Yaşadığımız çağda bir ülkenin medeni olup olmadığını anlamanın en önemli ölçeklerinden birisi o ülkenin "göç ve sığınmaya" karşı olan tutumu olmalı. Kelimelerden de belli zaten göç etmek veya sığınma istemek insanların yapmak zorunda kaldıkları ama aslında gönüllü olarak kimsenin yapmak zorunda kalmaması gereken şeyler. Dikenli teller, polis ve askerler, büyük duvarlar, mayınlar, ekonomik zorluklarla insanları yaşamakta zorlandıkları coğrafyalarda tutmak insanlık ayıbı; ama maalesef sınırların olmadığı bir dünyada yaşayamıyoruz. Farklı oldukları, farklı düşündükleri veya farklı inandıkları için doğdukları coğrafyalarda yaşayamayan insanlara kucak açmak insan olmanın, en önemli göstergelerden birisi olsa gerek.
Türkiye Cumhuriyeti'nin "göç ve sığınma" tarihi bu bahsettiğim duygularla fazla ilgili değil. Modern tarihimizde kapılarımızı açtığımız bütün göç ve sığınma dalgaları hep reel politik veya Türkiye'nin o dönemki "yüksek menfaatleri" gereği oldu. Türk veya Müslüman oldukları için bulundukları coğrafyada yaşayamayanlar dahil Türkiye Cumhuriyeti'nden birçoğu geçici olan göç ve sığınma istekleri ilk İkinci Dünya Savaşı sırasında geldi. Birçoğu Nazi Avrupası'ndan kaçan Museviler olan yaklaşık 67,000 kişi bu dönemde Türkiye'ye sığınmak istedi. Bunların büyük kısmı zaman içerisinde üçüncü ülkelere gittiler, bir kısmı Türkiye'de kaldı. Savaş sonrasında Türkiye'nin antikomünist duruşu bütün soğuk savaş döneminde Türkiye'yi transit geçiş yapmak isteyen Sovyetlerden ve Doğu Avrupa ülkelerinden kaçan mültecilerle tanıştırdı. 90'h yıllarda Balkanlardaki insanlık ayıpları oralarda ki tarihi sorumluluğumuz nedeni ile kapılarımızı açmamız gerekliliğini gündeme getirdi. Örneğin 1992-1994 tarihleri arasında Türkiye'den sığınma isteyen 25,000, Müslüman Boşnak ve onları 1999'da takip eden Kosovalı Arnavutlar gibi. 1979 İran Devrimi'nden sonra ve İran-lrak Savaşı sırasında Türkiye yaklaşık 1,5 milyon İranlı'nın geçici olarak vizesiz Türkiye'de kalmasına göz yumdu. 1988-1991 yılları arasında çoğunluğu Kürt yaklaşık 600,000 Iraklı Türkiye'den medet umdu. 91 Körfez Savaşı sırasında Kuveyt ve Irak'tan kaçmaya çalışan 60,000 yabancı işçi ve aileleri geçici olarak Türkiye'ye sığındılar. Bir NATO ülkesi olması ve Avrupa Birliği'nden beklentileri Türkiye'nin bu politikalarının ana nedenidir. Türkiye'nin yüksek sayıda sığınma ve iltica isteyen insan ürettiğini de söylemek lazım. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi'nin raporuna göre Türkiye 2002 yılında Irak ve Yugoslavya'nın ardından dünyanın gelişmiş endüstriyel ülkelerinden sığınma ve iltica isteyen insan sayısı üretmede üçüncü.
Türkiye 1951'de imzalanan Mültecilerin Statüleri Konvansiyonu'nun altına imza atmıştır ama bir de şerh koymuştur: Türkiye'ye iltica etmek veya sığınmak isteyenlere zaman ve tarih kısıtlaması getirilmiştir. Buna göre ancak Ocak 1951 tarihinden önce ve yalnız Avrupalı iltica etmek veya sığınmak isteyen insanların müracaatları işleme konulabilinecektir! Tarih kısıtlaması sonraları kaldırıldı ama coğrafi kısıtlama hâlâ uygulamada. Ne komik değil mi? Eğer Fransız bir yazar, Hollandalı bir eşcinsel veya Kanadalı bir komünist mağdur edilir ve Türkiye'ye sığınmak veya iltica etmek isterse kapılarımız sonuna kadar açık. Ama İranlı bir yazar, Malezyalı bir transseksüel veya Afrikalı savaştan ve açlıktan kaçan bir mağdur hayati bir tehlike içinde bile olsa ve kapımızı çalsa, ülkemizin yetkilileri müracaatlarını dikkate bile alamazlar!
Milyonlarca insanımızın umut bağladığı yeni bir parlamento seçildi. İkinci AKP hükümeti insan hakları konusunda birçok vaatler vererek işbaşı yaptı. Vakit kaybetmeden yapacakları işlerin başında Mültecilerin Statüleri Konvansiyonu'nun altında ki o şerhi kaldırmak gelmeli. Türkiye'nin insanların ihtiyacı olan bir göç ve sığınma politikasına ihtiyacı var. Dostlar alışverişte görsün veya günün politik ihtiyaçlarına göre ayarlanabilinen bir göç ve sığınma politikası sadece kendimizi kandırmaya yarar.
İnsan hakları mücadelesini karısı başörtülü bir Cumhurbaşkanı'nı Çankaya'ya çıkarmak zanneden bütün insan hakları savaşçılarına saygı ve sevgi ile duyurulur.
Kürşad Kahramanoğlu
4 Eylül 2007