Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

8 Temmuz 2006

Namık Kemal

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 

 


Unutulan Kırmızı Hatlar ve Kızarmaktan Âciz Yüzler


-Kürşat Karacabey-


Yönetim Anlayışındaki Güdümlü Yozlaşmışlık

 

Atatürk sonrası Cumhuriyet yönetiminde, her yeni gelen hükümetin bir öncekini mumla arattığı bilinmektedir. Bu şekilde işletilen bir sürecin sonuncunda, bugün geldiğimiz konumun, düne ve önceki güne göre nisbî başarı gibi takdimi ise milletin sorgulama dinamiklerini cağşatmayı hedef alan  bir tuzaktan ibârettir. Eğer sergilediğimiz yarış, kendimize karşı ise düne göre elbette başarılıyız. Karasabandan –ithal de olsa- traktöre geçmişiz; atölye eksenli sanayicilikten  –gene ithal donanımlı ve bugünlerde yarım kapasiteyle çalıyor olsalar da- bir miktar modern fabrikaların dumanlarının tüttüğü bir döneme intikal etmişiz.  Esâsen bu anlamda Afrika ülkeleri dâhil, başarılı olmamış, göreceli olarak ileri gitmemiş bir millet de yoktur. Bu tür sahte ve hamâsi avuntuları pompalayarak, geleneksellik düzeyinde sâhib olduğu toplumcu duygularla, “devlet olma” fikrine kutsallık izâfe eden bu milleti kandırıp oyalamak elbette ki pek mümkün bir kolaycılıktır.

 

Ancak nesnel bir bakışla gözlediğimiz gerçeklik, ne yazıktır ki bundan ibâret ve asla böyle değildir. Ve gerçeklik, insanlık tarihinin her döneminde olduğu gibi gene acıdır ve acımasızdır. Üstelik zehirin şerbet tadında ve kıvamında veriliyor olması, onun işlevini icra etmesine asla engel de değildir.

 

Peki ama gerçek nedir? Bir yönüyle “gerçek”, 1789 Fransız İhtilâli ile tetiklenen milletler ve ardından milli devletler çağının onca takoza rağmen hâlen hükmünü icra etmekte oluşudur; diğer bir anlatımla aşılamamışlığıdır. Ve bu gerçeklik çerçevesinde yarışın, bütün kural tanımaz acımasızlığına rağmen  milletler arasında yaşanmakta oluşudur. O halde anılan olgudan hareketle, bizim başarımızı belirlemekteki en geçerli ölçütümüz, şu “soru”nun cevabında aranmalıdır: Acaba biz, bu milletler arası yarışta, gerçekten de taşıdığımız ve sıra işkembeyi kübrâdan atmağa geldiğinde, mangalda kül bırakmayan bir üslup ve heyecanla övüne geldiğimiz değer ve zenginliklerimize (tarihsel arka planımıza, kültürel birikimimize; jeopolitik, jeostratejik ve jeoekonomik avantajlarımıza), ne kadar lâyık bir performans ve ilerleme göstermiş bulunmaktayız? 1960’lı Yılların başlarında İtalya ve Japonya ile aynı kulvarda başladığımız yarışta, bugün rakiplerimizin kaç fersah ilerisinde veya gerisindeyiz!?  İşte bütün mesele, bu soruların sorulması gereğini duyacak ve aynı zamanda, yanıtlarını bulabilecek bir kavrayış ve anlayış zenginliğine sâhip yönetim anlayışlarını, etkin ve egemen kılabilme olgunluğuna  erişmekliğimiz noktasında düğümlenmektedir. Ve ne yazıktır ki, bu konudaki en büyük açmazımız, kuşku temelinde yükselecek olan aklın ve bilimin geniş ve derin ufuklu aydınlatıcılığı yerine, dogmatizm çukurunda uç vermeye çalışan sorgulamasız peşin kabulcü bir kültürel iklime zoraki konuk edilmiş olmamızdır. Ancak buna rağmen, bu büyük açmazı dahi, belki farkında olmadan sâhip bulunduğumuz  o yüksek tarihsel birikimimiz sayesinde aşacağımıza olan inancımı, asla kaybetmiş değilim. Çünkü insanlık tarihi, sabırla mayalanmış uzun bir yolculuktur. Ancak bu uzun yolculukta, akıl ve gerçeklik düzleminde çizilecek yol hâritaları (stratejiler) sâyesinde, hedefin yakınlaştırılması mümkündür. Bunun sorumluluğu ise kuşkusuz ki  aydınlara düşmektedir. Çünkü basiretli ve nâmuslu aydınlar, özellikle yaşamakta olduğumuz konjonktürde, târihin akşını yönlendirme ve hızlandırma işlevine sahip birincil ögeler durumundadır. Ve bugün yaşamakta olduğumuz en önemli mesele de, toplumda her zaman var olan bu aydınların, yönetim erk ve sürecine dâhil olmalarını engelleyen dinamik ve mekanizmalara mâhkum edilişimizdir. O halde bu sorunun aşılması adına, gerekiyorsa bütün bir sistemi tahrip ve yeniden inşâ ederek işe koyulmak, tezelden başlatılmalıdır.

 

Aksi taktirde, son dönemlerde her anlamda yaşamakta olduğumuz bunalım hâlinin, giderek buhrana dönüşmesi, karşı konulamaz bir yazgı kabullenmesiyle kucağımızda beliriverir.  Bizi sıkıca sarmalayan bu amansız girdap, kısırdöngüsel bir devinimle, öz enerjimizi özümüzle mücadeleye tahsis etme talihsizliğini ufkumuza kenetleyiverir.

 

Yazıktır ki epey bir zamandır milletimize revâ görülüp zerkedilen bu hastalıklı anlayış aşısı, nihayet acı meyvelerini vermeye başlamıştır.  Bu cümleden olarak, Atatürk’lü yıllar akabinde yaşana gelen olumsuzlukların, idrâk ettiğimiz son aşamasında, kelimenin tam anlamıyla bir yönetim rezâleti ile karşı karşıya bulunmaktayız.

 

 

Kırmızı Hatlar Bir Günde Yeşile Çalar mı?

 

Yaşamakta olduğumuz en sıcak ve önemli gelişme olarak, ABD’nin Irak’ı işgâli sürecinde, anılan çerçevede sergilediğimiz tavır (belki tavırsızlık demek daha doğru olur), içler acısı bir manzara oluşturmaktadır. Hükûmet edenler, tam bir işportacı tezgâhtar mantığı ile giriştikleri ucuz ve geçici “milyar dolar pazarlıkları” sonucunda, Türkiye’nin binlerce yılda oluşturduğu tüm şans ve avantajları, âdeta işporta tezgâhında satılmaya çalışılan ucuz metalara çevirdiler. Kendilerine rağmen var olan (Yağmur Atsız’ın deyişiyle) “özgül ağırlığını” hafifleştirdiler.” Ufuksuz ve umarsızca, -ve hattâ korkarım ki bu millete, bu vatana karşı beslenen kötü niyet ve aslâ benimsemesiz duyguların da teşvikiyle- giriştikleri küçük hesaplar sonucunda; kendisinden öte bütün mazlum milletlere umut ve inanç aşılayan bu büyük Milleti, -kendi hesaplarınca - sıfıra yakın bir etkinlik konumuna indirgediler. ABD’nin işgâlinden önce altını çizerek açıkladıkları “savaş nedenleri”ni, bir güzel yutup unutarak üstüne bir bardak da su içtiler. Türlü türlü yöntem ve şırınga darbeleriyle şaşkına çevrilen Millet’in, gene de belleklerine kazınmış bulunan kırmızı hatları, birden yeşile boyayıverdiler.

 

Yaklaşımım sakın yanlış algılanmasın. Ben, Türkiye’nin, eline tutuşturulacak  mavi baloncuklara kanıp, ABD’nin kucağına oturarak o’na taşeronluk etmesinden asla yana değildim ve hâlen de değilim. Çünkü, 1946’lardan beridir ABD’nin çizdiği yörüngeye kenetlenmişliğinin kazancını(!),  bugün kucağına verilen bir ateş topu olarak bulan bir Ülkenin, bir yurttaşı olarak, bunu asla savunamam. Ağırlıklı olarak işbirlikçilerin ve yer yer de gaza gelmeye yatkın kimi aydın(cık)ların(!) söylediklerinin aksine, ben şunu iddia ediyorum: Şayet Türkiye ABD’nin Irak’ı işgal projesine İngiltere’den daha yoğun bir şevkle katılsaydı bile, gene taşeronun taşeronu kukla/yapay kürdistan’ın kurulmasına engel olamayacaktı. Çünkü İsrail güdümlü kukla kürdistan projesi, başka ikincil (petrol v.s. gibi) hedeflerin dışında, savaşın en temel ve başlıca amaçlarından birisini oluşturmaktadır. Çünkü, suni teneffüsle yaşatılan İsrail’in, jeostratejik bakımdan kendisinden daha iyi bir konumda yer alacak ve aynı zamanda ebediyyen varlık nedenini kendisine borçlu görecek  bir partnere (alt taşerona), şiddetle ihtiyâcı vardır. Üstelik bu sonuç, İsrail’in geleceği kadar, ABD’nin küresel imparatorluk düşlerini karabasana çevirecek tek ihtimâl olarak değerlendirdiği, “Avrasya Birliği”ni engelleme adına da vazgeçilemez bir gerekliliktir. Bu bakımdan Türkiye, ABD’nin yanında yer alsa da almasa da sonuç değişmeyecekti. Gene kukla kürdistan  inşa edilecekti. Ancak bu arada Türkiye, vereceği başkaca ödünlerin de karşılığında almış olacağı, beş on milyar dolarla avunmakla yetinecekti. Böyle bir sonuç ise diğer olumsuzluklara ek olarak, bir de bu kez bütün komşuları ve hatta Almanya, Fransa (dolayısıyla Avrupa) indinde, Türkiye’yi tümden suçlu ve istenmeyen/güvenilmez ülke konumuna düşürecekti. Neticede Türkiye, son çâre(!) olarak ABD’nin tam anlamıyla kucağına mahkûm ve buna mecbur olacaktı.

 

Ne var ki esâsen Hükûmetin can attığı ve varlık nedenini anlatan bu proje, türlü bombardımanlara rağmen ayakta kalmayı başaran TBMM’nin, sağduyu duvarına toslayarak geri püskürtüldü. Ancak Hükûmet, anılan gelişmenin devamında bu soylu tavıra uygun bir duruşu gene sergileyemedi. Ortaya koyduğu ikircikli, ilkesiz, omurgasız ve hatta kılçıksız tutumlar sonucunda ne İsa’ya yaranabildi, ne de Musa’ya...Oysa ki en azından konumundan ötürü Türkiye’nin önünde, Fransa’nı oynadığı rolü de alt edecek ve gelişmelerden rahatsız olan bütün milletleri cepheleştirebilecek bir büyük önderlik şansı belirmişti. Bu suretle Türkiye, moda deyimle imaj yenileme ve daha esaslı bir adlandırmayla aslına rücû etme şansını yakalamış olacaktı.

 

Bin Yıllık Türk Yurdu Olan Kerkük Türk Düşmanlığına Kale Yapılmaktadır!...

                  

Tüyleri diken diken eden bu cümleyi kurmanın kolay olduğu, sakın ha zannedilmesin. Tıpkı bizi bu talihsiz yargıya ve yazgıya mecbur edenlerin, en yakın bir zamanda çekilecekleri hesabın kolay olmayacağı gibi...

 

Şu ana kadar Türk devlet adamları, Kuzey Irak’ta hangi gelişmeleri Türkiye için “kabul edilemez” ilân etmişlerse, hemen akabinde o gerçekleşmiştir. Üstelik katlanamayacağımızı açıkladığımız bütün bu gelişmeler, bizatihi bizim katkı ve desteğimizle hızlanmış ve kolaylaşmıştır. Peş peşe çıkardığımız “çekiç güç” tezkereleri, keşif uçaklarına hava sahamızı sınırsızca açmamız, peşmerge mührüne tâbi sınır ticaretine yasallık kazandırmamız ve nihayet çetebaşlarına devlet protokolü uygulamamız bu aymazlığın sadece bir kısım örneklerinden ibârettir. Bütün bunları yaparken de sorumluluktan kaçma sâiki ile ısrarla “Türkmen” adını verdiğimiz Irak’lı Türkleri, kararlı bir inatla görmezden geldik; adlarını anmaya çekindik ve temsilcilerine, Talabâni’ye ve Barzâni’ye uyguladığımız protokolün onda birini çok gördük. Bunca densizliğe,  vicdansızlığa ve hafifliğe yakından tanık olan ABD’nin, son dönemlerde çizer göründüğümüz kırmızı hatlara değer vermesi elbette ki beklenemezdi. Nitekim aynen öyle de oldu. Kırmızı hatlar, nihâyet kızaran (ki kimileri bu kadar haysiyeti de gösteremediler) suratlardan ibâret kaldı. Ve tabii ki olan, Kerkük’te Musul’da onlarca yıldır Arap zulmüne doymuş, Türk Bayrağına susamış yanık bağırlı Irak Türklüğü’ne oldu. Şimdilerde kulağımıza, aynı Türkler’in o Arap zulmüne bile rahmet okutan bir aşağılık belâ ile yüz yüze kaldıkları haberleri gelmektedir. Üstelik bu kiralık kâtillerin, Kerkük ve Musul petrollerinden elde edecekleri bekçilik bedeli ile daha bir azgınlaşacakları gün gibi âşikâr...

 

Demem o ki, bir büyük Millet’i temsil noktasına taşınmış olanların, ya kolay sözler vermemesi, ya da ne pahasına olursa olsun –meşrepleri üzre göstermelik dahi olsa- gereği yapılmalıdır. Bilinmeli ki Türk’ün tarihinde, yengiler de vardır, yenilgiler de; ancak Türk tarihi kara lekelere asla alışkın ve müsamahakâr değildir!...

 

 

Demokrasicilik Oynamak Demokrasi mi?

 

Demokrasinin ana kaidesini oluşturan kuvvetler ayrılığı ilkesini icâd eden ve bilahâre savunan düşünürlerin, üzerinde ittifâk ettikleri bir husus vardır: “Demokrasi, kuşkusuz ki bilinen en iyi rejimdir. Ancak yozlaşmış bir demokrasi, rejimlerin en kötüsüdür. O kadar ki monarşiden bile kötüdür.” Şahsen, bugün yaşamakta olduğumuz bunalımların, büyük ölçüde katıldığım bu tespitle bağlantılı olduğunu düşünmekteyim. Son yıllarda, her düzeydeki kamuoyundan sezinlediğimiz; “böylesine sürekli değişen binlerce çalan, çırpan yerine, keşke bir tek kral veya padişah –ve ailesi- olsa da sömürecekse onlar sömürseydi, o taktirde talanın boyutu bu denli olmazdı” tarzındaki serzeniş, bu gerçekliği güncel somutluğa taşıyan acı bir tablo olarak bu kanâati güçlendirmektedir. Üstelik, teorik düzlemde demokrasinin erdemine yürekten inanan biri olarak, bu tespite katılmanın zorluğunu gözetmemize rağmen... Çünkü şunu bilmekteyiz ki, demokrasi her şeyden önce bir altyapı sorunudur. Öyle, halkın iradesinin yönetim erkine yansımasını engelleyen kalın yalıtkanlıkları görmezden gelerek, ne pahasına olursa olsun “demokrasicilik oyunu” oynamakla, gerçek demokrasinin varlığından söz edilemez. Bu tür sahte görüntüler, milleti, orta ve uzun vadeli geleceğinde bu oyunun nimetleriyle değil fakat, olsa olsa külfetleriyle başbaşa bırakır. Bu anlamda demokrasinin, uzun vadede  kurumsallaşması ve meyve vermesi adına ve fakat gereken ölçüde, kısa vadede, onun biçimsel gerekliliklerini göz ardı etmeyi bilmek gerekir. Üstelik bunu, iyi niyet ve samimiyetten beslenen gerçek demokrasiyi bir an önce gerçekleştirme adına yapmalıdır. Nitekim bu gerçeği en berrak şekilde kavramış ve uygulamış bulunan Atatürk’lü yıllar; bağımsızlığımız, saygınlığımız, kalkınma hızımız adına olduğu kadar, yönetime yansıyan halk desteğinin yoğunluğu açısından da, demokrasimiz adına hâlâ biricik övünç ve referans kaynağımızdır.

 

 

Ordu, Atatürk'ü Doğru Anlamanın Neresinde?

 

Turfanda demokrasimizin yaşadığı bu alt yapı sorununa karşılık, yaklaşık üç bin yıllık kesintisiz bir geçmişe sâhip olan ordumuz, Cumhuriyet’imizin en temel kurumsal ögesidir. Nitekim, aksi yöndeki tüm kışkırtmalara ve tezgâhlara rağmen ordumuz; parti, dernek, vakıf  v.s  diğer bütün toplumsal ve siyasal yapılar içinde, halkımızın çok büyük bir çoğunluğunun güven ve taltifine mazhar olma özelliğini korumaktadır. Bu yaklaşımın yerindeliğine aynen katıldığımı ifade ettikten sonra, zaman zaman ve yer yer, ordumuzun da kimi yanlış tercüme ve değerlendirmelerini görmekten ve bunları açıklama gereği duymaktan kendimi alıkoyamıyorum.

 

Bu anlamda ne yazıktır ki ordumuz da, Irak’ın işgali ve yeniden yapılandırılması konusunda, en yetkili ağızlarınca deklare ettiği kırmızı hatlara sâdık kalmamış ve bunun gerektirdiği tavrı göstermemiştir. Bu pasif tutum sonucunda ise, birliğimize, bütünlüğümüze ve her anlamdaki geleceğimize doğrudan tehdit oluşturan ve esasen uzun vâdede en çok bizi hedef aldığı ayman açık bulunan kukla kürdistan projesi boy vermeye başlamıştır. Bir anlamda bugün küçük kaygılarla geçiştirdiğimiz bir tehlikenin, yarın çok daha büyük bir maliyetle karşımıza gelmesinin zemininin hazırlanmasına seyirci kalınmıştır. Bundan başka, sözümüzün arkasında duramayışımız, tarihin akışı içinde dantel dantel öre geldiğimiz, milletler arası caydırıcılık, güvenilirlik ve saygınlığımıza ağır bir darbe  indirmiştir.

 

Türkiye’nin, bugününü ve özellikle geleceğini tehdit eden tehlikelerin neler olduğu konusunda, Ordumuzun tespit ve kaygılarına aynen katılmakla birlikte; değişen konjonktürel dinamikler paralelinde, bunların öncelik sıralamasının yapılmasında da farklı düşündüğümü ifade etmeliyim. Bu anlamda “irticâ”nın, milletimiz için ilk üç büyük tehditten birisini oluşturduğuna aynen katılıyorum. Diğer iki tehdidi ise “dış destekli bölücülük” ve “egemenliğin el değiştirmesi (milletten alınıp başka dış ve bunların işbirlikçisi iç güç odaklarına aktarılması) ve buna bağlı olarak gelişen bağımsızlığımızdan ciddi ödünler verilmesi” olarak değerlendiriyorum. Ancak bu tehdit ve tehlikelere karşı koyma konusunda ortaya konulacak öncelik sıralamasının, zamana ve şartlara göre değişebilirliğine inanıyorum. Bu anlayışla yaptığımız değerlendirme uyarınca, nasıl ki dün irticai hareketlerin birinci öncelikli tehdit oluşturduğu, yadsınamaz bir olgu idiyse, bugün de birinci önceliği oluşturan tehdit, egemenliğin el değiştirmesidir; bağımsızlığımızdan geri dönülemez ciddi ödünler verilmesidir. Ve bunun bir yansıması olarak milli devletin budanarak küçültülmesi ve aynı zamanda altı oyularak bitkin düşürülmesi girişimleridir. Bu yoldaki tehdit ve girişimler artık, bıçağın kemiğe dayanma noktasını işaret etme düzeyine erişmiştir. Bu tehditlerin temel kaynağı –aynen dün olduğu gibi bugün de- batı olduğu ve batının, Türkiye’yi Anadolu’da işgalci gibi algıladığı yeterince açık ve net görüldüğü halde; hâlâ batının yanlış tercüme edilişi ve takdimi, bu milleti yanıltmaktan öteye bir anlam taşımaz. Avrupa Birliği’nin yaklaşımları, yeter derecede mevcut bulunan verilerle açıktır ki, Avrupa Birliği; Türkiye’yi bağımsız ve milli egemenliğe dayalı Türkiye Cumhuriyeti olarak kabule asla razı değildir. Olsa olsa tüm değerlerinden arınmış bir Anadolu’yu,    –Türkiye’nin AB’ne üyeliği görüntüsü altında- teslim almaya, yâni işgâle râzı ve esasen buna heveslidir. Buna rağmen bir Paşa’nın çıkıp, “AB’ni Atatürk’ün yolu” olarak nitelemesi, Türkiye Cumhuriyetinin; kuruluş serencâmına ve felsefesine olduğu kadar, Atatürk’ü gerçekten tanımaya ve anlamaya da son derece uzak ve hatta karşıt bir yaklaşımın yansımasıdır. Ve eğer bu yaklaşım, bir  stratejik taktik gibi değerlendiriliyorsa, durum daha da vahimdir. Çünkü bu yaklaşım biçimiyle  Avrupa birliği ve o’nun içerideki sâdık bendeleri asla yanıltılamaz; olsa olsa bu vatana hep ve sürekli karşılıksız hizmet ede gelmiş; kan ve can adamış Türk insanı bir süre daha yanıltılmış ve uyutulmuş olur.

 

 

“Sonuç"a Savaş Açmak, "Neden"e Şans Tanımaktır!

 

Bu durum karşısında, ülkemizin içinde bulunduğu gereklilikler ve gerçeklikler ekseninde,  ödün vermez tutumdan asla vazgeçmeksizin, irticâa karşı, daha akılcı ve daha serinkanlı önlem ve çözümler üretmek kaçınılmazdır. İrtica ile mücadelede bir “sonuç” olan ve sözüm ona Kenan Evren tarzı Atatürkçülüğün literatürümüze  dahil ve takdim ettiği “türban” yerine, bu ve benzeri sonuçları kışkırtan/üreten “nedenler” üzerine yoğunlaşmalıdır. Bu anlamda, örneğin yoksul Türk çocuklarının, anlamına dahi ulaşamadan Arap alfabesini öğrenmek durumunda kaldıkları kamu kurumlarına(!) ve/veya fetullahçılar başta olmak üzere envâyı çeşit târikat okullarına –yurt, pansiyona sığınma adına- mahkûm ve mecbur olmalarının önüne geçilmelidir. Cumhuriyet’le hesaplaşırcasına pıtrak gibi biten postmodern medreseler yerine, -bu kez, milli kültürü evrensel kültüre önceleme isabetini kaydetmiş- Köy Enstitüleri modeli yeniden inşâ edilmeli ve konjonktürün gerektirdiği donanımla yeniden uygulamaya konulmalıdır. Yoksa türbana karşı girişilen böylesi bir savaş, bu “sonuç”u daha da azgınlaştırmaktan ve giderek milleti devletine ve ordusuna uzaklaştırmaktan başka bir sonuç üretmez. Bu sonuç ise irticâ ordularının ekmeğine yağ sürmekle eş anlamlı beyhûde bir uğraştır. Bu yalancı mücadele, asıl tehlikeyi perdeleyen ve asıl düşmana rahat manevra imkanı sağlayan bir geri tepmeli silah  olarak karşımızda beliriverir.

 

Öte yandan, Türbanla savaş sürecinin, öncelikle ve çoğunlukla sâfiyâne ve sığıntı arayan duyguların kamçılamasıyla gençliği türbana özendirmesi ve giderek, ham/boş bırakılan ruh dünyalarına sinen militarize anlayışların yeşermesiyle bayraklaştırması; bu mücadelenin, ne denli  samimi ve/veya akılcı olduğu konusunda ciddi kaygılar uyandırır niteliktedir. Öyle ya bu nasıl bir mücadeledir ki, mücadele ettiği değirmenin teknesine sürekli su taşımakta ve onun dönüş ivmesine katkı sağlamaktadır!..

 

 

Oysa ki yaşamakta olduğumuz, -her dakikası değerli olan- bu tarihî dönemeçte; bu büyük Milletin, ne kendi kendisiyle mücâdeleye vakfedecek bir birim enerjisi vardır, ne de boşa üfleyecek bir soluk nefesi!..

 

Artık Türk tarihi de, insanlık tarihi de Türk’ün, yapay/dayatılmış gündem ve tuzakları bertaraf edip, aslî mevzisinde bir an önce yer almasını, büyük bir arzu ve heyecanla beklemektedir.

 

Çünkü yeniden ve bu kez daha bir azmanlaşan, liberal/kapitalist/emperyalist dayatmaların yegâne panzehiri; bütün bir mazlum insanlığın, en sıcak korunağı/sığınağı olan, geleneksel Türk insancıllığı ve Türk toplumculuğudur!.. 

 

 

Kürşat Karacabey



Türk Devlet Adamlığı'nın Kerkük Sınavı -Kürşat Karacabey-


Devlet adamlığı, çok ciddi bir müessesedir. Hele Türkiye Cumhuriyeti’nin herhangi bir düzeyde temsili konumunda devlet adamı olmak, bir takım önemli özellikleri taşımayı,olmazsa olmaz derecesinde zorunlu kılan fevkalade bir iştir. Türk Milleti’nin sahip olduğu tarihi arka plan ile zengin kültürel birikimi; Cumhuriyetimizin karakterini şekillendiren kuruluş felsefesi ve temel dinamikleri ile ülkemiz coğrafyasının taşıdığı ekonomik, jeopolitik ve jeostratejik özellikler, bu gerekliliği keskinleştiren çok önemli birer unsurdur.



Türkler İle İlgili Özlü Sözler -Kürşat Karacabey-


İnsanlık tarihine şöyle bir baktığımızda yaşayan milletlerden çok ölü milletler bulunduğunu görürüz. Bütün bu milletler önce dilini sonra da kimliğini, benliğini ve nihayet varlığını yitirmişler; başkaca kültür oluşumlarının içinde eriyip kaybolmuşlardır. Türk milleti bir takım üstün hasletleri sayesinde benzer badireleri atlatabilmiş; ancak bu ilanihaye böyle devam edecek değildir. Hiç kimse bunun garantisini verebilecek durumda değildir. Özellikle insanlığı her anlamda tek renge boyamanın ideolojisi olan “küreselleşme” kasırgasının kuvvetle estirildiği şu günlerde, sömürgeci anlayışın en etkin ve güçlü silahının “dil” ve özellikle de “İngiliz dili” olduğunu görmezden gelemeyiz.



Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır -Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar