Türkiye’de, bir milletin hayatında ancak olağanüstü şartlarda görülebilecek veya daha doğrusu devlet yeniden kurulurken olabilecek bir şekilde değişim süreci yaşanmaktadır. Değişimin yaşanılan hususlarda uzlaşma bir yana baş döndürücü bir hızla ve arka arkaya; daha birisi anlaşılıp hazmedilmeden, toplum için doğru olup olmadığı test edilmeden eskiye yenisi eklenen düzenlemeler yapılmaktadır. Daha -neredeyse- Resmi Gazetede yayınlanan metnin mürekkebi kurumadan yenisi sıraya girmektedir. Toplumda bir sosyal değişim yaşanmakta Türk milleti farklılaşmakta ve başkalaşmaktadır.
Tek başına bir insan için bile hayatını alt üst edecek bir hızla yaşanan bu süreç milletin rahatsız etmiş durumdadır. Toplumsal hayatta yaşanan değişimler topluma hazmetme şansı verilmeden yapılacak olursa kargaşa doğacak dolayısıyla toplumun huzuru bozulacaktır. İlk defa Camii avlusunda, musalladaki şehit cenazesi başında arbede çıktığı bu dönemde vakidir.
Elbette olması gereken değişiklikler yapılmalıdır ancak tam yerine oturan ifadesiyle “attığımız taş ürküttüğümüz kurbağayı değmelidir”.
Sürecin hızlı yaşanmasının diğer ve önemli bir başka etkisi de her yeni olayın bir öncekini ya da olan bitenin arka planında gerçekleşenleri, millet hayatına muhtemel etkilerinin ne olacağını tam olarak anlaşılamadan unutturmasıdır. Böylece yaşanan ya da daha doğru ifadesi ile yaşatılanlar daha kolay bir şekilde toplumun günlük hayatına girmesi sağlanmış olmaktadır. Aslında istenilen de bu olsa gerek ya, neyse.
3 Kasım 2002’den bu yana böyle bir süreç yaşanmıştır, ancak bu beş yılın son on ayı en zorlu, en hızlı, en karmaşık, en farklı dönemi olmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Genel Kurmay Başkanlığı’nın mutat dışı basın toplantısı, gece yarısı e-muhtırası, Dolmabahçe görüşmesi, seçim kararı ve 22 Temmuz seçimleri, kahpe Dağlıca baskını, referandum, ikinci çuval vakası denilebilecek sekiz askerin kaçırılması ve alay-ı vala ile tutanakla(!) alınıp getirilmesi, bu arada topluma açıklanması hep ertelenen Sivil Anayasa çalışmaları, ABD’nin verdiği istihbarat ile yapılan askeri harekât, “harekâtı durdurun böyle kardeşlik olur mu?” diye Devlet’e tutulan kafa ya da “ayrılık dâhil her şeyi konuşabiliriz” diyen ayrılıkçılara hiçbir cevap verdirmeyen “türban tartışmaları” ve nihayet türban için Anayasa Değişikliği süreci... Herhalde unuttuğumuz da vardır, Lozan’ı rafa kaldıran Vakıflar Yasası gibi…
Doğu ile Batı’nın geçişi, enerjinin düğüm bölgesi, Ortadoğu coğrafyasının su kaynağı, dinlerin ve medeniyetlerin birbiri içinde hayat bulduğu ve birbirini etkilediği dünyanın stratejik merkezi sayılabilecek, oldukça zor fakat bu zorluktan daha da fazla güzellikleri ve nimetleri olan bir coğrafyada yaşamaktayız. Dolayısıyla burada yaşamak hem Cenab-ı Allah’a şükredilmesi gereken bir nimet ama bir o kadar da uyanık olmayı her ihtimale karşın hazır planların olmasını gerektiren durumdur.
30 yıla yaklaşan bir zamandan beri terör belası ile uğraşılmaktadır. Terör, özellikle Ülkemizin makas değiştirmeye çalıştığı(!) son birkaç yılda zirve yapmış, yurtiçindeki hempaları kitabına uygun zeminlerde, demokrasi, insan hakları ve fikir özgürlüğü paravanlarının arkasında saklanarak nerdeyse Türk Devletine kafa tutar hale gelmişlerdir.
Terörün beslendiği bataklık olan Irak, ABD ve İngiltere tarafından işgal edilmiş, kuzeyinde bir devlet oluşturulma çalışmaları son aşamasına gelmiş hatta bu devlet kurulmuş durumdadır.
Bütün bu olan bitenin içinde öyle birisi var ki Türk milletinin dikkati üzerine çekildiği takdirde, milletin uykularını kaçıracak niteliktedir.
Okuyucuların hafızalarını biraz zorlayarak 12 Nisan 2007 günü Genelkurmay Başkanlığında yapılan basın toplantısına dönmek istiyorum. Bu toplantı on iki televizyon kanalı tarafından naklen yayınlanmış, “sözde değil özde bağlılık” cümlesi ile akıllarda kalmıştır.
Bu toplantıda Genelkurmay Başkanı “AB Müzakere Çerçeve Belgesi’nin 10. Maddesi ülkemizi bölüp parçalamak istemektedir, ülkemizin birliğine kastetmektedir” diyerek bir TEHDİT ALGILAMASINI ortaya koymuştur.
Az çok kamu hukuku okuyanlar veya ilgilenenler bilirler ki; bir devletin varlığının en önemli göstergesi düzenli ordusu yani silahlı kuvvetlerinin varlığıdır. Silahlı kuvvetler o devletin ve dolayısıyla milletinin güvenliğinden sorumludur. (Burada güvenlik, iç veya dış olarak ayrıştırılmadan genel olarak kastedilmiştir.)
Genelkurmay Başkanımızın adını verdiği AB Müzakere Çerçeve Belgesi resmi, açık, aleni bir belgedir. Tek taraflı bir belge değildir. Altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti adına Hükümet’in imza koyduğu bir belgedir ve Hükümet bu belgede yazılı olanların gerçekleşmesiyle reform yapılmış olacağını, yapılacakların ülkemizi ve milletimizi daha da ileriye götüreceğini söyleyerek imza atmıştır.
Burada Türk Devletinin güvenliğinden sorumlu olan organı ile Devletin kaptan köşkünde, “boğazı geçerken alınan kılavuz kaptanlar” misali dümeninde olan idarecileri arasında bir algılama farklılığı olduğu çok bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetlerinin dünyanın sayılı güçlerinden birisi olduğu tartışılmaz bir gerçektir ve bu gerçeklik tehdit algılamasının ciddiyetini daha da arttırmaktadır.
Yaşanılan seçim süreci ve ardından Cumhurbaşkanlığı seçimi, doğal olarak Devletin duruş ve gidişat için vaziyet alışını farklılaştırmıştır. Ancak burada Türk milleti açısından çok önemli bir husus vardır ki o da seçim öncesinde var olduğu ayan beyan ortada olan bu tehdit algılama farklılığının halen devam edip etmediğidir. TSK hala AB’yi tehdit olarak algılamaya devam etmekte midir? Acaba hükümetin çok istekli olduğu AB yolundaki yavaşlaması -bazılarına göre ayak sürümesi- Dolmabahçe Görüşmesinde sağlanan bir mutabakatın sonucu mudur? Eğer mutabakat sağlanmışsa bu hususta Türk milletine açıklama yapılmalıdır. Eğer farklılık hala devam ediyorsa hiç vakit geçirilmeden taraflardan birisi diğerini ikna etmeli ardından da yine Millete bir açıklama yapılmalıdır.
Türk milletinin, ülkedeki gelişmeleri bir bütünlük içinde değerlendirmesi ve önceliklerine karar vermesi için bunları bilmeye hakkı vardır ve aynı zamanda demokrasinin gereğidir.
Türk Milleti yaklaşan tehlikenin ve tarihte kendisi için bir şey yapmayanlarla yapılması gerekenleri başkalarından bekleyenlerin yok olduğunun farkına varmalı ardından da bu farkındalığını ortaya koymalıdır.
Tarih olayları doğru algılayamayan ve geleceğine doğru yön veremeyen milletlerin mezarlığı olarak önümüzdedir.