Düşünce özgürlüğü insanın vazgeçilmez bir hakkıdır. Hiçbir erk veya egemen bu hakkı kısıtlayamaz/kısıtlamamalıdır. İnsanların düşüncelerini uygun bir şekilde söylemeleri ve doğru bir araçla yaymaları, fikrin üzerine bina edildiği konunun selametini, gelişmesini ve toplum tarafından kabulü ile sağlanmak istenilen faydaya/amaca ulaşılmasını da kolaylaştıracaktır.
Pekâlâ, bu özgürlük ne kadar sınırsız veya ne kadar sınırlıdır? Kimler için bu özgürlüğün kullanımı daha bir önem arz eder? Herkes aklına geleni söyleme rahatlığına sahip midir? Gibi sorular –hatta- çoğaltılarak sorulabilir. Hattizatında bu sorular yüzyıllardır insanlar tarafından sorgulana gelmektedir.
Bilim adamı, sanatçı ve siyasetçi içinde yaşadıkları toplumun günlük hayatı, kültürel hayatı ve toplumsal düzenlerinin sağlanmasında önemli rol oynayan gruplardır. Bu üç gruptan; ilim adamları, diğerlerine nazaran en özgür olması gerekenlerdir. Doğası itibarıyla bilim şüphe üzerine kuruludur. Soru sorulmadan cevap bulunamaz, en doğru soru belki de en aykırı sorudur. Dolayısıyla gelişme ve insanlığın daha rahat bir dünyaya yönelmesi bu hususların özgürce sorgulanabilmesi sonucunda sağlanabilecektir.
Tabiî ki sanatçıda özgürdür. Sanatını icra ederken düşüncelerini özgürce ifade edebilmelidir. Leonardo Da Vinci’nin yapıtları göz önüne alındığında bu özgürlük daha net ortaya çıkmaktadır.
Özgürlük, bilim ve sanat için vazgeçilmezdir de siyaset ve siyasetçi için vazgeçilebilir bir şey midir, aynı şey söylenebilir mi? Ya da siyasetçi, bilim adamları ve sanatçılar kadar geniş bir özgürlük alanına sahip midir? Bence bu soruların cevabı hemen hayır olarak verilmelidir. Çünkü siyasetçi mensubu bulunduğu partinin programı ve geleceğe ait tasavvurları ile peşinen kendini bağlayarak siyaset yapmaktadır. Ya da gelecekte yapacaklarını kamuoyuna ilan ederek toplumun karşısına çıkmaktadır. Dolayısıyla siyasetçi “sınırlar içerisinde” hareket edebilme özgürlüğüne sahiptir. Ayrıca iktidar sorumluluğu da düşündüğü her şeyi söyleyebilmesini kısıtlamaktadır. Devletin ve milletin geleceğini ilgilendiren hususlar ile milli menfaatler olgusu da devreye girmektedir.
Bir bilim adamı, sanatçı veya siyasetçi ya da sadece bir birey olarak herhangi bir kişinin; inandıklarından, doğru bildiklerinden yahut fikirlerinden farklı yönlere yönelmeleri de en doğal haklarından birisidir.
Bir insan “ben bugüne kadar doğru dediklerim eksik veya doğru değilmiş” ya da “ben bugüne kadar bu dine inanıyordum ama şu din daha güzelmiş” diyebilir. Bu hakka sahiptir. İnsanın her zaman daha mükemmeli, daha doğruyu, daha güzeli arama hakkı vardır. “Buldum” da diyebilir. Bulduğunu düşünerek “ara duraklar” da verebilir. Bu özgürlüğü vardır ama bunu yaparken birey olarak kendine, bilim adamı, sanatçı veya siyasetçi ise hem kendine hem de içinde yaşadığı topluma karşı bir ödevi ve sorumluluğu olarak, bunun sebeplerini dürüstçe açıklaması bir zarurettir.
Halka sunulacak makul sebepler sayesinde, ortaya çıkan yeni yönelimler dürüstlük ve samimiyete binaen toplum tarafından kabul görebilir. Ancak fikirler kabul görmese bile değişim hakkından dolayı makul karşılanacağı kesin bir gerçekliktir. Aksi takdirde toplumda “dönek, fırdöndü, rüzgârgülü, gücün etrafındaki pervaneler ” gibi tanımlamalarla anılmaları pek de şık olmayan sonuçları ortaya çıkaracaktır.
Ülkemizde son bir yıldır, resmi olarak ortaya çıkarılmayan, doğru dürüst kimsenin sahiplenmediği, her ne hikmetse kendi halkımızdan evvel bir dış ülkede tartışılan yeni bir anayasa yapma çalışmaları ve Yeni Anayasa Taslağı gündemdedir.
22 Temmuz seçimlerinden hemen sonra Haziran ayında başlatılan çalışmalardan bahsedilmeye başlanmış, bugüne kadar hemen her vesile ile “yeni anayasanın gerekliliği hatta elzemliği, her problemin yeni anayasa ile çözülebileceği”ne ilişkin demeç, yazı ve tartışmalara şahit olmaktayız. Bu arada; yeni anayasa çalışmalarına yurt içinden gelen desteklerden daha güçlüsü dış dünyadan gelmektedir.
Yeni bir anayasa ne kadar gereklidir? Hangi problemlerimizi bu anayasa ile çözebiliriz? Ya da bu problemler bu anayasa olmazsa niçin çözülemez? Tam olarak bilmiyoruz. İşin sahipleri tarafından Taslak kamuoyuna açıklandığında tartışılıp görülecektir.
Yeni Anayasa Taslağı çalışmaları Anayasa Hukuku profesörü Ergun ÖZBUDUN başkanlığındaki bir hukukçular heyetine yaptırıldı. Bu çalışmaların merkezindeki ilim adamı olan Ergun ÖZBUDUN, Anayasa Hukuku dersi veren bir üniversite hocasıdır ve verdiği dersin kitabını yazmış bir ilim adamıdır.
Sayın ÖZBUDUN yazdığı TÜRK ANAYASA HUKUKU (Yetkin Yayınları, Gözden Geçirilmiş 6. Baskı, Ankara 2000) kitabının 147–148. sayfalarında (Bölüm 6; Kurucu İktidar: Anayasayı Değiştirme Sorunu) ;
“Bir devletin anayasasını yapma veya değiştirme, başka bir deyimle o devletin temel siyasal yapısını belirleme iktidarına ‘kurucu iktidar’ veya ‘kuruculuk fonksiyonu’ adı verilir. Bu anlamda, kurucu iktidarla ‘kurulmuş iktidar’ arasında açık bir fark olduğu göze çarpmaktadır. Kurulmuş iktidar, kurucu iktidarın anayasada belirlediği sınırlar içerisinde devletin çeşitli hukuki yetkilerini (yasama, yürütme ve yargı yetkileri) kullanma iktidarıdır. Kurulmuş iktidar, hukukiliğini kurucu iktidarın iradesine uygunluğundan alır”
dedikten sonra kurucu iktidarı, “asli kurucu iktidar” ve “tali kurucu iktidar” olarak ikiye ayırır. Devamında asli kurucu iktidarı tarif eder (aşağıda genişçe değineceğiz) ve tali kurucu iktidar için de;
“…tali kurucu iktidar ise, bir ülkenin anayasasın, o anayasada belirlenmiş usullere uyulmak suretiyle değiştirilmesidir. Burada her şeyden önce, bir anayasanın tümden yeniden yaratılması değil, mevcut bir anayasanın bazı hükümlerinin değiştirilmesi söz konusudur. Üstelik bu değişiklikler, mevcut anayasanın anayasa değişiklikleri için uygun gördüğü usullere uygun olarak yapılır hukuki geçerliliğini bu uygunluktan alır…”
diye yazmaktadır.
Buradan da anlaşılacağı üzere Yeni Anayasa Taslağı Hazırlama Heyeti Başkanı olan ilim adamı, yaptıkları işin bir “asli kurucu iktidar” işi olduğunu söyleyen, yazan ve öğrencilerine ders olarak veren, fikirlerini de kitap yazarak kamuoyuna “özgürce “ açıklayan bir ilim adamıdır.
Eğer Sayın ÖZBUDUN; “ben bu çalışmaları asli kurucu iktidar adına yaptım” diyorsa bunu, -kamuoyuna ilk açıklanması gereken ama- gecikmiş bir açıklama olarak, derhal yapmalıdır. Kamuoyunun bunu bilerek son bir yılı değerlendirmesi gerekmektedi0r. Türk milletinin kendi geleceği ile ilgili bilgileri tam ve doğru almaları en az “fikir özgürlüğü ve doğruyu arama veya dönme hakkı” kadar kutsaldır.
Sayın Meclis Başkan’ının; milletin dikkatlerini pek çekmeyen ve medyada yeterince yer bulmayan veya siyasetin tartışma gündemine girmeyen “100–150 kişilik bir kurucu meclis oluşturalım” (TRT–1, Zirveden Bakış, 08 Nisan 2008) teklifi ile birlikte değerlendirildiğinde işin rengi biraz daha farklılaşmaktadır.
Sayın ÖZBUDUN; “ben böyle düşünüyordum ama bu şekilde bir anayasa yapılabileceğinin doğru olacağını anladım” deme hakkına da sahiptir. Ancak; yaptığı işin Türk milletinin bugününü ve yarınlarını ilgilendirmesi açısından sebeplerinin ortaya konması ve –özellikle- kamuoyunun ikna edilmesi gerekmektedir.
Yeniden Türk Anayasa Hukukunun ilgili bölümüne dönecek olursak; orada Ergun Hoca:
“Asli Kurucu iktidar, bir ülkenin siyasal rejiminde ihtilal, hükümet darbesi, ülkenin parçalanması ve ülkenin yabancı işgale son verilerek bağımsızlığının kazanılması yahut yeniden kazanılması gibi kesintiler nedeniyle bir hukuk boşluğunun doğması durumunda ortaya çıkar. Bu durumlarda fiili iktidarı elinde bulunduran sosyal güçler, yeni devletin veya yeni rejimin anayasasını meydana getirirken, kendilerini bağlayan hiçbir pozitif hukuk normu mevcut değildir. Bu anlamda kurucu iktidar sınırsızdır ve hukuk dışı bir olaydır. Asli kurucu iktidarın hukuk-dışı oluşu, onun toplumca benimsenen yeni ve meşru bir anayasa yaratamayacağını değil, sadece asli kurucu iktidar olayının hukuk çerçevesi dışında cereyan ettiğini, bunun hukukla açıklanmasının mümkün olmadığını ifade eder. Bu iktidarın sınırsızlığı da şüphesiz, sosyolojik anlamda değil, sadece hukuki anlamdadır. Sosyolojik anlamda her asli kurucu iktidar sahibi, toplumun temel siyasal değer ve inançları, toplumun o andaki siyasal güç dengesi gibi sosyolojik faktörlerle elbette sınırlıdır. Ancak asli kurucu iktidarı hukuki anlamda sınırlayan, daha önceden konulmuş bir pozitif hukuk normu yoktur.”
diye yazmaktadır.
Bunlardan sonra daha fazla yoruma girmeden Sayın ÖZBUDUN’un ilim adamı kimliğine başvurarak yapılan çalışmaların Türk milletine açıklamasının yapılmasını istemekten başka bir şeye gerek kalmamaktadır. Alınacak cevaplar yeni ve yaman soruların pusulaları olacaktır.
Yüce Türk milletinin buna hakkı vardır.