlu taşlara kazıdığı öğütlere bağlı kal!.. Unutma ki sen kendine geldiğin ve kendinde olduğun zaman, üstesinden gelemeyeceğin güçlük yoktur!.. Ve Unutma ki Türk kendine gelende, başkalaşır gidişler!.. Kürşat Karacabey
|